ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
11月23日 Erbakan Hoca’nın ANKARA MİLLİ GENÇLİK ŞAHLANIŞ KonuşmasıTürkiye’nin ve bütün insanlığın büyük kurtarıcıları olarak, hepinizi alnınızdan öpüyorum, sevgiyle kucaklıyorum. Bu muhteşem manzarayı ve heyecanı görünce; “Rahmetli Necip Fazıl’ın: “Ne zamanki bu statlar ve salonlar, futbol sevdası için değil, Hakkın davası için dolup taşarsa, kurtuluş yakın demektir” sözünü hatırlıyorum. Önce, Milli Görüş’ü tanıtarak ve anlamını hatırlatarak başlayalım: 1- Milli Görüş; Malazgirt, Kosova, Niğbolu, İstanbul, Çanakkale, Galiçya, Sakarya, Kıbrıs demektir. Milli Görüş; Sultan Fatih, Ulubatlı Hasan, Seyid Çavuş, Hasan Basri Çantay, Rıdvan Hoca ve Sütçü İmam demektir. 2- Şu söyleyeceğim söze kulak veriniz. Milli Görüş’ü bilmek için, bu günkü olayları doğru değerlendirmek için, mutlaka tarihimizi yakinen tanımak mecburiyetindeyiz. İşte Milli Görüş’ün temsil ettiği büyük manadan dolayıdır ki, şimdi söyleyeceklerime dikkat ediniz. Her hangi bir kimse, - Malazgirt’te inanışının şahlanışını ruhen yaşama sırrına ermeden, - Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlayıp kükremeden, - Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden, - Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, - Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden, - Seyid çavuş olup 250 kiloluk mermiyi “Ya Allah!” deyip namluya sürmeden. - Bir insan Sakarya’nın siperlerine girmeden - Ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Görüş’ün ne olduğunu anlayamaz! 3- Milli Görüş; Milletimizin inancı, tarihi, kimliği ve kendisidir. 4- Milli Görüş; İstiklal Savaşını yapan, tek başına bütün emperyalist dünyaya meydan okuyup kazanan görüş demektir. 5- Milli Görüş; Sultan Alparslan'ın, Sultan Fatih'in görüşüdür. Onlar ne sağcıydı ne solcuydu; elbette Milli Görüşçü şahsiyetlerdi. 6- Sovyetler dağılmadan önce, “sağcı mısın, solcu musun?” diye soruluyordu. Bunun yerine bugün ise insanlar yine ikiye ayrılıyor. “Siyonist destekçisi işbirlikçi misin, yoksa Milli Görüşçü biri misin? Milli Görüşçüler; Milli şuur, Milli onur ve Milli sorumluluk sahipleridir. Milli Görüş Harekâtı nedir? 1- Bu milletin aslına dönmesidir. Taklitçilikten ve Batı’ya teslimiyetçilikten vazgeçilmesidir. 2- Batı taklitçisi Batıl partileri bırakıp, Hakka ve doğruya yönelmektir. Yani “Durun ey kalabalıklar bu yol çıkmaz sokak, gittiğiniz yol yanlıştır” demektir. 3- Rahmetli Necip Fazıl’ın dediği gibi; 20 yıldan beri çeşitli partiler kurulmuş, ama bunlar Millete, maalesef hakaret ve hıyanete yönelmişlerdi. Şimdi 1969'dan itibaren Milli Görüş'le milletimiz kendini savunma hakkını ve fırsatını elde etmiştir… Rahmetli Eşref Edip şöyle demişti: Ben artık gönül huzuruyla ölebilirim. Çünkü 40 yıldan beri bu milletin özüne dönebileceğini savunup bekledim ve bugün Milli Görüş'le bu gayemin gerçekleştiğini görüp hedefime eriştim. 4- Milli Görüş, Yeni Bir dünyayı kurma hareketidir. Bütün insanlığı kucaklayan plan ve projelerin sahibi ve takipçisidir. Milli Görüş'ün Kimyası: 1- Milli Görüş, maneviyatçıdır. Yani ahiret inancını taşır. Diğerleri materyalist ve maddiyatçıdır. 2- Milli Görüş, Hakkı Üstün tutmakta, haklıyı savunmaktadır. Diğerleri güce dayanır ve güçlüden yanadır. 3- Milli Görüş, nefis terbiyesini esas alır. Diğerleri nefsi arzularının peşinde koşmaktadır. Milli Görüş’ün fiziği: Hidayet: Hayrı ve şerri ayırmak demektir Feraset: Hangi olay insanı hayra götürür, bunu sezmektir. Dirayet: Hayra götüren yolları azimle ve aşk ile uygulama gayretidir. İşte Milli Görüş sahibiyseniz, Cenab-ı Allah bu nimetleri size verir. Tılsım sizde değil, Milli Görüştedir. Eğer Milli Görüş Gömleğini çıkarırsanız geriye sıfır kalır, artık o bir hiçtir. Milli Görüş'ün ilk astığı afiş: “Hak geldi Batı zail oldu” Bunun anlamı Batıl sıfır hükmündedir. Güneş doğduğunda karanlık kaybolur demektir. Milli Görüş’ün ilk sloganı: “Ne sağdayız ne solda, Hak yoldayız Hak yolda” cümlesidir. Milli Görüş’ün ilk üyesi: Malazgirt camisinin fahri imamı olan muhterem Hoca efendidir. Anadolu’muzun kesin fethi ve vatan edilmesi Malazgirt zaferiyle gerçekleştiğinden, bu özellikle tercih edilmiştir… Milletimiz ne zaman zor şartlarda kalırsa yeniden Milli Görüşe sarılarak Hakka ve hürriyete erişmiştir ve bu yolda yürümeye devam edecektir. Milli Görüş şahlanışı Konya'da başlamıştır. Muhittin Arabi bunu 1000 yıl öncesinde yazmış ve “Kurtuluşun Konya'dan başlayacağını” haber vermiştir. Siyasete girdiğimizde bize: “tek çiçekle bahar olmaz” dediler, biz ise; evet, “bir çiçekle yaz olmaz, ama her yaz bir çiçekle başlar” dedik ve Allah'ın lütfuyla şimdi Milyonlarca çiçeğe eriştik. Milli Görüş’ün yaptığı 5 temel hizmet vardır: 1- Milletimizin özünü temsil etmiştir. Çünkü Milli Görüş varsa millet ayakta kalacaktır. Eğer, Milli Görüş çıksa millet dağılacaktır. 2- Bu milletin kurtuluş ilacının tohumu Milli Görüştedir 3- İşbirlikçi ve gayri milli iktidarların bütün tahribatını önlemiş ve tedavi etmiştir. 4- Milli Görüş, bu milletin İsrail’e vilayet olmasını ve parçalanmasını engellemiştir. 5- Milli Görüş, Türkiye’yi asılına özüne çeken bir römorkör gibidir. Varlığı bile Batıl zihniyetleri hizaya getirmeye yeterlidir. Milli Görüş’ün yapacağı 2 büyük hizmet kalmıştır, bunları da inşaallah yakında başaracaktır: 1- Yeniden Büyük Türkiye’yi Kuracağız 2- Yeni Bir Dünyayı kuracağız Kim bunları istiyorsa Milli Görüşte yerini almalıdır: 1- Kim, maneviyatçılık olmadan, sorumluluk ve hesap duygusu taşımadan saadet olmayacağına inanıyorsa. 2- Kim, Hakkı üstün tutuyor, haklıyı savunuyor ve zulme karşı çıkıyorsa. 3- Kim, barışı korumak, savaş ve anarşiden kurtulmak istiyorsa. 4- Kim, milletiyle, ülkesiyle ve devletiyle bütünlük içinde varlığını ve bağımsızlığını sürdürmeyi amaçlıyorsa. 5- Kim, tarihteki şerefli yerini tekrar almayı hedefliyorsa. 6- Kim, her yönden bağımsız ve kalkınmış bir Türkiye arzuluyorsa 7- Kim, gerçek bir hürriyet ve demokrasinin sağlandığı, temel insan haklarının kollandığı kâmil manada din hürriyetine (yani ifade, eğitim, örgütlenme, inancına uygun yaşama özgürlüğüne) sahip kılındığı bir ülkenin hasretini çekiyorsa. 8- Kim, müreffeh ve mutlu bir hayat düşlüyorsa. 9- Ve her kim, “Önce Türkiye” deyip, Milli çıkarlarını şahsi hesaplarının üstünde tutuyorsa işte bunlar biran evvel Milli Görüş saflarına katılmalıdır. Şimdi sizden heyecan istiyorum. Ne için istiyorum biliyor musunuz? Hasta annesine bir ekmek alabilmek için arabanın peşinde koşan, çöplerden yemek toplayan çocukları kurtarmak için sizden heyecan istiyorum! Filistin’de üzerine kurşun sıkılan masum yavruları korumak için heyecan istiyorum! Afrika'da en basit bir ilacı dahi bulamadığı için, açlıktan ve hastalıktan can veren milyonların imdadına koşmak için sizden heyecan istiyorum! Peki, bu heyecanı kazanmak üzere ne yapacağız?
Çelikleşmek için gereken 5 şey: Var olacağız: Üniversitelerimizin her fakültesinde ve her sınıfında temsilcilerimizi bulacağız. Eğitilmiş olacağız: Bütün temsilcilerimizi eğitip olgunlaştıracağız. Plan programlarımızı noksansız uygulayacağız: Haftalık toplantılarımızı noksansız bir şekilde yapacağız. Takip ve değerlendirme yapacağız: Çalışmalarımızı takip edip noksanlarımızı tamamlayacağız. İntaç, sonuca bakacağız: Hedefleri gerçekleştireceğiz. En kısa zamanda 200-250 bin üyeye çıkacağız. Üretimden kastımız da şudur: 1- Bütün üniversitelerin her sınıfında bir temsilcimiz bulunacak. Bunların 4 tane de yardımcısı olacak. 2- Toplantılar, yeni üye kayıtları ve Milli Gazete aboneliği ve aidat çalışmaları hakkıyla yapılacak. Biz hakkıyla çalıştığımızda Allah bize yardım edecek ve başarıya ulaştıracaktır. Temel sloganımız: “İnanıyoruz, yapıyoruz!” olacaktır. Milli Görüş partisinden başka hiçbir parti milletin sorunlarını çözemeyecektir. Diğer partilerin ülkeye hizmet etmeleri mümkün değildir. Bunun 7 tane temel sebebi var: 1- Maneviyatsız saadete ulaşılması imkânsızdır. 2- Adil Düzensiz saadet nizamı kurulamayacaktır. 3- Bizim medeniyetimiz diğerlerinden üstündür, haklıdır ve hayırlıdır. Batı taklitçilerinden ve aşağılık kompleksi içindekilerden milli ve haysiyetli atılımlar beklemek saflıktır. 4- Saadet için bu günkü “zulüm dünyası” yerine “yeni bir dünya=saadet dünyası”nın kurulması kaçınılmazdır 5- İçinde bulunduğumuz tarihi bir dönüm noktasıdır. Kesinlikle Türkiye İsrail’e vilayet olmayacak, hak ettiği şerefli yerini alacaktır. 6- “Artık uyanalım, işbirlikçilere alet olmayalım” diye toplum uyarılmalıdır. Nemelazımcılıktan ve vurdumduymazlıktan kurtulmalıdır. 7- “Güncel yanılgı” olan ve fecri kazip-yalancı şafak sayılan AKP’den kurtulmak lazımdır. Erbakan Hoca sözlerini şöyle noktaladı: Zafer inananlarındır ve zafer yakındır! İnanıyorsanız, üstünsünüz! Akıbet muttakilerin olacaktır! YARATILIŞ GAYESİ VE İNSANIN GÖREVİ Kendimizi tanımak (Nefsini tanıyan, Rabbini tanır...) Neyiz? Cenab-ı Hakkın bu sonsuz kâinatının içerisinde yarattığı “Eserden müessire intikal etme yani yaratılan harika varlıklara bakıp, bunların Yüce Yaratıcısını düşünme, Ona iman ve itaat etme kabiliyeti” verilenleriz. Kimiz? Eşrefi mahlûk (en şerefli ve seçkin yaratık=insan) olmanın sorumluluğunu taşıyan kimseleriz. Neyin gaye ve gayretindeyiz? Yeryüzünde Hak ve adaleti hakim kılmak ve istisnasız herkese temel insan haklarını sağlamak için Cihatla görevliyiz. Nasıl hareket etmeliyiz? Cihat ibadetinin edasının farzlarını yerine getirmeli, ihlâs ve ihsanla gayret etmeliyiz. Niçin cihatla mükellefiz? Cihat ibadeti farz olduğu ve ecri en büyük ibadet olduğu için sorumluluk yüklenmeli ve tüm insanlığın hayrını ve huzurunu hedeflemeliyiz. Neyiz? Cenab-ı Hakkın bu sonsuz kâinatının içerisinde yarattığı “Eserden müessire intikal etme kabiliyeti” verdiği tek mahlûk insanlardır. Akıl ve vicdan sahibi kimseler için; bitki, hayvan ve insan olarak dünyadaki milyarlarca harika yaratığa ve şu muazzam ve muntazam kâinata dikkat ve ibretle bakıp, bütün bunların Yüce yaratıcısını hatırlayıp hayran olmamak imkânsızdır. Allah insanları kendisini bilsinler diye yaratmıştır. Ancak biz Cenab-ı Allah’ı göremiyoruz, gücümüz Cenab-ı Allah’ı görmeye yetmiyor. Musa A.S. Cenab-ı Allah’ı görmek istedi. Cenab-ı Allah dağa tecelli edince ona dayanamadı. Çünkü bizim yapımız zayıf olduğundan dünyada iken Cenab-ı Allah’ı görmeye gücümüz yetmiyor. İnşaallah Cennette göreceğiz. Öyle ise Allah’ı bilmek için ne yapacağız? Allah insanlara “eserden müessire intikal etme kabiliyeti” vermiştir. İnsan bir esere bakarak o eseri yapanı tanıyabilir. Bir resme bakarsanız ressamını hatırlayıp hayranlık duymak tabiidir. Başımızı gökyüzüne çevirip baktığımız zaman ne görüyoruz? Sonsuz bir kâinat, sonsuz bir güzellik ve sanat, sonsuz bir nizam! O kadar büyük bir kâinat ki, içersinde bir yıldızın ışığı diğer bir yıldıza 100 milyon senede bile gidemiyor. Oysa ışık bir saniyede 300 bin km. yol almaktadır. Cenab-ı Allah yedi kat gök yaratmıştır. Her bir gök, bir üsteki yanında, sahra çölleri içindeki bir yüzük kadar kalmaktadır. Onun üzerinde Arş vardır. Arş’ın üzerinde Kürsü bulunmaktadır. Bu ne büyük azamettir Ya Rabbi. Evet, Cenab-ı Hak insanlara bir esere bakarak bu eserin sahibi hakkında fikir edinme kabiliyeti vermiştir. Kâinat şaheserine dikkat ve ibretle baktığımız zaman en ufak bir kusur ve aksaklık, bir uyumsuzluk ve noksanlık asla görülemeyecektir. Bu kâinatın yaratıcısı da elbette her türlü kusurdan münezzeh olan sonsuz Kemal sahibi Rabbimiz’dir. Dolayısıyla etrafımıza bakındığımız zaman, Yüce Yaratıcımız olan Rabbimizin Kemal sıfatıyla muttasıf olduğunu idrak etmemek mümkün değildir. Rabbimiz her türlü hatadan ve noksanlıktan münezzehtir. Sonsuz kudret ve rahmet sahibidir. “Sübhanallah” Yarabbi sen her türlü hatadan ve haksızlıktan münezzeh olansın ve sen Kemal sıfatına layıksın, demektir. Sıradan kimseler gökyüzüne baktığında Cenab-ı Allah’ın sadece birkaç sıfatını sezebilir. Ama âlimler gökyüzüne baktığında ise Cenab-ı Allah’ın 99 esmasını görebilmektedir. Kimiz? Eşrefi mahlûkuz. Ahsen-i Takvime, yani meleklerden bile üstün mertebeye, Allah’ın yeryüzünde halifesi olabilecek yetenek ve meziyetlerle, insan olarak yaratılmış bulunuyoruz. İnsanı hayvanlardan ayıran ve faziletli kılan özellikler: 1. Doğru ile Yanlışı ayırma (Bu meziyetten İlimler doğmuştur) 2. Güzel ile Çirkini-İyi ile Kötüyü ayırma (Bu meziyet Hak Dini tanıma ve tabi olma huzurunu doğurmuştur) 3. Faydalı ile Zararlıyı ayırma (Bu meziyetten Ekonomi doğmuştur.) 4. Adalet ile Zulmü ayırma (Bu meziyetten Siyaset ve Hukuk Doğmuştur.) Bu dört şeyi ayıramayan; yanlıştan, kötüden, zararlıdan ve zulümden yana olan, gerçekte değil, görünüşte insandır. “İradei cüziye” ise insanı meleklerden üstün kılan özelliktir. Cenab-ı Hakkın bu dünya hayatını, Hak-Batıl'ın mücadele meydanı şeklinde yaratmış olması ve biz insanlara, hem iyilik, hem de kötülük yapma fırsatı tanıması, bizim eşrefi mahlûk olmamızı sağlamakta ve bize meleklerden de üstün olma fırsatı doğurmaktadır. Nasıl? Bize beşinci bir kabiliyet daha verilmiştir ki, o da “irade-i cüziye.” Yani Allah, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmış ve kulunu serbest bırakmıştır. “Seçimini kendin yap” diye böyle takdir buyurmuşlardır. Bizler melekler gibi her şeyi emredilen şekilde yapacak olsaydık, robottan farkımız ve tabi faziletimiz bulunmayacaktı. Cenabı Hak nimetlerini İslam ile tamlamış bulunuyor Cenabı hak gönderdiği şu son ayetle Kuran-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: 1. Bugün dininizi kemale erdirdim. (Size saadet için ne lazımsa hepsini indirdim) 2. Böylece üzerinizdeki nimetlerimi tamamladım. (Kur’an-ı Kerim nimetlerin İslam ile tamamladığını, İslamsız saadet olmayacağını bildiriyor) 3. Size din olarak İslam’a razı olup (seçip beğendim) (Maide: 3) Neyin gaye ve gayretindeyiz? Nefsi ve siyasi cihadı birlikte yürüterek; olgun insan ve huzurlu toplum oluşturmak mesuliyetindeyiz. Cihat: Hakkın hakim olması ve tüm insanlığın huzur ve hürriyete kavuşması için bütün gücümüzle ve hiçbir dünyevi karşılık gözetmeden çalışmaktır. Aziz milletimize, İslam ümmetine ve tüm insanlık âlemine karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır. Cihat ibadetinin özellikleri 1- Cihat; Kur’anı Kerimde en fazla sayıda emredilen ibadettir. 2- Bütün ibadetler için bir zaman tayin edilmiştir. Cihat ibadeti ise her zaman yapılması gereken ibadettir. 3- Bütün ibadetler için bir miktar emredilmiştir. Cihat ibadeti ise gücünün yettiği kadar yapılması gereken bir ibadettir 4- Bütün ibadetler tek başına yapılabilir. Ancak Cihat ibadeti topluca (ümmet=disiplinli ve organizeli teşkilat halinde) yapılması gereken bir ibadettir. 5- Cihat ilk önce eda edilmesi gereken ibadettir. 6- Cihat farzı, ecri en büyük olan ibadettir. Nasıl hareket etmeliyiz? Cihat ibadetinin edasının farzlarını yerine getirmeli, ihlâs ve ihsan içinde hizmet ve gayret göstermeliyiz. Cihat ibadetinin edasının farzları: 1- İttifak: Ümmete dahil olmanın şükrü gereği, Hak davaya gönüllü katılıp çalışmak 2- İhlâs: Bu davaya girmekteki tek amacı, sadece Allah’ın rızasını aramak 3- İttika: Allah’tan hakkıyla korkmak, günah ve kötülükten sakınmak 4- İyi Ahlak: Dürüst, dengeli ve güzel huy sahibi olarak yaşamak 5- İhsan: Yapabileceğinin en iyisini yapmak. Görevlerini eksiksiz yerine getirmeğe çalışmak. 6- İstişare: İlgili ve yetkililere danışmak, ama sonunda Emirin kararına uymak 7- İtaat: İslamiyet’e, ideallerine, ulül-emre ve görevlerine bağlı kalmak 8- Sadakat: Sütü bozukluk yapmamak, ihanete kalkışmamak. Zoru görünce veya cazip makam ve menfaatler vaat edilince kaytarıp kaçmamak 9- İstikamet: İslam’ın diğer bütün emirlerine uygun davranmak Niçin cihatla mükellefiz? İslam Yüce Yaratıcıya tazim ve hürmet, bütün mahlûkata şefkat ve merhamet dinidir. Kendimizi ıslah edip olgunlaştırmak ve başka insanlara yararlı olmak için yapılacak gayretlere cihat denir. Cihat ibadeti farz olduğu için ve ecri en büyük ibadet olduğu için yerine getirilmelidir. Sahabeler sordu: “Ya Resülullah! Namaz dinin direği, cihat zirvesidir, buyuruyorsunuz. Cihat gibi ecri büyük başka bir ibadet var mı?” Efendimiz buyurdu ki; “Ömrünüz boyunca gece gündüz ibadet etmeye gücünüz yeter mi? “Hayır Ya Resulullah dediler” Efendimiz buyurdu “Eğer ömür boyu gece gündüz ibadet etseydiniz yine cihat sevabı alamazdınız.” Kafaya çakılacak üç çivi: 1- İslamsız saadet olmaz (İslam Çivisi) Kur’anı Kerimde en son inen Maide Suresinin 3. ayeti kerimesindeki üç müjde veriliyor: İşte bugün dininizi kemale erdirdim, böylece üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’a razı oldum.” 2- Şuursuz Müslüman olmaz (Şuur Çivisi) Şuur: Hayrı ve şerri birbirinden ayırmak; Batıldan kaçınıp Hakka tabi ve taraf olmaktır. Bazıları: “Bu Hoca öyle akıllı adam ki, iki partiyi birden idare ediyor. Saadet Partisinin başında gibi duruyor, ama AKP'yi destekliyor” diyorlar. 'AKP de Milli Görüşçüdür. Ben Saadet Partiliyim, ama Halk Partisi gelmesin diye AKP'ye oy veriyorum' diyen birine rastlarsanız ona, Erdoğan'ın şu sözlerini hatırlatın. "Irak'ta savaşan kahraman Amerikan askerlerinin ülkelerine başarılı ve sağlıkla dönmeleri için dua ediyorum..." Bu zihniyetteki kişi ve partilerin vebaline ortak olunur mu? Namazda okuduklarıyla dışarıda yaptıkları aynı olmayanlar, şuursuz ve sorumsuz insanlardır! Günde sünnetleriyle beraber 40 rekât namazın her rekâtında Fatihayı şerif okuyoruz. Çünkü Fatihasız namaz olmaz. Fatihada ne diyoruz? “Gayrilmağdubi aleyhim veleddallin.” Cenab-ı Allah bize neden günde 40 defa bu sözü söyletiyor? Nedir bunun manası? “Ya Rabbi sakın bizi sıratı müstakimden ayırma. Bizi gadap ettiklerinin yoluna saptırma. Dalalete düşenlerin yoluna kaydırma!” Gadap ettikleri kim? Siyonistler, Yahudiler. Dalalete düşenler kim? Hıristiyanlar. Haçlı emperyalistler... Kim söylüyor bunu? İslam âlimleri. Nerden çıkarıyorlar? İcma-i ümetten. Kıyas var. İcmai ümmet var. Sen namazda 40 defa “aman ya Rabbi beni sakın Yahudilerin ve Hıristiyanların yoluna saptırma!” diyorsun, ardından selam veriyorsun ve sonra gidip “Ben BOP eşbaşkanıyım, İsrail’le stratejik ortağım, Ortadoğu’yu Siyonistlerin istediği şekle sokacağım, Büyük İsrail’i kurmak için çalışacağım” diyen işbirlikçileri destekliyorsun. Yahu sen namazda ne okuyorsun, Allah’a ne söz veriyorsun? Selam verdikten sonra ne yapıyorsun? Sen ne dediğinin farkında mısın? 3- Cihatsız İslam olmaz (Cihat Çivisi) Cihat: Emribil maruf-Nehyi anil münker yapmaktır. Hayrı emretmek ve yürütmek; Şerri yasaklamak ve ortadan kaldırmak için gerekli şartları, imkân ve iktidarı hazırlamaktır. Bu dönemde neden her zamankinden daha fazla çalışmamız şarttır? İşbirlikçi iktidarın uyguladığı Haim Nahum doktrini ile Türkiye, İsrail'e vilayet yapılmaya çalışılmaktadır. Allah Muhafaza. Buna engel olmazsak, ülkemiz parçalanacak, devletimiz dağılacak ve geleceğimiz kararacaktır. Türkiye merkezli yeni ve adil bir medeniyetin kurulması, Yeniden büyük Türkiye ve Yeni bir dünya hedefine ulaşılması ve tüm insanlığın Siyonist emperyalizmin kıskacından kurtarılması için bu dönemde her zamankinden daha fazla çalışmamız lazımdır. Yahudi Haham Haim Nahum’un milletimizi ve ülkemizi bitirme doktrini: 1-Türkleri aç bırakacağız 2- İşsiz ve güçsüz koymak için, sınaî ve zirai kalkınmasına engel olacağız 3- Borca esir edip kendimize mahkûm ve mecbur bırakacağız 4- Dininden uzaklaştıracağız; İslami şuurdan ve ahlaki onurdan koparacağız 5- Bölüp parçalayacak, düşman gruplara ayıracağız 6- Böldüklerimizi birbiriyle çarpıştıracağız 7- Böylece yumuşak lokma yapıp İsrail’e vilayet yapacağız Çelikleşmek için ne yapmak lazımdır? Var olmak: Hizmet için yükümlü olduğumuz bütün teşkilatları noksansız olarak kurmak ve bütün görevlerin sorumlularını belirlemek Eğitimli olmak: Her kademede görev yapan teşkilat mensuplarını eğitmek, diriltmek, dirençli ve bilinçli yetiştirmek Vazifelerimizi yapmak: Bizlere verilen vazifeleri eksiksiz yerine getirmek Takip: Görevlendirileni kontrol edip, işin başarılıp tamamlanmasını gözetmek. İntaç: Takip edilen çalışmaları sonuçlandırmak ve bir üst kademeye zamanında ve doğru olarak iletmektir. SİYONİSTLER iNTERNETİ NASIL YÖNLENDİRİYOR.ABD'deki Siyonist bir propaganda kuruluşu, internet üzerinden yayın yapan ve herkesin katkısına açık olan Wikipedia'da, İsrail çıkarlarına uygun bir biçimde tahrifat yapacak gönüllüler arıyor.
Kendilerini, "Amerika'da Ortadoğu Haberleri için Hassasiyet Komitesi" olarak tanıtan CAMERA, onlarca propagandiste sahip. Bu propagandistlerin başlıca görevleri, İsrail devleti, Siyonizm, İsrail devlet terörü, Filistinlilere yapılan kötü muamele ve İsrail ile Filistin arasındaki anlaşmazlıklar hususunda Wikipedia'daki makalelere İsrail yanlısı müdahalelerde bulunmak. Adı geçen kuruluşun internette dolaşan e-postasında, "Wikipedia'daki İsrail ile ilgili makaleleri anti-İsrail editörlerden korumak için on gönüllünün arandığı" belirtiliyor. Grubun esas amacının, İsrail'in özellikle Gazze'de işlediği insanlık suçlarının aklanması olduğu belirtiliyor. İsrail ordusunun sözcüsü gibi işleyen CAMERA, İsrail ordu sözcülerinin resmi açıklamalarını "doğru bilgi" sayarken, öldürülen Filistinli sivillerin "kaza sonucu" öldüğünü ve İsrail'in aldığı kimi tedbirlerin "daha çok sivilin canının yanmasını engellemek için aldığı" iddia ediyor. İçerisinde eskiden İsrail güvenlik servisi Şin Bet'e de çalışanların bulunduğu kuruluş, geçtiğimiz günlerde yayımlanan Goldstone raporunu hazırlayan Güney Afrikalı Yahudi yargıç Richard Goldstone'u, "doğru olmayan bilgileri yayımlamakla" suçluyor. 11月1日 PROF. DR. NECMETTİN ERBAKAN:"DÜNYA BUNLARA BIRAKILAMAZ."İki gün süren sempozyumda Milli Görüş'ün fikri esaslarının enine boyuna tartışıldığını belirten Erbakan, bu çalışmalara devam edileceğini vurguladı. Dünyayı hâkimiyetine geçiren Siyonizmin insanlığa zulmettiğine dikkat çeken Erbakan, "Dünyayı Siyonistlerin eline bırakamayız. İnsanlığı bu Siyonistlerin elinden kurtarma vazifesi de Milli Görüş'e aittir. Bunun için çalışmaya mecburuz" dedi. Siyonizme dikkat!Yeryüzünde'Ben düzeni kurdum yürütüyorum. Siz sadece bu düzene tabi olacaksınız' diyen bir güç bulunduğunu anlatan Erbakan, "Sözde bunlar, refah, hürriyet, saadet getireceklerdi. Bugün dünya nüfusunun üçte biri sefalet, açlık içinde yaşıyor. Her gün 150 bin insan ölüyor. 800 milyon insan her gün aç yatıyor. Bunları BM söylüyor. 1.5 milyar insan içecek temiz su yok. Her yıl 30 milyon çocuk tamamen önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüyor. İşte bunların dünyayı getirdikleri nokta!" tespitini yaptı. Dönüm noktasındayızMilli Görüş'ün bir ilaç olduğunu da ifade eden Erbakan, "Bu tohumlardan çıkacak olan çınar ağacı bütün insanlığa yeniden saadet getirecektir. Ecdadımız bunu birkaç defa yaptığı gibi. Aynı Milli Görüş ile yaptılar" ifadelerinde bulundu. Türkiye'nin tarihi bir dönüm noktasında olduğunun altını çizen Erbakan, bu dönüm noktasında sadece Saadet Partisi'nin tarihteki şerefli yerini alacağını söylediğini diğerlerinin ise AB'nin kapısında beklemeyi taahhüt ettiğini ifade etti" dedi. Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından Milli Görüş'ün 40'ıncı yıldönümü etkinlikleri çerçevesinde düzenlenen iki günlük Milli Görüş sempozyumu önceki gün sona erdi. Sempozyumun kapanış konuşmasını Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan yaptı. İki gün süren sempozyumda Milli Görüş'ün fikri esaslarının enine boyuna tartışıldığını belirten Erbakan, bu çalışmalara devam edileceğini vurguladı. Dünyayı hâkimiyetine geçiren Siyonizmin insanlığa zulmettiğine dikkat çeken Erbakan, "Dünyayı Siyonistlerin eline bırakamayız. İnsanlığı bu Siyonistlerin elinden kurtarma vazifesi de Milli Görüş'e aittir. Bunun için çalışmaya mecburuz" dedi. Yapacak çok işimiz varMilli Görüş'ün 40'ıncı yıldönümü programları çerçevesinde 3 etkinlik gerçekleştirildiğini ve bundan sonra da 4 tane daha program düzenleneceğini bildiren Erbakan, "7 etkinlikle Milli Görüş'ün 40'ncı yılını kutlamış olacağız" diye konuştu. Bunun nedenini de açıklayan Erbakan, şöyle konuştu: "Milli Görüş'ün 40'ıncı kuruluş yıldönümünü neden 7 ayrı etkinlikle kutluyoruz? Çünkü önümüzde yeni çok büyük hizmetler var. Şimdi Selimiye'yi yapacağız. Bunu yapmak için bize heyecan lazım. Bu heyecan için 75 milyon insanı harekete geçirmek mecburiyetindeyiz. Bunun için bir-iki kere değil, 7 kere bu gerçekleri çeşitli vesilelerle millete duyuracağız." Dünyanın ve insanlığın kurtuluşu için Milli Görüş'ün bir zaruret olduğunu anlatan Erbakan, faizci kapitalist nizamdan insanlığa saadetin gelmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Türkiye'de 60 tane parti bulunduğunu kaydeden Erbakan, "Saadet Partisi bir tarafa 59'u bir tarafa. AKP ile CHP bir birinin aynısı. Aralarında hiçbir fark yok. Hiç bir şey yapmaları mümkün değildir. Bizi sadece sömürürler, götürür Siyonizme verirler. Biz de aç kalırız, tarımımız yok olur, sanayimiz yok olur, hayvancılığımız yok olur. İstikbalimizi de yok ederiz" eleştirisinde bulundu. Altın harflerle dolu bir tarihe sahip olmamıza rağmen Türkiye'nin AB'nin kapısında bekletildiğini ifade eden Erbakan, "biz hangi tarihin evlatlarıyız? Eğer bizim tarihimiz Avrupa'da olsa onların tarihi biz de olsa bizi konuşturmazlar. At gibi kişnetirler. Sizin konuşma hakkınız yok derler" dedi. Siyonist sisteme dikkat!Konuşmasında nizam ve sistemin önemine vurgu yapan Erbakan, dünyada hâkim olan açlık, fakirlik ve zulmün Siyonistler tarafından kurulan düzenin bir sonucu olduğunu kaydetti. Siyonistlerin dünyayı sömürmek için kurduğu bu sistemde her şeyi de tanzim ettiklerini dile getiren Erbakan, "Bir otomobilin farının nereye konulması için aylarca araştırmalar yapılıyor. Farı oraya koysan ne olacak buraya koysan ne olacak? Bir far için bu kadar araştırma yapan insanlık asıl temel düzen için gereken araştırmaları yapmıyor. Neden yapmıyor? Çünkü o temel düzeni kuranın sahibi var da onun için. Bu düzenin sahibi de Siyonizmdir" değerlendirmesinde bulundu. Yeryüzünde 'Düzene karışmayacaksınız. Ben düzeni kurdum yürütüyorum. Siz sadece bu düzene tabi olacaksınız' diyen bir güç bulunduğunu anlatan Erbakan, bunların dünyayı nasıl bir hale getirdiklerini ise şu şekilde anlattı: "Sözde refah, hürriyet, saadet getireceklerdi. Bugün dünya nüfusunun üçte biri sefalet, açlık içinde yaşıyor. Her gün 150 bin insan ölüyor. Bunun 40 bini çocuk. 800 milyon insan her gün aç yatıyor. Bunları ben söylemiyorum, BM Birleşmiş Milletler söylüyor. 500 bin insan kötü beslenmeden dolayı hasta. 1.5 milyar insan içecek temiz suya sahip değil. 2.4 milyar insan doğru dürüst sağlık kontrolüne sahip değil. Her yıl 30 milyon çocuk tamamen önlenebilir hastalıklardan dolayı ölüyor." Dünyada 54 ülkenin milli gelirinin de gerilediğini anlatan Erbakan, birçok ülkede ise zulümlerden dolayı ortalama yaşın düştüğünü söyleyen Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Erbakan, şöyle konuştu: "Dengesiz bir dünya. Bir tarafı aç, susuz ve daha da kötüsü gittikçe daha da aç ve susuz oluyor, üç beş tane zengin de daha fazla zengin oluyor. Fakirlerin bu acıklı halinin yanında zenginlerin haline baktığımızda ne görüyoruz. 97 milyar dolar ıvır-zıvır yiyeceği para harcıyor. 66 milyar dolar kozmetik için veriyorlar." Milleti, Milli Görüş temsil ediyorMilli Görüş'ün milleti temsil ettiğini söyleyen Erbakan, "Milletin aslını, özünü, kimliğini, ruh kökünü, inancını, tarihini biz temsil ediyoruz. Biz varsak millet var, yoksak hastalık var demektir. Bu gerçeğin ta kendisidir. Millete bundan daha büyük bir hizmet mi olur" şeklinde konuştu. Milli Görüş'ün bir ilaç olduğunu da ifade eden Erbakan, "Biz bir ilacız. Bu tohumlardan çıkacak olan çınar ağacı bütün insanlığa yeniden saadet getirecektir. Ecdadımız bunu birkaç defa yaptığı gibi. Aynı Milli Görüş ile yaptılar" ifadelerinde bulundu. Türkiye'de işsizlik sorunu ve kredi kartı borçlarına da dikkat çeken Erbakan, uygulanan faizci kapitalist sistemden dolayı işsizler ordusunun sürekli arttığını söyledi. "Kredi kartının borcunu ödeyeceğim diye milletin canı çıkıyor" şeklinde konuşan Erbakan, işsizliğin de ne demek olduğunu sadece yaşayanların bile bileceğini anlattı. "Ne büyük bir acı. Allah kimseyi işsiz bırakmasın" diye konuşan Erbakan, AKP hükümetinin gündeminde ise bu işsiz ve çaresiz olan insanların bulunmadığını kaydetti. Türkiye'nin tarihi bir dönüm noktasında olduğunun altını çizen Erbakan, bu dönüm noktasında sadece Saadet Partisi'nin tarihteki şerefli yerini alacağını söylediğini diğerlerinin ise AB'nin kapısında beklemeyi taahhüt ettiğini ifade etti. Bu gerçekleri 40 koldan millete anlatmak için bu etkinlikleri düzenlediklerini vurgulayan Erbakan, "Milleti harekete geçirmekten başka çaremiz yok" dedi. Dünya bunlara bırakılamaz!Dünyaya ait bu verileri slayt eşliğinde anlatan Erbakan, "İşte dünya bunların eline bırakılamaz. Bırakılırsa böyle bir dünya meydana gelir. Gittikçe de felakete gidiyor" tepkisinde bulundu. Erbakan, şöyle konuştu: "E ne olacak? 6 milyar insan bunu seyredeceğiz öyle mi! Hayır, biz öyle bir tarihten geliyoruz ki bizim ecdadımız yer yüzünde hakkı ve adaleti hakim kılmış, adil düzenler kurmuş ecdadımız var. Bunların torunları olarak insanlığı bu durumdan kurtarma vazifesi bize düşüyor. İşte Milli Görüş patlaması bunun için yapılmıştır." Milli Görüş'ün bugüne kadar yaptığı çalışmalar hakkında da bilgi veren Erbakan, "Bugüne kadar 5 muazzam hizmete imza attık. Yeni dönemde ise, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünyayı kuracağız" dedi. D-8'in önemine de vurgu yapan Erbakan, "Yeni bir dünyanın tohumlarını attık" diye konuştu. Siyonizm'i büyük bir kankistere benzeten Erbakan, insanlığın bu kankisterden kurtulması için D-8'i merkez olarak görmesi gerektiğini anlattı. D-8'in dünyada sömürülen 160 ülkeyi içine aldığını ifade eden Erbakan, bu 160 ülkedeki 5 milyar insanın adil düzen etrafında toplanmadığı müddetçe Siyonizme hizmet edeceğini söyledi. "İnsanlık Siyonizmin boyunduruğundan, büyük kankisterden kendini kurtarması lazım" diyen Erbakan, G-7'nin dışındaki 5 milyar insanın bir araya gelmesi ile yeni bir dünya düzeni kurulacağını belirterek, "Bu güç karşısında G-7 dünyayı sömüremez" ifadesinde bulundu. Yeni bir dünyanın tohumlarını attıkMilli Görüş'ün bugüne kadar yaptığı çalışmalar hakkında da bilgi veren Erbakan, "Bugüne kadar 5 muazzam hizmete imza attık. Yeni dönemde ise, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünyayı kuracağız" dedi. D-8'in önemine de vurgu yapan Erbakan, "Yeni bir dünyanın tohumlarını attık" diye konuştu. Erbakan, Milli Görüş'ün milleti temsil ettiğini hatırlatarak, "Milletin aslını, özünü, kimliğini, ruh kökünü, inancını, tarihini biz temsil ediyoruz. Biz varsak millet var, yoksak hastalık var demektir. Bu gerçeğin ta kendisidir" şeklinde konuştu. MİLLİ GAZETE / 1 KASIM 2009 10月25日 AÇILIM ALÇAKLIĞINA ERBAKAN’I BULAŞTIRMA SOYTARILIĞI!?Fetullah Erbaş’ın Saptırmaları ve Yalaka Medyanın Sahtekârlığı: AÇILIM ALÇAKLIĞINA ERBAKAN’I BULAŞTIRMA SOYTARILIĞI!?
Refah Partisi eski milletvekili Fethullah Erbaş’ın çarpıtmaları “Kürt açılımı”nın ilk kez kendi partileri döneminde başlatıldığını belirten, bu kapsamda RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan Hoca’nın “aracılar vasıtasıyla Abdullah Öcalan’la görüştüğünü” söyleyen Fetullah Erbaş yanlış konuşmakta, Erbakan’ı karalamak için fırsat kollayan bazıları da bu konuyu çarpıtmaktadır. PKK tarafından kaçırılan 8 askeri kurtarmak için 1996’da milletvekiliyken Zap’a giden Fetullah Erbaş’ın, Erbil’den yayın yapan Aknews ile İstanbul’da yaptığı söyleşide “ilk gayelerinin askerleri ailelerine kavuşturmak olduğunu, ardından “diyalog süreci başlatıp örgütü dağdan indirmeyi hedeflediklerini” söylemesi ve; “Biz, iktidara geldiğimiz ilk yılda açılımı planladık. Şimdiki iktidar yedi yıldır iktidarda ve yedi yıl sonra bu işe eğiliyor. Biz Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon yapmıştık. Hoca (Necmettin Erbakan) bir sene Başbakanlık yaptı ve düşürüldü. Hoca’nın birtakım planları vardı. Suriye’yle görüşüldü. Aracılar vasıtasıyla Öcalan’la görüşmeler de oldu. Öcalan önce makuldü. Sonra ne baskı gördü bilmiyorum, geri adım attı” şeklindeki sözleri de tamamen asılsızdı ve AKP’ye yaranmak ve meşruiyet kazandırmak amaçlı uydurduğu sırıtmaktaydı. Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca Altınoluk’taki Cuma sonrası selamlaşma sohbetinde; “Kürt açılımındaki asıl amacın Türkiye'yi İsrail'in vilayeti yapmak olduğunu” vurgulamıştı. AKP hükümetinin Kürt açılımını, İsrail'in oyunu olarak değerlendirip, Kürt açılımındaki asıl amacın Türkiye'yi İsrail'in vilayeti yapmak olduğunu, bütün memleket evlatlarının da bu konuda uyanık olması gerektiği çağrısını yapmıştı. Hükümetin de bu oyuna geldiğini belirten Erbakan, “Bunlarda yeterli devlet tecrübesi yok. Bunlar çoluk çocuk takımı. Avrupa'nın oyununa geliyorlar” diye uyarmıştı. Türkiye'nin çok kötü şartlar içine itildiğini, insanların ekonomik olarak zor günler geçirdiğini, siyaseten de bir çıkmazın içine sürüklendiğini, hükümetin dış güçlerin oyununa geldiğini ve Haim Nahum Doktrini'nin hayata geçirildiğini şöyle anlatmıştı: Siyonistler diyor ki: Türkiye'yi İsrail'e bin yıldan beri vilayet yapmayı başaramadık. 5 sene cihan harbiyle uğraştırdık. Ardından 5 sene İstiklal Harbiyle yıprattık, gene bunları yıkamadık. Öyleyse stratejimizi değiştiriyoruz. Türkiye'yi İsrail'e vilayet yapmak için harp yolunu bırakıp, zor, pahalı, meşakkatli yol yerine, ekonomik ve kolay olan şu yolu seçiyorlar. Nedir bu? Türkiye'yi aç bırakacağız, işsiz bırakacağız, borca esir edip batıracağız, dininden uzaklaştıracağız, kamplara ayıracağız, sonra bunları birbiriyle çarpıştıracağız. Böylece güçsüz bırakıp İsrail'e vilayet yapacağız” diyorlar. 80 senedir üzerimizde bu doktrin uygulanıyor. Bugün tatbik edilen politika budur. IMF, Türkiye'yi aç bırakıyor, işsiz bırakıyor, borca esir ediyor. Öbür taraftan Avrupa Uyum Komisyonu da bizi kendimizden uzaklaştırıyor ve bölüyor. Bunlar da yeterli devlet tecrübesi yok. Bunlar çoluk çocuk takımı. Avrupa'nın gözüne girmek için “Efendim, Avrupa bizim şimdi Kürt meselesi diye bir meselenin üzerinde çalışmamızı istiyor” diyemiyorlar. Bunun yerine kendilerini akıllı zannederek “Ahhh ey millet siz ana acısını bilmezsiniz. Ey millet, bu terörü tarihe gömeceğiz” diye halkı aldatacağını sanıyorlar. Bana bak yaaa, sen ağzındaki baklayı çıkarsana. “İlle Kürt meselesi diye, Türkiye'nin bölünmesini istiyorlar. Bu yolda çalışmamızı dayatıyorlar” gerçeğini ortaya koysana! Bunlar dış güçlerin kışkırtması ve Haim Nahum planıdır. Türkiye'yi bölmek için oynanan oyunlardır. Böyle Türk-Kürt diye, ayrım diye bir meselemiz yok. Kürt-Türk birbirimizin kardeşiyiz. Tek bir milletiz, tek bir ümmetiz. Tarih boyunca da birbirimizle kardeş gibi yaşamışız. Avrupalı bizi bölmek için böyle şeyleri çıkartmak istiyor, alet olmamak lazım. Bu sebepten bütün memleket evlatlarının uyanık olması, dış güçlerin oyununa aldanmaması lazım. Yöneticilerin de bilhassa onlara alet olmamaları lazım.” Oysa Fetullah Erbaş 6.11.2006 tarih ve 622 sayılı Aksiyon Dergisindeki Fatih Uğur’la röportajında Kuzey Irak’a Hoca’dan ve parti kurmaylarından habersiz gittiğini açıklamıştı: Soru: Erbakan'ın tavrı ne oldu bu durumda? F. Erbaş: “O hadisede Hoca’nın hiçbir şeyi (bilgisi ve haberi) olmadı. Partide yönetici değil, sadece milletvekiliydim. PKK ile görüşme partinin yıpranmasına sebep olacaktı. Hoca hiç bırakır mı gideyim.” Soru: Nasıl gittiniz o zaman? F. Erbaş: “O sırada doğu bölgesinin sorumlusuydum. Şırnak'ta il başkanı seçimi vardı. Oraya giderken aileler yine geldiler. Valla, dedim, ben Şırnak'a gideceğim, sizinle ilgilenemem. Onlar benden önce gitmişler Şırnak'a. Basın da orada tabii.” Soru: Bu arada Demirel'le ilginç bir telefon görüşmeniz var. Sonradan sizin için Demirel gönderdi deniyor mesela? F. Erbaş: “Demirel, belediye başkanlığımdan beri beni biliyor. Ama telefonla konuşacak kadar samimiyetimiz yok. Telefonun düğmelerinden birine bastık: "Alo efendim." Tabii ahize dışarıya ses veriyor. Yanlış basmışız. Demirel, ailelerden bahsediyor. "Gözlerinden öperim, ilgilenmişsin. Teşekkür ederim." mealinde sözler söylüyor. Hava alanında milletvekilleri şahit oldu konuşmaya. Hadise gelişince herkes, Erbaş'ı zaten Demirel görevlendirmişti, dedi.” Soru: Erbakan Hoca ne dedi? F. Erbaş: “O zaman Mustafa Kalemli Meclis başkanı; derhal istifa edeceksin, dedi. Bir, Türk parlamenterinin terör örgütüyle temasta olmasını biz kabul edemeyiz. Seninle aynı çatı altında olmak istemeyiz.” İyi dedim, ses etmedim. Geldik partiye. Doğu milletvekilleri, batı vekilleri. Mesafeli duruyor. Aramızda duvar var sanki. Şevket Bey (Kazan) gelip beni yukarı çıkardı ve bu zor durumdan kurtardı. Bana: “Kimseyle konuşmayacaksın. Beyanat vermeyeceksin. Sen kötü bir şey yapmadın” dedi. Tabi Adalet bakanı, moral verince, nefes aldım. Soru: Partili arkadaşlarınız ne diyor bu duruma? F. Erbaş: “Grup toplantısında bir milletvekili çıktı kürsüye. “İçimizdeki Lawrence'lar böyle böyle yapıyor. (Bekir Sobacı) demişti. 158 kişinin büyük kısmı sessizdi. İstifa baskıları geliyor. Kaçacak delik arıyorum. Türkiye'den gideyim. Almanya ziyareti çıktı o arada. Çıktım gittim. On gün sonra Fethullah Erbaş kaçtı diye yazı yazmış bir gazete.” O gün bunları itiraf eden Fetullah Erbaş’ın bugün “Hoca Aracılar vasıtasıyla Öcalan’la görüştü” demesi açıkça iftiradır ve kendi kendisini yalanlamadır. Bu arada Şevket Kazan’ın sinsi niyetini ve gizli mahiyetini de açığa vurmaktadır. Öcalan’la Erdoğan’ın Siyonist patronları aynıydı! Abdullah Öcalan bir lafıyla PKK'yı ayağa kaldırdı. Türkiye'ye geri dönüşü başlattı. Kürt açılımına ivme kazandırdı. Ayrıca, gerçek patronun kim olduğunu herkese ispatladı. DTP'nin Erdoğan'a, Öcalan ile konuşulması gerektiğini boşa söylemediğini adeta ispat eder gibi davrandı. Şimdi ümitler arttı. "Acaba PKK gerçekten Kandil'i bırakacak mı?" soruları giderek yaygınlaştı. Öcalan, "PKK benden sorulur ve benim dediğim olur. Son sözü ben söylerim" demeyi başardı. DTP, Kürt açılımı konuşulurken kendilerinin değil asıl muhatap olarak Abdullah Öcalan'ın alınması gerektiğini söylerken bazılarını kızdırmışlardı. Öcalan da sanki partinin bu yaklaşımının çok doğru olduğunu göstermek ister gibi davrandı. Bir mesajıyla Kürt açılımına önemli bir destek sağladı. Bu durum açıkça Öcalan’la Erdoğan’ın aynı odaklardan talimat aldıklarını ortaya koymaktaydı. AKP Hükümetinin DTP’ye verdiği garanti!? Dolaylı, dolaysız, yazılı, sözlü, imzalı, mühürsüz, artık emin olduğumuz bir başka görüşme: Apo ile devletten birileri. Şu ya da bu yoldan. Hükümetten gelen açıklamalar ile Apo'nun dağdakilere çağrısı üst üste düşüyor ve bundan bir sonuç çıkıyor. Hükümet Kürt açılımını özünde Apo ile birlikte yürütüyor. DTP'nin arkasında Apo var. Hükümet, Apo ile DTP üzerinden konuşuyor. Dağdakiler dün Habur Kapısına gelmeden önce, İçişleri Bakanı Beşir Atalay DTP'ye güvence veriyor: "Merak etmeyin, gelenler tutuklanmayacak" diyor!? Bu tek başına bir bakanın verdiği söz değil, devlet sözü oluyor. Bu söz pratiğe geçiriliyor. Terörle Mücadele Yasası uygulanmıyor. Yani: 1- Dört günlük gözaltı süresi kaldırılıyor. 2- Kolluk güçleri devreden çıkıyor, ifadeleri doğrudan savcılar alıyor. Çok sayıda DTP yöneticisine göre onlara verilen diğer söz: "Gelenler pişmanlık yasasından yararlanmayacak. Doğrudan serbest bırakılacak" oluyor. Açılım planının bir sonraki aşaması için bir DTP'li: "Gelenler serbest bırakılırsa, dağdan iniş daha hızlı olacak" diyor. Bu da DTP-İmralı-Kandil üçgeninden hükümete verilen söz. Açılımın ilk adımları, PKK'lılara affın başlangıcı. Ya Kandil'deki lider kadrosu? Onlara da Norveç siyasi sığınma hakkı tanıyacağına söz veriyor. Bu da, açılıma AB sözü. İşin aslı, PKK’yı meşrulaştırma süreci yaşanmaktaydı. Kandil’den gelenleri güya sorgulayıp serbest bırakan savcılar ve yargıçlar, gerçekten ilgili konulara ve vicdani kanaatlerine göre karar verecek kadar bağımsız mıydı? Bunların bu yönde karar vereceklerini AKP ve DTP yetkilileri, daha önceden nasıl biliyor ve biribirilerine garanti veriyorlardı? Yoksa hukuk ve hukukçular, iktidarın ve etkili odakların “kitabına uydurma” araçları mıydı? Bu soruların yanıtlarını arayan ve kafaları karışan halkımız haksız mıydı? Patron dış güçler, Apo da AKP de piyondu! 1995 CIA raporunda: “Türkiye, dünya devletleri arasında en fazla çökme riskine sahip ülke” gösteriliyordu. Nokta Dergisinin haberine göre: “Türkiye’nin Güneydoğusundaki Kürt sorununun çözümü, ABD’nin önerdiği federalizmle mümkündür” deniyordu. O sırada Paul Hanze, Türk basınına verdiği demeçlerde, “Sevr’in gereği Türkiye’de federasyonlar oluşmasını” öneriyordu. 1996 yılında İngilizlerin meşhur futbol dergisi World Soccer, Dünya Kupası Fikstürlerinde “Kürdistan Milli Takımına” yer veriyordu. Oysa böyle bir ülke bulunmuyordu. Anadolu Ajansının haberine göre 2001 yılında Kuzey Irak’ta PKK ile ASALA gizli bir görüşme yapıyordu. Ermeni teröristleri ASALA Başkanı Simon Zakaryan ve siyasi büro şefi Vazgen Petrosyan temsil ediliyordu. ASALA’cılar PKK’nın Türkiye’ye yönelik saldırıları durdurmalarından rahatsız olduklarını ve terörü yeniden başlatmamaları halinde bütün dünyada yalnız ve yardımsız bırakılacaklarını söylüyordu. APO, 2003 yılında avukatları aracılığıyla şu yol haritasını açıklıyordu: 1- Kürtçe yayın ve eğitime ve Kürt kimliğinin resmen tesciline yönelik demokratik adımların atılması ve gerekli yasaların çıkarılması 2- Koruculuğun kaldırılması 3- Dağdakilerin ve sürgündekilerin dönüşüne imkân sağlanması 4- Kürtlerin ve PKK’nın demokratik ve siyasi haklarının tanınması Yani bu açılımlar Siyonist mutfaklarda pişiriliyor, AKP’lilere sadece servis garsonluğu düşüyordu. Siyasi rant geliri yani garsonluk bahşişi paylaşılamıyordu! Otuz dört kişi dağdan inince, herkes bu başarıyı(!) bölüşemiyor. Bir taraf "Bu doğrudan doğruya iktidarın başarısıdır" diye böbürlenirken öbür taraf "Hadi oradan bu bizzat İmralı sakininin başarısıdır" diyor! Yıllardır asgari müştereklerde bir türlü buluşamayan taraflar öyle anlaşılıyor ki bu defa da başarının(!) kime ait olduğu konusunda fikir birliğine varamayarak yeniden birbirlerine düşmüş görünüyor. İnsanların dağdan inmeye karar vermelerini, yanlışlık ve haksızlıklarını fark edip normal hayatlarına devam etmelerini kuşkusuz herkes istiyor. Ancak, otuz dört kişi dağdan inince olayı böylesine büyütüp, hemen başarıya(!) sahip çıkma yarışına kalkışmak da mide bulandırıyor. Özellikle de bunu iktidarın bir başarısı(!) olarak takdim gayretkeşliği içine girenleri anlamakta zorlanıyoruz! İmralı sakini kimlerin dağdan ineceği konusunda adeta tek tek isim sayarken kalkıp "Bu doğrudan doğruya hükümetin başarısıdır" demek ne kadar inandırıcı oluyor? İmralı'dan işaret gelmemiş olsaydı, daha doğrusu İmralı sakini "Falan, filan bir de şunlar dağdan insinler" diye emretmemiş olsaydı dağdan inme olayı başlar mıydı? Milli Gazete kaçkını, Tayyo yalakası ve Apo şakşakçısı Yeni Şafak yazarı Hakan Albayrak, “Gelenleri pişman etmeyelim” yazısında şunları söylüyordu: “Gerçekten olmuyor böyle. “Dağdan iniyorum, teslim oluyorum” diyen PKK'lıyı bile terörist diye anmamak lazım. Hatta, bu barış sürecinde, dağdaki PKK'lılar hakkında konuşurken/yazarken bile daha dikkatli bir dil kullanmak lazım. Barış istemiyor muyuz? Yeni bir sayfa açmak istemiyor muyuz? İstiyorsak, bunu belli edelim. Gelenleri geldiklerine pişman etmeyelim. Gelmeyi düşünenleri gelmekten vazgeçirmeyelim. Bugünlerde Türkiye yine büyük bir imtihandan geçiyor. Bu imtihanı hep beraber başarıyla verebilirsek, dağlarda güller açacak inşaallah. Mahmur kampından gelen vatandaşlarımıza ve barışa bir şans tanımak için dağdan inip teslim olma ferasetini, basiretini, cesaretini gösteren PKK'lılara “Hoş geldiniz” diyorum. Yakınlarının, akrabalarının gözü aydın.”[1] Peki, ey kalpleri karanlık, kalemleri kiralık sahtekârlar! Milli Çözüm Ekibini; “Ergenekon Terör Örgütünün Dinci Kanadı” diye suçlayıp sataşırken niye hiç sıkılıp sakınmıyordunuz? Bülent Arınç’ın yılışık yaklaşımı Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Şırnak Valiliğini ziyaretinin ardından Belediye Başkanı Ramazan Uysal'ı makamında ziyaret etmiş ve belediyeler arasında ayırım yapmadığını ve DTP'li bir belediye başkanının da halkın seçtiği belediye başkanı olduğunu” söylemişti. Bülent Arınç, Türkiye'ye Irak’tan gelenler arasında bulunanlardan birinin macerasını okuduğunda çok üzüldüğünü şöyle belirtmişti: ''Küçük çocuğu 1 yaşındayken ailesini terk edip dağa çıkan bir kadının hikayesi... Bunlar Türkiye'de yaşandı. Artık yaşanmasın. Bütün arzumuz budur. Herkes çocuğuna kavuşsun. Herkes evinde eşiyle, ailesiyle özgürlük içerisinde, huzur içerisinde, birlik, bütünlük içinde olsun. Amacımız budur. Akan kan devam etmesin. Akan kan, gözyaşı dursun. Aynı dava, aynı çizgi yolunda birlikte kardeş olarak bin yılımızı geçirdiğimiz insanımıza karşı elbette kucağımızı açmak zorundayız. Çanakkale harbinde Diyarbakırlı Mehmet'in kolunda Manisalı Ahmet can vermişse ve bugün kucak kucağa yatıyorsa, bu bizim bin yıllık, belki daha fazla birlikteliğimizin en önemli göstergesidir.'' Bakan Arınç, şu anda anayasanın bir veya iki maddesini bile değiştirmenin mümkün olmadığını, bir anayasa değişikliğine karşı çıkıldığını, oysa anayasayı demokratik ve özgürlükçü bir gözle elden geçirmek gerektiğini belirterek, ''Bunu biz yapamazsak başkası yapacak. Bugün yapılmazsa yarın mutlaka yapılacak. Çünkü bu elbise maalesef artık bu Türkiye'yi sıkıyor. İnsan elbisesinin içinde rahat etmek ister. Hep yasaklarla bu iş olmaz. Bütün demokratik ülkelerde özgürlük esastır, yasaklar istisnaidir. Bizde yasaklar saymakla bitmiyor, özgürlük ara ki bulasın. Böyle şey olmaz. Bunlar ileride olacak, mutlaka olması lazım. Şu gün geldiğimiz noktayı biri 10 sene evvel söylese, 'sen rüya mı görüyorsun kardeşim?” derlerdi. 20 sene evvel biri söylese, 'bu adam aklını kaçırmış!” derlerdi.” Evet, Bay Bülent Arınç, siz “Tek çare demokratik özerklik!” diyen DTP ve Demokratik Federalizm” hedefleyen PKK’nın Türkiye’yi parçalamasına taşeronluk yaptığınız için, hem aklınızı hem ayarınızı kaçırmışsınız ve tabi sonuçlarına da katlanacaksınız! Kürt açılımına “ahlak ve şefkat” katan Bay Bülent Arınç, 23 Ekim 2009 günü, katil İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabiy Levy’i bir saat ağırlayarak, Siyonist vahşetini gösteren Ayrılık dizisindeki bazı “rahatsız edici sahnelerin TRT tarafından makaslanacağı” vaadinde bulunmanız da Milli Görüş gömleğini soyunduktan sonraki ayarınızı ve sahte kahramanlık damarınızı açığa vurmaktaydı. Çünkü Siyonist Gaby Levy “oldukça tatmin olmuş ve memnun kalıp umduğunu fazlasıyla bulmuş” olarak yanınızdan ayrılmıştı. Bu bize şu ayeti hatırlatmıştı: “(Münafıklar) Mü’minlerle karşılaştıkları zaman “iman ettik” (sizlere hizmet ve istikamet üzerinizdeyiz) derler. (Ama) Şeytanlarıyla (Yahudi ve Hıristiyan patronlarıyla) baş başa kaldıklarında ise; “Şüphesiz biz gerçekte sizinle beraberiz (ve emrinizdeyiz). Biz (o inançlı insanlarla, sadece) alay ediyor (ve oyalıyoruz)” (Bakara: 14) [1] 20.10.2009 / Yeni Şafak KAYNAK:MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ 10月19日 ALÇAKLIĞIN BELGESİ VE “NAMUZSUZ”LARIN AKIBETİYAZAR:YAKUP GÖZÜBÜYÜK/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ EKİM 2009 ABD Yahudi Konseyinde Kürt Açılımı: Washington’daki “The Atlantic Council”de yapılan bir toplantıda “Kürt Açılımı” nın yol haritası tartışılıp taslağı hazırlanıyordu. Bu girişimlerden ne ABD’nin ne de AKP’nin resmen bir ilişkisi yok gibi görünüyordu. Ama fikren ve fiilen bu “Atlantik Konseyi” Yahudi lobilerinin güdümünde bulunuyor, Amerikan yönetiminin ise bu Siyonist lobilerin kontrolünde olduğunu herkes biliyor. Yani “alçaklık ve namussuzluk” doğrudan değil dolaylı tezgâhlanıyordu. Peki, Türkiye’den Kimler Katılmıştı? Star Gazetesi’nden Nuh Yılmaz: SETA Vakfı’nda çalışıyor Başbakan Danışmanı İbrahim Kalın’a Washington’dan rapor veriyor. George Mason Üniversitesi’nde Doktora yapıyordu. Sabah Gazetesi’nden Ömer Taşpınar: Aslen Brookings ve National Defense Üniversity’de görev yapıyor. Başbakan’ın oğlu bir yıl önce stajyeriydi. AKP ile ABD lobileri arasında köprü kuruyor. Radikal ve Referans’tan Cengiz Çandar: Kuzey Irak ve Kürt meselesiyle ilgili toplantılara “Kanaat Önderi” sıfatıyla sürekli çağrılıyor. ABD’deki sinsi ve Siyonist merkezlerle çalışıyordu. Aslı Aydıntaşbaş: Şimdi Akşam’da yazıyor. Aynı günlerde Rum Lobisinin desteklediği Wilson Center’da bir de konuşma yapıyordu. Davetiyelerde “Sabah Gazetesi Eski Ankara Büro Şefi” yazıyordu. Fetullah Hoca’ya yakınlığı ile tanınıyordu. Birde, Washington’daki toplantının mimarı David Philips’i tanıyalım: Bay Philips Atlantic Council toplantısından bir ay önce Temsilciler Meclisi’ndeki bir oturumda küstahça “Türkiye Ermenistan’la kapıyı açma konusunda yalpalıyor. Gül başka konuşuyor, Erdoğan başka konuşuyor. AB hedefinde samimi olup olmadığının sınavı bu konu olacak” diyordu. İşte bu Philips, Kürt raporu için Norveç Büyükelçiliği’nden “FON” buluyor ve ayrıntılı bir rapor hazırlıyordu. Philips’e para veren Norveç’in Washington Büyükelçisi Wegger Strommen 20 Mayıs’ta Fetullah Gülen Cemaati’nin Washington şubesi Rumi Forum’da “Barış ve Uzlaşı Çabaları” konulu bir de konuşma yapıyordu. Rumi Forum’un davetlilerini “özenle” seçtiğini ve hatta cemaatin seçim kampanyalarına para topladığı birçoğu Yahudi kökenli Amerikalı politikacıyı özellikle konuşmacı olarak davet ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yoktu. Atlantic Council toplantısı sadece David Philips’e para ile Kürt raporu yazma imkanı vermekle kalmıyor, Norveç Büyükelçisiyle Rumi Forum’u yakınlaştırıyordu. Aslı Aydıntaşbaş da aniden Akşam gazetesine transfer oluyor ve üçüncü yazısında “Cemaat ABD’de güç kaybetmiyor. Tam tersi çok güçlü” diyordu. Akşam’dan Nagehan Alçı: “Atlantik Konseyi ABD'de sayısız örnekleri olan düşünce kuruluşlarından biri. Bu tip toplantıları birçok konu üzerine düzenliyor. Böyle bir toplantının Amerikan Devleti tarafından ısmarlanması söz konusu olamaz. Olsa ve ortaya çıksa sistem büyük zarar görür. Elbette yönetim bu tip toplantıların sonuçlarından haberdar ediliyor. Bu sonuçlar Türk Hükümeti'ne de gidiyordur ancak amaç uygulanmak üzere hazırlanan bir sonuç metni çıkarmak değil, tavsiyelerde bulunmak. Aksi düşünce kuruluşlarının çalışma mantığına aykırı.”[1] Sözleriyle; Washington’daki “Atlantik Konseyi” toplantısında, AKP’nin sahiplenip savunduğu “Kürt Açılımını” tartışıp karara bağlamasıyla, Amerikan yönetiminin bir ilgisi bulunmadığını ve sadece bilgisi olduğunu iddia ederek, kendi kısır aklıyla hem ABD’yi, hem de AKP’yi aklamaya çalışıyordu. Ve tabii gülünç duruma düşüyordu. Bu zavallı, sanki Amerika’da Yahudi lobilerinin yetkinliğini ve bu “düşünce kuruluşlarının” yönetimi nasıl etkileyip yönlendirdiğini kimse bilmiyordu.? Gelelim organizatörü (Yine Yahudi lobilerinin etkili adamı) David Phillips'e... Phillips sadece Kürt konusu ile ilgilenmiyor sanılmamalıydı. O Kriz çözümleri uzmanıydı ve daha önce de Türkiye'yi ilgilendiren Kıbrıs ve Ermeni meseleleri üzerine çalışmıştı. Hatta Kıbrıs ile ilgili yazdığı bir rapor da yine çok tartışılmıştı. Zaten Atlantik Konseyi'nde yapılan toplantının kilit ismi Necmeldin Kerim olmaktaydı. Kerim, Washington'daki Kürt Enstitüsü'nün Başkanıydı. Kürtler'in siyasetine ve ABD ile ilişkilerine yön veren isimlerin başındaydı. Norveç “Avrupa’nın İsrail’i” biliniyordu. 1993 Oslo Barışı diye Siyonist vahşetini meşrulaştırma ve masumlaştırma adına, İsrail ve Filistin arasındaki sürece kapılarını açan Norveç olmuştu. PKK meselesinde de uzun bir süredir aktif bir rol oynuyordu. Saddam devrildikten sonra Mahmur Kampı'nın bir kısmı boşaltılmış ve örgütün lider kadrosundan bir grup Norveç'e konuk olmuştu. Bu süreçte Necmeldin Kerim Norveç ile diyalogdaydı. Şimdi de Atlantik Konseyi'ndeki toplantı için Norveç'i yeniden devreye sokuyordu. Bu arada üçüncü bir isim daha vardı; Yahudi asıllı Peter Galbraith. Galbraith ABD'li bir eski bir diplomattı. Kerim'e de Phillips'e de yakındı. Emekli olduktan sonra uzun yıllar Irak'taki Kürtler'in danışmanlığını yapmıştı. Galbraith'in eşi Norveç asıllı bir Yahudi olmaktaydı. Hıyanet Programı ve Yol Haritası Sır gibi saklanan ve bir türlü açılmayan “Kürt açılımı” nın mimarı ABD mi, AKP hükümeti mi” tartışmaları mide bulandırıyordu. Mustafa Mutlu (Vatan Gazetesinde) iki ay önce hazırlanan bir “rapor” a dikkat çekiyordu. Atlantik Konseyi isimli kuruluş bu yılın haziran ayında “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” başlıklı bir rapor hazırlanıyordu. Proje Direktörü ve raporu kaleme alan kişi David L. Phillips... Kendisi, ABD’nin dış politikasında oldukça etkin bir Yahudi olduğu biliniyordu. Ayrıca proje grubunda eski ABD Büyükelçisi Ross Wilson, ABD’li General Charles Wald ve Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün politika analizcisi Mike Amitay da bulunuyordu. Bu raporu tercüme eden Dicle Eroğul “irkildim, çünkü yazılanların nasıl bire bir uygulattırıldığını gördüm” diyordu... İşte bu sinsi ve Siyonist belgenin “öneriler” bölümünden birkaç satır başlığı:
ABD’li Siyonist Konsey’in İstemediği ve Kaldırılmasını Tavsiye Ettiği Ceza Kanunları: MADDE 215: İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama MADDE 216: (1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. MADDE 217: Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. MADDE 220: (1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir. (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır. (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur. (5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır. (6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır. (7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. (8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Özetle... Yahudi Atlantik Konseyi, Türkiye’de teröre ve teröriste özgürlük istemekteydi! Bakalım bir türlü “açılamayan” Kürt açılımında, Türk Ceza Kanunu’nun bu maddelerinin kaldırılması ne zaman gündeme gelecek ti?[2] Bu açılıma “milli ve yerli proje” süsü vermek isteyenlerin meymenetsiz maskeleri düşmekteydi! Şimdi söyleyin: "alçaklar ve namussuzlar" kimlerdi? ABD Kongresi'ne sunulan "Kürt açılımı" raporları, açılımın ABD projesi olduğunu ispatlıyor. Tayyip Bey "Kürt açılımına Amerikan Projesi diyenler bunu ispatlayamazlarsa alçaktırlar namussuzdurlar" diyedursun, Amerikalılar bu projeyi rapor halinde ABD Kongresi'ne resmen sunmuşlar. Hem de saklı gizli değil, açık açık. Sunum tarihi 15 Ekim 2007. Raporun adı: "PKK'nın silahsızlandırılması, dağıtılması ve toplumla yeniden kaynaştırılması". Raporu derleyen kurum: Amerikan Dış Siyaseti Ulusal Komitesi. Derleyen kişi: David Phillips (Deyvid Filips okunuyor)
İŞTE BELGE, İŞTE ABD RAPORUNUN İNGİLİZCE ASLI, (LİNK İÇİN TIKLAYINIZ:)
[1] 26 08 2009 [2] Vatan Gazetesi /23-24 / 08 / 2009 / Mustafa Mutlu 10月18日 11 YAŞINDA İLK KİTABINI ÇIKARDI.Kahramanmaraş Özel Ali Kenger İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi Mahmut Selim Çekiç’in 1.5 yıllık çalışmayla hazırladığı 32 sayfalık kitapta yardımseverlikle ilgili 13 öykü yer alıyor.
Çekiç’in öğretmenleri ve okul yönetiminin katkılarıyla bastırılan kitapların bir kısmı okulda öğrencilere ücretsiz dağıtıldı. Diğer kitapların Kahramanmaraş’taki kütüphanelere dağıtılmasının düşünüldüğü belirtildi. Mahmut Selim Çekiç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1.5 yıl önce yazmaya başladığı hikayelerini derleyerek kitap haline getirdiğini, yazmayı çok sevdiğini, iyi bir yazar olmak istediğini söyledi. Hekimoğlu İsmail’in kitaplarından etkilendiğini belirten Çekiç, şöyle konuştu: "Yazma konusunda öğretmenlerimin yanı sıra ailemden teşvik ve destek görüyorum. Derslerimin dışında kalan zamanımı okuyarak ve yazarak geçiriyorum. Gördüğüm, dinlediğim ve etkilendiğim manzaraları not alarak yazıyorum, daha sonra bunları derleyerek hikayeleştirmeye çalışıyorum. Kitaplarımı öncelikle arkadaşlarıma hediye ettim. Şu anda ikinci kitabım için hikaye yazmaya başladım. Hedefim 1 yıl içinde ikinci kitabımı da yayımlamak." Türkçe öğretmeni Ahmet Akbaş ise Çekiç’in çok başarılı bir öğrenci olduğunu ifade ederek, "Kendisini sürekli yazmaya teşvik ediyorum. Yazma konusunda gerekli tüm bilgileri vermeye çalışıyorum. Öğrencimin yazma konusunda yeteneği var. İleride başarılı bir yazar olacağına inanıyorum" dedi. Okul Müdürü Ali Kuyucu ise yazma yeteneği çok iyi olan Mahmut Selim Çekiç’e hem maddi hem de manevi destek vermeye çalıştıklarını söyledi. Çekiç’in yazdığı öykü kitabından 500 adet bastırdıklarını belirten Kuyucu, "Öğrencimiz şu anda ikinci kitabını hazırlamaya çalışıyor. Kendisine desteğimiz devam edecek" diye konuştu. MİLLİ GAZETE EN ZENGİN 100 AİLE.Ekonomist dergisinin ‘En Zengin 100’ listesinin zirvesinde sıralama bu yıl da değişmedi. Listenin zirvesinde yine 6 milyar doların üzerinde kabul edilen servetleri ile Koç ve Sabancı Aileleri yer alıyor. Onları 5-6 milyar arasında değişen servetleriyle Şahenk ve Ülker Aileleri, 4-5 milyar dolarlık servetleriyle de Doğan ve Tara Aileleri izliyor. Listenin alt ve orta sıralarında ciddi bir hareketlilik göze çarparken, listeden çıkan ve listenin yeni konuğu altı isim ve aile var. Beş yıldır gerçekleştirilen araştırmanın bu yılki sonuçları krizin en zenginleri de etkilediğini gösteriyor. Bankacılar, servet erimesinin en somut vurgusunu geçen yılki ‘zenginlik skalası’na getirdikleri yorumla ortaya koydular ve bu da zenginlerin servetlerinin yüzde 20 civarında eridiği anlamına geliyordu. Kimler geldi, kimler geçti? Bankacı ve yatırım uzmanlarıyla görüşülerek, şirket hisseleri halka açık olanların hisse değerlerini, geçmiş birikim, yurt dışı yatırımları, gayrimenkul portföyleri dikkate alınarak düzenlenen listeye bu yıl yeni giren isimler var. Listeden çıkanlar var ve listede ciddi yer değişiklikleri söz konusu. Finansbank’ı sattıktan sonra nakit zengini olan Hüsnü Özyeğin, Rusya başta olmak üzere, Romanya, Ukrayna, İsviçre, Hollanda’daki finans yatırımlarının global krizden kaynaklanan etkileri nedeniyle geçen yıla göre beş basamak geriledi. Bir diğer örnek gerçek gücünü perakendeden alan Boyner Grubu’nun bu yıl kriz nedeniyle etkilendiği ve geçen yıl 43’üncü olan sırasının 50’ye gerilediği görülüyor. Yine bölünme sonrasında güç kaybeden Ulusoy Ailesi’nin de 50 ve 60’ıncı sırada olan yerlerini bu yıl 66, 67 ve 68’inci sıralara bıraktığı görüldü. Bölünmeden dolayı, listeye bu yıl aileden Alican Ulusoy da girdi. Sıralamada yer ve kademe kaybeden isimlerden biri de Ali Ağaoğlu oldu. Geçen yıl listede 31’inci sırada ve 1.5-2 milyar TL servetliler skalasında olan Ağaoğlu, krizin konut satışlarına etkisinden dolayı bu yıl 48’inci sıraya geriledi. Yine özel hastane yatırımının yanı sıra yazılı ve görsel basında ortak olmak zorunda kalan Ethem Sancak bu yıl 47’inci sıradan 56’ıncı sıraya gerileyerek dikkat çeken isimlerden biri oldu. Hızlı yükseldiler Listede inenler kadar, son yıllardaki performanslarıyla çıkanların da olduğunu vurgulamak gerekiyor. Örneğin Acıbadem Grubu’nun kurucusu Mehmet Ali Aydınlar, geçen yıl 56’ncılıktan bu yıl 1-1.5 milyar TL servetliler grubuna girerek 43’üncü sırada yer aldı. Ekonomi küçüldü ama ilaç sektöründeki büyüme yüzde 15’i aştı. İlaç sektörünün en büyük kuruluşu Abdi İbrahim’in yönetim kurulu başkanı Nezih Barut, yükselenler sınıfında yer alıyor. Barut, 57’incilikten 41’inci sıraya yükseldi. Listeye yeni giren ve çıkan isim ve aileler de oldu bu yıl. Dünyanın en büyük ikinci makine halısı üreticisi ve dört yıl önce girdiği mobilya pazarında da hızla büyüyen Gaziantepli Erdemoğlu ailesi, bu yıl listeye 88’inci sıradan ve en alt kademe olan 300-500 milyon dolar skalasından giren aile oldu. Son beş yılın en dikkat çekici projelere imza atan ve nakit zengini Sinpaş Holding’in sahibi Avni Çelik de bu yıl sıralama yer buldu. Üstelik Çelik, en alttan ikinci kademe olan 500-750 kademesini ve 57’inci sırayı aldı. Yine inşaatçı Süleyman Varlıbaş, Four Seasons Otelleri’nin sahibi tekstilci Mesut Toprak, Anadolu 250 araştırmasının lideri Kroman Çelik’in sahipleri Yolbulan ailesi, Aşçıoğlu Ailesi, listenin yeni konukları oldu. Bu yıl En Zengin 100’e veda edenler de var. Hey Group’un sahibi Bektaş Ailesi, Cüneyt Zapsu, İbrahim Polat, Nevzat Kalkavan, Aşçı ve Uran Aileleri listede yer bulamadı. Kimi sattı, kimi aldı Zenginlerin krizde servetlerinin nispeten erimiş olması nedeniyle tüketimde daha sorumlu ve mantıklı bir tavır izlemeleri, yaşam standartlarında bir değişiklik anlamına gelmiyor. Türkiye’nin en zenginleri hala şehrin en güzel yerlerindeki yalı, villa ve residance olarak nitelendirilen lüks konutlarda yaşıyor. Yeniköy, Etiler, Bebek, Tarabya, Kuruçeşme, Çengelköy gibi semtler, boğaz manzarası nedeniyle ilk tercih edilen muhitler. Boğaz manzaralı yalıların fiyatları 3 milyon dolardan başlıyor ve 40 milyon dolara kadar çıkıyor. Yalı sahibi zenginler listesine son eklenen isim Abdi İbrahim’in başkanı Nezih Barut oldu. Bir de kır yaşamı sürmek isteyenler var. Onların tercihleri de Acarkent, Kemerburgaz, Polonezköy gibi semtler. Genç zenginlerin şehir yaşamına yakın olmak için tercihleri ise rezidanslardan yana oluyor. Levent Loft, Belevu, Kanyon, Selenyum Twins, Astoria, Terrace Fulya, Taksim Rezidans, Akmerkez ilk akla gelen adresler. Bu dairelerin fiyatları ise 300 bin dolar ile 3 milyon dolar arasında değişiyor. Otomobil tercihi değişmedi Türkiye’de en zengin 100 aile arasında yer alan kişilerin bir kısmının özel uçağı bulunuyor. Bu süreçte krizde girdiği darboğaz nedeniyle özel uçağını satmak zorunda kalan ya da daha önce verdiği uçak siparinini iptal eden olmadı. Özel uçak sahibi zenginlerin listesinin son adı Boydak’lar oldu. İşadamları tarafından tercih edilen 8-10-12 kişilik jetlerin fiyatları, 10 ile 35 milyon dolar arasında değişiyor. Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin (ODD) verilerıne göre krize rağmen üst lüks sınıftaki satışlar geçen yıla göre arttı. Örneğin geçen yılın temmuz ayında sadece bir Ferrari satılırken, bu yıl temmuzda 7 kişi Ferrari aldı. Böylece yılın başından bu yana 14 kişi Ferrari sahibi oldu. Ferrari yedi aylık performansıyla geçen yıl 17 olan satış rakamına bu yılın ilk yedi ayında oldukça yaklaştı. Bir diğer İtalyan lüks otomobil markası Maserati de geçen yılın rakamlarına yedi ayda yaklaştı. 2008 Temmuz ayında sadece bir adet Maserati satılırken, bu yıl aynı ayda beş adet Maserati satıldı. Yılın yedi aylık döneminde toplam 11 adet Maserati satışı gerçekleştirildi. Geçen yılın toplamında ise 17 adet Maserati satılmıştı. Geçen ay br adet Bentley satılırken, yılın başından bu yana yedi kişi Bentley sahibi oldu. Yılın yedi aylık döneminde Audi 3 bin 119 adet, BMW 3 bin 312 adet, Chrysler 128 adet, Jaguar 159 adet, Mercedes-Benz 4 bin 851 adet Porsche 131 adet, Saab 41 adet otomobil sattı. Yaz ve kış tatillerinden vazgeçmediler Krizde en yoğun stresi yaşayan kesimlerin başında gelen işadamları ve aileleri, zor psikolojik koşullar altında alışveriş yerine farklı deneyimler yaşamayı tercih ettiler. Satın alma güdüsünün yerini alan deneyimlerin başında ise kişilerin hobilerine ve hayallerine göre hazırlanan özel programlı seyahat turlarına ilgi arttı. Golf, yatçılık, binicilik, uçuş deneyimi, tarihi önemi olan bir bölgenin ziyaret edilmesi, spor müsabakalarının takibi gibi hobi ve farklı deneyimlerin yaşandığı seyahatlerin yanı sıra zaman sıkıntısı yaşayan iş insanlarının iş ve tatili bir arada yürütmeye çalıştıkları da görüldü. Bu süreçte en fazla azaldığı görülen seyahatler ise genellikle alışveriş amaçlı yapılan geziler oldu. Göcek yine ilk sırada Vazgeçilemeyen seyahatler ise her yıl mutlaka gerçekleştirilen yaz ve kış tatilleri. Bu anlamda tatil destinasyonlarında henüz bir değişiklik yok. Yurt içinde Bodrum ve Göcek ilk tercih edilen mekanlar arasında iken, yaz tatili için dünya zenginlerinin de ilk tercihi olan Cannes, Nice, Sardunya, St. Tropez ve Capri gibi mekanlar yine gözdeydi. Kış tatilleri için ise yine hobileri ile ilgili olarak gitmeyi tercih ettikleri tatil destinasyonlarının başında Aspen, St Moritz geliyor. Bunun dışındaki gözde tatil mekanları şöyle: Seychelles, Mauritius, Vail, Bali, Puket, Maldivler, Courchevel ve Whistler. OKUYARAK ADAM OLMAK.EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Okumadan istikamet sahibi olmak mümkün müdür?Geçmiş devirlerde bu soruya "evet" demek hayli kolaydı. Zira insanı çepeçevre kuşatan atmosfer, çevre, sokak, aile... müslümandı. Dini, okuyarak, tahsil ederek öğrenmek şart değildi. Görerek, dinleyerek ve dinin yaşandığı çevre içinde bulunmak suretiyle öğrenmek ve yaşamak daha yaygın ve kolaydı. Doğrusunu isterseniz, emniyetli olan da budur. Zira insanın, Din'in bilinçli bir şekilde yaşandığı müslüman bir çevrede nefsin ve insî-cinnî şeytanların iğvalarına kapılmadan yaşaması ve istikametini muhafaza etmesi şüphesiz daha kolaydır. Bu sebeple Efendimiz (s.a.v), şeytanın tek kişiye her zaman daha yakın olacağını haber vermiştir... "Şeytan" dediysem, bundan sadece "İblis" ve emrindeki cinnîler anlaşılmasın. Günümüzde ideolojilerin, "yeni" (bunu "bid'at" diye okuyun) anlama ve yorumlama yöntemlerinin, küresel sistemin değer yargılarının ve dayatmalarının... da birer şeytanî unsur olduğu hatırdan çıkarılmamalı... Geçmişten farklı olarak günümüzde istikamet sahibi olmanın başka bir yolu var mı? Elbette esasta bir farklılık yok. Yine geniş halk kitleleri için bunun en emniyetli yolu sahih mensubiyet ilişkilerinin cari olduğu bir çevrede bulunmaktır. Ancak günümüzü geçmişten farklı kılan bir durum var: "Okuyarak" öğrenme tarzı öylesine teşvik ediliyor ki, diğer öğrenme tarz ve metotları adeta unutuldu! Oysa bu, son derece riskli bir öğrenme metodudur. Zira nelerin, hangi sistematik içinde okunacağı, okunan şeylerin doğru anlaşılıp anlaşılmadığı, eksiklerin nasıl tamamlanacağı, hatta en başta yazılan şeylerin doğru olup olmadığı... gibi soruların sağlıklı cevaplarını bulacağı bir zeminden ve mekanizmadan söz etmek neredeyse imkânsız. Yine de sahih bilgiye ulaşmak ve doğru bir sistemle öğrenmek gibi bir endişe taşıyan ve fakat bütün risklerine rağmen okuyarak öğrenme tarzını benimsemekten başka bir yol bulamayan kimseler için yol büsbütün tıkalı değil. Gündemimize sokulan ve tartıştırılarak çürütülen meselelerde malumat sahibi olmak için yola çıkanlar bir yana, gerçek anlamda doğru bilgiye ulaşmak gibi bir derdi olanlar, başta itikadî zeminimizi sarsılmaz bir inanç (yakîn) oluşturacak şekilde öğrenmeliler. Bunun için elimizde yeterli imkân var. Sonra amelî hayatın arızasız yürümesini sağlayacak bilginin öğrenilmesi geliyor. Bunun için de elimizde yeterince kaynak mevcut çok şükür. Her iki hususta da başta ilmihaller olmak üzere sağlam bilgi kaynakları, monografiler, ihtiyacı karşılayacak ölçüde. Esas sıkıntı, yolun bundan sonrasını yürümek isteyenler için söz konusu. Bunun için her seviyedeki insan için bir "okuma programı" çıkarmak hayli zor ve bir o kadar da mes'uliyetli bir iş. Onun için dikkatli olmak ve işi aceleye getirmemek gerekiyor. Yine de bu aşamada zaman zaman ihtiyacı karşılamak adına bu köşeden eser tavsiyesinde bulunmaya çalıştığımı biliyorsunuz. Bugün iki yayınevinden bahsedeceğim: Rahle ve Tahşiye Günümüzde özellikle Ehl-i Kitap'la ilişkiler bağlamında ortaya konan yaklaşım ve uygulamaları Kur'an ayetleri zemininde değerlendiren Rumûzu'l-Kur'ân (5 cilt), cihadın mahiyeti, maksadı, çeşitleri ve günümüzdeki durumla ilgili nefis tesbitler ihtiva eden Mir'âtu'l-Cihâd (3 cilt), Zekât ahkâmıyla ilgili olarak Mesâilu'z-Zekât, Mesârifu'z-Zekât ve Zekâtla Alakalı Sualler ve Cevapları isimli üç ayrı ciltten oluşan seri çalışma, biri Ehl-i Sünnet akaidine, diğeri günümüzde Ehl-i Kitap'la ilişkiler konusunda ortaya çıkan soru işaretleri ve şüphelere cevaplardan oluşan ve Kitâbu'd-Düreri'l-Mustafâ... diye başlayan iki kitap, Hz. İsa (a.s)'ın kıyamete yakın yeryüzüne ineceğine dair Nüzûl-i İsa (a.s) isimli çalışma Rahle yayınlarının benim elime ulaşan ürünleri. Bir diğer yayınevi Tahşiye. Bilhassa Bediüzzaman merhumun eserlerinin şerhi mahiyetindeki ürünleri arasında elimde 4 kitap var: Bediüzzaman merhumun Münazarat, Ene ve Zerre Risaleleri (30. Söz) ile Kader Risalesi'nin şerhleri. Bediüzzaman merhumun misyonunu ve çağrısını "tüketmek" için değil, "üretmek ve yaygınlaştırmak" için yola çıkmış olan Tahşiye yayınları, bunun nasıl yapılacağını da ortaya koyduğu ürünlerle fiilen göstermiş bulunuyor. Rahle ve Tahşiye yayınlarının, her biri yetkin kalemlerin ürünü olan bu kitapları neyin peşinde olduğunu bilerek okuma faaliyetini sürdüren insanların susuzluğunu giderecek gerçek birer kaynak hüviyetinde. Son söz: "Okumak"la "alim olmak" birbirinden farklı şeyler. Aralarında elbette kopmaz bir ilişki var; ancak her alim okuyarak ilim sahibi olmadığı gibi, her okuma fiili de failini alim yapmaz. "Okumak" gerçekten riskleri, handikapları olan bir faaliyet. Bomba nedir, nasıl çalışır, nasıl zararsız hale getirilir... bilmeyen bir kimsenin karmaşık düzeneklerle hazırlanmış bir bombayı alıp kendi başına kurcalaması neyse, okuma faaliyetinin içine balıklama dalan bir insanın durumu da odur. Bu anlamda kitap, -en azından herkes için- kitapçı raflarında durduğu kadar masum bir nesne değil. Evet, okuyarak hidayet bulunlar var; ama aynı eylem neticesinde hidayeti kararanlar da az değil! Hangi aşamada neyi, nasıl ve ne maksatla okuduğunuz çok önemli. "Okuyarak adam olma"nın olmazsa olmazları var: Saygı duyulan, gıpta edilen kişi olmak, ilgi çekici tesbitler yapmak ve konuşunca dinletmek, hüküm koymak, fetva vermek ve ahkâm kesmek için değil, bilhassa ahireti için elzem ve eslem olan bilgiye ulaşmak için yola çıkmak. Yani sahih bir niyet... Bu ilk şart. Sonra, doğru aşamada doğru eserleri okumak ve bu süreç içinde mutlaka ortaya çıkacak olan soru işaretlerini ilim ve istikamet sahibi insanlarla istişare ederek izale etmek. Sonra da bildiklerini hayatına aktarmak ve -hayrı çoğaltmak adına- başkalarıyla paylaşmak. Bütün bunların öncesinde şunu "kesin olarak" bilmek gerekiyor: Bir kimse kendi başına okuyarak yazar olabilir, araştırmacı olabilir, profesör olabilir, ama "alim" olamaz! NEREYE GİDİYORUZ?EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Haber bültenlerinde aile trajedilerini konu edinen haberlerin yer almadığı gün yok desek abartı yapmış sayılmayız. Annesini öldüren kız, ninesini doğrayan torun, aile fertlerini kurşuna dizen baba, küçük kardeşinin canına kıyan abla veya ağabey... Toplumun en temel yapı taşını oluşturan aile kurumunun içten içe çürüdüğü dönemler geride kaldı, artık alarm zilleri açıktan ve en yüksek perdeden çalıyor. Aile adeta çöküyor... Problem sadece aynı aileye mensup bireylerin birbirlerine karşı işlediği suçlarla sınırlı, aile içinde yaşanan trajedilerden ibaret değil. Genel olarak toplumda işlenen her türden suçun en temelinde, ailede yaşanan olumsuzlukların rolünü görmek gerekiyor. Eğitimsiz, dinî ve kültürel değerlerden uzaklaşmış, kendine ve topluma yabancılaşmış bireyler hem kendilerine, hem de ailelerine ve topluma büyük zararlar veriyor. Çok değil yüz, yüz elli sene önce, canını, malını, her şeyini birbirine rahatlıkla emanet eden, mahallesinde, sokağında, köyünde emniyet, asayiş ve güvenin bizzat teminatı olan insanların yaşadığı bir coğrafyaydı burası. Üç-dört kuşak öncesinden bahsediyoruz. Aradan geçen bu zaman dilimi içinde nasıl bir başkalaşıma uğradık? Bu soruyu, "Batılılaşma" olgusunu dikkate almadan cevaplandırmak mümkün değil. Ne zaman toplum olarak yönümüzü Batı'ya döndük, işte o zaman her şeyi, kendisini merkeze alarak, kendi menfaatleri ve nefsî dürtüleri doğrultusunda belirlemek isteyen bireylerden oluşan bir topluma dönüşmeye başladık. Bu toplum Batılılaştıkça suç oranları artmaya, insanlar yalnızlaşmaya, aileler çökmeye, aile bireyleri birbirinden uzaklaşmaya başladı. Çünkü bu toplumu oluşturan bireyleri birbirine kaynaştıran temel bağlar büyük ölçüde zaafa uğradı. Denebilir ki, suç oranları bizdeki kadar yüksek olmayan Batılı ülkeler bulunduğu realitesi, yaşadığımız olumsuzlukların Batılılaşma olgusuna bağlanmasını tartışmalı kılar. Ben de derim ki, Batı'da suç oranlarının düşük olduğu toplumlar bulunduğu doğrudur. Ancak burada "suç" kavramının içinin neyle doldurulduğu sor derece önemli. Yani suç oranlarının az olduğu söylenen toplumların kabul ettiği "suç" tarifi ile bizim anlayışımızı bağdaştırmak mümkün değil. Söz gelimi Hollanda'da, belli bir yaşın üzerindeki insanların belli bir dozun üzerinde olmamak kaydıyla uyuşturucu kullanması yasal kabul ediliyormuş. Cinselliğin bizde kabul görmesi mümkün olmayacak tarzda yasal düzenlemelere konu olduğu gerçeği de bir diğer örnek olarak zikredilebilir. Bunlar ve benzeri örnekler bizde "suç" olarak kabul edilen birtakım unsurların, Batkılı ülkelerde suç kabul edilmemesi sebebiyle suç işleme oranının oralarda düşük çıkması sonucunu açıklayıcı unsurlardır. Elbette bir de ekonomik durum realitesi var. O toplumlarla bizim aramızdaki gelir seviyeleri farklılığı, mali durumun bozukluğundan kaynaklanan suçların da eklenmesiyle bizim toplumumuzun suç hanesinin kabardığı bir vakıa. Hayatı ekonomi üzerinde inşa edip, sonra da -Allah'ın verdiği bunca imkâna rağmen- insanların yeterli gelir seviyesine sahip olmasını temin edemezseniz, elbette bunun bir faturası, bir yansıması olacaktır... "Kanaat hazinedir" hikmetinin, yerini daha çok kazanıp daha çok harcama güdüsüne terk ettiği bir yapıda birey de, aile de, toplum da dejenere olacaktır. Bu, kaçınılmazdır. Dayanışmayı, paylaşmayı, fedakârlık ve diğergâmlığı, emr-i ma'ruf nehy-i münkeri fıtrî bir haslet olarak yaşatan insandan, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diye düşünen, hesapçı, bencil, haris ve hasis insana geçişin neticesidir bu. Vaiz efendiler cami kürsülerinden istedikleri kadar etkili vaaz etsin, nasihatte bulunsun. Hayatı Batılı değerler ekseninde inşa etme ısrar ve alışkanlığından vaz geçmedikçe bu toplumda suç oranlarının azalmasını beklemek beyhudedir. "Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumda olanı değiştirmez." EMRİ MARUF NEYHİ MÜNKEREBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Mü'min, yeryüzünde Allah Teala'nın iradesini temsil eden kimsedir. Bu bakımdan onun, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker göreviyle muvazzaf kılınmış olmasını anlamak zor değildir. Ma'ruf Allah Teala'nın rızasının, münker ise gazabının bulunduğu şeydir. Kur'an, ma'rufun emredilmesini ve münkerin yasaklanmasını, dünyasını vahyin inşa ettiği insanların temel/kaçınılmaz görevi olarak tayin ve tesbit eder. Bu, peygamberlerden (hepsine selam olsun) başlayarak aşağıya doğru inen tabii/fıtrî tavırdır. Söz gelimi Efendimiz (s.a.v)'den bahseden ayetlerden birinde şöyle buyurulur: "Onlar (Ehl-i Kitab'a mensup iken iman etmiş olanlar), yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Resul'e, o ümmî Peygamber'e uyan kimselerdir. O onlara ma'rufu emreder, münkeri yasaklar..." (7/el-Arâf, 157) Bu, tabii olarak O'nun ümmetinin de temel görevidir: "Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma'rufu emreder, münkeri yasaklar ve Allah'a inanırsınız." (3/Âl-i İmrân, 110) Burada Ümmet-i Muhammed'in temel vasfı olarak zikredildiğini gördüğümüz emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin "Allah'a iman" vasfına takdim edildiğine bilhassa dikkat edilmelidir. Allah-u a'lem burada şöyle bir inceliğe dikkatimizi çekiliyor gibidir: Allah Teala'ya iman, birinci derecede kişinin kendi şahsıyla ilgilidir. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münker ise bu Ümmet'in "insanlık için ortaya çıkarılmış olması" esprisinin en mükemmel şekilde kendisini gösterdiği alandır. Biz bütün insanlığa karşı böyle evrensel ve külli bir görev ile muvazzaf bulunuyoruz... "Sizden kim bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbinden buğz etsin ki, bu imanın en zayıfıdır" (1) buyuran Efendimiz (s.a.v), bir diğer rivayette de dikkatimizi son derece mühim bir noktaya çekmiştir: Ümmet-i Muhammed, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker görevini, önceki din mensuplarına arız olan hastalıkları yaşamaya başladığı zaman terk edecektir. (2) Hz. Dâvud ve Hz. İsa (iksine de selam olsun) diliyle lanetlendiği Kur'an tarafından haber verilen İsrailoğulları grubunun özelliklerinden birisinin de münkeri yasaklamamak olduğunu Kur'an'dan öğreniyoruz. Yine Kur'an, bu babda ikinci bir ontolojik gerçeği daha önümüze koymuştur: Mü'minler ma'rufu emredip münkeri yasaklarken (9/et-Tevbe, 71), münafıklar da münkeri emredip ma'rufu yasaklarlar. (9/et-Tevbe, 67) Elbette hiçbir münafık "ben münafığım" demez ve İslam'a açıktan cephe almaz. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin kimler tarafından, ne şekilde yerine getirileceği, bu yazının çerçevesini aşan önemli ayrıntılara sahiptir. Elbette bu çerçevede herkesin, gücü, etkinliği ve konumu ile orantılı bir sorumluluğu vardır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu temel görevin "çoğulculuk", "hoşgörü", "herkesi kendi konumunda saygıya değer bulma" gibi yaldızlı sloganlara kurban edildiği vakıasıdır. Ulemanın nelerin "büyük günahlar" kategorisine girdiği meselesi üzerinde dururken, emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin terk edilmesini de zikrettiğine bilhassa dikkat edilmelidir. (3) Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Zira bu görevin terki bu Ümmet'in en temel yükümlülüklerinden birinin terki demektir. İnsanları ilahî vahyin diriltici iklimine davet etmek gibi son derece önemli ve anlamlı bir görevi terk etmenin izahı olabilir mi?... 1) Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve daha başkaları rivayet etmiştir. 2) İbn Mâce rivayet etmiştir. 3) Bkz. İbn Kesîr, I, 645 (4/en-Nisâ, 29 ayetinin tefsirinde). EHLİ SÜNNETİN İÇİNİ BOŞALTMAK.EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Dikkatinizi çekiyor mu, bilmiyorum; son zamanlarda bazı kişiler kendilerini veya başkalarını "Ehl-i Sünnet" olarak tavsif etmeye özel bir itina gösteriyor sanki. Elbette bir "meşruiyet sağlama" aracı olarak başvurulan bu yöntemi birkaç açıdan okumak mümkün: 1. "Ehl-i Sünnet", vasfen olmasa da ismen hala bu topraklarda temel belirleyicilerden birisidir. 2. Ehl-i Sünnet'in ne olduğu, kişinin hangi durumda Ehl-i Sünnet olarak tavsif edilebileceği ve hangi durumlarda bu sıfatla anılamayacağı konusu netliğini kaybetmektedir. 3. Bu durum böyle devam ederse, "Ehl-i Sünnet" kavramının dönüşmesine veya içinin boşalmasına müncer olacaktır. Şurası açık ki, milletimizin temel aidiyetleriyle irtibatı tam olarak ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu önemsenmesi gereken bir durum. Ehl-i Sünnet olmayı önemseyen, halka dönük işler yapan kimselerin Ehl-i Sünnet'e açıktan ta'n etmeyi göze alamaması bunun bir göstergesidir. Ancak hemen ekleyelim ki bu durum, başta itikad olmak üzere temel aidiyetlerimizle sağlam ve canlı bir irtibatımızın bulunduğu anlamına gelmiyor. Söz konusu irtibat son derece önemli yaralar, zedeler almış durumda. İsim devam ediyor, ancak müsemmada derin problemler var. Bu durumun sebepleri, hal çareleri ve sair boyutlar bu yazının çerçevesini aşacağı için o noktalara girmeden devam edelim. Ehl-i Sünnet olmanın kişi için ne ifade etmesi gerektiği ya da hangi durumlarda "Ehl-i Sünnet" vasfıyla bihakkın muttasıf olunacağı ve hangi durumlarda Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına düşülmüş olacağı meselesine, hassasiyetiyle mütenasip bir önem atfedildiğini söylemek ne yazık ki kolay değil. Burada, Ehl-i Sünnet'i Ehl-i Sünnet yapan kırmızı çizgilerin geniş halk kitleleri bakımından netliğini giderek kaybettiğini tesbit etmek durumundayız. Bu yazıyı yazdıran problem de kendisini bu noktada gösteriyor. Bakıyorsunuz adamın Ehl-i Sünnet'in temel kabulleriyle hiç bir irtibatı yok. Edille-i Şer'iyye ve bahusus Sünnet-i Seniyye konusu, Sahabe algısı, hadislerle sabit itikad meseleleri, varlık, bilgi ve kaynak anlayışına taalluk eden meseleler... Bütün bunların birinde veya tamamında Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler bakıyorsunuz alabildiğine rahat bir şekilde "Ehl-i Sünnet" olarak takdim ediliyor veya kendisini öyle takdim ediyor. Bir süre önce, dinî konularda etkin ve yetkin olduğu düşünülen bir isim, sahasıyla ilgili bir heyeti toptan Ehl-i Sünnet olarak takdim, dolayısıyla tebrie etmişti. Oysa aralarında yukarıda kısaca çizdiğim çerçevede Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle önemli farklılıklar arz eden görüşlere sahip kimseler bulunduğunu biliyoruz... Bir diğer örnek Yaşar Nuri Öztürk. Kendisine şu anki şöhretini sağlayan ne varsa neredeyse hepsini Ehl-i Sünnet'e muhalefete borçlu olan Öztürk'ün, son kitabı İmamı Azam Ebu Hanife'de (12) kendisini Ehl-i Sünnet'e mensup göstermesine aslında şaşırdım desem yalan olur. Zira bir yandan Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip, diğer yandan adeta hayatını Ehl-i Sünnet'le savaşmaya adamak tam da onun tarzına uygun davranış. Konuyla ilgili daha başka örnekler verilebilir... Temel birtakım kabullerde Ehl-i Sünnet ile ayrı istikametlerde seyredenlerin bu tavrı netice itibariyle "Ehl-i Sünnet" kavramının içinin boşalmasına, dolayısıyla işlevini kaybetmesine yol açıyor. Bu gerçek, itikad noktasında bilinçlenmenin önemini bir kere daha önümüze koyuyor. Bu nokta sadece birilerinin istismarına konu olmakla kalmaz, böyle devam ederse bir süre sonra Sünnet'in yerini bid'atlar alır ve insanlar Ehl-i Sünnet'e ittiba ediyorum diyerek ehl-i bid'atın dümen suyuna girer. Böyle bir şeyin hesabını kim verebilir? MİLLİ GÖRÜŞÜN 40. YILI GECESİ KONYADA KUTLANDI:"ONURLU KIRK YIL."Salonda, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan posterleri ile Milli Görüş Hareketi Partileri; Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nin bayrakları sıra ile asıldı. Kutlamalara bayanların ve gençlerin yoğun katılımı dikkat çekti.
1969 yılında 'Bir çiçekle bahar olmaz' sözüne karşı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar sözleriyle başlayan Milli Görüş hareketinin 40. Yılı Konya'da tam bir bayram havasında coşku ile kutlandı. Konya'nın en büyük kapalı spor salonunda yapılan kutlamalarda, Konyalılar bu bayramı yüreklerinde yaşamak için salonu hınca hınç doldururken, milyonlar da televizyonlarının karşısında yaşadığı bu coşkuyu. 'Milli Görüş Hareketi'ni asrın en büyük olayı olarak tarif eden Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, "Yazmakta olduğumuz tarihe yeni altın sayfalar ilave etmek üzere bugün burada toplandık" dedi. Selçuklu Belediyesi Spor ve Kongre Salonu'nda önceki akşam yapılan kutlamalarda Konyalılar, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'u bağrına bastı. Saatler öncesinden spor salonunu dolduran muhteşem kalabalık, 'Başbakan Numan, Mücahit Erbakan', Yeniden Bismillah, Saadetle İnşallah', 'Bir Hilal Beş Yıldız, İktidara Hazırız', 'Hocamız Nerede Biz Oradayız', 'Milli Görüş Gelecek Zulüm Bitecek' sloganları ile heyecanı doruğa çıkardı. Salonda, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un posterlerinin yanı sıra Milli Görüş Hareketi Partileri; Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nin bayrakları sıra ile asıldı. Kutlamalara bayanların ve gençlerin yoğun katılımı dikkat çekti. Program, Umut Mürare'nin seslendirdiği ezgi ve marş konseriyle başladı. Söylenen marşlara eşlik eden davetliler, Saadet Partisi bayraklarını sallayarak güzel görüntülerin oluşmasına neden oldu. 1969'da Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile birlikte yola çıkan ve hayatta bulunan bütün Milli Görüş erleri eksiksiz bir şekilde programa iştirak ederken, vefat edenlerin ise çocukları ve torunları katıldı. Saadet Partisi eski Genel Başkanı Recai Kutan, salona Erbakan ve Kurtulmuş'tan önce girdi. 'Mücahit Kutan' sevgi gösterileri ile karşılanan Kutan, salondaki muhteşem kalabalığı selamladı. Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ise salona birlikte girdi. Heyecan ve coşkunun doruğa çıktığı karşılama anında salondaki muhteşem kalabalık 'Başbakan Numan, Mücahit Erbakan' sloganları attı. Bu ana herkesin şahit olması için salonun ışıkları söndürülerek sadece protokol üyelerinin bulunduğu bölüme spot ışık tutuldu. Erbakan, Kurtulmuş ve Recai Kutan, salonu birlikte selamladı. Tribünden solana inen Milli Görüşçü gençler, Erbakan'ın oturduğu bölümün önünde toplandı. Konuşmalar öncesinde Milli Görüş Lideri'nin siyasi hayatını anlatan sine vizyon gösterisi sergilendi. İstiklal Marşı'nın okunmasının ardından konuşmalara geçildi. Saadet Partisi Konya İl Başkanı Veli Tolu'nun açılış konuşması ile başlayan kutlamalarda sırasıyla 1969 yılında Erbakan ile birlikte yola çıkan ve Saadet Partisi GİK üyesi Ali Güneri, MSP'nin Genel Başkan Yardımcısı ve Milli Gazete'nin kurucusu Hasan Aksay, Saadet Partisi eski Genel Başkanı ve ESAM Genel Başkanı Recai Kutan, Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan konuştu. Konuşmasının ardından Milli Görüş Lideri Erbakan'a günün anısına Milli Görüş camiası adına Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş tarafından teşekkür plaketi takdim edildi. Ayrıca Konya üniversiteli Milli Gençlik Derneği de Erbakan ve Kurtulmuş'a birer çiçek sundu. Milli Görüş demek, Malazgirt demek, Fatih demekBüyük bir coşku ile konuşmasına başlayan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Milli Görüş Hareketi'nin asrın en büyük olayı olduğunu anlatarak, "Yazmakta olduğumuz tarihe yeni altın sayfalar ilave etmek üzere toplandık. Bu toplantıyı bundan sonra yapacağımız büyük hizmetlerde Allah'ın yardımını dilemek için yapıyoruz. Allah bu toplantımızı en büyük zaferlere, iki cihan saadetine vesile kılsın" dedi. Milli Görüş'ün 40 yıllık tarihinden unutulmayacak hatıralardan bahseden Erbakan, daha sonra Mili Görüş'ün ne olduğunu şöyle açıkladı: "Milli Görüş nedir, size 6 ayrı tarifini yapacağım. Ama bu tariflerin hepsi aynı kapıya açılıyor. Milli Görüş demek; Malazgirt, Kosova, Niğbolu, İstanbul, Galiçya, Çanakkale, Sakarya, Kıbrıs demek. Sultan Fatih, Seyit Çavuş, Sütçü İmam demek. Milli Görüş, milletimizin inancıdır, tarihidir, kimliğidir ve kendisidir. Milli Görüş demek, İstiklal Savaşını yapan görüş demek. Milli Görüş demek, Sultan Alparslan, Sultan Fatih'in görüşü demek. Sultan Fatih, Sultan Alparslan ne solcu, ne sağcı, ne liberaldi. Neydi? Milli Görüşçüydü. 1990 yılında komünizm iflas edip Sovyetler dağılıp, tek kutuplu dünya meydana gelince kapitalizm kaldı. 1990'dan sonra insanlar ikiye ayrıldı; ya Milli Görüşçü ya da emperyalizm işbirlikçisi. Bütün bu manalar netice itibariyle aynı kapıya çıkar. Milli Görüş köleliğe, sömürüye karşı çıkmak, kula kulluğa karşı çıkmak, hakkı üstün tutmaktır. Milletimizin öz benliğine, kendisine dönme hareketidir. Milli Görüş Hareketi'nin bir tarifi de yeni bir dünyanın kurulması olayıdır." MİLLİ GAZETE AKP’DEN KAHRAMAN AKREPTEN “BAL YAPAN” ÇIKAR MI?AKP Ankara’sının 12-14 Ekim 2009 tarihlerinde Konya’da yapılacak ve savaş uçaklarının katılacağı “Anadolu Kartalı” tatbikatına “Başka ülkelerin (ABD, İtalya ve NATO) uçaklarının çağrılmayacağını” açıklayarak, dolaylı şekilde İsrail’in de devre dışı bırakılması, Davos’taki “One Munit” horozlanmasının yeni bir tezgahıydı. Bazı zavallılar bunu, “tarihi bir kahramanlık ve büyük bir kararlılık” şeklinde yorumlayıp yutturmaya çalışırken (Bak: 8 Ekim 2009 tarihli yandaş gazete ve yazarlar) bundan birkaç gün önce, Fetullahçı Zaman’ın Washington temsilcisi Ali H. Aslan, ABD ile Türkiye’nin, Obama ile Erdoğan’ın İsrail ve İran konusundaki bazı farklı ve aykırı demeçlerin, sadece bir “akort sorunu” sayıldığını, yoksa bölgesel konularda ve özellikle sonuçta kesinlikle ortak tavır alacaklarını ağzından kaçırıyordu. Böylece Recep Erdoğan’ın bazı cılk çıkışlarının “halkın havasını almaya ve aldatmaya” yönelik ve ABD-İsrail’in bilgisi ve izni dahilinde yapıldığını açığa vuruyordu. Şimdi gerçekten merak ediyoruz, Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül gibiler ve Zaman’dan bazı çokbilmişler; acaba hamakat derecesinde bir saflık yüzünden mi hala bu, hep sonu kancıklıkla biten kuru kahramanlıklara “çok seviniyordu?”, yoksa bile bile mi iktidara yalakalık yapılıyor ve gerçekleri saptırıyordu!? Bu Recep Bey’in ve AKP’nin daha bir hafta önce, Amerika’da “İsrail’in nükleer tesislerinin de denetime alınması” konusundaki oylamada, soysuz ve sorumsuz bir tavırla “çekimser kaldıklarını”, ama Türkiye dönüşlerinde hiç utanıp sıkılmadan “Hep İran İran deniyor. Niye nükleer silahlar konusunda İsrail hiç gündeme getirilmiyor?” diye halkımıza hava attıklarını; bu “gerçekleri değil, gerekenleri yazar” takımı nasıl unutuyordu? Yoksa bunlar herkesi densiz, kendilerini dahi mi sanıyordu? AKP’nin yeni bir akreplikle ABD ve İsrail’in İran saldırısına destek sağladığını ve muhtemel tepkileri törpülemek üzere böyle kof kabadayılıkların yapıldığını, bunlar anlamıyor muydu? İsrail’den gelen tepkilerin bile; “AKP’ye kamuoyunda haklılık kazandırmaya ve daha rahat kullanmaya” yönelik olduğu da sırıtıyordu. Kaldı ki İsrail’in de katılacağı Konya tatbikatının iptali, Suriye’nin sırtını sıvazlayıp İran karşıtı cepheye kaydırma tezgahının bir senaryosuydu. Üstelik kulislere ve gazetelere yansıyan haberlere göre, bu kararı AKP değil TSK alıyordu, iktidar da uymak zorunda kalıyordu. İşte İbrahim Karagül’ün yazısı: Çok sevindik çok! “Türkiye utanç verici, hepimizi yaralayan, vicdanlarımızı sızlatan bir uygulamaya son verdi. Her yıl yapılan Anadolu Kartalı tatbikatlarının uluslararası bölümünü iptal etti. Artık İsrail savaş uçakları tatbikat çerçevesinde Türk hava sahasını kullanamayacak. İptal edilen sadece İsrail uçaklarının katılımı değil, NATO ülkelerinin katılımı da olmayacak artık. Ancak iptal en fazla, yıllardır savaş pilotlarını Türk hava sahasında eğiten ardından da aynı uçaklarla Cenin'i, Gazze'yi, Lübnan'ı bombalayan İsrail'i rahatsız etti. İsrail, Türkiye kapıları daha kapanmadan Yunanistan'la hava sahası pazarlıklarına başlamıştı bile. 28 Şubat darbesinin bu ülkeye ödettiği en ağır bedellerden biriydi Anadolu Kartalı. Çevik Bir'in 1996 yılında İsrail'e yaptığı ziyaret sırasında imzalanan anlaşmayla İsrail uçakları Konya'ya taşındı. Her tatbikat döneminde büyük tartışmalara yol açtı. Hem bu millete hem de Türkiye ile gönül bağları olan ülkelere ve toplumlara ihanet derecesinde bir anlaşmaydı bu. Tıpkı sorgusuz sualsiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimlerin dışında bırakılarak İsrail'e milyar dolarlar aktarılan savunma anlaşmaları gibi. O zamanlar, cunta ve daha çok ABD ve İsrail'deki bağlantılarına göre iş yapanlar, Türk-İsrail ekseni ile, İsrail'in çıkarları doğrultusunda, bir "Ortadoğu düzeni" kurmaya çalışıyorlardı. "Bin yıl devam edecek" denilerek yutturulmaya çalışılan proje buydu! İçeride darbe yapıyor, toplumun bir kesimini düşman ilan ediyor, siyasi tasfiyelere gidiyor, bölgede başkalarının iyi ve kötülerine göre dost ve düşman belirliyorlardı. Koca ülke üç beş kişi üzerinden hizaya sokuluyor ve bu kişiler ödüllendiriliyordu. Ondan önce, yine Konya Ovası'nda eğitim alan pilotlar 33 gün Lübnan'ı bombaladı. Yine gözlerimizin önünde bir imha operasyonu yapılıyordu. Bu ülkenin bin yıldır biriktirdiği bütün kazanımdı aslında imha edilen. Öyle ki, Türkiye'de savaşa hazırlanan uçaklardan geriye dönen ilk parti F-16'lar, aldıkları ilk görevle Filistinlileri bombalamıştı. 20 bin kilometre kare alanda yüzlerce uçağın katılımıyla gerçekleştirilen nükleer saldırı tatbikatları hangi günler içindi? 24 Mayıs 2007'de ABD savaş uçaklarının dört dakika Türk hava sahasını ihlal etmesi büyük tepkiyle karşılandı. Olay Genelkurmay internet sitesine konuldu. Oysa yıllardır ABD uçakları, savaş makineleri Türkiye'deydi. Ama daha tuhafı, bu tepki gösterilirken İsrail Konya'da hala eğitiliyordu. Bu tepki gösterilirken İsrail savaş uçakları Türk hava sahasını kullanıp Suriye'ye saldırıyor, yakıt tanklarını Türkiye topraklarına atıyordu. İsrail öyle dokunulmaz öyle sorumsuzdu ki, Türkiye'nin "açıklama" isteğine cevap bile vermiyordu. Daha sonra bu uçakların Suriye'de bir tesisi bombaladığı ortaya çıktı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim acilen Ankara'ya gönderildi. Suriye, saldırıya uğramıştı. Bütün dünyayı bilgilendirdi. Hiçbir ülkeden tepki gelmedi. Ama bu sefer uçaklar Türkiye hava sahasını geçerek bir ülkeyi bombalıyordu. Belki bu pilotlar da Konya Ovası'nda eğitilmişti! Yine o sıralar bütün Türkiye, Kuzey Irak'a kilitlenmişti. Düşman oradaydı, tehdit oradan geliyordu. Oysa tehdit Kuzey Irak'tan değil, Konya'dan geliyordu. Düşman Anadolu'nun bağrındaydı. Hava sahası dar olduğu için pilotlarını Türkiye'de eğiten İsrail, zamanla bu hedefi aşmış, uçaklarını uzun menzilli uçuşlara hazırlar olmuştu. Kim için? Elbette İran için. Türkiye, kendi hava sahasında eğitilen, üstelik hava sahası ihlal edilerek Suriye'ye saldırı yapan İsrail'e nasıl göz yumabilir? Bu ülkenin bir süre sonra İran'ı Türkiye üzerinden vurmasına ne diyebilir? Irak ve Suriye ile yapılan son anlaşmalara dikkat! 1996'lardaki şartlar çok değişti. Türkiye yakın çevresiyle bir başka proje üzerinde çalışıyor. Bu projede İsrail hiçbir zaman ve hiçbir şekilde olmayacak!”[1]diyordu. Oysa İsrail’in Ankara büyükelçisi Amit Zarouk’un da belirttiği gibi, bu tatbikatların sadece bu yılki bölümleri kaldırılmıştı ve önümüzdeki yıllarla ilgili hiçbir kayıt bulunmamaktaydı. Ve hele İbrahim Karagül’ün bu girişimi sanki, “İsrail’le yapılan askeri işbirliği anlaşmalarının iptal edilmesi” şeklinde aktarması tam bir aldatmaca ve sahtekârlıktı. Bu zavallı zevat, daha bir ay önce, Akdeniz’de Kıbrıs açıklarında, İsrail, Türkiye ve ABD’nin çok geniş kapsamlı bir askeri tatbikat yaptıklarını niye hiç gündeme taşımamıştı? Kaldı ki Karagül’ün de itiraf ettiği gibi, “İsrail Konya’daki tatbikatlarla amacına zaten ulaşmış ve pilotları uzun menzilli uçuş yeteneğini çoktan kazanmıştı. Yani İran’ı vurmak üzere hazırlardı ve bu eğitime ihtiyaçları kalmamıştı. Ve üstelik “asıl tehdidin, Kuzey Irak’tan değil, Konya’daki eğitim uçuşlarından geldiğini” söyleyerek, İsrail-ABD güdümlü PKK belasını ve Kürt açılımı safsatasıyla Milli bütünlüğümüzün parçalanmasını gözlerden saklamaya ve AKP’yi aklamaya çalışmıştı. Bunlar AKP iktidarının ve Recep Başbakanın, Yahudi Lobileri bağımlılığının, cesaret madalyalı pısırıklığının ve BOP’a eşbaşkanlık figüranlığının elbette farkındaydı… Ama hepsi psikolojik bir ferahlama, bastırılan vicdanlarını rahatlatma adına, “kiralık kuklalardan, hasretini çektikleri bir kahraman yaratma” çabasındaydı.. Neyse, yakın görünen bir İran saldırısında, bunların İsrail uşaklığı, kendilerine bir kere daha hatırlatılacaktı. Oysa zaman Washington yazarı Ali H. Aslan şunları yazmıştı: Türkiye'nin İran politikası ABD'den nasıl görünüyor? İran dahil bazı politikalarımızın Batı'dan yer yer farklılıklar arz etmesinin stratejik değil taktik sebeplerden kaynaklandığını Washington'a ve diğer Batı merkezlerine en etkili kanallardan anlatmak lazımdır. En bilgili Amerikalılar dahi her zaman eğitime muhtaçtır. “Tahran ve uluslararası camiadaki baş destekçileri Moskova ve Pekin'e derin bir güvensizlik duyan Amerikan dış politika erki, BM'den yaptırım çıkarmanın ve rejim değişikliğinin zorluğunu göz önünde bulundurarak, orta vadede İran'ı çevreleme (containment) politikasına hazırlanıyor. Dolayısıyla sadece global güçlerin değil, Türkiye gibi bölgesel güçlerin tutumu da giderek daha önem kazanacak. Bu nedenle, Washington'da Türkiye'yi Amerikan devleti adına takip eden dar çevre, Ankara'nın İran konusunda neler söylediğini şu sıralar daha bir dikkatle dinliyor. Özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuyla ilgili yaptığı son açıklamalardan rahatsızlık duyuluyor. Ankara'nın İran'a baskı uygulama noktasında elini taşın altına koymak istemediği, başkalarının arkasına gizlendiği sıkça dillendiriliyor. ABD German Marshall Fund (GMF) düşünce kuruluşu uzmanlarından Dr. Ian Lesser, Türkiye'nin 'kendine has bağlantısızlık stili'nin İran'da 'büyük bir test'e tabi tutulacağını tahmin ediyor. "İran konusunda Türkiye'nin görüşleri ile Batı'daki kilit ortaklarının görüşleri arasında keskin ayrılıklar yaşanabileceğinden kaygı duyuyorum." diyor. Yakın gelecekte Ankara'ya Washington ve diğer Batı merkezlerinden baskıların artması çok muhtemel görünüyor. İran konusunda en azından kamuoyuna konuşma noktasında Ankara ile Washington arasında bir akort sorunu olduğu muhakkaktır. Etkili düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi'nin (CFR) uzmanı Dr. Steven Cook, İran tartışmasında Türkiye'nin duruşunun 'bazı insanların söylediği oranda olmasa bile' Washington'da önemsendiğini düşünüyor. Ancak ABD başkentindeki çoğu kimsenin gözünde Türkiye'nin İran konusundaki pozisyonunun 'netlik kazanmadığını' söyleyen Cook, Ankara'nın kendini izah etme yönünde 'gerçek bir çaba' sarf etmediği tespitini yapıyor. Amerikalılarla iletişimde kabiliyetli ve tecrübeli bazı Türk yetkililerin Washington seferine çıkması bence fena olmaz. (Tabii herhalde öncelikle devletin ilgili kurumları arasındaki danışmaların hızlandırılarak bir iç mutabakata varılması muvafık olur.) İran ve bölgedeki gelişmeler muvacehesinde Türkiye'nin de nükleer program geliştirme ve silahlanma ihtimali Washington'da daha sık gündeme gelmeye başladı. Bu konuda Dr. Henri J. Barkey'nin Amerikan istihbarat çevrelerine yakın düşünce kuruluşu Stimson'ın Nükleer Güvenlik Serisi'nin altıncı cildinde yayınlanan son analizi okunmaya değer. Türkiye'nin Amerikan Patriot füze imha sistemleri satın almaya artan ilgisi bence İran'ı dengeleme faktöründen bağımsız olarak düşünülmez. Diğer yandan Obama yönetimi Doğu Avrupa'ya füze kalkanı yerleştirme projesini iptal ettikten sonra gündeme gelen 'Acaba yeni mekân Türkiye olabilir mi?' sorusunu da yabana atmamak lazım. İlk bakışta bir NATO üyesi ve ABD müttefiki olarak bölgedeki tehditleri ön karşılama mekânı olarak Türkiye, Washington için makul bir seçenek gibi. Her ne kadar henüz resmî bir ziyaret talebi yoksa da, Başbakan Erdoğan'ın Başkan Barack Obama ile görüşmek üzere önümüzdeki aylarda Washington'a yapması beklenen ziyarette ikili gündemin en can alıcı başlıkları arasında İran sorunu ve onunla bağlantılı bazı konuların yer alacağını tahmin etmek zor değil. Washington'da 'ya bizimlesin, ya da bize karşı' tarzı uluslararası siyaset yürüten, onu bunu 'şer ekseni' ilan eden bir hükümetin olmaması avantaj. Ancak bu, Ankara'yı kendini izahta rehavete asla sevk etmemeli. ABD'nin Avrupa ve Avrasya'dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Phil Gordon, 30 Eylül'de Brüksel'de yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi nazara verirken 'strategic challenge' ifadesini kullandı. (Türkçesi; stratejik sınanma konusu, zorluk) Ülkemizin Batı'ya bağlanmasının Avrupalı ve Amerikalılar için ne denli 'önemli bir hedef' olduğunu vurguladı. Batılı zihinlerde Türkiye'nin her iç ve dış eylemi bu zaviyeden değerlendirilir. Dolayısıyla İran dahil bazı politikalarımızın Batı'dan yer yer farklılıklar arz etmesinin stratejik değil taktik sebeplerden kaynaklandığını Washington'a ve diğer Batı merkezlerine en etkili kanallardan anlatmak gerekir.”[2] Yani Fetullahçı yazar “AKP yöneticileri ve Dış ilişkileri yetkililerinin, Amerika ve Avrupa’ya: “Biz aslında İsrail’e destek İran’a kösteğiz. Ancak halkın tepkisini törpülemek için bazı çıkışlar yapmak ve toplumu yatıştırmak mecburiyetindeyiz.” Diyerek onları inandırmaları gerektiğini tavsiye ediyordu. Bu satırları ve tavırları, Fetullahçılara niçin; “siyonişst uşağı ve ABD ajanı” dediğimizi izah ve ispat ediyordu. Obama İsrail’in kuklasıdır! BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı "dünyanın nükleer silahlardan arındırılması" kararı, İsrail'i fazlasıyla rahatsız etmişe benziyordu. Şüphesiz bu tedirginliğin altında bir dizi gelişme yaşanıyordu. Onlardan ilki, BM'de alınan kararın ABD Başkanı Obama'nın önerisiyle kabul edilmiş olması” gösteriliyordu. İkincisi, Obama BM'de yaptığı konuşmada dünyanın karşı karşıya bulunduğu tehditlerle mücadele edebilmek için "çok taraflı işbirliği" çağrısında bulunması ve yeni bir çağın başlayabilmesi için aralarında nükleer silahsızlanmanın da olduğu dört ilkenin bu işbirliğine kılavuzluk etmesini istemesini istiyordu. Üçüncüsü de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) "İsrail'in Nükleer Yetenekleri" başlıklı karar tasarısını kabul etmesi İsrail’i sözde rahatsız ediyordu. Mehmet Yılmaz gibi zamancılar: “Bunlar, İsrail'in sahip olduğu nükleer cephaneliği açığa çıkarmayı amaçlayan bir dizi hukukî sürecin altyapısını hazırlıyor.” Örneğin BM kararı, nükleer silahların yayılmasının önlenmesini, nükleer silahların sökülmesini ve nükleer denemelere son verilmesini amaçlıyor. Ayrıca... Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'na (NPT) taraf ülkelerden tüm yükümlülüklerini yerine getirmelerini istiyor. Anlaşmayı imzalamamış İsrail gibi ülkelere de imza atmaları çağrısında bulunuyor.” Diyerek ABD ve BM’yi güya dünya barışı için çalışan ve İsrail’i bile hizaya sokan bir konumda gösterip, bunların Siyonist Yahudilerin güdümünde olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyordu. UAEK'da alınan karar ise İsrail'in şimdiye kadar hakkında hiçbir bilgi bulunmayan nükleer kapasitesiyle ilgiliydi. Bundan böyle UAEK, İsrail'in nükleer programına ilişkin yönetim kuruluna rapor sunmak mecburiyetindeydi. İsrail de bütün bu kararların alınmasını hızlandıran asıl faktörün Obama'nın "nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya için çaba harcayacağı vaadi" olduğunu biliyormuş.. Bildiği için de Amerikan yönetimine baskı kurmaya çalışıyormuş.. Nasıl? 60 yıl önce yapılan gizli bir anlaşmayı gündeme taşıyormuş.. Neocon'lara (yeni muhafazakârlar) yakınlığıyla bilinen The Washington Times gazetesinde yayınlanan bir habere göre, Obama İsrail'e baskı yapamıyormuş!.. Hangi konuda? -İsrail'in nükleer cephaneliğini uluslararası denetime açması hususunda... Çünkü: -25 Eylül 1969 tarihinde dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir'in imzaladığı "gizli" anlaşma, nükleer faaliyetlerini serbestçe sürdürebilme iznini veriyormuş. Hatta bu konu en son İsrail Başbakanı Netanyahu'nun mayıs ayında gerçekleştirdiği Washington ziyaretinde de bir kez daha teyit ediyormuş.. İsmini vermeyen yetkililere göre Obama, Netanyahu’ya anlaşmanın devam edeceği sözünü veriyordu. Obama İsrail’e mahkûm bulunuyordu Acaba Siyonist “neocon”lar dünya halkları için umut görülen Amerikan Başkanı Barack Obama’nın politikalarını baltalamaya mı çalışıyordu? Yoksa Obama gözümüzün içine baka baka yalan mı söylüyordu? Bush yönetimi döneminin gözde muhafazakâr yayın organı Washington Times gazetesine bakılırsa ikincisi doğruydu. Meğer Obama bizlere ‘nükleer silahlardan arındırılmış’ dünya vaat ederken, Ortadoğu’nun adı bile konulmamış tek nükleer silahlı gücü İsrail’e hiç dokunmayacağını vaat ediyordu. 1969 tarihli mutabakat, Washington’un, İsrail açıklamadıkça yahut nükleer silah denemeye kalkmadıkça nükleer statüsünün pasif kabulüne dayanıyordu. Anlaşmanın resmi kaydı kuydu yoksa da, 2007’de Nixon Kütüphanesi’nin açıkladığı dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın kişisel notu “bu gerçeği” teyit ediyordu. Washington Times’a konuşan ‘İsrail ve Bomba’ adlı kitabın yazarı ve İsrail’in nükleer silahları konusunda en önde gelen otorite kabul edilen Avner Cohen’e göre, Obama’nın ‘yazılı garantisi’ bunun da ötesine geçiyordu. Bu ABD’nin İsrail’in nükleer politikasını tümüyle benimsediği anlamına geliyordu. Peki, nedir bu politika? İsrail’in nükleer doktrini ‘Uzun Koridor’ diye anılıyordu. Buna göre İsrail, savaşta olduğu tüm ülkelerle barış anlaşmaları imzaladıktan ve komşu ülkelerin de sadece nükleer değil, bütün kimyasal ve biyolojik programlarını da çöpe atmasından sonra nükleer silahlarından vazgeçme konusunu gündeme alacağını söylüyordu. Dikkatinizi çekerim ‘vazgeçecek’ değil, ‘vazgeçmeyi değerlendirecek’. Sebep de şu meşhur ‘derin varoluşsal tehdit’ algısı ve siyonizmin Dünya hakimiyeti ve Arz-ı Mev’ud hayali oluyordu.. Oysa geçen ilkbaharda ABD Dışişleri’nin nükleer ve silahsızlanma müsteşarı Rose Gottmoeller, İsrail’e NPT’yi imzalaması çağrısı yaptığında, bir anlık da olsa Amerika’nın rota değiştirdiği intibaı uyanıyordu. ABD’nin sükûneti bir yana, dünyanın kalanı İsrail’in atom silahlarını nükleer teknisyen Mordehay Vanunu’nun bunları ifşa edip (1986) bedelini 18 yıl hapisle ödemesinden gayet iyi biliyordu. İsrail artık durumu yalanlamaya tenezzül dahi etmiyordu. Obama’nın ise çifte standartlarla varabileceği bir yer yoktu. İsrail’e dokunulmazlık tanıyıp elindeki silahların hesabını soramadıkça, bu konudaki siyaseti oyalamadan ibaret kalıyordu. Hele de İran’la girişilen müzakere sürecinden sonra ABD ve Obama’nın çifte standardı iyice sırıtıyordu. “Heron” karşıtları “Ergenekon”cu sayılıp tutuklanıyordu! “Türkiye 2005 yılında İsrailli Al-Elbit Konsorsiyumuna, kamuoyunda Heron diye bilinen 10 adet insansız uçak siparişini veriyor. Teslimat tarihi, yapılan sözleşmeye göre 2007’dir. Süre aşılıyor, lakin bu teslimat yapılmıyor. Hal bu iken ne sözleşme feshediliyor ne de sözleşmede var olan tazminat şartı işletiliyor. Heron’ların alımına TSK’nın başlangıçtan beri karşı çıkmasının nedeni; İsraillilerin Heron’la ilgili bilgisayar yazılımlarından, kumanda edilmesine kadar hiçbir ayrıntıyı Türkiye’ye vermemesinden kaynaklanıyor. Düşünün, Türkiye 10 adet Heron alacak ama kumanda edilmesi işi yine İsraillilerde olacak. Bu şekilde Türkiye’nin toplayacağı bilgilere İsrail, anında ulaşacak. Dahası, TSK Heron’u İsrail’in onay veremeyeceği yerlere de uçuramayacak! Havada kalış süresi sınırlı olan Heron’larla ilgili olarak TSK’nın tereddüt ve itirazları hep devam ediyor. Öyle ki 10 adetlik Heron uçağı partisinden iki adedi, taahhüt edilen tarihin çok sonrasında teslim ediliyor. TSK, teslim edilen bu Heronları teste tabi tutuyor ve sonuç: Heronlar pek çok noktada testi geçemiyor ve bozuk çıkıyor! İsrail bu tutuma tepki gösteriyor ve TSK ile ipleri koparıyor. Dahası, Türkiye için ürettiği ve teslim aşamasına getirdiği 5 adet Heron’u da apar topar Hindistan’a satıyor. TSK tam bu süreçte, Savunma Bakanlığına başvurarak Heron’lar için yapılan sözleşmenin iptalini istiyor. İsrail ile bu sorunlar yaşanırken TSK boş durmuyor ve bu bağlamda Rusya ile ilişki kuruyor. Bir işadamı ve emekli üç Silahlı Kuvvetler mensubu defalarca Rusya’ya gidip gelerek insansız uçak noktasında uzlaşmaya varıyor. Rusya’nın ürettiği ve teslimi için taahhüt ettiği insansız uçak Heron’lardan daha uzun süre havada kalabiliyor. Fiyatı da Heronların yarısı kadar. En önemlisi, kumandası yani uçağın yönetimi tamamen TSK’da olacak. Bilgisayar yazılımından diğer bütün teknik ayrıntılara kadar her şey TSK’ya teslim edilecek. TSK, ön çalışmasını yaptığı bu uçağın alımı için düğmeye basıyor. Ancak AKP iktidarı bu alıma olur vermiyor ve illa da Heron olsun diyor. Tam bu günlerde Rusya’ya insansız uçak alımı için gönderilen emekli askerlerin ikisi apar topar tutuklanıyor. Neden mi? Ergenekon davasından! Yorum sizin efendim..”[3]
[1] 8 Ekim 2009 / Yeni Şafak [2] 5 Ekim 2009 / Zaman [3] Sabahattin Önkibar / 8 Ekim 2009 / Odatv.com KAYNAK:OSMAN ERAYDIN/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EKİM 2009 10月13日 MİLLİ GÖRÜŞ 40. YIL ETKİNLİKLERİ BAŞLIYOR.Millî Görüş'ün 40'ıncı yıl kutlamaları bu hafta başlıyor. Büyük bir heyecanla gerçekleştirilecek olan programların ilki bu Cuma günü Konya'da gerçekleştirilecek. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın katılacağı programa yoğun ilginin olması bekleniyor.
Milli Görüş'ün 40'ıncı yıl kutlamaları bu hafta başlıyor. Büyük bir heyecanla gerçekleştirilecek olan programların ilki bu Cuma günü Konya'da gerçekleştirilecek. Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın katılacağı programa yoğun ilginin olması bekleniyor. Milli Görüş 40'ıncı yıl kutlamalarının Konya ayağını organize eden Saadet Partisi Konya İl Başkanı Av. Veli Tolu, programa ilişkin kamuoyuna bilgi verdi. Tolu, 1969 yılında bağımsızlar hareketi olarak Konya'da başlayan Milli Görüş'ün yıllardır bu ülkeye hizmet eden bir anlayış olduğunu söyleyerek, "Milli görüş hareketi cumhuriyet tarihimizin en karmaşık ve en zor döneminde toplumsal bir ihtiyaç ve talep olarak doğmuştur" dedi. Konya'ya ayrı önemMilli Görüş hareketinin ve Konya ile özdeşleştiğini de vurgulayan Tolu, "Türkiye'de bir şehre mal olmuş başka hiçbir siyasi akım ya da hareket de yoktur. Konya deyinde Milli Görüş, Milli Görüş deyince hep Konya akla gelmektedir. Hemen hepiniz dikkat etmişsinizdir ki; Erbakan Hocamız, Konya'mız her gelişinde istisnasız Konya'mızın özelliklerinden bahseder ve şehrimizin Belde-i Muhayyere oluşunu uzun uzun anlatır" diye konuştu. Cuma Günü düzenlenecek 16 Ekim Cuma günü Selçuklu Spor ve Kongre Merkezi'nde saat 19:30'da programın başlayacağını da duyuran Tolu, bütün Konyalıları programa davet etti. Tolu, "Bizler bu programla alakalı bu güne kadar Milli Görüş çatısı altında bir dakika bile nefes almış hemen her arkadaşımıza davetiye ile ulaşmaya çalışıyoruz. Biz biliyoruz ki; bütün hemşerilerimizin Milli Görüş Hareketine bir şekilde katkısı mutlaka olmuştur. Bu sebeple bu kutlama sadece Saadet Partimizin bir kutlaması değil Konya'mızın ve bütün hemşerilerimizin bir kutlaması olacaktır" diyerek çağrıda bulundu. MİLLİ GAZETE 9月27日 FETULLAHÇILIK KÜRESEL EMPERYALİZMİN BİR ARACIDIR.Gülen Cemaati’nin şifreleri Fetullahcı cemaatin yükselmesinde etkili olan nesnel faktörlerin birincisi ABD’nin Sovyetler Birliği zamanında Orta Asya’ya kadar uzanan ve komünizme karşı İslam’ı alternatif gösteren “Yeşil Kuşak Projesi”dir. Bunun Türkiye’deki ayağı; ılımlı İslamcılıkla, Milli Görüş’ün yozlaştırılmış şekli AKP’dir. Diğer din istismarcıları gibi Gülen cemaati de bundan oldukça nasiplendi ve Nurculuktan Mevleviliğe kadar çeşitli öğretileri sentezleyip siyasal görünümünü ikinci plana iten ve görünüşte insani değerler ve rasyonelleşme üzerinden örgütlenen bir ağ oluşturmaya girişildi. Aslında bütün bunlar, CIA ve MOSSAD’ın marifetiydi. Yeni kapitalist dünyadaki temel eşitsizliklerin derinleşmesinin tersine sosyal devlet anlayışının gerilemesi ve bunun sonucunda Türkiye’de ortaya çıkan boşluğu en iyi şekilde bu cemaatle doldurmak hedeflendi. Bazı araştırmacılar, bu cemaati farklı kılan üç yönüne dikkati çekmektedir: Bunlardan birincisi, eğitimin örgütlenmesidir. İkincisi, siyasi hedefli ama sinsi mahiyetli ve uzun vadeli projelerdir. Üçüncüsü ise Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesi ile orantılı olarak şiddet karşıtı ve çileciliğe dayalı bir ideoloji geliştirmeleridir. Bundan dolayı da Protestanlık gibi İslam’ın misyonerliğini kendine görev bilmektedir. Aslında Fetullahcılık; dış merkezlerin güdümünde ve desteğinde yürüyen, kişinin gündelik ve mesleki hayatında en iyisini başarmakla görevlendiren, sürekli iş halinde olmasını öğütleyen ve bunu da hizmet ve hayırseverlik duygusunun motivasyonu ile güçlendiren ama aynı zamanda kontrol edilen eylemsellik bu misyonerliğin itici gücü niteliğindedir. Cemaatin ilk dönemlerde katı Kemalistler ve Laikçilerle olan mücadelesi, siyasi alandan çok kültürel ve kamusal alanla ilgiliydi. Günümüzde ise siyasi, kültürel, kamusal ve ekonomik alanlarda da çetin mücadelenin yaşandığı gözlenir. Aslında bu siyonist merkezlerin Türkiye’deki sömürü arabalarının katırlarını değiştirme; masonik Kemalistler yerine, siyonist Gülencileri getirme hadisesidir. Kendi felsefesine uygun olarak açık siyaset yapmak yerine toplumda oluşturduğu ağ ilişkileri ile gücünü kullanmaya çalışan cemaat, kamusal alanın şekillendirilmesinde sessiz ama önemli bir güç olarak varlığını hissettirmektedir. Yetiştirmiş olduğu kadroların bürokraside yükselmesi, Emniyet gibi kritik yerlerde önemli mevkiler elde etmesi, AKP’nin hükümetten iktidara doğru gitmesine paralel olarak, cemaatin de devletleşme yönelimi içinde olduğu sezilmektedir. Bu açıdan derin devletin de bir değişim sancısı çektiği bilinmektedir. Örnek olarak, toplumsal eylemlerde sarkık bıyıklı polisler yerini badem bıyıklı polislerin alması verilebilir!! Tüm insanlığı kuşatan evrensel sevgi, dindarlık, alçakgönüllülük, özeleştiri, siyasi olmayan toplumsal eylemcilik ve profesyonellik (eğitim) gibi ortak değerlerin aktörü olarak görülen cemaat yandaşları, aslında bu evrensel değerlerin insani bir sorumlulukla değil, cemaat sayesinde farkına varılan bir tutum olduğu izlenimi ortaya çıkarmaktadırlar ki o derece cemaatle bu değerler özdeşleştirilmektedir. Dolayısıyla bu ortak değerler cemaatin amaçları doğrultusunda amaç olarak değil, araç olarak istismar edilmektedir. Toplumun cemaatin eğitim kurumlarını kaliteli, cemaati de bu açıdan hoşgörülü bulma yönündeki yanılgısının nedeni ise, bu ortak değerlere amaç olarak sahip çıkıldığını zannetmeleridir. Cemaat böylelikle her kutuplaşma ve çatışmanın çözümü olacak toplumsal barışın kendi egemenliği altında gerçekleşebileceği düşüncesini beslemektedir.”[1]
“Fetullah GÜLEN laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şer'i yasaların hakim olduğu İslam devletini kurmak için okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik ile oluşturacağı toplumu kullanmayı planladığı” iddiaları tamamen safsatadır ve onu aklayıp taraftar kazandırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. • Fetullah GÜLEN, demokratik usuller ile ılımlı İslam görüntüsü ile kamufle edilmiş olması • Toplumun önemli bir kısmı tarafından kabul görmesine neden olan yurt içi ve yurt dışındaki eğitim kurumlarını öne çıkarması, • Papa ile görüşerek sadece Türkiye'de değil, Dünyadaki Müslümanları yönetmeyi amaçlayan “ruhani bir liderliğe” soyunması ve “Yeni Osmanlıcılık” palavrasına soyunması, • Siyasi parti, kişi ve bazı devlet bürokrasisi tarafından kabul görüp destek çıkılması nedeniyle hedefine ulaşmada mevcut hukuki imkanlardan yararlanması, • Dini ve siyasi yapısını sürekli canlı tutan kaynağı belirsiz finans ve diplomasi desteğine sahip kılınması, • Ülkemizde güçlü, etkin ve tehlikeli bir yapılanma olarak dikkate alınmalıdır.
A- Bünyesinde bulunan vakıf, okul ve dershaneleri kullanarak beyinleri yıkanmış ve ABD’yi kutsamış gençlerden bir taban oluşturmak, B- Devletin bütün kurumlarında, bürokraside, Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyet Teşkilatında kadrolaşmak, C- Yurt dışında Türkiye’de kurulacak ılımlı İslam’a sempati ile bakacak bir ekip kurmak peşindedir. Çizilen hoşgörü ve barış tabloları ile bazı devlet çevrelerini etkileyen Fetullah GÜLEN, hedefine ulaşıncaya kadar kamuoyu faaliyetlerine destek verdiği imajını yaratarak, toplumun gerçeği görmesinin önünü, ılımlı yaklaşımları ve demokrasi şemsiyesine sığınarak kesmeyi başarmaktadır. Bir zamanlar Cumhuriyet düzenine "Kefere düzeni" diyen bu şahıs, bugün bu düzeni savunur görünerek, bazı kesimlerin gözüne girerek, ABD ve AB’ye gizli eyalet ve Büyük İsrail Projesine vilayet olacak bir Türkiye hayaline taşeronluk yapmaktadır. Fetullah GÜLEN oluşturduğu öğrenci seçme ekipleri ile köy ve semtleri dolaşarak zeki ve becerikli öğrencileri bulmakta, sağladığı imkanlar ile kendisine bağlamaktadır. Fetullah GÜLEN’in düşünceleri öğrencilere evlerde, okullarda, kamplarda beyin yıkama metotları ile uygulanmaktadır. Bu toplantılarda “Atatürk; devrimleri ile toplumu İslam’dan ve inançtan uzaklaştırdığı iftirasıyla Deccal (Ahir zamanda ortaya çıkacak fitnenin başı) olarak tanıtılmaktadır. Fetullah GÜLEN adına, malum ve meşhur Siyonist Yahudi teorisyenler; sahip oldukları imkanlar ve semavi dinlerin temsilcileri ile başlattıkları diyalog vasıtası ile “Dünya Dinler Birliği” adı altında bir oluşuma zemin hazırlamış ve İslam Dini’nin temsilcisi olma yönünde uluslararası alanda karşılıklı çıkarlara dayanan bir stratejinin ilk sayfalarını da açmıştır. Fetullah GÜLEN faaliyetlerinde görülen ve CIA-MOSSAD güdümlü yapılanmalarda bilinen gizlilik, taraftarlarının kendisini “manevi görevli kutsal şahsiyet” zannetmesi ve merkeziyetçi teslimiyetçi yönetimi ile ülkemizin en sinsi ve tehlikeli yapılanmasıdır. Fetullah GÜLEN “Amerikan endeksli ılımlı İslam sistemine” ulaşmak için özellikle gençlik kesimini sabırlı bir yöntem ile kendisine bağlamayı hedefleyen bir strateji takip ederek, bunlar vasıtasıyla toplumun bütününe hakim olmayı ve diğer yönden yürütme ve yasama erklerini hedefi doğrultusunda kullanmayı amaçlayan bir politikada piyon olarak kullanılmaktadır. ABD ve AB’yi kullanan İsrail’e ve siyonizme karşı Milli, insani ve İslami bir oluşuma yanaşmayanların Fetullah Gülen karşıtlığı ya akıl fukaralığı veya toplumu aldatma sahtekarlığıdır.
Danışman Kadroları, Ülke imamları, Şehir imamları, Esnafı organize eden imamlar, Semtlerden sorumlu imamlar, Ev düzeyinde görevli imamlar, Bireyleri kontrol eden imamlar bu yapılanmanın köşe taşlarıdır. Fetullah GÜLEN öğrencilerin örgütlenmesine özel bir önem vermektedir. Fetullah GÜLEN yapılanmasının özünü teşkil eden Işık evlerinde tecrübesiz öğrenciler, kendilerini Fetullah GÜLEN’e tam bir teslimiyete götürecek eğitimden geçirilmektedir.
Fetullah GÜLEN Grubu yurt sathına yaygın 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra biri İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazete, TV İstasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulundurmaktadır. Fetullah GÜLEN Grubunun özellikle eğitim alanında zaman zaman devletten de ileri imkanlara sahip olduğu gözlenmektedir. Fetullah GÜLEN Grubu, planlı, programlı, sinsi çalışmalarının önünde tek engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmekte ve her bahaneyle yıpratmaya çalışmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı uyguladığı politika, hoş görünme, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme, böylece denge sağlama, etkinleştiği polis camiasını gerektiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kullanma hesabındadır. Türk Silahlı Kuvvetlerini ele geçirme amacıyla sızma politikasını sessiz ve derinden devam sürdürme girişimleri başarılı olamamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları arasına sızma çalışmalarının yanı sıra subay ve astsubay çocuklarını kendi okullarına ve dershanelerine kaydettirmeye, yetiştirilen bu çocukları askeri okullara sokmaya çalışmaktadır. Fetullah GÜLEN tarafından, silahlı kuvvetler içinde yapılanabilmek ve ileride etkinliğe kavuşabilmek amacıyla yeni projeler üretilmeye başlanmış, bu çerçevede askeri okullarda okuyan öğrenciler önce fiili hedef olarak belirlenmiş, kültür düzeyi yüksek, kendine bağlı, türban takmayan bayanların askeri öğrenciler ile tanışmaları ve evlenmelerinin sağlanabilmesi için gerekli vasatı sağlayacak bir çaba harcanmaktadır. Fetullah GÜLEN, bu yöntem ile 10 yıl içinde Türk Silahlı Kuvvetleri içinde söz sahibi olacağı bir konuma gelmeyi planlamaktadır. Ve tabi bu hayali hedefleri tutmayacaktır. Ergenekon soruşturmasına karşı yapılan mesaj gibi atamalar, Fetullahçıları ve AKP yandaşlarını şaşkınlığa uğratmıştı. İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı hazırlamakla itham edilen Albay Dursun Çiçek'le Ergenekon soruşturması kapsamında sorgulanan kurmay albayların, Deniz Kuvvetleri'nde önemli yerlere tayini yapıldı. Hürriyet gazetesinin 'Mesaj gibi atamalar' başlığıyla verdiği habere göre, Ergenekon savcısına ifade veren deniz kurmay albaylar, TSK'da kritik noktalara atandı. İstanbul'da Albay Dursun Çiçek'le birlikte biri emekli sekiz subayın 30 Haziran'da Ergenekon savcılarınca ifadeleri alınmıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Beşiktaş'taki adliye binasına getirilen subaylardan, Çiçek tutuklanmış. Serbest bırakılan sekiz subayın, dördünün denetimli serbestlik kararıyla yurtdışına çıkışları yasaklanmıştı. Dursun Çiçek de 18 saat sonra salınmıştı. İşte yeni görevleri Kur. Albay Levent Görgeç: Tuğamiralliğe terfi etti ve Ege Deniz Bölge komutanı oldu. Kur. Albay Dora Sungunay: Hücumbot filo komuta katı. Kur. Albay İ.Koray Özyurt: Aksaz Deniz Üssü Kurmay Başkanı. Kur. Albay Şafak Yürekli: Donanma Harekât Başkanı. Kur. Albay Tayfun Duman: Firkateyn komodoru. Kur. Albay Muharrem Nuri Alacalı: Hücumbot komodoru. Kur. Albay Mert Yanık: Kendi isteği ile emekli oldu.
Bu gelişmeler: • Sosyo ekonomik ihtiyaçları fazla olan yeni Türk Devletlerinde taban oluşturmak, • “İran’ın Şii propagandasının etkisini kırmak,” ve “Sünni İslam’a sahip çıkmak” bahanesiyle BOP’a zemin oluşturmak. • Finans ihtiyacını karşılayacak olan ticari şirketlerinin ticari atılımlarını sağlamak, • Bu devletlerde ihtiyaç duyulacak bürokratik kadroları hazırlamak, • Göstermelik Türk İslam Birliğini oluşturmak ve emperyalizmin hizmetindeki “ılımlı İslam” anlayışını yaygınlaştırmak hesaplıdır. • İslam yaftalı bir siyonizm yandaşlığını yerleştirme, taşeronu olan Fetullah GÜLEN, Türk ve Müslüman olmayan ülkelerde de faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyetlerinin amacının: I. Kendisi eliyle CIA ve MOSSAD’a bağlı bürokratik kanalları oluşturmak, II. Globalleşmenin sonucu oluşan bilgi transferini İslam’ı yozlaştırma ve Müslümanları kısırlaştırma hedefi doğrultusunda kullanmak, III. Kendisine bağlı kişilerin refah düzeylerini ve etkinliklerini arttırma ve başkalarını da imrendirip kendi bünyelerine katmak olduğu sırıtmaktadır.
Fetullah GÜLEN grubu, 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede: 6 üniversite ve yüksekokul, 236 lise, 2 ilkokul, 8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi, 6 üniversiteye hazırlık kursu, 21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirmiştir. Yurtdışındaki okulların kuruluş amaçları: • Kuruldukları ülkelerde ileride ABD ve İsrail’e bağlı olarak devleti yönetecek nitelik ve nicelikli kadroları hazırlamak, • Bu kesimlerin Türkiye’de kurulacak ılımlı İslami Devletine sempati ile bakmasını sağlamak, • Uzun vadede Türkiye’de kurulması planlanan layt İslam’a ve siyonizmin kahyalığına uluslararası alanda politik, ekonomik ve diplomatik destek oluşturmak, Fetullah GÜLEN, ABD’nin ve işbirlikçi hükümetin bilgisi dahilinde Papa 2 nci Jean Paul’un daveti üzerine 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da Papa ile görüşme yapmışlardır. Görüşme İslam ve Hıristiyan Dünyalarını temsilen dinler arası diyalog zemininde oluşmuş ve Fetullah GÜLEN, uluslar arası platformda Türkiye’de İslami kesimin lideri olarak tanıtılmıştır.
Fetullah GÜLEN müminlerin zengin olmalarını şart olarak görmektedir. Ancak, şahısların tek tek çok zengin olmalarından ziyade küresel Siyonist sermaye destekli büyük sermayeli, ancak çok hisseli şirketlerin kuruluş şeklinde bu görüşünü uygulamaya koymaktadır. Çünkü çok zengin olan kişi dünya işleri ile uğraşmaya önem vererek hedeflere ulaşma yolundaki çalışmalarını aksatacaktır. Fetullah GÜLEN grubunun büyük bir gayrimenkul varlığı vardır. Bu gayrimenkullerden yüksek rakamlara varan kira geliri elde etmektedir. Örneğin gruba bağlı Akyazılı Vakfı'nın 23 ilde çok miktarda konut, dükkan, büro, okul, mağaza, dershane, yurt binası bulunmaktadır. Fetullah GÜLEN grubunun siyasi partilere siyasi destek sağladığı yolunda duyumlar mevcuttur. 1997 yılı Eylül ayında kendisine bağlı Asya Finans Kurumu, devletten 553 milyar Türk lirası teşvik almıştır. Bu iki husus birlikte değerlendirildiğinde finans desteği için siyasi partileri ve bürokratları kullandığı, böylece bu kişiler vasıtasıyla devlet imkanlarından yararlanmasına göz yumulduğu sonucuna varılmıştır. Fetullah GÜLEN eğitime finans sağlamak amacıyla kendisine bağlı kişi ve kuruluşlardan vergilendirme adı altında aylık ve yıllık aidat toplamaktadır. Özellikle Fetullah GÜLEN'in Kazakistan'daki okulları için Denizli’deki taraftarlarınca 1 milyon dolarlık kaynak aktarıldığı, Afyon, Malatya, Kayseri ve İzmir illerinde de bu yolda faaliyetler yürütüldüğü anlaşılmıştır. Fetullah GÜLEN grubu yurt dışındaki üniversite, orta dereceli okul, ilkokul ve dil eğitim merkezlerinden büyük gelir elde ettiği ve bu gelirlerin bu kurumların finansmanı ve geliştirilmesinde kullanıldığı düşünülmekte ise de işin aslı daha başkadır. Çünkü bu paralar sadece Siyonist Lobilerinin Fetullahcılara aktardığı milyonlarca doları aklama aracı olarak kullanılmaktadır. Işık Sigorta, Asya Finans gibi büyük kuruluşların gelirleri, İş Hayatı Dayanışma Derneği (İŞHAD) ve Genç İşadamları Derneği (GİAD) bünyesindeki işadamlarının bağışları da Fetullah GÜLEN’in finans kaynakları arasında büyük bir yer tutmaktadır. Ayrıca televizyon, radyo, gazete, dergi gibi yayıncılık alanından da büyük gelir sağlanmaktadır. Fetullah GÜLEN'in çalışma sisteminde "imkanlar nispetinde maddi yardım yapmak, yapamayacaksa bedenen çalışmak" kuralı uygulanır. Bu bedeni çalışma karşılığında ücret almaması veya ucuz bir ücret alması maliyeti ucuzlatmaktadır. Dış güçlerin Fetullah GÜLEN'e verdikleri yurt dışı desteği karşılığında, onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmelerinin kuvvetle muhtemel olduğu unutulmamalıdır.
Bu nedenle tüm devlet birimlerinde yerel yönetimlerde ve sivil sektörde örgütlenmeye çalışılmaktadır. “Ilımlı ve modern” imajı ile siyasi partiler ve hatta Atatürkçü laik kesim içinde desteğini artırma çabasındadır.. Siyonist merkezlerin güdümündeki Fetullah GÜLEN tüm dinler ve uluslar ile iyi ilişkiler kurarak onlardan gelecek karşı girişimleri engellemeyi hatta kendini desteklemelerini sağlamayı hesaplamaktadır. İleride kuracağı ılımlı İslam modelini, “Aman Fetullahcılar Şeriatı getiriyor, Kur’an nizamı kuruluyor” diye göstermek, bunların sinsi hıyanetini gizlemeyip, dindar halkımızı bunların tuzağına itmekten başka işe yaramamaktadır. “İslami düzen getirecek, Osmanlı dönemini diriltecek” gibi iddialar, Onu örnek bir Müslüman ve gerçek bir kahraman konumuna taşımaktır. Oysa O, sadece basit bir piyon ve taşeron olarak kullanılmaktadır.
a) Zaman Gazetesi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına İstanbul ili, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No 21 sayılı yerde gündelik olarak yayınlanan bir gazetedir. b) Samanyolu TV: Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri AŞ. Adına İstanbul İli, Ferah Mahallesi, Ferah Caddesi, Reşitbey Sokak, No: 12/22 Çamlıca adresinde faaliyet gösterir. c) CHA (Cihan Haber Ajansı): Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ. Adına İstanbul İli, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak No:19 sayılı yerde faaliyet gösterir. d) Sızıntı Dergisi: Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) adına 1374 ncü sokak No:10 Kat: 1 Durmaz İşhanı İzmir adresinde faaliyet gösterir. e) Aksiyon Dergisi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına Bahçelievler Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No: 21 sayılı yerde haftalık olarak yayın yapar. f) İş Hayatı Dayanışma Derneği (İSHAD) : Emniyet Evleri Mahallesi, Yeniçeri Sokak, Emin Han İş Merkezi No: 6/5 4. Levent adresinde faaliyet gösterir. g) Asya Finans Kurumu: Altunizade, Kısıklı Caddesi, Kuşbakışı Sokak, İlim Yayma Vakfı Blokları A-13 Blok, No: 12 Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir. h) Işık Sigorta AŞ. : Kozyatağı Ankara asfaltı, Yan yol Mega Plaza B Blok, Kadıköy İstanbul adresinde faaliyet gösterir. ı) Çağ Öğrenim İşletmeleri A.Ş. : Derviş Ali Mahallesi, Dolaplı Bostan Sokak No: 25 Fatih İstanbul adresinde faaliyet gösterir. j) Fatih Eğitim ve Öğrenim Kurumları AŞ. : Atatürk Mahallesi, Alemdar Caddesi No: 80/4-51 Ümraniye İstanbul adresinde faaliyetini sürdürmektedir. k) Samanyolu Basın Yayın Sanayi ve Ticaret AŞ. :Kocaüveys Mahallesi, Sarıgüzel Caddesi, No: 78/1 Fatih İstanbul adresinde bulunur. l) Feza Gazetecilik AŞ. : Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak, No: 21 Yenibosna Bahçelievler İstanbul adresindedir m) Ufuk Eğitim İşletmeleri Ticaret AŞ. : Merkez Mahallesi, Ali Galip Caddesi, No: 19 Gaziosmanpaşa İstanbul adresindedir. n) Fırat Eğitim Merkezi İstanbul Ticaret AŞ. : Küçükçamlıca Caddesi No: 20 Altunizade Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir. o) İstanbul FEM Dershaneleri: Ufuk Eğitim Hizmetleri Ticaret AŞ. adı altında İstanbul ilinde 21 adet şubesi bulunduğu bilinmektedir. p) Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı: Genel Merkezi İzmir Bahçelievler, 50272 nci sokak No : 39 adresinde faaliyet gösterir. r) Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) : Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir. s) Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı: Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir. t) Özel Maltepe Dershaneleri: Ankara İl Merkezinde 12 adet şubesi ile faaliyetlerini yürütmektedir. u) Fatih Üniversitesi: Merkezi İstanbul’da bulunmakta olup. Ankara İli Yenimahalle ilçesi Şenyuva Mahallesi, Alparslan Türkeş Caddesi No: 53 adresinde faaliyet gösteren üniversitenin 128 yatak kapasiteli Tıp Fakültesi hastanesi, ayrıca üniversiteye bağlı Çankaya Tıp Merkezi olduğu bilinmektedir. Bu okullardaki ve kurslardaki: öğrencilerin, öğretmenlerin, öğretim görevlilerinin ve diğer Fetullahcı kurumlarda hizmet yürütenlerin büyük çoğunluğunun; iyi niyetli, istikametli, gayretli ve kabiliyetli insanlarımız olduğundan asla şüphe edilmemektedir. Fetullah Gülen’in gerçek zihniyet ve mahiyetini bilmediklerinden veya hüsnü zan ettiklerinden Onun peşine düşmüşlerdir. Gerçekleri gördükleri ve siyonizmin maskesi düştükten sonra bu kardeşlerimizin saf değiştirecekleri kesindir. Milletin Parasıyla, Ordusunu Gâvurlara Gammazlayan Gafiller! Hangi ülkenin insanı, kendi Askerine düşmanlık yapar? Kim, askerini bu kadar yabancılara jurnallemeyi marifet sayar? Kim ordusuna komplo hazırlar? PKK ile canını dişine takarak mücadele eden, subaylarının zindanlarda sürünmesine hangi soysuzlar alkış tutar? Ilımlı İslamcı ve siyonist uşağı Fetullah Gülen’den ve AKP’li döneklerden başka kim milletimizin adını, “PEYGAMBER OCAĞI” koyduğu bir kurumu, ABD’ye heyetler göndermek suretiyle, “Aman, ASKERLER DARBE yapacak, lütfen mani olup bizi kurtarın!” diye, Amerika da kapı kapı dolaşıp TSK’yi kötülemek ve kötürüm hale getirmek için çamur atar? Üstelik bu işi yaparken, Milletin sırtından alınan vergilerle, Dışişleri bakanlığı tarafından büyük paraların ödenerek Türkiye’nin lobi çalışmalarını yapan Amerika’daki resmi halkla ilişkiler şirketi, Zaman Todays gazetesi yazarlarına Randevu ayarlama yapması nasıl izah edilir? “Fleishman Hillard“ın Amerika’daki halkla ilişkiler faaliyetleri için Türk Dışişleri’nin her yıl büyük paralar ödediği bir siyonist şirkettir. Bu Siyonist çöp çatanlar kimin emri ile Fetullahcı takımına rehberlik etmektedir? Cemaatin yayın organı Today’s Zaman’dan bir grup köşe yazarları Bülent Keneş, Yavuz Baydar, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı ve Lale Sarıibrahimoğlu, 2009 Haziran ayında Washington turu gerçekleştirmiştir. Her gittikleri ABD’li resmi-gayri resmi kurumlarda Düzmece feto-kopi darbe belgesini öne sürüp Amerikalı ağabeylerinden yardım istenmiştir. Amerikalılara “Türkiye’nin askeri vesayet altında olduğuna” inandırmaya çalışan, bu ekip hangi ülkenin ve ülkelerin hizmetindedir? Gazeteci Tülin Daloğlu’nun, medya dünyasını sarsacak bir iddiayı gündeme getirmesinin ardından aylar geçtiği halde, Dışişleri Bakanlığından TIK yok… Daloğlu, Today’s Zaman Gazetesi köşe yazarlarının Ergenekon davası ile ilgili olarak ta “ABD’yi harekete geçirebilmek için geçtiğimiz günlerde Washington’da kulis faaliyeti yürüttüklerini” belirtmiştir. Dışişlerinin Parasını ödediği ABD’li bir danışman kuruluş olan Fleishman Hillard şirketinin, TSK’yi gammazlama konusunda Dışişleri bakanlığı, bir açıklama yapmadığına göre bu çalışmaların bizzat AKP iktidarı ile Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan ortak çalışma olduğunu göstermez mi? Nitekim Abdullah Gül’ün Dışişleri bakanlığı döneminde, Türk Elçiliklerine “Fetullah Gülen”in okullarına destek çıkılmasını ve sorunlarının giderilmesi konusu da emri olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı? Peki AKP’nin ve Gülen Cemaatinin, TSK’yi yıpratmak amaçlı çalışmalarını, vicdanını yitirmemiş bir insan nasıl hoş görebilir? Türkiye, TSK tarafından İŞGAL Mİ edilmiş ki ordumuza karşı böylesine düşmanca tavır sürdürülmektedir? Peki çoğunluğu açıkça Türkiye’nin ÜNİTER yapısına karşı olan, ÇİRKEF ve İFTİRA yapmakta usta kadrolar oluşturan, Fetullahcıların bedava dağıtılan Zaman ve Yabancı elçililikler için çıkarılan İngilizce zaman todays gibi gazete ve bir sürü dergi ve TV kanalıyla sürekli ordu düşmanlığı yapmasına izan ve insaf ehli nasıl fetva verebilir? Fetullah Gülen’in Nesebi ve Soru İşaretleri Hikmeti bilinmez, Fethullah Gülen babasının Alvar Köyü'nden ayrılması ile ilgili olarak "KÜÇÜK DÜNYAM " kitabında nedense bir açıklama yapmaktan çekinmiştir. Oysa bu, son derece ciddi ve açıklama gerektiren bir meseledir. Bizim hiç kimsenin kökeni ve nesebiyle uğraşmak görevimiz değildir. Geçmişi Hıristiyan, Yahudi veya Ermeni bir insan, çok samimi bir Müslüman da olabilir. Ancak Dinini, devletini, ülkesini ve Milli menfaatlerini, dış güçlere ve siyonist merkezlere böylesine rüşvet veren ve hıyanet eden bir kişinin, Müslüman ve bir Türk olamayacağı da elbette hatıra gelmektedir. Gülen'in suskunluğu akla, "neleri ve niçin gizlediği" sorusunu getirmektedir. Mesala; Fetullah Gülen’in, "Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde sevgisi vardı" şeklinde tanımladığı babası Ramiz çocuklarına, Sahabelerle hiç ilgisi olmayan isimler vermiştir: Fethullah, Sıbgatullah ve Mesih. Gülen'in babasının, oğullarından birine, Türkiye’mizde ve İslam ülkelerindeki Müslüman ailelerde hiç rastlanmayan, ama Yehova Şahitleri'nin propaganda yayınlarında sık sık kullanılan "Mesih" adını vermiş olması dikkat çekicidir!?[2] İşin gerçeği şu; “Fetullah Gülen’in Ermeni olan dedesinin; Pasinler’li İbrahim Bey'in hizmetkârlığını yaptığı yıllarda, Rus işgali sırasındaki Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkârlarının hıyanet ve tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey bunların bir bölümünü öldürüp ardından, intihar eder. Olaydan sağ kurtulan Fethullah Gülen'in babası olan RAMİZ ise, 18-19 yaşlarındayken, İspir'e gelip yerleşir. Önce, Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Gülen'in babasının, 'Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları (Müslümanları) kendi dinleri ile vuracak' dediği de rivayet edilmektedir."[3] Mesih: Bir şeyin üzerine el sürmek ve ondaki kirleri ve kerih şeyleri gidermek anlamına gelir. Hz. İsa AS. Bazı cilt hastalıklarını eliyle sıvazlayıp mucize olarak iyileştirdiği için kendisine “İSA MESİH” denilmiştir. Ancak, ne İslam tarihinde ne de günümüzde, Müslümanlar arasında çocuklarına “Mesih” ismi koymak adet değildir. Çünkü Mesih, daha çok Deccal’i ve şerli-şeytani kişileri hatıra getirir ve onlar için söylenir. Hatta Mesih-i Deccal’in, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik ve Putperestliği karıştırıp yeni bir din ortaya süreceği bildirilir.[4] Şimdi Fetullah Gülen’in Babasının oğluna “MESİH” ismi koyması, Yahudi ve Ermenilerde, ahir zamanda geleceği ve İslamiyeti ortadan kaldırıp tüm dünyaya Haçlı siyonizmi yerleştireceği inancıyla ilgili olması gerekir. CIA Üç Türk İstihbaratçıyı Tutukladı mı? Uçuk iddia: “Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD tutuklanıyor. Bunlar özenle basında gizleniyor. Peki, neden tutuklandılar? Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendiriliyor. CIA bu kişileri gözaltına alıyor. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor.” www.sendika.org sitesinin yazarı Mustafa Peköz, CIA’in Genelkurmay’ın üç istihbaratçısını tutukladığını, ancak tutuklamanın basından özenle saklandığını yazmıştı: “Eşek arısının, erkek aslanı ürküteceğini” iddia edecek kadar saçma olan bu yazıda: “Amerika destekli Fetullahçıların, TSK’yı hizaya getirdiği” ortaya atılmıştı. “Türkiye’de rejim değişikliğinde mücadele esasen iki güç tarafından yürütülüyor. Bunların bir tarafını kendisini cumhuriyetin kurucusu ve sahibi gören Genelkurmay, yani Türk Askeridir. İkinci tarafını ise 1965’ten beri sistemli olarak devleti ele geçirmeye çalışan ve ekonomik olarak bir tekel haline gelen, uluslararası ilişkilerde önemli bir güç olmaya başlayan Gülen cemaatidir. Kıyasıya bir rekabet içinde olan, bazen açık bazen gizli yürütülen çatışmada galip gelenin Gülen cemaati olduğu artık giderek ordu tarafından da kabul edilmek mecburiyetindedir. Bölgesel ilişkiler bakımından Ordu ile ilişkilerini dengeli yürüten ABD, bu kez, Gülen cemaatini çok hızlı bir şekilde ön plana çıkartıp desteklemektedir. Türkiye’nin iç politikasında ılımlı İslamcılığın bir model olarak uygulanması için politik zeminini giderek genişletmiştir. Bu yönelim, aynı zamanda ordu için politik alanın daralması anlamına gelmektedir. ABD için ikincil duruma düşen ve artık istediği gibi hareket edemeyen generallerin bütün darbe hazırlıkları anında deşifre edilmektedir. Elindeki iktidar olanaklarını giderek kaybetmeye başlayan ordunun direnci, bütün çırpınışlarına rağmen önemli oranda kırılmış görünmektedir. Dengeler Gülen cemaatinin lehine gelişmektedir. Gülen ve AKP iktidarını bitirme planı olarak ortaya atılan ‘yeni’ darbe hazırlıkları ciddi bir tartışmaya sebebiyet vermişti. Genelkurmay, böylesi bir planın kendileri tarafından hazırlanmadığını belirtti ve kesin bir dille reddetti. Hiçbir internet girişi olmadan bu belge nasıl geldi ve kamuoyuna servis edildi. Aslında generaller bunu çok iyi bilmekteydi. Söz konusu belge, ABD tarafından Gülen’e servis edildi. Gülen bu belgeyi, çok özel olarak güvendiği danışmanı Bünyamin ile Erdoğan’ın Yeni Şafak’ta Yasin Doğan adıyla yazan danışmanı Yalçın Akdoğan’a elden teslim mi etti diye sormak gerekir!? Ordu ile ilgili belgeleri deşifre etmekle görevlendirilmiş bulunan Taraf Gazetesine bu belge elektronik posta ile gelmedi, doğrudan elden iletildi. Bünyamin denen kişi, Gülen ile Erdoğan-Gül arasındaki elçiydi. Bu kişi istediği zaman Başbakan ve Cumhurbaşkanı veya her hangi bir bakanla görüşebilirdi. Generallerin birçok telefon konuşması deşifre edilmekte ve birçok faili cinayetin azmettiricisi gösterilen subayın isimleri basında verilmektedir. Bu bilgeler ABD tarafından alınıp, Gülen üzerinde İslamcı AKP hükümetine iletilmektedir. Bunların internet girişlerini bulmak mümkün değildir. Recep T. Erdoğan rahat, çünkü bilgilerin kaynağını bilmektedir. Örneğin, Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD’de tutuklu bulunuyor. Bunlar özenle basında gizleniyor. Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendiriliyor. CİA bu kişileri gözaltına alıyor. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor. Gülen ile ABD arasında çok daha ilginç bir ilişki biliniyor. Gülen ABD’de süresiz oturum almak için yaptığı başvuru dosyasına koyduğu bir belge var: 35 yıldır CIA’dan maaş aldığına dair banka dekontları bu dosyanın içinde bulunuyor. Genelkurmay bu belgeden haberdar olmasına rağmen hiçbir şey yapamıyor. Çünkü Gülen, komünizme karşı mücadele politikasında, görünüşte genelkurmaya bağlı, gerçekte Amerika’dan talimatlı Özel Harp Dairesi ile ilişki içindeydi ve aktif görev almıştı. Gülen, ABD’de kendinden emin bir şekilde 180 dönümlük arazi üzerinde kurulmuş bir malikânede kalıyor. 220 tane FBİ ajanı tarafından çok sıkı olarak korunuyor. Her gün dünyanın değişik ülkelerinde ziyaretçileri oluyor. Türkiye’den de sık sık ziyaretçileri gidiyor. Gülen, kurulan ‘Dünya İslam Birliği’nin liderliğini ABD’nin kontrolündeki bu malikânede yapıyor. Bütün gelişmeler, toplantılar, alınan kararlar CIA tarafından biliniyor ve Gülen’e iletiliyor.. Hatta Genelkurmay, bütün gelişmeleri takip ediyor ama müdahale edemiyor. Generallerin direnci henüz tam kırılmamakla birlikte, yeni sürece sessizce ayak uydurmaya çalışılıyor. İslamcılaşan Türkiye’nin politik-toplumsal yapısına uygun olarak ordunun yeniden konumlandırılmasına yönelik adımlar atılmaya başlanması, gelişme sürecinin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Gülen cemaatinin ordu içerisindeki örgütlenmesine karşı hassas olan Generaller sürekli tasfiyeler yapıyor. Yüksek Askeri Şuura kararlarıyla ‘İrticai faaliyetleri’ nedeniyle bazı subay ve astsubaylar ordudan atılıyor. Ancak bu kararların pek başarılı olmadığını gören Genelkurmay, toplumun İslamcılaşma sürecine kendisini uyarlamaya başladığını gösteriyor. Genelkurmay sitesinde yapılan bir açıklamadan anlaşılıyor: “1983 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulacak zorunlu dersler arasına alınmasından sonra, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu esas alınarak hazırlanan, Türk Silahlı Kuvvetleri Orta Öğretim Okulları Yönetmeliği’ne göre İzmir Maltepe, İstanbul Kuleli askeri liselerinin 9, 10, 11 ve 12’nci sınıflarında ‘Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi için ilahiyat branşından çeşitli rütbelerde, 10 subay istihdam” edileceği açıklanıyor. Ordunun Ilımlı politik İslamcı sisteme doğru yeniden konumlandırılması sürecinin fiilen uygulandığı seziliyor. Türkiye’nin iç politik iktidar ilişkilerinde ordunun önemli oranda güç kaybetmesine paralel olarak arka planında daha çok Gülen’in bulunduğu İslamcı politik hareketin etki gücü artmaya devam ediyor.” Bu iddiaların, Fetullah Gülen’i olduğundan güçlü gösterme, TSK’yı küçük düşürme ve hizaya getirme amaçlı olduğu sırıtıyordu. Çünkü, o kadar güçlü sanılan, ama Amerika’da sığıntı gibi yaşayan Fetullah Gülen, ülkesine bile dönemiyordu. Demek ki, ne siyonist patronlarının ne de Fetullah gibi piyonlarının Milli Türkiye’ye güçleri yetmiyordu. Hem bu iddialar da; “Fetullah’ın hayatını kullandıkları gibi, şimdi ortadan kaldırıp hatırasını kullanmak isteyen” malum odakların, bu suikastlarının suçunu TSK’ya yükleme şeytanlığı da kokuyordu. Fethullah Gülen'e İlginç Sorular! DYP Eski Genel Sekreteri ve asker kökenli eski milletvekili Tevfik Diker, haberanaliz.net adlı siteden Fetullah Gülen'e çarpıcı sorular yöneltmişti. İşte Diker'in yazısı: Türkiye'de zaman zaman gündemin ilk sırasına oturmaktasınız. Nitekim Albay Dursun Çiçek imzalı "AKP' yi ve Gülen'i bitirme planı" ile tekrar gündemin ilk sırasında yer aldınız. Hakkınızda olumlu olumsuz, doğru veya yanlış birçok makale ve haber yazıldı. Zaman Gazetesi Köşe Yazarı Hüseyin Gülerce bir röportajında şu an için Türkiye'de yaklaşık 6 milyon seveninizin olduğunu aktardı. Bu rakam doğruysa küçümsenmeyecek bir orandı. Türkiye'de her on kişiden biri sizi seviyor anlamındaydı. Şimdi, 6 milyon seveni, 750 bin tirajlı bir gazetesi, gündem yaratan etkin bir dergisi, tv. kanalı, radyosu, başarılı sonuçlara imza atan okul ve dershaneleri ve yurt dışındaki okulları olan bir oluşumun liderini, yani zatıâlinizi yok saymak veya ilgisiz kalmak elbette yanlıştı. Ayrıca, 30 milyar dolarlık bir gücün kontrolünü elinizde tuttuğunuz da bazı odaklarca vurgulanmaktaydı. Aşağıdaki sorulara vereceğiniz cevaplarla hakkınızda oluşan bazı kafa karışıklıklarını çözmekte fayda görmekteyim. Türkiye'nin buna ihtiyacı vardı. O Soruları güncelleyip genişleterek aktarıyoruz: 1- Yurt dışındaki okullara bugüne kadar Türkiye'den kaç üst düzey e.komutan ziyaret yapmıştı? 2- Eski Hava Kuvvetleri Komutanı E.Hv.Pilot Org. Halis Burhan, ve eski başbakan Bülent Ecevit Türk Dünyası'ndaki okullara yaptığı ziyaret sonrası zatıâlinize ne gibi değerlendirme ve tavsiyeler sıralamıştı? 3- Yurt dışındaki okullardan bugüne kadar kaç öğrenci mezun olmuştu ve şimdi hangi ülkelerde etkin konumdalardı? 4- Okullarınızdan mezun öğrencilerden Dünya Bankası, IMF, BM gibi kuruluşlarda çalışanlar var mıydı? 5- AKP dışındaki siyasi partilere bakışınız nasıldı? Özellikle Milli Görüş’e niçin mesafeli durulmaktaydı? 6- Bir Erzurumlu Damadı olarak soruyorum: Kökeniz hakkında çok menfi propagandalar yapılmaktadır. Doğruluk payı var mıydı? 7- ABD'den ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz? Gelişiniz çok mu sakıncalıydı? 8- Osmanlı Padişahları Abdülhamit ve Vahdettin hakkındaki düşünceleriniz nedir? 9- Atatürk hakkındaki eski düşünceleriniz belliydi, yeni yaklaşımınız nedir? 10- İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve R. Tayyip Erdoğan’ın siyaset alanındaki uygulamalarında beğendikleriniz vardı. Ama Necmettin Erbakan’la ilgili kuşku ve korkularınız nereden kaynaklanmaktaydı? (Erbakan’ın İslami ve evrensel projelerine engel olabildiğiniz kadar rütbe ve rağbet bulmanız şaşırtıcıydı!..) 11- Başkanlık sistemine bakışınız nedir? Türkiye için uygun sayılır mı? Bir soruda bizden: Papa’dan Yahudi lobilerine, ABD’den AB’ye bütün dış güçler arkanızda; AKP iktidarı, yandaş ve yavşak medya yanınızda; bankalarınız, borsalarınız, okullarınız, yazar ve prof yaftalı kiralık kullarınız ve bürokratlarınız safınızda olmasına rağmen, hala neden Türkiye’ye dönemiyor vatan hasreti çekiyorsunuz? Yoksa bu malum ve mel’un mahfillerden daha güçlü bir “Milli Merkez”mi vardı? [1] Ercan Geçgin / Odatv.com / 10 Ağustos 2009 [2] Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibince hazırlanan Fetullah Gülen Raporu, s.18'e atfen, Star Gazetesi, 14 Haziran 1999 [3] E.M.H. 2 Haziran 1999 [4] Bak: Elmalılı. Hak Dini Kur’an Dili. C.5. sh.4172 KAYNAK: BAYRAM YÖNEM-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EKİM2009 9月10日 HUKUK PLANINDA TÜRK DEVLETİNİN TASFİYESİ - FEDERE KÜRT DEVLETİNİN ALTYAPISININ OLUŞTURULMASI.YAZAR: Prof. Dr. Çetin Yetkin - Müdafaai Hukuk
ANAYASAL PLANDA DEVLETİN KORUMASIZ BIRAKILMASI Avrupa Birliği’nin istek ve dayatmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecine girilmiş ve bu süreçte önemli bir yol da alınmış bulunuyor. Bu süreç, Anayasa maddelerinde yapılan değişikler ve çıkarılan yasalarla yapılmaktadır. Üzerinde yaşadığımız bu topraklara “vatan” diyenler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne pahasına kurulduğunun bilincinde olanlar, bu sürecin aşamalarını büyük bir kaygıyla kamuoyunun dikkatine sunmaktadırlar. Ancak, süreç, önceden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sinsi bir planın aşama aşama yaşama geçirilmesi olduğu için, bu aşamaların ayrı ayrı ele alınması kimi zaman bütünün gözden kaçmasına neden olabilmektedir.
3 EKİM 2001 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
Oysa bu fıkra: “Hiçbir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün tarihî ve manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞISINDA KORUMA GÖREMEYECEĞİ” biçimindeydi. Koruma görememek” hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma olarak değerlendirildiği ve bu nedenle de bu sözcüklerin kaldırıldığı, buna karşılık “faaliyet”in koruma göremeyeceği anlayışına fıkra metininde yer verilmiş olduğu açıktır. Ancak, bilindiği gibi, anayasaların “Başlangıç” bölümleri, o anayasaya, başka bir deyişle de, o devlete temel olan felsefeyi ve ilkeleri belirler, anayasa hükümlerinin yorumlanmasına ışık tutar. Ne ki, bu değişiklikle ortaya çıkan sonuç: “Herhangi bir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞINDA KORUMA GÖRECEĞİ” olmuştur. Yeter ki “faaliyet” söz konusu olmasın! Anayasamızın herhangi bir hükmünün; ?ulusal çıkarlarımız, ?devletimizin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği, ?Türklüğün tarihî ve manevî değerleri, ?Atatürkçülük, ?laiklik, “düşünce ve mülahazası ile” değerlendirilip yorumlanması başta AB olmak üzere bazı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki, bu değişikliğe gerek görülmüştür. Ancak, bu değişiklikle yetinilmiş değildir. 13.maddede yapılan değişiklik: Yapılan ikinci değişiklik, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlığını taşıyan 13.maddededir. Bu değişiklikle, maddenin önceki biçiminde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin…. korunması” sınırlandırma ölçütüne yer verilmemiştir. “Bu maddede yer alan genel sınırlandırma sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir” denilmekteydi. Bu nedenle artık “özel sınırlandırma nedenleri” geçerli olmuş, yani temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir maddede sınırlandırma nedeni olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin…..korunması” açıkça gösterilmemişse herhangi bir hak ve özgürlüğün kullanılmasında bu ölçüt geçerliliğini yitirmiştir. Öte yandan, bu değişikliği, Başlangıç metninde yapılan değişiklikle birlikte düşünmek gerekmektedir. 14.maddede yapılan değişiklik: Yapılan üçüncü değişiklik, Anayasa’nın 14.maddesinde yer alan ve temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının: “dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı” ile olamayacağı hükmünün kaldırılmış olmasıdır. Oysa, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyete en önemli ve ciddî tehdit; ?dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yapanlardan, ?ve devlet yapısını bu temeller üzerinde değiştirmek isteyenlerden, gelmektedir. Bu, yaşamakta olduğumuz bir gerçektir. Bu nedenle de, bu sınırlandırmaya yer verilmemekle “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyet” tanımı ve ölçütü anlamını yitirmekte ve havada kalmaktadır.
2001 DEĞİŞİKLİĞİNDEN AKP’NİN ISMARLADIĞI ANAYASA TASLAĞINA
Taslak’a egemen olan anlayış:
“….Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış idealine bağlılığımızın ifadesi olarak kabul ve teyid ederiz.”
Bu temel ilke / kural ışığında Taslak’a baktığımızda, 1982 Anayasası’nın “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5.maddesi Taslak’ta 4.madde olarak yer almış, ancak 1982 metninde yer alan “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini…. sağlamaktır” sözcükleri Taslak’ta çıkarılmıştır. -II- İKİZ YASALAR VE KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI İKİZ YASALAR NEDİR?
“Bütün halklar…. kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.” Sözleşme’nin 2/1.maddesi de şu hükmü taşımaktadır:
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş, 49.maddesi uyarınca da 23 Mart 1976’da yürürlüğe girmiştir. Bu Sözleşme de Türkiye tarafından 15 Ağustos 2000’de imzalanmış ve TBMM’nde onaylandıktan sonra 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.
Bu Sözleşmeler, Anayasımız’a göre, iç hukuk hükmündedir. Yani, yasal olarak bağlayıcıdırlar ve başka bir yasa ile çelişik olduğunda da onların yeğlenmesi gerekir. Maddeler o denli açıktır ki, içeriklerini ayrıca açmaya gerek bulunmuyor. Şu kadarını söyleyeyim ki, TBMM’nde onaylanıp yayınlandıkları günden bu yana ülkemizde olup bitenleri anlamak için bu İkiz Yasalar, bir anahtar görevini görür. Gerçi, 2.sinin 27.maddesi için Türkiye Sözleşme’ye Lozan Antlaşması’nın hükümlerine aykırı olmamak çekincesini koymuştur. Ne ki, bu çekincenin artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Çünkü, Lozan Antlaşması’na göre, Türkiye’de yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudi olmak üzere üç azınlık kabul edilmiş, Müslüman azınlık olmadığı öngörülmüştür. Öte yandan, Türkiye’de sürekli olarak yeni azınlıklar yaratmak sevdasında olduğu, hatta Alevi vatandaşlarımızı da azınlık gibi göstermeye kalkışması karşısında, bu sözleşmelerin Türkiye’ye nelere mal olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Şu anda daha bu sürecin başlangıç aşamasındayız!
KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI
Buna göre; 2-Devletin özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile ortaklaşa çalışması öngörülmekte, 3-Merkezî devletin yetkileri ve faaliyetleri “piyasa” lehine kısıtlanmaktadır. Geçici hükümlere göre de, Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Ve Köy İşleri Bakanlığı ve Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı’nın taşra teşkilatları İl Öze İdareleri’ne devredilmektedir. Başka bir deyişle, bu bakanlıklar artık yetkisiz kılınmaktadırlar. Ayrıca, belediyelere ve belediye sınırları dışında İl Özel İdareleri’ne Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Çevre Ve Orman Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve Gençlik Ve Spor Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri devredilmektedir.
?Türk ya da YABANCI yatırımcıların izin ve ruhsat işlerini tek elden takip etmek. ?Türk ya da YABANCI GİRİŞİMCİLERİ desteklemek, ?Uluslararası programların tanıtımını yapmak ve proje geliştirmek. Hemen söylemek gerekir ki, bu programlar AB tarafından kotarılan programlardır. ?Mal alımı, satımı, kiralanması, ?Hizmet alımı, ?Personelin işe alınması ve çıkarılması. 1-Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu, 2-Devlet İhale Kanunu, 3-Kamu İhale Kanunu hükümlerine tabi değildir. Geçici 3.madde ise son derece önemli: “Türkiye-Avrupa Birliği Malî İşbirliği kapsamında yürütülen bölgesel programların; bölgelerde yürütülmesi ve koordinasyonu amacıyla oluşturulan proje birimlerinin yürütmekte olduğu iş ve işlemler, buna ilişkin hak ve yükümlülükler ile her türlü taşınır mallar, kuruluş kararnamesinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç bir ay içinde ilgili ajansa devredilir.” Ajanslar’ın ne anlama geldiğini biraz daha açmadan önce Bitlis, Hakkari ve Van’da Kalkınma Kurulları’nda hangi kuruluşların yer aldığı aydınlatıcı olacaktır.
-III- YENİ TÜRK CEZA YASASI’NIN VE İSTİNAF MAHKEMELERİ’NİN İÇERDİĞİ TEHLİKELER Anayasa’da yapılan ve yapılması düşünülen değişikliklerin, İkiz Yasalar’ın her halkın kendi kaderini belirme hakkını tanımasını ve öngördüğü öteki hükümlerin, merkezî devlet yetkilerinin yerel yönetimle ve Türk ve yabancı özel sektöre devri ile ilgili yasal düzenlemenin Türkiye’yi nasıl bir uçuruma doğru sürüklemekte olduğu kendiliğinden ortadadır. Ama bunlara bir de dil ve benzeri konularda verilen ödünleri, iktidarın izlediği teslimiyetçi politikayı, özelleştirmelerle kamu varlıklarının bunların çoğunun askerî ve ekonomik stratejik kuruluşlar olduğu göz ardı edilerek yabancılara peşkeş çekilmesini ekleyin!... Ne var ki, Türkiye’nin özellikle korumasız bırakılarak bölünüp tasfiyesi ile sonuçlanacak bir başka olumsuzluk da Yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer alan bazı hükümlerdir. 301.madde değiştirilerek “Türklüğe hakaret”in suç olmaktan nasıl çıkarıldığı herkesçe bilindiği için burada bu madde üzerinde bir kez daha duracak değilim. Ama öncelikle, bu yasanın 305. ve 76-77.maddelerinin üzerinde konumuz açısından içerdiği tehlikeleri belirtmekle yetineceğim. İstinaf Mahkemeleri ise, Türkiye’nin hukuk birliğini bozarak bölgesel hukuk düzenleri oluşmasına yol açacaktır.
YENİ TÜRK CEZA YASASI Yasayı Kimler Hazırladı?
Doç.Dr.İzzet Özgenç hakkında ise, Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında, Eyüp C.Başsavcılığı’nın “kamu kurumunu dolandırmak, dolandırıcılığa iştirak, cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak, ihalelere fesat karıştırmak, hizmet sebebiyle emniyeti suistimal” savları ile yürüttüğü hazırlık soruşturması sonucunda öteki kimi kişilerle birlikte Hz.2001/1790 ve 12 Mart 2002 tarihli Ek Takipsizlik kararı verilmiş bulunmaktadır. (İzzet Özgenç şu anda profesör olarak YÖK Başkan Vekilidir.) Demek ki, bu üç doçentin de Erdoğan ile şu ya da bu biçimde bir ilişkisi bulunmaktaydı. Şunu da anımsatayım: Yeni bir ceza yasası hazırlamak görevi bu üç kişiye verildiği tarihte, Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer başkanlığında bir yeni ceza yasası hazırlanmış, hatta bu taslak Adalet Bakanlığı tarafından kitap olarak bastırılmış bulunuyordu!...
Vatanın Bağımsızlığı, Toprak Bütünlüğü, Rejimi Adalet Bakanına Emanet Şimdi önce Yeni Türk Ceza Yasası’nın 305.maddesini okuyalım: ….. Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine tabidir. Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.” Söz gelimi, yabancı vakıflardan ya da AB fonlarından para alarak bu eylemlerde bulunanların yargılanabilmeleri Adalet Bakanı’nın iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmaktadır.
PKK İle Mücadele Edenler Uluslararası Ceza Mahkemesine
76.madde “Soykırım”, 77.madde de “İnsanlığa Karşı Suçlar” başlıklarını taşıyor. Her ikisinde de zamanaşımı süresinin söz konusu olmadığı öngörülmüş. 76.maddeye göre;
Bir yanlış anlamayı önlemek için şu da belirtilmelidir ki, Bölge İdare Mahkemeleri’nin İstinaf Mahkemeleri ile bir ilgisi yoktur. Çünkü bu mahkemelerin verdikleri kararların temyiz incelenmesi Danıştay’da yapılmaktadır. * * * Türkiye’nin gittikçe ivme kazanan adımlarla nasıl parçalanmaya doğru sürüklendiği konusunda söylenecek daha çok şey var. Burada yalnızca Anayasa’da yapılan bazı değişiklikler ve gerçekleştirilen yasal düzenlemelerden yalnızca birkaçına değinerek karşı karşıya bulunduğumuz yıkıma bir parça olsun dikkati çekmek istedim.
TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ VE ERBAKAN ENGELİ“İsrail’i destekleyen; Müslümanlıktanda, insanlıktanda nasipsizdir!” Çünkü 60 yıldır Filistinli mazlumlara karşı acımasızca yürütülen vahşetin; Irak ve Afganistan işgalindeki dehşetin; bizdeki PKK ve Hizbullah gibi terör örgütleri ve cinayetlerin; asker, polis ve sivil kanattaki çeteleşmelerin; Bosna ve Sincan’da ki soykırım ve hıyanetlerin; Afrika’daki iç savaş ve sefaletlerin; milyonlarca kişinin telefine ve medeniyetlerin tahribine yol açan 1. ve 2. dünya harplerinin; yetmiş yıl süren ve insanlara kan kusturan Rusya ve diğer ülkelerdeki komünist melanetin; bütün insanlığı manen mahveden ve vicdanen çürüten her türlü ahlaki rezaletin birinci suçlusu ve sorumlusunun Siyonist Lobileri ve İsrail’in yöneticileri olduğunu, artık herkes bilmektedir. Bu korkunç zulümlere karşı çıkan; Yahudiler de, Hıristiyan kesimler de, putperest ve ateistler de elbette vicdan ehli kimselerdir. Ancak bütün bu haksızlık ve ahlaksızlıklarına rağmen, doğrudan veya dolaylı biçimde, İsrail’e ve Siyonist projelerine destek veren kimseler, bırakın Müslümanlığı, onurlu ve sorumlu insan bile değildir. Ve hele asırlar boyu İslam’a bayraktarlık yapmış, insanlığı medeniyet ve merhametle tanıştırmış şanlı bir tarihin ve Aziz bir milletin varisi olan Türkiye’nin siyasileri, yöneticileri, sivil ve askeri yetkilileri olup ta, şahsi makam ve menfaat uğruna, ülke çıkarlarımızı ve temel insan haklarımızı Siyonist lobilere ve İsrail’e peşkeş çekenler, her türlü laneti ve nefreti hak etmişlerdir. Böylelerini kahraman sanmak, Dinimize ve devletimize yönelik hıyanetlerine kılıf uydurmak ise, en hafif deyimiyle, eblehliktir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihi:
ABD Başkanı Solomon Truman'ın baskılarıyla B.M. Genel Kurulunun 29 Kasım 1947 tarihli oturumunda Filistin'den koparılan toprakların yurt olarak verilmesi kararına aleyhte oy kullanan Türkiye, her ne olduysa, İsmet İnönü Cumhuriyetince 15 Mayıs 1948 de ilan edilen İsrail Devletini kuruluşundan bir yıl sonra tanımıştır. Başlangıçta; “SSCB'nin Filistin'in taksimini savunması ve bölgede bir Yahudi Devleti kurulmasına sahip çıkması” karşısında yeni kurulacak İsrail Devletinin Sovyetler Birliği taraftarı olacağı ve Sovyetlerin Ortadoğu'ya girişinde bir köprübaşı oluşturacağı” korkusuyla İsrail'in kurulmasına karşı çıkan Türkiye'nin endişeleri, Batılı devletlerin İsrail’e destek verdiğini gördükten sonra ortadan kalkmıştır”[1] iddiaları ya saflıktır veya sahtekârlıktır.
Türkiye ile İsrail arasında ilk resmi diplomatik ilişki tesisi 4 Temmuz 1950'de imzalanan "Ticaret ve ödeme Anlaşmaları" ile atılmış ancak iki ülke yönetimi Arap faktörü nedeniyle dikkati çekmeme politikası izlemiştir.[2] Ticaret alanındaki işbirliğini müteakip, kültürel işbirliği kapsamında Türk ve İsrailli öğrencilerin birbirlerinin ülkelerinde eğitim görmeleri için burslar verilmiştir.[3] Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın, merkezi Avrupa'da olan "Evrensel İsrail Birliği" tarafından Yahudilere dil öğretmek için dünyanın dört bir yanında kurulan "Alliance Israelite" okulunun Bursa Şubesini, İsrail'in kurucusu Ben Gurion'un ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmesi ve İzmir Amerikan Kolejinden mezun olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes'in en yakın dostlarını İzmirli Yahudi sosyetesinin teşkil etmesi[4] bu dönemde iki ülkenin ilişkilerinde önemli etkendir. Türkiye ile Irak arasında 1955 yılında kurulan “Bağdat Paktından” sonra biraz bozulan Türkiye İsrail ilişkileri, 1956 yılında patlak veren Süveyş krizi sırasında Türkiye'nin İsrail'i kınaması ile kopma noktasına gelmiş ve 26 Kasım 1956'da Türkiye Tel Aviv' deki büyük elçisini geri çağırarak, İsrail ile ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine indirmesi göstermeliktir.[5] Çünkü Türk Hükümeti ekonomik ve istihbarat alanındaki işbirliğinin yanı sıra Amerikan Kongresinde çok güçlü ve etkili olan Yahudi Lobisinin desteğini kaybetmemek için İsrail ile ilişkilerini bilinçli olarak tamamen kesmemiş, el altından daha da güçlendirmiştir.[6] Ticari işbirliğinin yanı sıra istihbarat konusunun önemini çok iyi değerlendiren İsrail, Ağustos 1957'de MOSSAD'ın Casusluk ve Özel Görevler Bölüm Başkanı Eliahu Sasson'u Ankara'ya büyük elçi olarak atamıştır. Türkiye'yi işbirliği için ikna etme görevi verilen Sason, o dönemde MİT'in karşılığı olan Türkiye MAH (Milli Amale Hizmet) Teşkilatı Başkanı Hüseyin Avni GÖKTÜRK'ün yanı sıra, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU ve Başbakan Adnan Menderes'le de görüşmeler yapmış ve daha sonra MOSSAD Başkanı Ravven Shiloah'ın da katıldığı iki ülke istihbaratçılarının ortak toplantıları sonucunda, bölgede İran, İsrail ve Türkiye'yi kapsayacak bir güvenlik üçgeni oluşturulması konusunda Türk yöneticilerin iknası için ABD'den yardım isteyen İsrail'e ABD yönetimi destek olmuş ve Türkiye'nin İsrail ile işbirliği konusunda ikna edilmesi ABD'nin girişimleri sonucunda sağlanmıştır.[7] Ankara'nın işbirliği konusunda ikna edilmesinden kısa bir süre sonra İsrail'den Türkiye'ye üst düzey ziyaretler başlamış ve İsrail Başbakanı Ben Gurion Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Perez ve Genelkurmay Başkanı Zvi Zur 28 Ağustos 1958 de Adnan Menderes ile görüşmek üzere Ankara'ya gelmiş, ancak İslam âleminin tepkisini çekmemek için ELAL uçağının arıza nedeniyle Ankara'ya mecburi iniş yaptığı açıklanmıştır.[8] İran'ı da içine alan ve istihbarat alanında işbirliğini geliştiren bu görüşmeden sonra Amerikan Merkezi Haberleşme Teşkilatı CIA," İsrail, Gizli Servisler ve Dış İstihbarat" başlıklı bir rapor hazırlamış ve raporda MOSSAD, MİT ve İran Gizli Servisi SAVAK arasında imzalanan üçlü işbirliği anlaşması değerlendirilirken; Türkiye-İsrail işbirliği de ele alınmıştır. Türkiye-İsrail ve İran İstihbarat örgütleri arasında kurulan ve Trident adı verilen bu ağ üç ülkenin gizli servis başkanlarının yılda iki kez toplanarak, ele geçirdikleri istihbarat konusunda değerlendirme yapmalarını amaçlamıştır.[9] İşin aslı ise, Türk İstihbaratı fiilen İsrail’in kontrol ve güdümüne kaydırılmıştır. Bu bağlamda Menderes döneminde, özellikle Adana ve çevresi İsraillilerin çalışma alanı olarak verilmiş ve Türk İstihbarat Teşkilatı MAH'ın Başkanı Ziya Selışık da alışılmışın ötesinde İsrail Elçiliği ile temaslarda bulunmaya başlamıştır.[10] Ziya Selışık, Ankara’dan ziyade, Telaviv’e bağlıymış gibi bir tavır takınmıştır.
1967 Arap İsrail savaşında kuvvet kullanılarak toprak edinilmesine karşı olan Türkiye zahiren İsrail'i kınamış ve 1973 Arap-İsrail savaşından sonra Arap ülkelerine daha paralel politikalar izlemeye başlamış; savaş sırasında İsrail'e yardım etmek isteyen ABD'nin, İncirlik Üssünü kullanmasına izin vermemiş”[11] ve İslam dünyasına yaklaşmıştır. Erbakan Hoca’nın etkili olduğu bu politikalar yüzünden ihtilaller yapılıp MSP kapatılmıştır. 1980 de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi ve 30 Temmuz 1980 de Kudüs'ü İsrail'in baş şehri ilan etmesini müteakip Kenan Everin'in 26 Kasım 1980 de Doğu Kudüs'teki başkonsolosluğunu kapatıp İsrail'le diplomatik ilişkilerinin seviyesini "ikinci kâtiplik" düzeyine indirmesi, bu çerçevede THY'nin İstanbul-Tel Aviv seferi ile Türk gemilerinin İsrail limanlarına yaptığı seferleri iptal etmesi[12] Siyonistlerde panik yaratmıştır. Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği bu politika ABD Yahudilerince tepkiyle karşılanmış ve 1981 yılı Ocak ayında Türkiye'nin Washington Büyükelçiliğine bir mektup gönderen 61 ABD'li Senatör, “Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği politikanın Türk-Amerikan ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebileceği” uyarısında bulunmuşlardır. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi Hükümeti'nin ABD'nin bu tepkisine, “Türkiye'ye gelmek isteyen bir İsrail Spor Kafilesine vize vermeyerek” cevap vermesi, ABD Kongresindeki Yahudi Lobisini son derece kızdırmıştır.[13] Acaba Kenan Evren’e duyulan rahatsızlıkların temelinde İsrail'e yaptıkları mı yatmaktadır? ABD Yahudi Lobileri, “Bizim çocuklar!” dedikleri Kenan Evren ve ekibi tarafından aldatılıp ters köşeye yatırıldıklarının farkına çok geç varmışlardı. Çünkü Kenan Paşa’nın İsrail’e karşı tutum ve yaptırımları, öyle göstermelik ve geçici değil; ciddi, cesaretli ve etkili tavırlardı. Sağcı, solcu, İslamcı; Siyonistlerin üfürdüğü düdüğü çalan “Küresel köyün kavalcılarının”, hiç dinmeyen “Kenan Evren kini” nin altında, kim bilir ne derin kuyruk acıları depreşip durmaktaydı!? Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gittikçe kötüleştiğini gören ABD, Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği sert politikayı gözden geçirmesi ricasında bulunmaya mecbur kalmış ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren 14 Şubat 1982'de Türkiye'deki Yahudi Cemaati Lideri Hahambaşı Dawid Aseo ile görüşerek ilişkileri yumuşatmaya çalışmıştır.[14]
Ülkemizin İsrail'e karşı izlediği politikada 1990 sonrasında meydana gelen en önemli değişiklik; BM'in 10 Kasım 1975 tarihli oturumunda Hükümet ortağı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın özel gayretiyle “Siyonizm'i ırkçılık kabul eden” kararına "evet" oyu veren Türkiye'nin, maalesef 16 Aralık 1991 tarihinde bu kararın iptali için yapılan BM oylamasında çekimser kalması ve dolayısıyla İsrail yanlısı bir tutum takınmasıdır. Diğer yandan Türkiye ile İsrail arasındaki işbirliğinin savunma boyutunun gittikçe güç kazanması, Türk Amerikan ilişkilerinin de en önemli temellerinden birisi halini almıştır.[15] 1996 yılında Tansu Çiller ve Deniz Baykal iktidarında Filistinlilerle İsrailliler arasında gerçekleştirilen anlaşmayla Ortadoğu barış sürecinin yolunun açılmasından ve bunun ortaya çıkardığı olumlu atmosferden yararlanan Türkiye ile İsrail arasında imzalanan Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması ilişkilerde güvenlik boyutuna geçiş şeklinde ortaya çıkan köklü değişikliğin başlangıç noktası olmuş, 23 Şubat 1996 da Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'in, İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret sırasında iki ülke Hava ve Deniz Kuvvetlerinin işbirliği yapmasını öngören bir anlaşma imzalanmıştır. 11 Aralık 1996 da ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İsrail'i ziyaret eden ilk Türk Cumhurbaşkanı sıfatını almıştır. Ziyaret sırasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kasım 1997 de İsrail ve Amerikan kuvvetleri ile Doğu Akdeniz de ortak bir tatbikat düzenleyeceğinin açıklanması ise Türkiye'nin geleneksel olarak; “İsrail ile ilişkileri ileri noktalara vardırmadan uzak durma politikası” göz önüne alındığında birçok kesim için sürpriz bir gelişme sayılmıştır.[16] Bu gelişme İsrail ve ABD açısından o kadar önemliydi ki İsrailli Bakan Moshe Arens, Türkiye ile İsrail arasındaki askeri ittifakın bölgesel güç dengesini değiştirdiğini söylemeye başlamıştır. Şubat ve Ağustos 1996 da imzalanan ve birçok hükmü gizli kalan anlaşmalar, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin ortak tatbikatlar yapmasını öngörmekle kalmamış, İsrail Deniz Kuvvetlerinin, Türk limanlarından faydalanmasına. Hava Kuvvetlerinin de geniş Anadolu platosu üzerinde eğitim uçuşları gerçekleştirmesine de izin ve imkân sağlamıştır. Bu arada ABD'nin de yardımıyla hassas kameraların, alıcıların ve uyduların kullanılmasını içeren ortak bir sınır kontrol sistemi de uygulanmaya başlamıştır.[17] Refah-Yol Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın daha önce imzalanan bu anlaşmaları savsaklaması ve işlevsiz kılması ve ülke çıkarlarını ve bölge halklarını savunması; İsrail’i ve Siyonist Lobileri kızdırmış ve 28 Şubat tezgâhıyla Refah-Yol yıktırılmıştır. Söz konusu ilişkilerin geliştirilmesinde bir baskı ve teşvik unsuru olarak rol alan Amerika'nın Türk-İsrail yakınlaşmasını desteklediği açıktır. İsrail ile Türkiye ortak tatbikat yapmaya karar verdiklerinde Amerikan yönetimi sadece zamanlama konusunda endişelerini dile getirmiş, zamanını değiştirmede tarafları ikna ettikten sonra kendisi de tatbikata katılmıştır. Amerikalıların tatbikata bir Ürdün’lü Donanma Komutanını da dâhil etmeleri, hem ortaya çıkabilecek Arap muhalefetini yatıştırmaya çalıştıklarının, hem de bu ikili ittifakı genişleterek bölgede önemli bir gruplaşma haline getirmeye istekli olduklarının kanıtıydı. 1996 yılının Mart ayında İsrail şirketleri Türkiye'nin 54 adet F14 savaş uçağının modernizasyonuyla ilgili yarım milyar dolarlık bir projeyi almışlardır.[18] Aralık 1997 de 48 adet F-5 savaş uçağının modernizasyonu da ABD’lilerce “ya İsrail’e yaptırın, ya da çöpe atın” dayatmasıyla İsraillilere aktarılmıştır. Ancak, Erbakan Hoca, bunu fırsata çevirmiş, ABD’de yapılacak modernizasyon masrafını yarıya yakın düşürerek, Türkiye’yi kârlı çıkarmıştır. Ayrıca Türkiye ile İsrail Arrow Füzelerinin ortak yapımı konusunda anlaşmaya varmışlardır. Bu arada Türk-ABD ilişkilerinde, özellikle ABD'nin Türkiye'ye teknoloji transferinde isteksiz davrandığı dönemlerde, Türkiye'nin alternatif ülke olarak İsrail'e yöneldiği dikkate alındığında; ABD'nin Türk-İsrail yakınlaşmasını temin için böyle bir yönteme başvurmuş olabileceği hususu da dikkate alınmalıdır.
Bu dönemde özellikle AKP'nin iktidara gelmesinden itibaren, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde çok büyük gelişmeler yaşanmış ve siyasi ve askeri işbirliğinin yanı sıra ticari ve kültürel alanda da birçok ihale İsrail firmalarına verilmeye başlanmıştır. AKP döneminde İsrail'e sağlanan çıkarların başında, “Yabancılara toprak satışı konusunda İsrail'e tanınan özel ayrıcalıklar” ön sıradadır. Bu konuda yapılan ilk gayrı hukuki uygulama, yabancılara toprak satışında mütekabiliyet esaslarının gözetilmesi gerekirken bu kuralın İsrail için göz ardı edilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle yabancı ülkeler kendi topraklarında Türk vatandaşlarına mülk alma konusunda hangi hakları veriyorsa Türkiye Cumhuriyeti de o ülkenin vatandaşlarına Türkiye'de mülk edinme konusunda aynı hakları sağlanmıştır. Ancak bilindiği gibi İsrail'de yabancılara toprak satışı yasaktır. Dolayısı ile İsrail vatandaşlarının Türkiye'de toprak satın alması hukuken mümkün olmamasına rağmen, AKP İsrail vatandaşlarına tek taraflı olarak Türkiye'de toprak satın alma hakkını tanımıştır. Bu konuyla ilgili bir diğer özel uygulama da, dönemin İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından İsrailliler için yayınlanan "gizli kararname" ile ortaya çıkmıştır. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından yayımlanan 1 Haziran 2006 tarihli gizli genelge ile “İsrail vatandaşlarının Türkiye'de taşınmaz satın alabilmeleri için gerekli olan 6 aylık ikamet şartı” kaldırılmış ve İsraillilerin mülk edinmeleri için gereken "ikamet izni" devre dışı bırakılmıştır.[19] Aynı dönemde Cargill adlı firmanın Bursa'da tarım arazisine tesis inşa etmesine göz yumulmuş, bu konudaki yargı kararına rağmen tesis yıktırılmamış ve tarım arazilerine sanayi tesisi yapılmasına imkân veren yasa TBMM'den İsrail hatırına çıkarılmıştır. Halk arasında bu yasa Cargill yasası olarak anılmaktadır. Bu dönemde İsrail'in, Türkiye Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük, GAP'ın suladığı alan kadar bir araziye "mayın temizleme" karşılığı talip olması olayı da son derece önemli bir ayrıntıdır. Bu konuyu gündeme taşıyan Milli düşünceli ve sorumluluk ehli yazarların sözlerine kulak kabartmalıdır. "Irak'ın kuzeyinde kurulan "Yahudi Kürdistan"ın Türkiye'den toprak talepleri eskidir ve bu taleplere Türkiye içerisinden destek veren unsurlar da herkesçe bilinmektedir. Yine Türkiye'nin bu bölgesinde, Arz-ı Mev’ud hayalleri peşinde koşan İsrail'in talepleri ve projeleri yürütülmektedir. İsrail, Irak'ın kuzeyindeki yeni oluşumu desteklemektedir, bu oluşumun lideri durumundaki Barzani sülalesi ise Hahamlar yetiştirmiş bir ailedir. Dahası, İsrail kuruldu kurulalı Barzani ailesine maddi, istihbarı ve askeri elinden gelen her türlü yardımı yapmış ve bu yardımlar neticesinde işte bu günlere gelinmiştir. İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir'in 1983'te Türkiye'yi, "Kürdistan'ı işgal altında tutmakla" suçladığını da hatırlatmak gerekir. İşte böyle bir zeminde İsrail, Türkiye Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük, GAP'ın suladığı alan kadar bir araziye "mayın temizleme" karşılığı istemektedir. Niçin, Elbette Yahudi Kürdistan'ın Akdeniz'e açılabilmesi için bir koridor oluşturmak peşindedir. Bir toprağın 49 yıllığına kiralanması ne demektir? 49 yıl sonra İsrail'i oradan kim çıkartabilir? Elimizde şunca imkân, şunca güç varken bile, Ankara'dakiler Şaron'dan izin almadan Bush'la görüşmemiştir ve elde bunca imkân varken İsrail Türkiye'nin kırmızı çizgilerini morartan, Irak'ın kuzeyindeki oluşuma destek vermiş ve AKP Türkiye’si buna da gık diyememiştir.. Ardından Ankara Glocal Forum'un organize edeceği bir toplantıya ev sahipliği edilmiştir. Glocal Forum Başkanı Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan'ın oluşumunda önemli rol almış Mossad ajanı David Kimche. Kimche’dir Ankara'ya gelmiş, Güneydoğu'da ne yaptıklarını gizleme zahmetine katlanmayan PKK'lı belediye başkanlarının da katılacağı bir fuarı organize etmiştir. Öyleyse, Mossad Ajanı David ile ilgili bir başka bilgiyi aktarmanın tam zamanı gelmiştir. 1992'lerde Yüce Katırcıoğlu, Ajan Kimche'nin Türkiye'de önemli bir Yahudi ailesinin akrabası olduğunu ileri sürmüştü, iddia birilerini çok rahatız etti ki, tartışmanın bitirilmesi için, Şalom gazetesi Kimche için bir ölüm ilanı yayımlayıvermiş ve böylece Kimche ölmüş gösterilmişti. 1994'te Tansu Çiller Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak İsrail'i ziyaret etmişti. Öldü ilanı verilen Kimche, öldükten iki yıl sonra(!),"Türk İsrail Dostluk Derneği Başkanı" olarak Çiller'i ağırlayanlar içerisindeydi. Bu ziyarette Çiller, "Arz-ı Mev’ud'ta bulunmaktan çok mutluyum, İsrail'in vaat edilmiş topraklarda oturma hakkı var!" demişti. Peki, Çiller kimdi ve o vaat edilmiş topraklar içerisinde Türkiye'nin bulunduğunu bilmiyor olabilir miydi? 1992'de öldüğü söylenen Mossad ajanı 1994'te İsrail'de Çiller'i konuk etmiş, 2006'da Ankara'da Büyükşehir Belediye Başkanı ve Zaman Yazarı Fetullahçı Hüseyin Gülerce ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek gibi, İngiliz Masonlarının kurduğu “Yeniden Milli Mücadele” elemanı Melih Gökçek ile malum fuarı tertiplemişti. CHP'li Gökhan Durgun, "Maliye Bakanı Suriye sınırındaki araziyi Yahudi Ofer'e kiralamaya söz vermiş" demişti. Şimdi biz, Türkiye İsrail'in çiftliği mi demeyelim de, ne diyelim"?[20] Tespitleri yerden göğe haklıdır. Bu arada İsrail'e mayın temizleme karşılığında 49 yıllığına kiralanması düşünülen arazide TPAO tarafından yapılan sondaj çalışmalarında Mardin'in Nusaybin İlçesi yakınlarındaki mayınlı arazilerde açılan 5 kuyudan 3'ünde petrole rastlanmıştır. TPAO, daha önce Sınırtepe'de 12, Çamurlu'daki kuyuda 16 gravite petrol bulmuştu. AKP hükümetinin 49 yıllığına yabancıya vermeyi düşündüğü bölgedeki kuyu sayısı böylece 5'e çıkmıştı. İki İsrail firmasının talip olduğu, Suriye sınırındaki arazilerin, mayından temizlenmesi karşılığında 49 yıllığına kiralanmasının amaçlandığı ve Muhalefet partilerinin yanı sıra askeri yetkililerin ve sivil toplum örgütlerinin de "güvenlik" gerekçesiyle karşı çıktığı projeye zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün "Mayınların temizlenmesi için 40-50 milyon dolarlık bir bütçe gerekiyordu. Ancak mayınlar yer değiştirdi ve maliyet 500 milyon dolara çıktı. Bu kadar paramız yok" diye sahip çıkması da ilginç bir yaklaşımdır. Başbakan Erdoğan'ın Rusya'ya yaptığı ziyaret sırasında “Mavi Akım Projesi'nin İsrail'e kadar uzatılması konusunun ele alınması” bir diğer ilginç gelişmedir. Ziyaretten sonra BOTAŞ Dış İlişkiler Müdürü İsmail Çapanoğlu, “Hazar petrollerinin İsrail'e kadar gönderilmesiyle ilgili görüşmeler yapıldığını” bildirmiştir. Dünyada enerji ihtiyacının her geçen gün arttığına dikkat çekerek Hazar Havzası ve Orta Asya'nın yıldızının 21. yüzyılda da parlayacağını ve Doğu Akdeniz Bölgesi'nin de projeler nedeniyle öneminin sürekli artacağının altını çizen Çapanoğlu, Ceyhan'a ulaşan petrolün bir miktarının Uzak Doğu pazarlarına taşınması amacıyla İsrail'e gönderilmesiyle ilgili görüşmeler yapıldığını belirterek, "Ceyhan sadece Doğu Akdeniz petrol piyasasına değil, kurulacak rafineri sistemi ile Türkiye ve Doğu Akdeniz'deki petrol ürünü piyasasına da önemli katkılar sağlayacak"[21] açıklamasını yapmıştır. Konuyu ilginç kılan diğer bir ayrıntı ise; 20.05.2005 tarihli Yeniçağ Gazetesinde açıklanmıştır: Tüpraş'ın Koç'a satışından 6 ay önce, borsa'daki TÜPRAŞ hisselerini toplayarak, cebine açıktan 800 milyon dolar koyan, Koç'un TÜPRAŞ'taki ortağı, Kuşadası limanını 46 yıllığına kiralayan, Park Otel'in sahibi, Galataport'un en yüksek teklif veren alıcısı İsrail pasaportlu Yahudi işadamı Sami Ofer; 2004 yılında özel uçağı ile Ceyhan'a gelerek, mavi akım için kurulacak tesislerin arazisinde inceleme yapmış ve 25 gün sonra, Rus Gasprom heyeti ile buluşmuştur. İsrail basınında da yer alan habere göre, Sami Ofer, Ankara'ya kadar uzanacak Rus Doğalgazı’nın İsrail'e ulaştırılması konusunda, heyete bir proje sunmuştur. Tohumculuk yasası ve Türk çiftçisinin İsrail’e ezdirilmesi! AKP’nin dönem içinde İsrail lehine kotarılan uygulamalardan biri de "Tohumculuk Yasası "dır. Söz konusu yasa ile Türkiye bir yandan İsrail ve ABD başta olmak üzere, yabancı tohum pazarı haline getirilirken, diğer yandan Türk çiftçisinin kendi tohumuyla ekim yapması yasaklanmış ve İsrail ve ABD firmalarından tohum satın almak zorunda bırakılmıştır. Üstelik ithal edilen tohumların genetik yapısı ile oynandığından bu tohumlarla yapılan ilk hasattan sonraki ekimlerde toprağa kanserojen maddelerin bulaştığı ve o topraklarda en az 20 yıl ürün yetiştirilemediği de ortaya çıkmıştır. Konuyu kendi web sitesinde değerlendiren bir uzmanın yorumu oldukça dikkat çekicidir: "Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için, artık patates ekimine izin verilmemektedir. Yani İsrail, sadece tohumu tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı da bedava bulaştırıyor! Tohumların içine hastalık yerleştiren İsrail bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor. Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de hala yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor. İşin daha da korkuncu AKP buna zemin hazırlıyor ve hiçbir tedbir almıyor. Köylümüz kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Aksi halde uluslararası mahkemede yargılanmasına imkân sağlanıyor. Şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır. İkincisi de AKP Türkiye’si oluyor!". Bu arada AKP hükümetinin Resmi gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren kararına göre, bundan böyle resmi ve özel kurslarda İsrail devletinin resmi dili olan İbranice'nin ve PKK'ya destek olan Hollanda'nın resmi dili Felemenkçe'nin eğitiminin resmileşmesi kararlaştırılmıştır. Bakanlar Kurulu’nun söz konusu kararını "korkunç" diye niteleyerek, Yahudi destekli yabancı sermayenin ülkeyi işgal etmesinden sonra, İbranice'nin de resmileştirilmesi ile yeni bir kültürel işgalin başlatıldığına dikkat çeken araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın açıklamalarını yorumsuz olarak aşağıda sunuyoruz: "Bu kararı ancak AKP hükümeti alabilirdi. Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi ülkelerde Türkçe yasaklanırken, İsrail'de Türkçe resmen kabul edilmemişken, hükümetin dünyanın en az konuşulan dillerinden biri olan İbranice'yi resmileştirmesi açıkçası art niyetli bir karardır. Hangi Mason ağabeyleri bu aklı verdi belli değil. Türkiye İsrail'in sömürgesi midir? İsrail'de Türkçe var mı? AB ülkelerinde Türkçe yasaklanırken, Türkiye'de İbranice'nin resmileşmesi nasıl açıklanabilir? Bu kararın bir adım sonrası Türkiye'nin İsrail'in sömürgesi haline getirilmesidir. Son olarak Hollanda merkezli bir şirket Oyak Bank'ı aldı. Ancak diğer yabancı şirketler gibi bu da Yahudi sermayesidir. Ülkenin finansal kaynaklarının birer birer Yahudi sermayesinin hakimiyetine girmesinden sonra, bu kez de kültürel olarak İsrail'in hakimiyeti altına alınmak isteniyoruz" Yukarıdaki bilgilere ilave olarak Yahudilerin Türkiye'yi soykırımla suçlayan örgütü ADL(Anti-Defamation League)'nin Başbakan Erdoğan'a yüksek cesaret nişanı verdiğini de unutmamalı, Onun Davos’taki fos çıkışlarını alkışlayıp avunmaktan utanmalıdır. AKP döneminde Türkiye ile İsrail arasında sürdürülen faaliyetlerin bir diğer önemli göstergesi de iki ülke arasında Devlet Başkanı, Başbakan ve çeşitli bakanlar seviyesinde yapılan karşılıklı ziyaretler ve verilen mesajlardır. Erdoğan ve Gül'ün İsrail ziyaretlerinin yanı sıra, İsrail Başbakanı Olmert ve Devlet Başkanı Peres'in Türkiye'de ağırlanması ve Peres'e TBMM'nde konuşma yaptırılması Türkiye Cumhuriyeti'nde talihsiz bir ilki oluşturmaktadır. Bu konuda fazla söze gerek olmadığı, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi'nin aşağıda yer alan ifadelerinden anlaşılmaktadır: "Başlangıçta AKP ile ilişkimiz bir 'aşk hikâyesi' değildi. Ama zaman içinde 'sevgi'yi yakaladık. Birçok konuda aynı anda, aynı çıkarları savunuyoruz."[22] Acaba AKP’nin Siyonizm hizmetkârlığı ve İsrail’in AKP’ye bakışı bu resmi itiraflar kadar, daha nasıl anlatılacaktır?
[1] Ömer Lütfi Taşçıoğlu, ABD’nin Küreselleştirme Politikaları, Ankara, 2006, s.49 [2] Türel YILMAZ, Türkiye-İsrail Yakınlaşması, İmaj Yayınevi, Ankara, 2001, s.9 [3] Yusuf BASASEL, Yahudi Tarihi, Üniversal Dil Hizmetleri ve yayıncılık, İstanbul, 200, s.13 [4] Nezih, TAVLAS, Türk-İsrail Güvenlik ve İstihbarat İlişkileri, Avrasya Dosyası (İsrail Özel), c.5, 1999, s.81-82 [5] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna karşı Politikası, Ankara SBF Yayınları, Ankara 1972, s99-100 [6] Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, İmge Kitapevi, Ankara, 1990, s.81 [7] Yılmaz, Türkiye…, s.22 [8] Lbid, [9] Lbid, s.23 [10] Lbid, s.24 [11] Gencer, ÖZKAN, 50nci Yılı Biterken Türkiye İsrail İlişkileri, TTK yayınları, Ankara 1999, s.541-542 [12] Basalel, Yahudi…,s.302 [13] Tavlas, Türk..,s.86 [14] lbid [15] Nasuh, USLU, Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, 21nci YY Yayınları, Ankara 2000, s.150 [16] Malik, MÜFTİ, During the Caution in Turkish Foreign Pociy, Müddle East Journal, c.52, No:1, 1988, s.35,36,47 [17] Uslu, Türk…,s.353 [18] Uslu, Türk…,s.353 [19] 20.07.2006 Yeniçağ [20] 13.06.2006 Hasan Demir [21] 30.03.2007, Yeniçağ [22] Utku Çakırözer, 21.07.2007, Milliyet UFUK EFE-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ -EYLÜL2009 Gül-Erdoğan arasında; AKP’DE KADROLAŞMA VE KUYU KAZMA OPERASYONLARI HIZLANIYOR!"Türk bayrağı asılmayacak" diye bağıran, kendine aşırı güvenli asık suratlı, sinirli DTP’li kadınlar TC’ye kin kusuyor. Birisi de seçimlerden sonra, Ağrı'da galiba belediye başkanlığını kazanan AKP'liyi istemiyor, saymıyor ve "burada falanca kazanmıştır" diye haykırıyor. Aynı fuarda askerlerimizi şehit eden katil teröristler için saygı duruşunda bulunuluyor. Yer Batman. Bir fuar açılıyor. DTP'li milletvekilleri ayakta, saygı duruşunda. İstiklal marşı yok. Bayrağımız bulunmuyor. Bu arada ABD'li komutan Petreus, ABD ordusunun Irak'tan çekilmesi için Türkiye'den üs ve liman arayışında, bizimkilerin nabzını yokluyor. Bu Petreus gavuru, başımıza çuval geçiren kişi oluyor. Bu arada, Sayın Cumhurbaşkanımızın da Kırgızistan'daki ABD üslerinin açılması için arabuluculuk ettiği söyleniyor!? Ekonominin resmiyette %14, ama gerçekte %34’e yakın küçülme üzerinde durulmuyor. Ekonomistler buna benzer bir küçülmenin ta 1945'lerde yaşandığını söylüyor. Albay Çiçek olayının, bu görülmemiş dibe vuruşu örtmesi için çıkartıldığı da söyleniyor. Bu arada; Albay Çiçek hadisesini ortaya çıkaran muhabirin, soyadından hareketle ve "isim bilim"e dayanılarak, İbrani asıllı olduğu söyleniyor. İbrani asıllı olmak, elbette suç da değildir, günah da; ama ülkemiz, bölgemiz ve devletimizin üzerindeki Siyonist ve sabataist hesapları da unutmamak gerekiyor. Bir son dakika gelişmesi daha: AKP'nin oyları yüzde 35’e gerilemiş görünüyor. Yorumcular, son "askerle didişme" olaylarının puan kazandıracağı umulurken, bunun beklendiği gibi çıkmadığı fikrinde birleşiyor. İnen olaylar ise SP, CHP, MHP’ye gidiyor. Bazı kulağı delikler: Ufukta bir büyük krizin yaklaştığını, Uluslararası değil, ulusal bir kriz yaşanacağını, Bu krizin bazılarına büyük fırsatlar yaratacağını, Yahudilerin, sabataistlerin ve işbirlikçi hainlerin servetine servet katacağını ve Anayasa Kitapçığının bu kez tersten fırlatılacağını” söylüyor. 16 Haziran 2009 tarihli gazetelere bakıyoruz: OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "Bir kıdemli başçavuş, 31 yılın sonunda OYAK’tan 195.7 bin lira alacak. Bu, bir ev, bir arabaya yetiyor" diyor. Ulusoy, ellerindeki 3 milyar dolar nakitin gücüyle dünyada kömür ve demir madeni arayışına girdiklerini de ekliyor. Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), 48’inci yılında üyelerine "iki anahtar"ı, yani "bir ev, bir araba"yı garantiliyor. 2008 sonu itibariyle 31 yıllık OYAK üyesi bir kıdemli başçavuş emekliliğinde 195 bin 770 lira toplu para alacak duruma geliyor. 39 yıllık OYAK üyesi bir korgeneral için de bu rakam 441 bin 404 liraya çıkıyor. OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "OYAK’ın toplam bilanço varlıkları 2008 sonu itibariyle 10 milyar 588 milyon liraya ulaştığını, böylece, 241 bin 048 üyemizden her yıl emekli olan 5 bin dolayında kişi, artık OYAK’tan eline geçecek toplu parayla bir ev, bir araba alacak noktayı yakaladığını" müjdeliyor. Yoksa! Acaba? Asker ve sivil 250 yüksek bürokratın emekliye ayrılıp saf dışı edileceğinin altyapısı ve “gönül alması” mı hazırlanıyor? Parti İçi Pazarlıklar Kızışıyor! AKP'deki güç kaybı, parti içinde kılıçların çekilmesine neden oluyor. Erdoğan partinin seçimden başarısız çıkmasının sorumlusu gördüğü, bazı bakanları görevden aldığı biliniyor. "Gülcü"ler ise seçim başarısızlığının faturasını Erdoğan'a kesiyor. Menfaat ve hıyanet koalisyonu AKP'deki derin çatlak, partinin ilk seçim başarısızlığıyla su yüzüne çıkıyor. Partiyi oluşturan güç odakları, hesapları alt üst eden seçim sonucu ile birlikte kılıçları karşılıklı olarak çekmiş görünüyor. Partinin bir kanadı diğerini hedef alırken, biribirlerini Ergenekonculukla bile suçluyor. İlk hamle Gülcüler'den geliyor 29 Mart akşamı, seçim sonuçları az çok belli olduktan hemen sonra Gülcüler sahneye çıktı ve operasyonu başlattı. Zaman gazetesinin etkili yazarı ve Erdoğan'a karşı Gül'ü destekleyen Fetullahçıların has adamı Hüseyin Gülerce seçim gecesi, Kanal D'de katıldığı programda şöyle konuştu: "Halk, Başbakan'a “one minute” dedi." Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru da 1 Nisan tarihli köşesinde Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı. Taha Kıvanç, yazısında AKP'nin seçim kampanyasında Tayyip Erdoğan'ı ön planda kullanmasını eleştirip, AKP içinde şu yorumun yapıldığını da aktardı: "Tayyip Bey; çıkan sonucu da partisine değil kendisine tepki olarak yorumluyordur. Beklediğini alamadı çünkü." Gül, Tayyip'e karşı televizyon mu kuruyor? Çevresindekilere Cumhurbaşkanıyla ilgili olarak: "omuzlarımın üzerinden ateş ediyorlar" diyen Erdoğan ve Abdullah Gül'ün ekipleri şimdi karşı karşıya geldiği söyleniyor. Abdullah Gül, ulusal çapta yayın yapacak bir televizyon kanalı kurdurmak için yandaşlarını harekete geçiyor. Kayseri merkezli yayın yapan yerel bir televizyon kanalının ulusal yayını için hazırlıkları tamamlandığı belirtiliyor. Seçimden birkaç hafta önce bu televizyon için uydu frekansı tahsis ettiriliyor. Televizyonun teknik donanımı Almanya'dan getirtiliyor. Televizyon kanalının kuruluş işini, Gül'e yakınlığıyla bilinen Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki yürütüyor. Yine Kayseri'deki Gül'ün en önemli destekçilerinden Boydak Holding de televizyonun gizli finansörlüğünü yapıyor. Gül-Erdoğan kapışmasında Kayseri üs rolü oynuyor AKP içindeki Gül-Erdoğan yarışında Kayseri önemli bir rol oynuyor. Kayseri'deki saflaşma özellikle 22 Temmuz seçimlerinde su yüzüne çıkmıştı. Abdullah Gül, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki'yi de milletvekili yaparak Ankara'ya getirmek istemiş, Erdoğan'ın son andaki müdahalesiyle Özhaseki listeden çıkarılarak yerine Mustafa Elitaş yazmıştı. Kayseri listesindeki tek Erdoğancı aday olan Elitaş, 5'inci sırada girdiği seçimleri kazandıktan sonra Erdoğan tarafından AKP Grup Başkanvekilliğine taşınmıştı. Sanki kedi yavrusu gibi: “6 bakanı kapı dışarı koyarım” deniyor! Seçimlerden bir gün sonra Bakanlar Kurulu toplantısındaki istifa tartışmasının Sabah Gazetesi'ne yansıması, Hükümet içindeki gerilimin ulaştığı boyutu göz önüne seriyordu. İlginçtir, Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve damadının patronu Çalık'ın gazetesi Sabah'ta çıkan bir haber, Tayyip Erdoğan'ın büyük tepkisine neden oluyordu. Sabah 1 Nisan'da, Bakanlar Kurulu toplantısında konuşulanları ve bakanların istifalarını sözlü olarak sunduklarını yazıyordu. Toplantıda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, 'partiyi başarısız gösterir' gerekçesiyle istifalara itiraz ettiği bilgisi de gazetenin haberinde yer alıyordu. Erdoğan bu habere o kadar sinirleniyordu ki, ağzından çıkan sözlerin ne gibi sonuçlar doğuracağını hesap edemeyecek duruma getiriliyordu. Erdoğan G-20 zirvesi için İngiltere'ye uçmadan önce havaalanında bu konuyla ilgili soruya "toplantıda konuşulanlar dışarı sızdırdıysa, bunu sızdıran 6 bakanı da dışarı koyarım" diyordu. Erdoğan, tepki gösterdiği bu haber için gazete yöneticilerini de aradığını ve gazete yöneticilerinden "6 bakandan da teyit aldık" cevabını aldığını da ağzından kaçırıveriyordu. Erdoğan'ın "6 bakan" ifadesi şaşırtıcıydı. Çünkü, Sabah'ın haberinde böyle bir sayı verilmiyordu. Cemil Çiçek Ergenekonculukla suçlanıyor! Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in seçim sonuçlarıyla ilgili Hürriyet Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu'na yaptığı değerlendirmeler de kırılmanın bir başka merkez üssü oluyordu. Çiçek'in, "DTP Iğdır'ı aldı, yani Ermenistan sınırındalar, güvenliğe dikkat etmek gerekir" demesinin ardından başta Taraf olmak üzere Amerikancı ve neoliberal tüm gazeteler Çiçek'e yönelik kampanya başlatıyordu. Bu açıklama üzerine AKP yöneticileri basın aracılığıyla tartışmaya başlıyor ve Nihat Ergün, “Çiçek sanki bir başka partinin mensubuymuş gibi değerlendirmeler yaptı” diye çıkışıyordu. Ahmet Altan 1 Nisan günü Taraf’taki köşesinde, şu ifadeleri kullanarak Cemil Çiçek'i Ergenekoncu olmakla suçluyordu: "AKP'nin içinden dört kişi daha Çiçek gibi konuşsun, Ergenekon'a, askerî darbeye, 'yok mu kapatılacak bir parti' diye ortada dolaşan Anayasa Mahkemesi'ne gerek kalmaz. AKP kendi kendine kadük olup silinir ortadan. Belki de bunu bildikleri için Ergenekoncular, AKP'yi bölme planı yaparken ilk sıraya Çiçek'in ismini yazmışlar. Çiçek, AKP'yi sadece bölmez, bir fırsat verilirse un ufak eder. Hatta anlayabildiğim kadarıyla, bir fırsat verilmezse de bunu yapmak niyetinde." Fetullahçı siteler: "Cemaate düşman bakan" ilan ediyor Hemen ardından Fetullahçı internet sitelerinde Cemil Çiçek'e yönelik bir kampanya başlıyordu. Aktif haber isimli internet sitesi, Cemil Çiçek'in derin ilişkilerinin Ankara'da uzun süredir konuşulduğunu, özellikle de TSK'nın en şahinlerinden dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Aytaç Yalman'la samimi olduğuna dair bir haberi okuyucularına duyuruyordu. İnternet sitesi, Yalman'ın emekli olurken dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e veda ziyaretinde bulunmasını, Çiçek ve Doğan Grubu arasındaki iyi ilişkileri kurulmasını haberine kanıt olarak gösteriyordu. Haberde ayrıca Çiçek'in Yahudi Cemaati lideri Bensiyon Pinto'yla samimi olduğu ve Çiçek'in dünürü Nurcan Cicioğlu'nun da Fenerbahçe Lions Kulübü'nde 2003-2004 yılları arasında başkanlık yaptığı da özellikle vurgulanıp, Çiçek'in muhafazakar çevredeki itibarı iyice zedelensin isteniyordu. Yine aynı sitede "Çember Çiçek için daralıyor" ve Fetullahçıların gasteci.com adlı sitesindeyse "Cemaate düşman Bakan Cemil Çiçek" başlıklarıyla yazılar yayınlanıyordu. Ama nedense, Fetullah Gülen’in ABD Siyonist Yahudi Lobilerinden madalya aldığı ve onların himayesinde “İslam’ı yozlaştırma hizmeti” yaptığı yazılmıyordu. Çiçek yetmez, Hilmi Güler de Ergenekoncu yapılıyor! Aynı internet sitesi, bir tören dönüşü dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un arabasına bindiği gerekçesiyle Enerji Bakanı Hilmi Güler'i de Ergenekoncu ilan ediyordu. Haberde, Bakan Güler'in Beypazarı'ndaki Bor madeniyle ilgili bir tören sonrası, dönüşte dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un makam otomobiline bindiği, ikilinin Ankara'ya kadar koyu bir sohbet içine girdiği ve bu sohbetle başlayan samimiyetin sonrasında da devam ettiği belirtiliyordu. Aynı Bakan'ın Ergenekon davası sanığı Albay Levent Göktaş'la da samimi olduğunu iddia eden site, Erdoğan'ın tüm bu gelişmelerden haberdar olduğu ve Kabine revizyonunda bu derin bağlantıları göz önünde bulunduracağını savunuyordu. Kabinede "Gül-Erdoğan kavgası" derinleşiyor AKP'deki erimenin faturasını Recep Tayyip Erdoğan'a kesen Gül ekibi, kabine değişikliği konusunda bastırıyordu. Abdullah Gül ekibinin bazı bakanları hedef alan kampanyası sürerken, Erdoğan da bu kampanyaya nasıl karşı koyacağını ekibiyle tartışıyordu. Öte yandan geçen haftaki "Gül Tayyip'e muhalif televizyon kuruyor" haberimiz Gül ekibinde tedirginliğe neden oluyordu. Cemaatler koalisyonu AKP'de başlayan hesaplaşmanın, partiyi bölünmeye kadar sürüklemesinden korkuluyordu. Tayyip Erdoğan'ı kontrol altında tutmayı sürdürmek isteyen Gül ekibi, başlattıkları kampanyanın amacının: "Kabinedeki Erdoğancı ağırlık tasfiye edilecek, yerine Abdullah Gül'ün adamları getirilecek" deniyordu. Gülcüler "yanıltma taktiği”yle bakan hazırlıyor Seçimin hemen ardından başarısızlığın faturasını Erdoğan'a kesen Gülcü köşe yazarları, kabine revizyonunda hedef aldıkları kişileri karalama kampanyası başlatıyordu. Cemil Çiçek ve Hilmi Güler gibi bazı bakanları hedef alan yayınların ardından, yeni bakan isimleri dillendirilmeye başlanıyordu. Örneğin, Hilmi Güler'in yerine AKP Kayseri Milletvekili Taner Yıldız'ın getirileceği söylentisi yayılıyordu. Söylentiyi yayanlar, Yıldız'ın Erdoğan ekibinden olduğunun da altını çizerek Yıldız'ı kabineye sokmaya çalışıyor ve sonunda başarıyordu. Erdoğan, ekibiyle "mini zirve" yapıyor Gülcülerin kılıçları kuşanması üzerine Erdoğan da kendi savaş ekibini hazırlıyor ve kendi ekibini 8 Nisan sabahı Üsküdar'daki evinde toplantıya çağırıyordu. 4 saat süren toplantıda Egemen Bağış, Faruk Çelik, Zafer Çağlayan ve en önemlisi de Cüneyd Zapsu bulunuyordu. AKP kulislerinde, bu mini zirvede 'kabine savaşı'nın yanı sıra 'parti içi temizlik' operasyonunun da masaya yatırıldığı konuşuluyordu. Bu senaryoya göre Kasım ayında yapılacak AKP Olağan Büyük Kongresi öne alınarak, Eylül ayına olağanüstü büyük kongreye gidilecek, bu sayede hem parti vitrini hem de TBMM'deki vitrin yenilenecek” deniyordu. Ama en önemlisi, her iki ekip de, parti yönetiminde ve temsiliyette daha fazla söz sahibi olabilmek için tüm kozlarını oynuyordu. Tayyip Erdoğan'dan Abdullah Gül'e suçlama geliyor AKP'deki saflaşmada CIA/MOSSAD imalatı "muhafazakar demokratlık" misyonunu A. Gül sahipleniyordu. Tayyip Erdoğan'a ise "Milli Görüş"ün devamı kimliği kalıyordu. Erdoğan'ın, giderek daha kesin hatlarıyla ABD ve İsrail'den uzak bir görüntü vererek iç güçlerden destek almaya çalışacağı konuşuluyordu. Ancak AKP hükümeti dış destek olmadan varlığını sürdüremez. Gül de dış destek kozuyla Tayyip'i susturuyordu. Batıcı yazarlar kampanya halinde Erdoğan'ı topa tutarken, Gül'ü parlatıyordu. ‘Omzumun üzerinden ateş ediyor ve sırtımdan geçinmeye çalışıyordu!? Tayyip Erdoğan yakın çevresine Abdullah Gül'den yakınarak böyle söylüyordu. Bu sözü Ergenekon için söylüyordu ama genel bir anlam yüklüyordu. Ancak son gelişmeler, Abdullah Gül'ün artık Tayyip Erdoğan'ın omzunun arkasında olmadığını ortaya koyuyordu. Gül, Erdoğan'ı siper edinemiyordu. Son İsrail saldırısı Erdoğan ve Gül arasındaki çelişmenin daha belirginleşmesine yol açıyordu. Önümüzdeki günlerde koltuğunu bırakacak olan İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Türkiye'yi ziyaretinin ardından Gazze'ye yönelik büyük bir katliam başlatınca, Tayyip Erdoğan'ın tepkisi beklenenden büyük oluyordu. Gerçi Tayyip Erdoğan, daha önce de İsrail saldırganlığı konusunda sert açıklamalar yapmıştı ama bu seferki farklıydı. Olmert, Türkiye ziyaretinde Tayyip Erdoğan ile 5 saat baş başa görüşmüştü. "BOP eşbaşkanlığı" misyonu çerçevesinde İsrail-Filistin, İsrail-Suriye arasında, Haaretz gazetesinin deyimiyle "kuryelik" yaptırılan Tayyip Erdoğan, saldırının ardından "kandırıldım" açıklamasını yapıyordu. Bu çıkışın, diplomatik bir değerlendirme olmaktan çok kişisel bir serzeniş ve tepki olduğu sırıtıyordu. Ancak, Abdullah Gül'ün İsrail saldırısı karşısında Tayyip Erdoğan'a göre ton farkı da gözden kaçmıyordu. Olmert, Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra Abdullah Gül ile de Çankaya Köşkü'nde görüşmüştü. Ziyarete, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan da katılmıştı. Diplomatik kaynaklar, Hamas ile ateşkesin sona ermesinin ardından İsrail'in böyle bir saldırı planladığının belli olduğunu, Olmert'in Türkiye ziyaretinde bu mesajı verdiğini kaydediyordu. Ergenekon tertibinde Gül, Tayyip'i öne mi sürüyordu Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki çelişmenin kökleri AKP'nin kuruluş yıllarına kadar uzanıyordu. Ama giderek derinleşmesi ve ikisinin farklı kamplara doğru çekilmesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dayanıyordu. Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesinin ardından Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olarak sahneye çıkması ve bu konudaki ısrarını sürdürerek Çankaya'ya tırmanması, Tayyip Erdoğan'ın gönülsüzce sürüklendiği bir süreç olmuştu. Aynı süreçte Ergenekon tertibinin de düğmesine basılıyordu. Düğmeye basan ise doğrudan Abdullah Gül'dü. Danıştay suikastinin ardından MİT ve Emniyet'in brifingiyle süreç başlatılmış, Gül, "Bir Savcı bulun, bunları delillendirsin" talimatını veriyordu. Savcı bulunuyor ve Cumhurbaşkanlığı seçim tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde hazırlıklar tamamlanıyordu. Haziran 2007'de Ümraniye bombalarıyla başlayan operasyon, Abdullah Gül'ün seçimlerden sonra Çankaya Köşkü'ne çıkışının ardından bir üst aşamaya sıçratılıyordu. Çankaya'daki mevziye oturan Abdullah Gül, operasyonun yoğun günlerinde perde gerisinde duruyordu. Hatta İlhan Selçuk'un gözaltına alınması üzerine Cumhuriyet'in Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile görüşüp bu duruma tepki gösterir pozu veriyordu. Gül, bu süreçte, sanki Tayyip Erdoğan'ı öne sürüyordu. Tayyip Erdoğan'a gayrı resmi danışmanlık yapan Şükrü Karaca, 31 Mart 2008 tarihli Milliyet'te Devrim Sevimay'a verdiği röportajda Ergenekon operasyonunu değerlendirirken şunları söylemişti: Şükrü Karaca: "Başbakan bu işte siyasi kurban" itirafında bulunuyordu "Başbakan bu işte siyasi kurban. Çünkü birileri Başbakan'ın arkasında durmuş omzunun üzerinden ileriye doğru ateş ediyor. Ama ne yazık ki Başbakan o omzundan ateş edenleri teşhis etmekte, bunların hangi komplikasyonlara yol açacaklarını öngörmekte bazı sıkıntılar, eksiklikler yaşıyor. Yoksa bir siyasetçi hiçbir şey yapmasa bile en azından kendini koruma içgüdüsüyle buna mani olurdu. -Bu gücün AKP'yle ilişkisi nedir? -Bu tür unsurlar pazarlıkçı unsurlardır. O yüzden bunların AKP'yle işbirliği tamamen taktikseldir. Bugün Erdoğan'la iş tutarlar, yarın başka biriyle... Onların geleneksel tarzı budur. Çünkü kendileriyle sınırlı bir Türkiye tarifleri vardır ve ona ulaşmak için son derece pragmatiktirler. Sonuçta kimseye karşı bir mesuliyetleri yok, o yüzden iktidarlar zayıflar, onlar zayıflamazlar. -Size göre ne yapmalı Başbakan? -Başbakan şu anda sırtında birilerinin yükünü taşıyor; bu kamburdan kurtulmalı. Kendi kontrol edemediği unsurların devleti huzursuz etmesinin önüne geçmesi lazım." Karaca ayrıca, "Davul Başbakan'ın omzunda, ama sanki tokmak başkasının elinde. O tokmağı geri alması gerekiyor Başbakan'ın” değerlendirmesi yapmıştı. Kapatma davası Erdoğan'ın tokmağı eline almasını erteledi. Kapatma davasının sonuçlanmasının ardından Abdullah Gül'ün özellikle Ermenistan ziyaretiyle başlayan süreç ve Irak'ta Kukla Devlet'in kabulü ve PKK'ya af konusundaki atağı, Karaca'nın deyimiyle Tayyip Erdoğan'ı tokmağı eline alması için hamle yapmaya sevk etti. Tayyip Erdoğan, "kuvvetli adamım. Sırtıma çıkıp, benden kuvvet alıyor. Benim arkama saklanarak ateş etti Ergenekon'a ve Ordu'ya!" diyordu. Başbuğ: "Herkes doğru yerde dursun" derken, Erdoğan: "ben doğru yerde duruyorum" yanıtını veriyordu Aktütün baskının ardından Taraf gazetesinden Ordu'ya yönelik CIA destekli ağır saldırıları üzerine Gül-Erdoğan çelişmesi yeni bir boyut kazanıyordu. Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un "Herkes doğru yerde dursun" "çağrısından" sonra, "Ben doğru yerde duruyorum" diyerek yeni yerini ilan ediyordu. Abdullah Gül artık Tayyip Erdoğan'ın arkasına saklanamıyordu. Fehmi Koru'nun Gül adına çıkışı: "Erdoğan Obama gibi geldi, Buş gibi oldu" İşte bu süreçte Abdullah Gül açıktan Tayyip Erdoğan ile mücadele başlatıyordu. Fehmi Koru'ya, "Obama gibi geldi, Bush gibi oldu" çıkışını yaptıranın Gül olduğu söyleniyordu. Aynı dönemde Taraf gazetesi ve Fetullahçı çevrelerin Tayyip Erdoğan'a bindiren açıklamaları arka arkaya gelmesi dikkat çekiyordu. Bu çevrelerden özellikle, "Ergenekon'un Ordu'daki uzantılarına da dokunulmalı ama bunun için siyasi irade lazım" çağrıları dikkat çekiyordu. Yine aynı çevreler, Tayyip Erdoğan'ın DTP'yi eleştiren sözlerine karşı günlerce kampanya yapıyordu. Bu arada aynı çevrelerin Abdullah Gül'ü parlatan sunuşları gözlerden kaçmıyordu. Önder Aytaç-Emre Uslu ikilisi 13 Aralık'ta Taraf’ta Ergenekon tertipçilerinin “gizli korkusunu” ele veren bir yazı kaleme alıyordu. Aytaç-Uslu ikilisi, mahkemenin tavsadığını ve tertibin üzerlerine yıkılmakta olduğunu saptıyor ve bu durumdan yerel seçimler öncesinde iktidarın büyük puan kaybedeceği, okların Hükümet'e yöneltileceği tehdidiyle Erdoğan'ı yeniden yanlarında saf tutmaya çağırıyordu. Yazıdan bazı bölümler şöyle: "(...) Washington'daki etkili çevreler, bu konuda (Ergenekon kastediliyor) üniformalı Türk bürokrasisinden umudunu kestiler, ama her şeye rağmen yine de hükümet'in nerede durduğunu da çok merak ediyorlar. "(...) Öncelikle Amerika'nın Türkiye ile olan siyasal ve kurumsal ilişkileri yeniden sorgulanacak. Sonradan da Amerika'nın bütün bu ilişkileri, Ergenekon operasyonunun düzenletmek için kurduğunun altı kalın çizgilerle çizilecek. Şimdiden bazı merkezlerden planlandığını duyduğumuz bu büyük psikolojik harekat kampanyasının mahkemenin sonuçlanmaya başladığı dönemlerde büyük gürültüyle kamuoyuna yandaş Ergenekon medyası ve köşe yazıcıları tarafından duyurulacağını sanıyoruz. "(...) Mahkemenin ne zaman biteceği bilinmez, ama önümüzdeki Mart seçimleri öncesinde böylesi bir psikolojik harekat kampanyası ile AKP iktidarı hedefe oturtulacak gibi." Ermeni özür bildirisi çelişmeyi derinleştiriyor Ermeni özür bildirisi Erdoğan ile Gül arasındaki çelişmeyi iyice derinleştiriyordu: "Özür diliyorum"cuların bildirisine Tayyip Erdoğan tepki gösterirken Abdullah Gül destek çıkıyordu. Gül açıklamasında çok açık bir şekilde "özür diliyoruz"cuların bildirisini savunuyor, yürütücüsü olduğu "Ermeni açılımı"nın parçası olduğunu "bunun yolu buradan geçer" sözleriyle vurguluyordu. Gül, konuyla ilgili soruya şu yanıtı veriyordu: "Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor... Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer". Tayyip Erdoğan ise Gül ile aynı gün yaptığı açıklamada imzacılara sert çıkıyordu: "Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok. Yani yazarlar, çizerler böyle demiş diye, böyle bir kampanya başlatmış diye bu kampanyaya uymak, bunu kabul etmek bizim tarafımızdan kabul edilebilecek bir şey değildir. Ben şahsen başlattıkları o kampanyayı kabul etmiyorum, desteklemiyorum ve onun içinde de yer almam. Çünkü suç işlemedim ki özür dileyeyim. Böyle bir şey yok ortada. Tarihçilerin tartıştığı bir konu var ortada, bu tartışılıyor. Ben bu yazarçizerlerimizi de anlamakta doğrusu zorlanıyorum. Nasıl bir yaklaşımdır anlamak mümkün değil" diyordu. TÜSİAD’ın yanından Tayyip'e salvo Ekonomik kriz tartışması Abdullah Gül için de bir fırsat oluyordu. Abdullah Gül, 19 Aralık'ta Ankara'da TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısına katılması bile başlı başına Hükümet'e mesaj niteliği taşıyordu. Çünkü Tayyip Erdoğan, TÜİSİAD çevrelerinin ekonomik kriz konusundaki çıkışlarını "fırsatçılık" olarak nitelemiş ve açık tutum almıştı. Gül, toplantıda yaptığı konuşmayla da Hükümet'e iş dünyası adına çağrı yapıyordu: "Türkiye'nin ekonomik krizden etkilenmeyeceğini düşünmek mantıklı olmaz. Uzaktan gelen dalgalar Türkiye gemisini dalgalandırmaya başladı. Hükümet, iş dünyası büyük bir dayanışma içine girmez ve suçlayıcı söylemlerden kurtulamazsa hep beraber kaybederiz." Belli ki Abdullah Gül "uzaktan gelen dalgalar"a göre yelken açmak için harekete geçiyor. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ile Abdullah Gül'ün vurgularındaki paralellik kimsenin gözünden kaçmıyordu. AKFEN Holding'in patronu Hamdi Akın'ın Abdullah Gül için söylediği iç gıcıklayıcı sözleri de toplantıya damga vuruyordu. Hamdi Akın toplantıdaki konuşmasında Abdullah Gül'e "Sizin Başbakanlığınız döneminde ekip ruhu vardı. Bakanlar birbirleriyle kardeş gibiydi. Şimdiki Hükümet takım ruhu yaratamadı. Bırakın iş alemiyle işbirliği yapmayı kendi aralarında bile anlaşamıyorlar" diyor ve Gül bu sözler üzerine gülüyordu. Toplantıda en fazla alkışı Akın'ın konuşmasının alması da dikkat çekiyordu. Aynı gün Tayyip Erdoğan ise İstanbul'da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun toplantısına katılıp şunları söylüyordu: "Krizden kendisi için yarar, fırsat devşirmeye çalışanlar var. Bu çevrelerin de bu rakamlara, gelişmelere bakıp, bundan vazgeçmelerini diliyorum". Gül'ün ABD ile gizli sözleşmesindeki “PKK'ya af planı” kafa karıştırıyor Abdullah Gül'ün, tarafları Talabani-Barzani-DTP-PKK olan ABD'nin Kürt planındaki rolü ortaya çıkıyordu. Talabani, 23 Aralık günü Akşam gazetesinde Hüsnü Mahalli'ye verdiği röportajda, Abdullah Gül ile Mart ayındaki Türkiye ziyaretinde PKK'ya af konusunu konuştuğunu, ancak Tayyip Erdoğan'ın Temmuz ayındaki Bağdat ziyareti sırasında konunun görüşülmediğini belirtiyordu. Talabani, süreci Abdullah Gül ile yürüttüğünü ifşa ediyor ve daha önemlisi Gül'den bu konuda söz aldığını ima ediyordu. Gül'ün "kulak rahatsızlığı" nedeniyle ertelenen Diyarbakır ve Erbil-Kerkük ziyaretlerinin de bu çerçevede düzenlendiği biliniyordu. Gül, ABD'nin iki aşamalı planı çerçevesinde, önce Diyarbakır'da "Kürt açılımı" mesajı vermesi, ardından Kukla Devlet'i resmen tanıma doğrultusunda, aynen Ermenistan ziyaretinde olduğu gibi Cumhurbaşkanı düzeyinde resmi tavır göstermesi isteniyordu. Plan erteleniyor, ama iptal edilmiyordu. Gül, konuyla ilgili sorulara, altını çizerek "iptal etmiş değilim" diye yanıt veriliyordu. Abdullah Gül, Talabani'nin PKK'ya af doğrultusunda adımlarla ilgili açıklamalarını, "Güzel sözler. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor" diyerek destekliyor, buna karşılık, Tayyip Erdoğan Irak Başbakanının ziyareti sırasında "Bu konu bizim iç işimiz. İsteyen etkin pişmanlık yasasından yararlanır" diye af konusuyla ilgili farklı tutum alması dikkat çekiyordu. Abdullah Gül, hükümeti bölme çabası mı yürütüyor? Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda kendi adamları vasıtasıyla ayrı bir kanaldan Hükümet işlerine karışmasından son derece rahatsızlık duyuyordu. Abdullah Gül'ün önce dış politika konularında daha sonra da diğer konularda öne çıkması, Tayyip Erdoğan'ın otoritesini zorlayan ve ondan farklı girişimlerde bulunması, rahatsızlığı artırıyordu. AKP'de "3 K" kuralı işliyordu: 1) Karadenizliler 2) Kayserililer 3) Kürtler Kayseri grubu (Orta Anadolu grubu) A. Gül'ün denetimindeydi. Karadeniz, Tayyip'in ekibiydi. Batı/Orta Karadenizliler A. Gül'e yakın görünmekteydi. Kürt milletvekilleri üzerinde esas ağırlığın Abdullah Gül'de olduğu belirtiliyor, AKP'deki iç kapışmanın da Tayyip Erdoğan'ı güçlendireceği değerlendiriliyordu. Gül, kabine içinde kilit bakanlıkları kontrol ediyordu. Ali Babacan ile Abdullah Gül'ün beyin takımındaki Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığındaki önemli operasyonları Gül adına yürütüyordu. Dış politika konusunda en güvendiği isimlerin başında gelen Davutoğlu'nun Gül için bir işlevi daha bulunuyor: "Tayyipçi ekibe karşı koymak ve Gül'ü bu ekibin dış politika oyunlarından korumak" Ve bu yüzden Kırım kökenli Karaimlerden ve Ülker’in dünürlerinden Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı yapılıyordu. Ali Babacan da Kırımlıydı. Karılarının adı da “Sara”, kızlarının “Sefure” olması da dikkat çekiyordu. Gül, Tayyip Erdoğan ekibine karşı Davutoğlu'naun önemini göstermek için Ona Büyükelçilik unvanı veriyordu. Erdoğan ekibinin ise Davutoğlu'nun fazla öne çıkmasından dolayı "rahatsız olduğu" belirtiliyor, ama Dış Bakan atanmasına mani olamıyordu... Gül'ün güvendiği bir başka isim de İçişleri Bakanı Beşir Atalay oluyordu. Atalay, Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü'nden İrtica'ya göz yumduğu için alınmıştı. Abdullah Gül'ü siyasete hazırlayan araştırma kuruluşu ANAR'ın başındayken yaptığı kamuoyu araştırmalarında, AKP'yi sürekli yüksek gösteren anketler yaptırıyordu. Ayrıca bu anketleri medyaya da yazdırdı. AKP'nin kuruluşu ve ilk toplantıları da ANAR'da yapılıyordu. Gül, önemli konularda ona danışmadan adım atmıyordu. Çünkü, Atalay üzerinden Emniyet'te kontrolü sağlıyordu. “Emniyet'teki bu ekibin, gerekirse Tayyip Erdoğan'ı da harcamaya hazır olduğu” konuşuluyordu ve bu bilgileri aktaran Aydınlık, nedense: “Dış güçlerin ve Siyonist-Yahudi Lobilerinin, AKP gibi işbirlikçi partileri, daha rahat kullanmak ve güdümünde tutmak için, böylesi hizipleşmeler çıkardıklarını ve her iki tarafı da kendilerine daha mecbur ve mahkûm konuma taşıdıklarını” atlıyordu. Arap basınını: Davutoğlu’nu Kissinger’e benzetiyor! Başbakan Tayip Erdoğan’ın dış politika danışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığına atanmasına Arap basını geniş yer ayırıyordu. Suudi Arabistan’ın El Riyad gazetesi, Ahmet Davutoğlu’nun Amerika’nın ünlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’e benzetiyordu. Kissinger’in, görev yaptığı 1973-1979 yıllarında Ortadoğu barışı için etkin rol oynamış, İsrail ile Mısır arasında diplomatik ilişki kurulmasını sağlamış, Yahudi asıllı bir Siyonist olduğu biliniyordu. Ürdün'de yayınlanan El Ghad gazetesinde çıkan bir makalede de Davutoğlu'nun, yedi yıllık AK Parti iktidarı dönemi boyunca Türk dış politikasının 'temel direği' olarak görüldüğüne dikkat çekilerek "Son yıllarda Türk siyasetindeki derin okumalar, Davutoğlu'nun düşüncelerini okumadan tamamlanmaz" deniliyordu. Yazıda, Davutoğlu'nun 'stratejik teorisyeni' olduğu yeni Türk dış politikası 4 temele dayandırılıyordu: 1- Türkiye'nin eksenler içinde taraf değil, merkez ülke olması. 2- Komşu ülkelerle sıfır sorun politikası 3- Çok boyutlu siyaset anlayışı 4-Siyasi çekişmelerle mücadelede ekonomik gerçeklere öncelik tanınması… Yani, kahramanlık rolüyle, bölgede İsrail’e dayalı hizmetkârlık siyaseti güdülüyordu. Sn. Abdullah Gül, Mahmut Abbas’ı destekliyor! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Orta Doğu'da gerçek barış sağlanabilmesi için, iki bağımsız devletin yan yana yaşaması ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti'nin kurulması gerektiğini" söylüyordu. Gül, Türkiye'ye çalışma ziyareti gerçekleştiren ve daha önce sürpriz bir şekilde Kıbrıs Rum yönetimiyle Türkiye aleyhine ilişkilere giren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Çankaya Köşkü'ndeki baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenleyerek: Abbas'ı, geçen Şubat ayındaki ziyaretinin ardından bir kez daha Türkiye'de ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu. NEVZAT GÜNDÜZ-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EYLÜL2009 MEHMET KALYONCU’NUN İTİRAZ VE İTİRAFLARI VE FETULLAHÇILARA ÇAĞRI!Soner Çağaptay Yahudi asıllı “Beyaz Efendi Türkler” takımındandı. Yani Sabataist’ti ve Amerika’daki Siyonist düşünce kuruluşlarının önde gelen bir adamıydı. Newsweek Dergisinde (17.05.2009) “Türkiye’deki Cadı Avının Ardında Yatanlar” başlıklı yazısında, Fetullah Gülen’cilere ve AKP’cilere, tenkit görüntülü bazı dolaylı tavsiyeler yapmıştı. a- Biz (Siyonist Lobiler) Fetullahçılık hareketini çok daha önemli günler için hazırlıyoruz. Siz ise, Ergenekon gibi kof davalara fazla dalmak ve sahip çıkmakla, potansiyelinizi ucuza ve lüzumsuzca harcıyorsunuz! b- AKP Ergenekon bahanesiyle ölçüyü kaçırmak ve bu davayı bir intikam aracı olarak kullanmaya kalkışmak suretiyle, AB’ye giriş sürecini sıkıntıya sokmakta ve sekteye uğratmaktadır. Oysa ABD’nin gizli Derin Devleti olan Yahudi Lobilerinin Siyonist Dünya Hakimiyeti planları açısından, Türkiye’nin AB’ye katılması ve böylece milli kimlik ve bağımsızlığının kısırlaştırılması, hayati önem taşımaktadır! c- Bay Beyaz Türk Soner Çağaptay, bu örtülü önerilerine tarafsızlık kılıfı ve tutarlılık kazandırmak; Fetullahçıların devlet kademelerindeki örgütlenme gücünü hatırlatmak ve onlara karşı çıkanların gözünü korkutmak için de, “Bunların Polis Teşkilatındaki kadrolaşmalarını ve özellikle Ergenekon takip ve tutuklamalarındaki kaba ve katı tutumlarını güya tenkit ediyor” tavrı takınmıştı. Ama bu dolaylı desteği, bay Fetullahçılar bir saldırı olarak algılamış ve Todays Zaman’da Mehmet Kalyoncu, onu yalanlamaya çalışırken, kendi yamukluklarını ve Siyonist-emperyalist (Yahudi-Haçlı) ittifakının bir yan kuruluşu olduklarını da, şöyle itiraf buyurmuşlardı: “Soner Çağaptay’ın amacı, ileride Gülen hareketinin aleyhine kullanılabilecek yazılı materyal üretme gayesini de güdüyor olabilir. Göze ilk çarpan, Çağaptay'ın, Gülen hareketini tarikat olarak tanımlaması ve sırf savcılar tarafından aranan kişileri tutukladığı için, Türk polislerinin bu tarikatın üyesi olduğunu iddia etmesi. Bir sivil toplum hareketi olarak içlerinde Müslümanların, Hıristiyanların, Yahudilerin, Hinduların, Budistlerin, agnostiklerin, ateistlerin ve daha başkalarının bulunduğu dünya çapındaki sivil toplum örgütleriyle birlikte dinler arası ve kültürler arası diyalogu teşvik eden ve yüzü aşkın ülkede okullar, hastaneler ve başka hayır kurumları açmaları için hayırseverleri harekete geçiren Gülen hareketi bir tarikata pek de benzemiyor. Durum böyle değilse; dinler arası diyalogu teşvik edecek bir jest olarak 1997 yılında Fetullah Gülen'i Vatikan'a davet eden Papa İkinci Jean Paul, Gülen'in başlattığı dinler arası diyalogun savunucusu haline gelen İsrail Hahambaşı Eliyahu Bakşi-Doron, Gülen'in dinler arası diyaloguna resmen destek veren Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Moskova'da Gülen'in teşvik ettiği bir okula kefil olduğu iddia edilen Türk Yahudi işadamı ve sanayicisi Üzeyir Garih ve Müslüman kökenden geliyor gibi durmayan daha pek çokları da, Çağaptay'ın iddia ettiği tarikatın üyesi olmalıydı.”[1] Fetullahçı Mehmet Kalyoncu böylece:
Biz yıllardır bu gerçekleri hatırlatıp toplumu uyarmaya çalıştığımızda bize; “iftira ediyorsunuz, uydurup çamur atıyorsunuz, büyük bir Allah dostunu ve hizmet ekolünü karalamaya çalışıyorsunuz!..” diye sataşanlar, şimdi kendi adamları Mehmet Kalyoncu’nun bu itirafları karşısında, ya artık gerçekleri görüp İslami ve insani bir tavır koyacaklar, veya bile bile gavur uşaklığı yaptıklarını kabullenmiş olacaklardı. Fetullahçı ve Zaman yazarı Ali Bulaç’ın hazırladığı Kur’an Mealinde: “Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim, onları dost edinirse, kuşkusuz (o da) onlardandır. Şüphesiz Allah (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinen) zalimler topluluğuna hidayet vermez.” “İşte kalplerinde hastalık olanları (bu ilahi uyarılara rağmen): “Devranın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz!” diyerek (münafıkların Yahudi ve Hıristiyanlarla) aralarında (gizli ilişki ve işbirliği) çabaları yürüttüklerini görürsün. (Oysa) Umulur ki Allah (yakında) bir fetih veya katından bir emir getirecek de; onlar nefislerinde gizli tutuklarından dolayı pişman olacaklardır” (Maide: 51-52 ayet) Ali Bulaç bu meallere ayrıca önemli bir dipnot yazmıştır: “Bu ve devamı olan ayet; “ateist (dinsiz)lere karşı, Ehli kitap’la İttifak kurmayı, Müslümanların bağımsız kalmaları yolunda tek çare” göstermek isteyenlere ve “ehven-i şer” gibi fıkhi ve pratik bir hükmü, siyasal felsefe haline getirenlere, cevabi bir işaret görülebilir. Ancak Müslümanların, Müslüman olmayan zümrelere karşı davranışlarında aşırılığa kaçmamaları da gerekir.” Şimdi Sn. Ali Bulaç, kalksın desin ki:
Artık, Fetullahın bir sürü Ali Bulaç gibi yazarı, Prof. etiketli ilahiyatçısı, kalkıp bu soruların doğru yanıtını, muhkem ayetlere ve sahih hadislere göre Fetullah ve avenesinin konumunu ortaya koyacaklarına; hatta televizyonlarına çıkarıp, bütün hocalarını da çağırıp, bizi susturmak, varsa haksızlık ve yanlışlıklarımızı kusturmak suretiyle; beyinlerini yıkadıkları camialarını ve tüm halkımızı rahatlandıracaklarına, niye acaba bu teklifimizden özenle ve kesinlikle korkulmakta ve kaçınılmaktadır? Hatta onların TV ve gazeteleri izin vermiyorsa, bu soruların ilmi yanıtlarını göndersinler, biz Milli Çözüm’de yayınlayalım. Yoksa Fetullahçılar ve münafıklığa fetvacılar: “(Manevi marazları ve münafıklıkları nedeniyle) Allah’la karşılaşıp huzuruna çıkmayı hiç arzulamayan (ahireti bırakıp dünyaya sarılan) kimselerin söyledikleri gibi: “(Bu işimize gelmiyor) Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir!..”(Yunus Suresi: 15. ayet) diyenler takımından mıdır? Evet, evet… Kur’an “Furkan”dır. Yani mü’minle münafığı, sadıkla sahtekârı, çok net ve kesin ölçülerle ortaya koymaktadır. Sadakallahul-azim-Allahuazimüşşan doğru buyurmaktadır. Bu arada Fetullah Gülen'e yakın isimlerden Hüseyin Gülerce, Newsweek’ten Murat Yalnız ve Adem Demir'in sorularını yanıtlarken: “Milli Görüş zihniyeti Türkiye gerçeklerine uymuyor. Dinin anlaşılması ve yaşanmasında da bir farklılık var. Erbakan ve çevresindekiler artık bir köyün ihtiyar heyeti gibi. Numan Bey'in en büyük problemi Erbakan'dan bağımsız karar alamayacak olması. Erbakan'ın AB görüşleri belli... Ama toplumun büyük kesimi, Türkiye'nin AB üyesi olması gerektiğine inanıyor. Şimdi Numan Bey'in SP'si AB'ye tam üyeliği savunabilecek mi?” “CHP; Gülen'i insafsızca eleştiriyor, sonra da 'Bunlar hep AKP'ye oy veriyor' diyor. Kardeşim sen benim oyumu almak için hiç talip olmadın ki. Halbuki CHP böyle düşünmediğini son seçim öncesindeki dini açılımlarla gösterdi. Radikal dindarlara dönük açılımlardı. Oysa, o radikallerden daha yakındır Gülen camiası CHP'ye, Radikal İslamcılara açılım yapıyor, daha ılımlı bir camiayı görmezden geliyor. Bizim CHP'ye tavrımız yok, onların bize var. Camianın AKP dışında oy verebileceği bir yer yok. Ama AKP, Milli Görüş gömleğini çıkardık diyor ama bir türlü o yaklaşımdan kurtulamıyor.” “Biz 115 ülkede okullar açtık. Almanya'da, ABD'de, İngiltere'de... Dünyanın en kuvvetli istihbarat teşkilatları var buralarda. Kafamızdakileri onlar tespit edemiyor, Türkiye'dekiler bir bakışta anlıyor. Gizli saklı bir iş yapmıyoruz. Türkiye'deki istihbarat kurumları isterse rahatlıkla sızar bu hareketin içine” diyordu, ama; zaten ABD, İngiltere, Almanya ve diğer ülkelerde CIA ve MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin destek ve himayesiyle bu işleri yürütebildiklerini ve onların sinsi ve Siyonist emellerine hizmet ettiklerini gizliyordu ve sanki kimse bilmiyordu! Üstelik Hüseyin Gülerce’nin bu sözleri: “Fetullahçılar Milli Görüş’ün evrensel prensiplerini ve İslam Birliğini engellemek karşılığı, Siyonist güçlerce desteklenmektedir” anlamına geliyordu. Şu Sabataist Soner Çağaptay’ı biraz daha tanıyalım: Soner Çağaptay: Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'nde etkin bir görevde bulunmaktadır. Çağaptay'ın, ABD kamuoyunu ve Türkiye'nin resmi görüşünü etkileyebilecek bir konumda bulunması, yazılarını tanınmış gazete ve dergilerde yayımlamasına kolaylık ve fırsat sağlamaktadır. (Washington Post'taki, 'Türkiye'nin Batı'ya sırtını dönüşü' başlıklı makalesi ile yukarıda bahsettiğimiz makale son örnekler.) Sık sık, fikrini bildirmek üzere, ABD Senatosu'na ve Kongre'nin Dış İlişkiler komitelerine çağrılmaktadır. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'ndeki Türkiye araştırma programını yöneten bir insandır. Ayrıca, Arlington-Virjinya'daki ABD Dış İlişkiler Enstitüsü'nde, Türkiye'de görev yapacak olan ABD'li diplomatlara ve üst düzey askerî görevlilere eğitim verdiği konuşulmaktadır. ABD'li diplomatların, Türkiye'deki görevlerine, Türkiye'ye ve Türk toplumuna dair ne tür bir fikri alt yapıyla başladıkları da böylece ortaya çıkmaktadır. İşte bu Soner Çağaptay Newsweek’te şunları yazmıştı: Ergenekon davası, AKP'nin özgürlükleri kısıtlamak için kullandığı bir araç oluyor. Hepsinden öte bu dava; aynı zamanda Türk polisini kontrol eden Gülen cemaatinin gücünü, eğitim, kurs ve burs pazarındaki tekelini koruma iradesini yansıtıyor. Misyonerlik faaliyetleri ve gönüllülük çalışmaları sayesinde, Gülen cemaati geçtiğimiz on yıllar içinde küresel düzeyde toplumsal ve politik bir güç elde etmiş görünüyor. Cemaatin Washington ve Brüksel'de lobi çalışmaları yapan iş ve düşünce grupları, dünyanın her yerinde üniversiteleri, bankaları, televizyon kanalları ve gazeteleri, ayrıca çoğu tam burslu olmak üzere 2 milyondan fazla olduğu düşünülen öğrenciye eğitim veren okulları bulunuyor. Cemaat Türkiye'deki politik gücünü 90'larda çeşitli partilere sağladığı destek dolayısıyla ulaşmıştı. Karşılığında Emniyet ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın en kilit pozisyonlarına cemaate yakın isimler atandı. Bu büyüyen güç, Türk ordusu 1997 yılında o sırada iktidarda olan Refah Partisi'nin politikalarının, Türkiye'nin laik anayasasını ihlâl ettiği yönündeki uyarı bildirisiyle tırpanlandı. Birbirini izleyen Refah Partisi aleyhtarı gösteriler ve bir medya kampanyası bu hükümetin sonunu hazırladı. Kısa bir süre sonra Türk mahkemelerinde Gülen aleyhine açılan davada, kendisinin takipçilerinden "sistemin ana damarları içinde ilerleyip güç merkezlerine ulaşana kadar varlıklarını kimseye hissettirmemelerini" söylediği ve Türkiye'yi kontrolü altına almak istediği” ortaya atıldı. Gülen Türkiye'yi terk edip Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşme kararı aldı. Refah Partisi'nin küllerinden inşa edilen AKP, 2002 yılında göreve geldiğinde Gülen cemaati de bir canlanma yaşadı. Cemaat AKP'yi destekledi, bunun karşılığında üyeleri büyük ihaleler almaya başladı ve cemaatin Emniyet içindeki gücü doruğa çıktı. Ergenekon’daki son tutuklamalar da Gülen cemaatinin gücünün kanıtı sayılmıştı: Polis, AKP aleyhtarı olduğu düşünülen liberal kadınların ve aydınların evlerini dinlemiş ve ardından savcıdan bunları tutuklama kararını çıkartmıştı. Kadınlar günlerce sorgulanmış ve beraat edip bırakılmıştı. Polis dosyaları, ifadeleri ve kadınların özel hayatlarıyla ilgili detaylar Gülen cemaatinin elindeki medya organlarına sızdırıldı. Adı geçen medya organları bu kadınları terörist örgüt üyesi olarak tanımlayıp ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'ın İsviçreli Hıristiyan bir anneden doğmuş olması dolayısıyla hakkında negatif yorumlara başladı. Gülen cemaatinin retoriğinin dinlerarası diyalogu desteklediği düşünülürse, bu da rahatsız edici ve açıklanması zor bir yaklaşımdı. Dava, AKP'nin ve Gülen cemaatinin liberallere baskı yapmalarını ve isimlerini lekelemelerini sağlayan bir gösteri halini aldı. 26 Nisan'da Adalet Bakanı polis istihbaratının ülke genelindeki 70 bin kişinin özel telefon görüşmelerini dinlediğini açıkladı. Bu rakam Türkiye'deki neredeyse her bin Türk'ten bir tanesinin polis gözetimi altında yaşadığını ortaya koymaktaydı. Amerika Birleşik Devlerinde ise bu oran 137 binde bir olmaktaydı. Ergenekon davası ne yazık ki, bir cadı avına dönüşmüş durumdaydı. Eğer bu konuda şüpheniz varsa herhangi bir arkadaşınızı arayıp davayla ilgili fikrini sorun. Arkadaşınız size bu dava hakkında detaylı bilgiler aktaracaktı. Bu Batı dünyasında insanların kamuda bu kadar yer eden bir davadan konuşmaktan imtina ettikleri en son vaka olan ABD'de, 1950’li yıllarda McCarty davasını hatırlatmaktaydı. Avrupa Birliği yolunda ilerlemesi gereken Türkiye, paradoksal olarak böyle bir korku ortamının içine doğru yuvarlanmaktaydı...
Acaba Polis Akademisi, ‘Işık Evi’ne mi çevrilmeye başlamıştı? Polis Akademisi'nin başkanlığına Cemaat'e yakınlığıyla tanınan Prof. Dr. Zühtü Arslan'ın atanması haberi bazı gazetelerde yer almıştı. Arslan'ın bu göreve atanması bir sürpriz değil, Akademi'de son yirmi yıl içinde yaşananların bir sonucu yani malumun ilanıydı.” 1984 yılında dönemin içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun girişimiyle çıkarılan "Akademi Yasası" bu sürecin başlangıcıydı! Akademi'nin öğretim kadrosu ve öğrencileri arasında başlayan cemaat örgütlenmesi, hızı kesilmeden 1991 yılına kadar giderek artmıştı. 1991 yılında Ünal Erkan'ın Emniyet Genel Müdürü ve Ümit Erdal'ın da Polis Akademisi Başkanı olduğu dönemde cemaat örgütlenmesine karşı mücadele verildiği saptanmıştı. EGM Polis Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın 1991/313 sayılı ve Başmüfettiş Ahmet Nihat Dündar ve müfettiş İzzet Sezgin Şenel imzalı raporunda Akademi'deki Fetullahçı öğretim üyeleri isim isim saptanmıştı. Okul mezunlarının görev yerlerini belirleyen kura çekimleri sırasında yapılan hileler suçüstü yapılmış ve bunlar hakkında soruşturmalar açılmıştı. Ancak sonuçlanamamış Akademi, sanki Cemaate bırakılmıştı. Ümit Erdal görevinden alınmış, APK’ya yani kazığa çekilip etkisiz kılınmıştı. Ölene kadar da önemli bir göreve atanmamıştı. Peki, müfettişlere ne yapılmıştı? Haklarında inanılmaz bir iftira kampanyası başlatılmış, soruşturmalar açılmıştı. Onlar da kızağa alınmış ve bir süre sonra da emekli olmuşlardı. Şimdi Zühtü Arslan'ın başkan olması bu sürecin son noktasıdır. Bazılarına göre artık “Işık Evleri”ne gerek kalmamıştır. Çünkü, Polis Akademisi “Işık Evi” konumuna taşınmıştır” iddiaları kafaları karıştırmaktaydı. Burada ürkütücü olan dindar ve dürüst insanların polis olması değil, Emniyeti Fetullah Gülen üzerinden CIA güdümlü kadroların kuşatmasıydı. Ve bu konudaki soru işaretleri, hala yanıtlarını aramaktaydı. Büyükanıt Paşa: “Bana istihbarat getirecek kurum, hakkımda istihbarat topluyor” diye yakınmıştı Eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Beykent Üniversitesi'nde verdiği "Politikacı ve Ordu" konulu derste, Adalet Bakanlığı'nın İçişleri Bakanlığı'na, MİT'in Emniyet'e, Emniyet'in de MİT'e güvenmediğini belirterek, kurumlar arasındaki güvensizlik nedeniyle devletin hasta olduğunu söyledi. E. Org. Büyükanıt, "Bu kurumların uyumlu çalışmasından, Anayasa gereği Başbakan değil, Cumhurbaşkanı sorumlu" dedi. Büyükanıt şunları söyledi: "Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar." E. GKB Yaşar Büyükanıt’ın bu tespitlerine katılan Aydınlık, Büyükanıt’ın, Mason ve Sabataist İttihatçılarla ilgili sözlerine karşı çıkarak: “İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet de olmazdı! safsatasını tekrarlamıştı "Tarih bir askerin en büyük silahıdır. İki periyodu subay çok iyi bilmeli. İlki 1830'lardan başlayıp Osmanlı'nın yıkılışına kadar olan dönem, ikincisi, belki de en önemlisi 1908-1918 İttihat Terakki dönemi. Osmanlı bu dönemde çöküşe girdi, çöküş hızlandı. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 7 Mayıs 2009 akşamı Kanal D'de 32. Gün programında böyle söyledi. Büyükanıt'ın bu sözleri diğer açıklamaların yanında kaynadı gitti. Büyükanıt'ın açıklamalarına ilişkin yazıların hiçbirinde bu konuya değinen olmadı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışını ittihatçıların "hızlandırdığı" ve hatta yıkılışa İttihat ve Terakki yönetiminin neden olduğu iddiaları yeni değildir. Dinci-gerici tarihçilerden, liberal aydınlara kadar geniş bir yelpaze İttihatçıları hiç sevmezler. Doğaldır. Bu gurup, tarihimizde devrimci olan her şeye düşmandırlar. Elbette İttihat ve Terakki karşıtlarının başında "Düveli Muazzama" gelir. 1908-1918 arasındaki on yıllık İttihatçı yönetimi, emperyalist Batı tarafından "hasta adam" ilan edilmiş ve emperyalist paylaşımın en büyük pastası olarak görünen bir devleti ayağa kaldırabilmek için verilen inanılmaz bir mücadele dönemidir. Daha düne kadar bu ülkenin genelkurmay başkanlığını yapmış olan bir şahsiyetin, yakın tarihimizi böyle değerlendirmesi düşündürücüdür" demişlerdi. Bunlara göre: Türkiye'nin 150 yıllık milli demokratik devrim tarihinin köşe taşlarının başında İttihat ve Terakki Cemiyeti sayılmalıymış. Türkiye devrimcilerinin köklerinde Jön Türkler varmış… İttihat ve Terakki olmasaydı Kemalizm olmazmış… İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet olmazmış… Biz de bunlara bir cümle ekleyelim: Dünya siyonizmi ve Osmanlı’ya sızmış Sabataist-Mason hainleri olmasaydı, İttihat Terakki de olmazdı! Ümraniye bombaları ve Fetullahçı polis şeflerinin ordu düşmanlığı! Tarih: 12 Haziran 2007 Yer: İstanbul-Ümraniye İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Terörle Mücadele polisleri Ümraniye Çakmak. Mahallesinde kimsenin oturmadığı bir gecekonduya operasyon yapmıştı. Gecekondunun çatı arasında bir sandık bulundu ve sandıktan 27 adet el bombası ile patlayıcılar çıktığı açıklanmış, 'Dalga dalga' yürütülen Ergenekon tertibi, işte böyle başlamıştı. Aradan tam 23 ay geçtikten sonra Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının görüntüleri, 7 Mayıs 2009 günü, davaya bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesine ancak yollanmıştı. Kamera kaydı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespiti Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekip tarafından, Ümraniye Asayiş Şube Amirliği'nde hazırlanmıştı. 7 dakika 32 saniyelik kayıt, bazı haber kanallarında da yayınlanmıştı. Ancak görüntülerde gözden kaçırılan önemli bir nokta vardı. Büroda bulunan polislerin kendi aralarındaki konuşmalar da kayda alınmıştı. İşte o konuşmalar, tertibin en önemli kanıtıydı. Tertibin adı daha o zaman konulup konuşulmaktaydı! “Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim hâkimi, savcıyı"! Bu sözler, bir polis şefi tarafından, Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının video kaydı yapılırken harcanmıştı. Tarihin 27 Haziran 2007 olduğu, yine kamera kaydından anlaşılmaktaydı. Oysa Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, "Ergenekon" adının, 21 Ocak 2008'de yapılan ilk büyük operasyonda şüphelilerden ele geçirildiği iddia edilen belgelerden çıktığını açıklamıştı. Nitekim Ergenekon iddianamesinde de 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bomba bulunması üzerine başlatılan soruşturmanın 'derinleştirildiği', böylece Ergenekon yapılanmasına ulaşıldığı yazılmıştı. Ancak, daha ortada ne 'Ergenekon belgeleri' ne de 'derinleştirilmiş' bir soruşturma varken, Ümraniye bombaları operasyonuna katılan bir polis şefi, soruşturmanın 'Ergenekon' soruşturmasına dönüşeceğini bilinmekte ve küfürler savrulmaktaydı. Kamera kaydının 2. dakika 43. saniyesinde aynen şöyle diyor: "Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim hâkimi, savcıyı!" F tipi polisin hedef gösteren itirafı: Bunun altında Genelkurmay vardı!? Soruşturmanın adının daha o tarihte bilinmesinin yanı sıra, tertibin hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin olduğu da F tipi polislerin konuşmalarından anlaşılmaktaydı. Kamera kaydının 25. saniyesinde polislerden biri şöyle diyordu: "Bu çok önemli aslında, ne biliyon mu?" Bir diğer polis yanıt veriyor: "Bu askeriye! Askeriye demek!" Görüntülerin 2. dakika 56. saniyesinde de hedef itiraf ediliyor: "Genelkurmay falan var bunun altında". Bu cümlenin ardından polis, konuşmasını küfrederek sürdürüyor: -O... çocuğu. -Genelkurmay Başkanı gerçekten toplumu kutuplara ayırdı. -Allah'tan hakimler çok iyi yaptı. Bombaların sayıları ve numaraları her tutanakta farklıydı Ümraniye'de ele geçirildiği iddia edilen bomba ve fünye sayıları, düzenlenen bütün tutanaklarda ve iddianamede, bir diğerinden farklı. Hatta kafile numaraları bile birbirini tutmuyor. Bütün tutanakları, imhadan önce ve imhadan sonra çekildiği iddia edilen bomba fotoğraflarıyla karşılaştıran Oktay Yıldırım, birbirinden farklı numaralar taşıyan 36 fünye ve 35 bomba gövdesi olduğunu saptamış. Değişmeksizin bütün tutanaklarda yer alan sadece 1 bomba ve 19 fünye bulunuyor. -İddianamede 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünye olduğundan bahsediliyor. -İmha öncesi çekildiği iddia edilen fotoğraflarda 27 fünye ile 9 bomba gövdesi görünüyor. -İmha tutanağında, 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünyenin imha edildiği; 20 adet el bombasının maşa ve gövde kısmının TEM Şube Müdürlüğü'ne teslim edildiği yazıyor. -İmha sonrası çekildiği iddia edilen fotoğraflarda ise 28 fünye ve 27 bomba gövdesi olduğu sırıtıyor!? Öte yandan imha sonrası fotoğraflarda 18 adet MKE yapımı bomba gövdesi görünüyor. Ancak bu bombalar imha öncesi fotoğraflarda yok. Oktay Yıldırım, bombalarla ilgili tutanaklardaki ve fotoğraf gruplarındaki bu tutarsızlıkları, davanın 51. duruşmasında belgelerini de göstererek açıklamıştı. Bombalar dirilmiş ve doğurmuşlardı Tutanağa göre, bombaların 26 Haziran 2007'de imha edildiğini hatırlatarak, dikkatleri 24 Temmuz 2007 tarihinde düzenlenen bir başka tutanağa çekelim. Altında 2 polis memuru ile 2 bomba uzmanının imzası bulunan Teslim Tesellüm Tutanağı'nda, bombaların TEM Şube Müdürlüğü görevlilerine teslim edildiği bildiriliyor! Bir ay önce imha edilen bombalar dirilmiş! Ayrıntıları, bombaların sahibi olmakla suçlanan Oktay Yıldırım'ın anlatımıyla aktaralım: "Öldükten sonra dirilen bu bombalar, aynı zamanda doğurarak 27 maşa ve 20 gövde sayısına ulaşmıştır. Düşününüz, imha edenler 20 fünye ve 20 gövde iade ediyor, ama bir ay sonra 27 maşa ve 20 gövde olarak yeniden diriliyorlar!" İmha için Jandarma'ya haber verilmemiş olması şaşırtıcıydı! Dava dosyasında, bombaların imhasına ilişkin belgeler de eksik. Tutanakta bombaların "meskûn mahal dışında imha edildiği" yazıyor. "Meskûn mahal dışı" olarak tanımlanan bölge, Jandarma'nın asayiş sorumluluğunda. O nedenle Emniyet, Jandarma bölgesinde bir imha işlemi gerçekleştireceğine dair, ilgili Jandarma birimine haber vermek zorunda. Ancak dava dosyasında Emniyet ile Jandarma arasında böyle bir yazışma da yer almıyor. İmha işlemlerinde haber verilmesi gereken bir diğer kurum İl Sağlık Müdürlüğü. Çünkü imha alanına, önlem olarak bir sağlık ekibi çağrılması gerekiyor. Ancak dava dosyasında, sağlık ekibinin de imha işlemi sırasında hazır bulunduğunu ve işleme tanık olduğunu gösteren bir tutanak yok. Oktay Yıldırım, imha işleminin kimseye bildirilmeden yapılmış olmasını ve imha edilen bombaların dirilmesini, 51. duruşmada şöyle açıklamıştı: "Bu işlemin gizlice yapılmasının tek sebebi olabilir; Böyle bir işlem yoktur! Bu sayede, olmayan bombalar gizlice imha edilmiş gibi yapıldığı için, küllerinden dirilmiştir ya da tertibin bu kısmından haberi olmayan personel, kazayla o tutanağı tutmuştur." Veli Küçük’ten tarihi itiraf: “İran'da kargaşa yaratmadığım için harcandım!” E. General Veli Küçük 8 Mayıs'taki duruşmada söz alarak, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın SESAR Başkanı İsmail Yıldız'ı üç kere ziyaret ederek: "Beni Veli Küçük ile tanıştır" dediğini anlatmıştı. E. General Veli Küçük şunları açıklamıştı: "Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nde Başkan seçildim. Eğer Güney Azerbaycan'da, İran'da karışıklık çıkarırsam, bu şekilde İran'da halkı yönetime karşı kışkırtırsam BOP yerine oturacaktır” denildi. Ben bunu kabul etmedim, o yüzden buradayım. "Benim bunu yerine getirmem imkânsızdı. Ayrıca bende o güç de yoktu, abartıyorlardı. Kazakistan'a gittim. Beni Azerbaycan'da severler. İran'da devlet bütünlüğünü savundum, Amerika'nın istediğini yapmadığım için dışlandım ve suçlandım!" İtirafları, dolaylı olarak, Veli Küçük’ün bir zaman dış güçler tarafından bazı işlerde kullanıldığını, ama vicdanını rahatsız eden ve gözü kesmeyen “İran’ı karıştırma” gibi teklifleri kabul etmediği için gözden çıkarıldığını da ortaya koymaktaydı. Veli Küçük’ün bu itirafları, Ahmedi Nejad’ın yeniden kazandığı seçimler sonucu, İran’daki iç savaş ve isyan kışkırtıcılığını da CIA ve MOSSAD’ın yaptığı yolundaki iddialarla örtüşür durumdaydı! [1] Today's Zaman 18 Mayıs 2009 RAMAZAN YÜCEL-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EYLÜL.2009 MEDYATİK KUŞATMANIZI NASIL ALIRDINIZ?Son bir buçuk asırdır devam eden muhasaranın acıklı hikâyesini kitaplaştıran Tacettin Ural, Etkin Kitaplar'dan çıkan "Medyatik Kuşatma"da koca ülkeye dayatılanları örnekleriyle ortaya koyuyor. Türkiye'de neden bazı şeylerin bir türlü istendiği veya olması gerektiği gibi olmadığının sırrına vakıf olmak istiyorsanız yolunuz bu kitaptan geçecek, sakın şaşırmayın!
YILMAZ METE ER Toplumların hayatında en etkili araç nedir? Kimin gücü daha çok yeter toplumları değiştirmeye ve dönüştürmeye? Kim hayatımıza girdi, bizi kuşattı ve hâlâ da kuşatıyor? Yakın dönem itibariyle toplumsal yapımızı belirleyen gücün ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi inandığı değerleri savunabilme çabasında olanları bile dönüştürmek için güç sarfeden, kavramların içini boşaltan, iyiliğin artması yerine kötülüğün sistemli savunucusu olabilen bir güç var mı? Tacettin Ural, son 150 yılda hayatımıza giren iletişim mecralarından yola çıkarak, nasıl bir 'medyatik kuşatma' altında olduğumuzun fotoğrafını çekiyor. Etkin Kitaplar'dan çıkan "Medyatik Kuşatma" 1.5 asırdır devam eden muhasaranın acıklı hikâyesini anlatıyor. Şöyle bir nefeslenelim ve Ural'ın dilinden dinleyelim hikayemizi: "Çok değil, daha dedelerimizin, ninelerimizin, onların ebeveyninin zamanında akla hayale gelmedik "şeyler" şimdi "gerçek" oluyor. En geniş tabiriyle medya, adeta bir mitralyöz gibi; "kutsal"a, "biz"e, "yerel"e dair ne varsa amansız "tarakka"larla saldırıyor durmaksızın. Hemen bütün medya mecraları, kitabî tanımlarının çok dışına savrularak, sizi büyük bir hokus pokusla, bir büyük pişkinlikle teslim alıveriyor. Tiyatroya gidiyorsunuz, size "iççamaşırlı tiyatrocu" izlettiriyorlar. "Ailecek bir film seyredelim" diyorsunuz, Kemal Sunal minarede göbek atıyor. Cep telefonunuza mesaj geliyor, filanca no'yu tuşlarsanız soyunan kızların cebinize ineceği "müjdeleniyor." Dedenizi Hac yolculuğuna, bikinili bir top model uğurluyor. Bir dizi açıyorsunuz, Bülent Kayabaş "Besmele"yle rakı içiyor. İnternette "search" yapıyorsunuz, "İslâmî bir sayfa"yı okurken sağdan soldan reklamlar sökün ediyor, size "geceyi partnersiz geçirmeyin" diyor. Özetle bu bir "Medyatik Kuşatma"... Taammüden ve süreğen bir "kuşatma". "O taraklarda bezinizin olmaması" önemli de değil, çare de değil; tam bir "çıkış yok" hali bir koca ülkeye dayatılan." Dindar bunlar öyleyse "Vurun Kahpeye"Tacettin Ural, medyatik kuşatmayı altı bölümde irdeliyor. İlk bölümde "edeb, edip ve edebiyat" ele alınıyor. Batıya yönelme hareketlerinin başlangıcı olan Tanzimat edebiyatı ve dönemin aydınlarının tavırlarını ortaya koyuyor Ural. Aydın-millet yabancılaşmasının Servet-i Fünun döneminde arttığını ifadelendiren yazar, çoğu Batı tarzı, pozitivist, materyalist müfredatlı yeni okullarda bir nevî toplumdan enterne vaziyette yaşayan Servet-i Fünun edebiyatçılarının edebiyatta adeta bir "batıcı şekil fetişizmi"ne kapıldıklarını dile getiriyor. Bu dönemde de bir kanalda gösterilen ve ahlaksızlığı önceleyen sahneleriyle tepkilere neden olan Halid Ziya Uşaklıgil'in romanı Aşk-ı Memnu'da, Mehmet Rauf'un romanlarında, o güne kadar geleneksel ahlâk örgüsünde yer alan hemen ne varsa bunlara adeta savaş açılmıştı. Ural, Halide Edip'in "Vurun Kahpeye" romanındaki dindar görünümlü, çıkarcı ve yobaz tip Hacı Fettah Efendi tiplemesinin, roman okunduğunda ondan daha aşağılık, çıkarcı ve din simsarı bir insan olamayacağı yargısını okura zorladığını söylüyor. Dini kullanmasının yanı sıra düşmanla (Yunanlılarla) işbirliği yapan hain, entrikacı, çıkarcı, sahte dindar tipi, kendisinden sonra gelen köy romanı geleneğinde yer alan olumsuz din adamı tipinin başlangıcı olur ve hepsini etkiler. Tacettin Ural, Cumhuriyetin ilk döneminde emir komutayla yazdırılan roman konusuna da eğiliyor kitapta. "Cumhuriyet önderleri, pozitivizmi, toplum mühendisliğine kapı aralayan elverişli bir mantık olarak kabul edip; onu, klasik geleneği reddetmenin biricik aracı olarak görmüşlerdi. Halk, pozitivizmin çizdiği doğru evrimin dışındaydı, yanlış yaşıyordu ve değiştirilmeliydi" Reşat Nuri'nin Yeşil Gece romanı bir edebiyatçı romanı gibi değil de Fethi Naci'nin saptamasıyla bir memur romanı olarak ortaya çıkmıştır. Ural, Ömer Seyfettin mitinin de yıkılması gerektiğini, 'ezberleri bozalım' çağrısıyla ortaya koyuyor. Yüksek Ökçeler'de din, dindar, yerli, geleneksel düşmanlığını ortaya koyan Seyfeddin, Memlekete Mektup'ta din kökenli gericilikten söz açıyor, irticaın kara tehlike olduğunu söylüyor işi hocalara lakap takıp alay etmeye, Arap düşmanlığına kadar vardırıyor. Çirkinliğin Esrarı'nda gayri ahlaki görüntünün yanında Yaratıcı Allah yoktur, tabiat vardır. Osmanlı toplumundaki 'baba' figürü ise "Horoz" hikayesiyle alaşağı edilir. Yazara göre, Reşat Nuri, Cumhuriyet'teki "muvazzaf romancı" ise Ömer Seyfeddin de, hem İtihat Terakki yönetimindeki Osmanlı idaresinin hem de "Ankara"nın "muvazzaf hikâyecisi"dir. Ömer Seyfeddin hikâyelerinin çoğunda iki ana damar, müstehcenlik ve maneviyat düşmanlığı belirgin hale gelir, Ural'ın tespitlerine göre. Ömrünü 1910'da tamamlayan Osman Hamdi Bey'in Tevfik Fikret'in şiirde, Mehmet Rauf'un, Reşat Nuri'nin romanda yaptığını resimde yapmış bir kişi olduğunu da belirten Tacettin Ural, "Türk resminin babası" olarak göklere çıkarılan Osman Hamdi Bey'in aslında o günün toplumunun yerleşik değerlerine "fırçasıyla, tuvaliyle savaş açmış" bir isim olduğunu söylüyor. Mihrap adlı resminde cami içinde başı açık bir kadın arkasını Kur'an yazısı ile çevrelenmiş olan mihraba dönmüş olarak büyük bir rahle üzerinde dimdik oturmaktadır. Ayaklarının çevresinde ise öylesine atılı vaziyette Kur'an ve Kur'an sayfaları bulunmaktadır. Güzel oyun frikiğinden belli olur(!)Tacettin Ural, "Medyatik Kuşatma"nın ikinci bölümünde "Tiyatrodaki "Yaratma" vehmi ve çıplaklık" meselesini enine boyuna inceliyor. Elif Şafak'ın bile tezine küçümseyerek -ayarlarıyla oynayarak- aldığı Ebussuud Efendi'nin " meddaha dalıp, namazı kaçırma" diye özetlenebilecek fetvasıyla dönem içinde oynanan Meddah oyunlarına ardından Tanzimat'taki tiyatrolara değinen Ural, Müsahipzade Celal'in "en parlak" verimlerini halkın geri kafalılığı üzerine kurguladığı oyunlarla sergilediğini dile getiriyor. 1990'lı yıllarda ise "kaba saba cinsellik" öne çıkarılır. Genco Erkal'ın "Yarışma" oyunu bir "prototip" olarak öne çıkar. Oyunun güzelliği, rol alan mankenin frikiğine göre belirlenir bu kez; "güzel oyundu canım, frikiği boldu" Sinema ve türevlerindeki "Çatallı Dil" kitapta üçüncü bölümün konusu. Özeti şöyle: "Yeşilçam'ın dinle işi olmaz, olunca da "çakar". Tacettin Ural, Türk sinemasındaki hastalıklı dil ve görüntüyü sergilediği yazısında birkaç istisna dışında Türk Sineması'nda Müslüman Türk toplumunun görülemediğini söylüyor. Dizilerde dönen 'dolap'ların arka planını da ortaya koyuyor Ural. Dördüncü bölümde "İslam'a bir hasım: Basın" başlığıyla medyanın bizdeki seyri ele alınıyor. Medyanın kurguladığı irtica haberleri, İslam düşmanlığı, kavramların ucuzlatılması bu bölümde okunması gereken önemli konular. Yazar, Hürriyet haberciliği(!)nin bir fenomen olduğuna da vurgu yapıyor. Bir günde 79 dekolte-mini fotoğrafı girme mahareti gösteren 'büyütülmüş' gazetelerin okuyucuya 'ek'lediği döküm maharetin sırrını da ifşa ediyor! Tacettin Ural, medya üzerinden oynanan oyunları ortaya koyarken, Attila İlhan'dan alıntıladığı şu bilgiyle de bu işlerin nasıl döndüğünü ortaya koyuyor: "Kadını alabildiğine sömüren, onun etrafında halelediği "ilişki edebiyatıyla" kadına dair ne varsa alabildiğine "sündüren" basın, bu yetmezmiş gibi "sapkın ilişkiler"i parlatmayı ihmal etmez. Gazetelerin önemli bir kısmında ama en çok da ekler ve haftalık dergilerde, bir de kimi aydın mahfillerinde ve bunların yayın organlarında gözle görülür bir "sapkınlığa güzelleme" halleri vardır. "Gay Lobisi"nin gayretleri ve Türk matbuatının da desteğiyle bütün dinlerde tarih boyunca bir sapkınlık olarak nitelendirilen homoseksüellik, mezkur "gay" ifadesi ile adeta meşrulaştırılmakta. Hani, "operatör, liberal ya da gay" der gibi... Bu kadar normal bir kullanım. (...) Ünlü şair ve yazar Attila İlhan, ki "camianın" pek çok gözden uzak detayına vakıf olmuş bir isimdi, ölmeden kısa bir süre önce verdiği bir röportajda şunları söylemişti: "Türkiye'de ünlü bir yazar olmak için ya geçmişi maceralı, eli yüzü düzgün bir kadın ya da teşhirci bir eşcinsel olacaksınız. Edebiyat dünyamızda bir eşcinsel lobisi vardır." Medyanın din cahillikleriMedyanın din alanındaki cahilliklerine de değinilen kitapta Ural, medyanın din uzmanı istihdam etmesi gereğine de vurgu yapıyor. Kitabın beşinci bölümü "7/24 Eğlenmek" başlığını taşıyor. Bu bölümün özeti şu: Eğlence: Günaha Çağrı" Neden bu hale gelmiş durum, kimlerin gayretiyle toplumsal yapı deforme edilmiş, bu konuyu örnekleriyle "Medyatik Kuşatma"ya koymuş Ural. Kutuplardaki kadını bile soyabilen reklamcılar konusu altıncı bölümde 'burdayım' diyor. İççamaşırı, futbol ve mehteri aynı reklamda buluşturabilen(!) dehaların dünyasından 'müstehcen terör' nasıl yapılır örnekleri. Tacettin Ural, kitabının yedinci ve son bölümünde "entelijansiya, masonluk ve protokoller" meselesini önümüze getiriyor. Özdemir Erdoğan masonluğu bırakınca başına neler gelir, kendi ağzından dinleyelim: "Locadan ayrıldıktan sonra yaşadıklarımı bir ben bilirim bir de Allah! Gençlik yıllarımda 'Sanatçının arkasında iyi bir lobi olmazsa albümleri ilgi görmez' diye düşünürdüm. Bu yüzden mason locasıyla ilişkim oldu. Sanat felsefem geliştikçe de gerçek sanatçının hiçbir yere mensubiyetinin olamayacağına kanaat getirdim ve locayla yollarımı ayırdım. Yollarım ayrılınca da lobi desteğim bir anda kesildi. Yani kendi kolumu kendim kestim bir anlamda..." Ergenekon davasındaki iddianameden, masonlarla ilgili bölüm eklendiğinde "puzzel"in diğer parçaları da ortaya çıkıyor. Masonluğun meşrulaştırılması için oynanan oyunların aktarıldığı bölüm, 'görünenin ötesi'ne geçmek gerektiğini de ortaya koyuyor. Tacettin Ural kitabın her bölümünün sonuna okuma notları da iliştirivermiş. Böylece serbest alanlarda konuyla ilgili okumalar yapmak da daha kolay hale gelmiş. Medyayı anlamak ve Türkiye'de neden bazı şeylerin bir türlü istendiği veya olması gerektiği gibi olmadığının sırrına vakıf olmak istiyorsanız yolunuz bu kitaptan geçecek, sakın şaşırmayın! Tel: 0 212 513 51 90 MİLLİGAZETE |
|
|