ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


8月13日

MEHMETÇİĞİ SİPERİNE MIHLAYAN EMİR.

Çanakkale Savaşları'nda, 27 Alay Kumandanı Kaymakam Mehmet Şefik'in, cephedeki askerlere gönderdiği ve yeni ortaya çıkan emir mektubu, savaşın nasıl kazanıldığını gözler önüne seriyor.

Mehmetçiği siperine mıhlayan emir -

Çanakkale 1915 Seddülbahir Özel Müzesinin sahibi, yerel tarih araştırmacısı Ahmet Uslu, emir mektubuna, Çanakkale 1915 dergisinin son sayısında yer verdi. Uslu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, emir mektubunun yarım sayfa büyüklüğündeki bir kağıda, kurşun kalemle belli belirsiz bir şekilde karalandığını belirterek, ''bu belgeyi Seddülbahir köyünde bulunan müzemizi gezen bir Çanakkale sevdalısı bağışladı. Belge, savaşın nasıl ve ne şartlarda kazanıldığının bir göstergesi olması bakımından çok önemli'' dedi.

Belgeyi bugüne kadar saklayan kişinin, tüm Türk vatandaşları tarafından görülmesi için müzeye bağışladığını belirten Uslu, şunları söyledi:

''Biz, bu belgeyi müzemizin yayını olan Çanakkale 1915 dergisiyle tanıttıktan sonra yine müzemizde sergileyeceğiz. Belge, Çanakkale Savaşları'nın kara muharebelerinin başlangıcı olan 25 Nisandan üç gün sonra, Arıburnu, Conkbayırı ve Kanlısırt bölgelerinde 57. Alay'la birlikte düşmana direnen 27. Alay Komutanı Yarbay Mehmet Şefik (Aker) tarafından, ön saflardaki siperleri tutan 33. Alay 3. Bölük kumandanı Yüzbaşı Ahmet Necati Efendi'ye yazılmış.''

Uslu, Yüzbaşı Ahmet Necati Efendi'nin bu emre uyarak siperleri terk etmediğini ve emri aldıktan 5 gün sonra şehit olduğunu kaydetti.

''Anafartalar Zaferi'nin 94. yıl dönümünde bu belgeyi Tük tarihine armağan ediyoruz'' diyen Uslu, belgenin çevirisini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim elemanlarına yaptırdıklarını ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesindeki öğretim elemanlarına da teyit ettirdiklerini anlattı.

Emir mektubu

Ahmet Uslu'nun ifadelerine göre  tamamı 5-6 satır olan emrin içeriği şöyle: ''Sivritepe'de 33. Alay'dan 3. Bölük Kumandanı Ahmet Necati Efendi'ye... 15 Nisan 331 (28 Nisan 1915) Kağıdınızı aldım. İşgal ettiğiniz mevzi, yüzlerce askerimizin kanına bedel zapt olundu. Burada durmak adem-i imkandır (imkansızdır) gibi tabirat ve mütalaatı (fikir ve yorumu) bir daha görmek istemem. Her neye mal olursa olsun, mevziinizi muhafaza edeceksiniz, icap ederse hepiniz orada gömüleceksiniz. Tahkimatı ikmal edilip o mevzi temin edilinceye kadar, her ne maksatla olursa olsun oradan her kim ayrılırsa idam edileceğini kat'i surette ihtar eylerim.

27. Alay Kumandanı Kaymakam Mehmet Şefik...''

MİLLİGAZETE_

8月3日

KURULUŞTA BİR DÖNÜM NOKTASI: YALOVA KOYUNHİSAR ZAFERİ

Son günlerin tartışması 27 Temmuz 1302 Yalova'daki Koyunhisar Zaferi. Bu savaşın 706. yılı oluyor. "Osman'ın bir hanedan kurucusu durumuna gelmesi, 1302'de bir Bizans ordusuna karşı zaferi ile ilgilidir. Bilecik-Yenişehir bölgesinin fethinden (1299) sonra Osman Gazi, Bithynia'da Bizans'a ait iki merkezi, İznik ve Bursa'yı almak için harekete geçmiştir. İznik üzerine yürümeden önce gerisini koruma altına almak için Bursa Ovası tarafında Marmaracık ve Koyunhisar'ı itaat altına alır ve 1302'de Avdan dağlarını Kızılhisar vadisinden geçip İznik ovasına iner ve şehri kuşatır. Osman'ın İznik kuşatması ve imparatorun şehri kurtarmak için Heteriarch Muzalon kumandasında gönderdiği orduya karşı kazandığı Bapheus Zaferi hakkında çağdaş Pachymeres ve Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman etraflı bilgi verirler" [Halil İnalcık, Devlet-i Âliyye, 'Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar-I, Klasik Dönem (1302-1606): Siyasal, Kurumsal ve Ekonomik Gelişim, İş Bankası Kültür Yayınları, 18. baskı, Kasım 2008]

Prof. Halil İnalcık, burada özellikle "Osman'ın bir hânedan kurucusu durumuna gelmesi" üzerinde durmaktadır. İznik kuşatıldı. İznikliler imparatora haberci gönderip şayet yardım gelmezse teslim olmak zorunda kalacaklarını bildirdiler.

Osman gazi, savaş stratejileri üretebilen bir baştı. İznik'te dağ eteğinde Draz Ali kumandasında küçük bir kuvvet yerleştirdi.

Şehri sürekli abluka altında tutmak ve açlıkla teslim olmak amacıyla dağ tarafından bir "havâle" kalesi yaptı. Draz Ali'yi burada bıraktı.

Bizans bu gelişmeyi haber alınca "hayli gemi cem' edüb içine çok leşkerler koyub gönderdi kim varolar gazîler İznik üzerinden ayıralar" (Anonim Tevârih-i Âl-i Osman).

"Gaziler dahi ol kâfirler çıkacak kenarda pusuya girib pinhan olup durdular."

Yani gizlenip beklediler. Burada, Osman'ın savaş taktiklerinden birini görmekteyiz. Bizans'ın donanma gönderdiği haber alınmış ve ona göre davranılmıştır.

Belki daha da öncesi, İznik'ten haber gittiğini biliyorlardı. Bizans gemileri Yalak Ovası'nda bir iskele kuruyor, bir gece asker çıkarıyorlar. Osman Gazi ve silah arkadaşları ani bir saldırıyla gece karanlığında dalkılıç ileri atılıyorlar.

Gemilerde bekleyen denizciler karaya çıkmıyor, Muzalon'un kuvvetleri kesin bir yenilgiye uğruyor.

Halil İnalcık'ın belirttikleri gibi bu Koyunhisar muharebesi, "bir imparatorluk ordusuna karşı kazanılan bir zaferdir." Fahrüddin "Osman'ı bölgede karizmatik bir bey durumuna getirmiştir."

Bu başarıdan önce Osman Gazî sınır bölgesindeki gazîlerden biriydi. Pachymeres Kastamonu bölgesi sipah-sâlârı olan Çoban oğullarına bağlı olduğunu yazmıştır (Aynı eser, 12). İnalcık bir kesinliğe varıyor: "Demek ki, Osman için o zaman şöyle bir hiyerarşi mevcuttu: Osman, Kastamonu emîrine, o da Selçuklu sultanına, Sultan da İran'daki İlhan'a bağımlı idi.

Bu yeni düşüncelere dayanarak tahmin edebiliriz ki, Bapheus-Koyunhisar çarpışmasında, bizim taraf mağlûb olsaydı, Osman Gazî ve ileri gelen gaziler ya esir düşecek ya öldürüleceklerdi.

Bu nedenle Yalova'daki Koyunhisar zaferi sadece yerel değil millet şümûldür de. Dolayısı ile 1302 tarihi önemlidir.  Bir de Yalak-Ova'nın Abdurrahman gazî tarafından gerçekleşen alınışı var; Yalova için bu da çok önemlidir. İznik'in düştüğü yıl gerçekleşmiştir.

MİLLİGAZETE/KAMİL EŞFAK BERKİ

7月7日

HASANKEYF'TE 15 BİN YILLIK KALINTILAR BULUNDU.

 
Ilısu Barajı nedeniyle sular altında kalma tehlikesi yaşayan Batman'ın tarihi ilçesi Hasankeyf'teki kazılarda 15 bin yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen kalıntılar bulundu.

Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam başkanlığında, Ege Üniversitesi'nden Prof.Dr. Gülriz Közbe yönetimindeki 40 kişilik ekipçe Dicle Nehri kıyısında ilk kez açılan höyükte bulunan kalıntıların, hangi yıllara ait olduğu antropolojik araştırmaların ardından netlik kazanacak.

11月17日

LOZANDA ÇANAKKALEYİ VERDİK.

 
Lozan masası ile ilgili her Türkün yüreğini yakacak iddialarda bulunan tarihçi Mustafa Armağan, birkaç günlüğüne masayı ödünç istedi. Bakın niye?
 
Lozan'da Çanakkale şehitlerini İngiliz'e teslim etmiştik
 
İsviçre, Lozan masasını verecek kimse bulamayınca bize hediye etti. Eh artık anlı şanlı bir müzede sergileriz nasıl olsa. Üzerindeki mürekkep lekelerini -tabii hâlâ duruyorsa- çocuklarımıza mikroskopla gösterip bu masada nasıl bir zafer destanı yazıldığını filan anlatırız gururla. (Kimse sormaz ama bana kalırsa masanın konulacağı en uygun yer, İsmet İnönü'nün mezarı veya Pembe Köşk'ün bir salonudur.)
Şimdi lütfen alttaki (yukardaki) fotoğrafa dikkatle ve ibretle bakın. Ne görüyorsunuz? Birkaç genç kız, askerlerimizin önüne atılıyor ve çiçek veriyor, değil mi? Güzel.
 
Peki nerede çekilmiş bu fotoğraf? Bir şehrin kurtuluşu olduğu belli de nerenin kurtuluşu olabilir sizce? Ne İstanbul'un kurtuluşudur, ne de hatta Hatay'ın kurtuluşu. Fotoğraf, Çanakkale'ye Türk askerinin giriş anını gösteriyor.
Çanakkale'yi, 1915'te geçirmediğimiz İtilaf kuvvetlerine Mondros'la açmıştık. Ancak 1918'de başlayan 'hukukî işgal'in Lozan'la bittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Lozan'ın 129. maddesinde Boğazlar'ın British Empire'a, yani İngiliz İmparatorluğu'na terk edileceği belirtiliyordu. Bununla da yetinilmiyor, aynı maddenin 2. fıkrasında bir lütuf olarak bizim bölgeye müfettiş göndertebileceğimiz belirtiliyordu. Bir de eğer Çanakkale Boğazı'nı ziyaret edecekler 150 kişiyi aşarsa Türk hükümetine önceden haber verilecekti.
Sizin anlayacağınız, Çanakkale Boğazı'ndaki 8 kilometre eninde bir şerit 1936 Temmuz'una kadar Lozan gereği İngiliz işgali altındaydı. Fakat bunu ders kitaplarımız nedense es geçer ve Montrö birden bir Anka kuşu gibi gelip kuruluverir inkılap tarihi kitaplarımıza.
Sevgili tarihçiler! Montrö ile elde ettiklerimizi anlatıyorsunuz. İyi güzel de, demek ki, Lozan'da bazı eksik ve gedikler vardı, bunları neden gözlerden gizliyorsunuz?
İşte fotoğrafta gördüğünüz, askerlerimizin önüne atılıp çiçek veren genç kızlar, Lozan'ın ardından tam 18 yıl süren uzun bir esaretten kurtuluşun sevincini yaşıyorlardı.
Bazıları yazıp çiziyor. Özellikle genç okurlarım da bunların etkisinde kalıp soruyorlar: Efendim, Lozan'da gizli maddeler varmış, bazı sözler verilmiş. Bunları açıklar mısınız?
Bu sevgili kardeşlerime soruyorum: Lozan Antlaşması'nı kaç kere okudunuz? Bugüne kadar baştan sona okuyanına rastlamadım desem yalan olmaz. Okusalar zaten pek çok gizli sanılan 'söz'ü metinde çatır çatır yazılı görürlerdi. Okumadığımız bir metinde yazılmayan bilgileri merak eden tuhaf bir toplumuz vesselam.
İşte Çanakkale şehitliğini gezerken gördüğünüz İngiliz, Anzak vs. mezarlıkları ile devasa anıtları bu işgal döneminde yaptırılmıştır ve Montrö'de bize devredilirken de mezarlıkların o ülkelerin kendi toprakları olduğu açıkça belirtilmiş, buralara dokunamayacağımız vurgulanmıştı. Şimdi o anıtlara dokunmamız yasak. Değerli dostum Fethi Murat Doğan'ı da yıllardır uğraştıran, "Türk anıtları neden diğerlerine oranla küçük yapılmış?" sorusunun cevabı da burada gizli.
Daha da iç yakıcı olan gerçek şu ki, Çanakkale'deki bütün o savaş alanı, tabii ki Türk şehitlikleri de, 1918-1936 yıllarında İngiliz askerlerinin insafına terk edilmiş, atalarımızın kemikleri İngiliz çizmeleri altında ezilmiştir.
Öte yandan İngilizler kendi mezarlıklarını pırıl pırıl döşerken ve Gelibolu'yu bizim Hayber'deki "Türk mezarı"mız gibi vatanlarının bir parçası haline getirirlerken, Lozan'da zafer yazan delegelerimiz Türk şehitliklerinin korunması veya en azından bizim toprağımız olarak tanınması için bir madde koymayı dahi akıllarına getirmemişlerdir. Gelin görün ki, İngilizler, Montrö'de Çanakkale'yi boşaltmayı kabul ederken, 1915'te bu topraklara gömdükleri gençleri bahane ederek kendilerinden izin almadan müfettiş göndermemizi bile istememişler, bunu dahi şarta bağlamışlardı.
Böylece son yıllardaki şahlanış olmadan önce Çanakkale'deki Türk şehitliğinin (daha doğrusu "Osmanlı şehitliği"nin) arz ettiği perişanlığın gerçek sebebini anlamaya başlıyoruz.
Bence İsviçre Lozan'daki masayı vermekle iyi etmedi. Çünkü böylece Lozan'ın hesaplaşması yeniden başlayacak. Hazır masa da gelmişken, oturup konuşalım şu yarım kalmış hesapları diyecek birileri.
İşte 21 Ağustos 1923 günü TBMM kürsüsünde var gücüyle haykıran Tekirdağ milletvekili Faik Öztrak'ın sesi kulaklarımıza İsrafil'in surunu üflüyor sanki. Tutanaklardan aktarıyorum:
"Fakat efendiler, İngilizlere bırakılan bu topraklardaki muazzez şehitlerimizin hatıralarına ne dersiniz? Onların ölülerinin mevcut olduğu bu yerlerde bizim de yüz binlerce şehidimizin kanları ve kefenleri mevcuttur. Vatanımızı istilaya gelmiş olanlara karşı bu imtiyazları vererek bu şehitlerimizin aziz hatırasını nasıl rencide edebiliriz?"
Tutanaklar, Faik Bey'in sözlerinin Meclis'te "çok doğru" sesleriyle onaylandığını ve Niğde milletvekili Hazım Bey'in oturduğu yerden şöyle laf attığını kaydediyor: "Evet... Maksatları başkadır. Bir gün bu memleketi ölülerle bile istilayı düşüneceklerdir."
"Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çanakkale şehitleri için herhangi bir anma töreni düzenlenmeyişinin asıl sebebi nedir?" diye soranlara gülümseyerek cevap veriyorum. Bu, o topraklarda gözümüzün olduğu anlamına gelirdi de ondan.
Şimdi Çanakkale zaferini kutlamayı İngilizlerden ve Anzaklardan öğrendik desem, çoğunuzdan tepki alacağımı biliyorum. Ama tarihin aynası böylesine acımasızdır.
En iyisi şu Lozan masasını birkaç günlüğüne bana verin de, başında şehitlerimiz adına doya doya ağlayayım.
 
Zaman - 16.11.2008
11月14日

ABD'NİN KEŞFİNDE GİZLİ GERÇEK.


Amerikan'ın keşfinde gizli kalan gerçeği Erhan Afyoncu yazdı. İşte ERhan Afyoncu'nun ilginç iddiası.

Erhan Afyoncu / Bugün
 
Padişah ‘evet’ deseydi Amerika’da bugün oy kullanıyorduk

Dünyanın bir numaralı gücü olan ABD varlığını Amerika kıtasına borçlu. Kolomb'un keşfederek Avrupalılar'a kapılarını açtığı bu kıta bizim olabilirdi. Kolomb, keşif yolculuğunu gerçekleştirmek için İkinci Bâyezid'a müracaat ederek gemi istemiş, ancak reddedilmişti. Padişah "evet" deseydi Amerika'da bugün oy kullanıyorduk.

İki gün sonra ABD'de seçim var. Bütün dünya gibi biz de merakla sonucu takip edeceğiz. Dünyanın bir numaralı süper gücü olan ABD'nin varlığını borçlu olduğu Amerika Kıtası'nı Kolomb'un keşfettiğini herkes bilir. Ancak, Kolomb'un Amerika'nın son kâşifi olduğunu ve keşfe çıkmak için Fatih'in oğlu İkinci Bâyezid'dan gemi istediği fazla bilinmez.

AMERİKA'NIN SON KAŞİFİ

1451'de İtalya'da Cenova'da doğan Kristof Kolomb, denizci olduktan sonra Portekiz'e yerleşti. 15. yüzyılda en önemli deniz güçlerinden biri olan Portekizliler, bu yıllarda Afrika'da yeni yerlere ulaşmışlardı. Lizbon, değişik milletlerden denizcilerin buluştuğu ve bilgilerini birbirleriyle paylaştığı bir liman şehriydi. Kristof Kolomb Amerika kıtasını keşfederek tarihe geçti.

Ancak Amerika'ya Kolomb'tan önce pek çok milletten gidenler olmuştu. Bunların başında da 11. yüzyılın başlarında Leif Eriksson komutasında Amerika'ya ulaştığı rivayet edilen Vikingler geliyordu. Kolomb, 1470'li yılların sonunda İzlanda'ya gittiğinde, Vikingler'in Amerika macerasını öğrendi. Denizyoluyla Batı'ya giderek Doğu'ya ulaşma fikri Kolomb'un kafasına İzlanda'da girdi ve hayatının kalanını da bu fikrini gerçekleştirmeye adadı.

KOLOMB, FATİH'İN OĞLUNDAN GEMİ İSTİYOR

Kolomb, Lizbon'a döndükten sonra araştırmaya koyuldu. Başta Marko Polo'nun Doğu'ya seyahatiyle ilgili hatıraları olmak üzere birçok kitap okudu. Batı'ya giderek, yeni topraklara ulaşıldığını anlatan birçok rivayeti inceledi. İrlanda'ya giderek, Aziz Brendan'ın Amerika yolculuğuyla ilgili rivayetleri araştırdı. İtalyan denizci, 1484'te Portekiz Kralı'na başvurarak, Batı'dan denizyoluyla Doğu'ya ulaşmak için gemi istedi ama reddedildi. Kolomb, çıkmayı tasarladığı deniz yolculuğu için geniş bir araştırma yapmıştı ama kendini destekleyecek finansörü bir türlü bulamamıştı.

Kendi geçimini sağlamak için reçine ticareti işine girdi ve Doğu'ya gitti. Avrupa'da kendisini destekleyecek bir hükümdar bulamadığından dolayı, 1484'te Kuzeybatı Karadeniz'de Kili ve Akkirman seferine çıkan Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Sultan İkinci Bayezid'a müracaat etti. Bir papazın refakatinde sultanın yanına gelen Kolomb, "İkinci Bayezid'dan sultanın adına yeni ülkeler keşfedebilmek için emrine gemiler vermesini istedi". Ancak zaten Avrupalıların elinde bulunan kardeşi Cem Sultan'la uğraşan Osmanlı Sultanı, tuhaf bir şekilde karşısına çıkan hayalperesti ciddiye almadı.

OSMANLI’NIN GÖZÜNDEN AMERİKA’NIN KEŞFİ

Osmanlı İmparatorluğu, Kolomb'un 1492 yılında Amerika'yı keşfinden, kısa bir süre sonra haberdar oldu. Yaptığı haritalarla ünlü denizcimiz Piri Reis, amcası Kemal Reis'in bir savaşta esir aldığı, Kolomb'la üç kez Amerika'ya gitmiş olan bir İspanyol'dan Amerika'yı nasıl keşfettiklerini öğrendi. Kolomb'un yaptığı Amerika kıyılarını gösteren harita da Piri Reis'in eline geçmişti. Piri Reis, esir İspanyol'dan Kolomb'la ilgili dinlediklerini 1513 tarihli meşhur dünya haritasının üzerine kaydetti.

Haritanın üzerinde Amerika'nın keşfiyle ilgili ilginç bilgiler vardır. Piri Reis, Kolomb'un Amerika'yı keşfedişinin hikâyesini şöyle anlatır: "İşbu kenarlara Antilya derler. 1492 yılında bulunmuştur. Amma şöyle rivayet ederler kim Cenevizden bir kâfir adına Kolonbo derler imiş, bu yerleri ol bulmuştur. Kolonbo'nun eline bir Kitap gelmiş ki Mağrib Denizi'nin (Atlantik Okyanusu) sonunda kıyılar ve adalar ve türlü türlü madenler ve dahi elmas dağı vardır deyü bu kitapta yazar.

Kolonbo kitabın tamamını okuyup, Cenevizli devlet adamlarına bu okuduklarını anlatıp, gelin bana iki tane gemi verin, varayım, ol yerleri bulayım der. Bunlar, "Mağrib Deryası'nın nihayeti ve haddi mi (sonu mu) bulunur? Havası kötüdür derler. Kolonbo görür ki Cenevizlilerden çare yok, gider, İspanya Beyi'ne varır, hikâyesini bir bir arz eder. Onlar dahi Cenevizli gibi cevap verirler.

Ancak Kolonbo bunlara bıktıracak kadar ısrar eder. Sonunda İspanya Bey'i iki gemi verip, baştan aşağı silahla donatıp "Ey Kolonbo, eğer senin dediğin gibi olursa, seni o bölgeye kapudan edeyim" deyip, Kolonbo'yu Bahr-i Mağrib'e gönderdi".

KUDÜS HAYALİ

Kolomb, çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanmasına rağmen pes etmedi. 1486'da İspanyol kral ve kraliçesine müracaat etti. İspanyollar, Kolomb'un telifini incelemek üzere bir komisyon kurdular. Komisyon, dört yıl sonra Kolomb'un teklifini reddetti. Bir türlü aradığı desteği bulamayan Kolomb, 1492 Ocak'ında İngiltere ve Fransa krallarından yardım istemek için İspanya'dan ayrıldı.

Kolomb'un dostları, bu sırada İspanya sarayını yolculuğa destek vermeye ikna edince İtalyan denizci geri çağrıldı. 3 Ağustos 1492'de üç gemiyle denize açılan Kolomb, 12 Ekim'de Bahama adalarından Guanahani'ye ulaştı. Ardından Küba'yı gördü, ancak burayı Japonya zannetmişti.

Kolomb, Haiti'ye ulaştıktan sonra İspanya'ya geri döndü ve bir süre sonra Amerika'ya üç yolculuk daha yaptı. Kolomb, Amerika'ya ulaşmıştı ama keşfettiği yerleri Asya'nın Doğu kıyıları zannetmişti. Bir geçit bularak Kudüs'ü Müslümanlar'dan geri alma planları bile yapmıştı. 1506'da öldüğünde nereyi keşfettiğini hâlâ bilmiyordu.

ATATÜRK BU MEKTUBU KİME YAZDI?


Bu defterde Atatürkün ağırlıkla 1897 Türk-Yunan harbine dair tuttuğu notlar yeralıyor. Atatürk, harpte Osmanlı ordusunun hatalarını eleştirel bir üslupla değerlendiriyor.

Harp Akademisi öğrencisi Mustafa Kemal, 1897 Türk-Yunan harbini değerlendiriyor:

1897 TÜRK-YUNAN HARBİ
Genelkurmay ATASE ve Dent. Başkanlığı Arşivi “Atatürk koleksiyonları” bölümünde yer alan defterlerden biri de yine Harp Akademisi döneminde tutulduğu sanılan ders notları...

Bu defterde Atatürk’ün ağırlıkla 1897 Türk-Yunan harbine dair tuttuğu notlar yeralıyor. Atatürk, harpte Osmanlı ordusunun hatalarını eleştirel bir üslupla değerlendiriyor.

Defterin en dikkat çekici bölümü, komutanları Napolyon’u örnek almaya davet eden şu satırlar:
“Cesaret gösteren ve tehlikeye atılan kazanır. Kuvvetli olduğu halde başarıdan umudunu kesen, yerinden hareket etmeyen ve düşmanın hücum etmesini bekleyen, her halde mağlup olur. Bir komutan, birliklerin emniyetini sağladıktan sonra düşmanı mağlup edeceğim demeli, mağlubiyet korkusunu hiç aklına getirmemeli, bu bağlamda Napolyon’u taklit etmelidir. Korkak kalp, daima mağluptur.”

KİME YAZILDIĞI BİLİNMEYEN BİR MEKTUP 

‘Selanikli olduğuma seviniyorum’
‘Gerçeği bilen, koruyanın huzuruna...
Olgunluk sahibi, saygıdeğer efendim,
Zatıâlilerinizi Selanik’te bulunduğum süre zarfında daha çocukluğumdan beri ismen ve şahsen tanımak şerefine sahip olduğumdan, sizin kıymetli edebi eserlerinizi inceledikten sonra, sizin olgunluk ve fazilet yeri olan hanenizin iktidarının bağımlısı olanlar arasına katılmıştım.
Bununla birlikte büyüklüğünüzün deli gibi bağlısı olan kalbimin hürmet ve saygı duygularını arz ve takdim için bir defacık olsun şeref dağıtan ziyaretinizi çabucak gerçekleştirmeyi pek çok dakikalar büyük bir arzu ve istekle zihnimden geçirmiştim. Lakin eğitim için senelerce memleketten uzak bulunmak mecburiyeti, bu şerefe ulaşmamı engelledi.
Sizinle yüz yüze konuşma şerefine layık olanlar seviyesinde bulunamamak talihsizliği de arzu ettiğim o yüce saadet duygusunun anlatılmasına uygun bir dil düşünülemez mi? Lakin bu engellerin hiçbiri olgunluğunuzun nuru, ruhunuzun derinliği, yaygınlığı... ilim ve irfanınızdan etkilenmemi bir an bile engelleyememiştir. Yüzyılımızda parlak sütunlar vücuda getiren o aydın fikir eserlerinizi seve seve, sevine sevine gördükçe yüceliğinize ve aklınıza karşı mevcud olan bağlılığım genişliyor. Gerçekten! O muhteşem gazetenizle Osmanlı basınının çağdaş gelişmesine uygun bir yüksek mevki kazandırmaya hizmet etmenizden dolayı kutlanmaya değersiniz. (..)
Olayları kavrayışınız ve bilginizdeki genişliği, muhakeme kuvvetini, gerçekleri çıkarmadaki gücünüzü özetle her hususta büyüklüğünüzü düşündükçe Selanikli olduğuma bir mutluluk hissiyle seviniyorum. Daha doğrusunu isterseniz göğsümün bir gurur duygusu ile kabardığını duyuyorum. Asıl naçizane maksadım, gazeteniz içeriğinin herkese olduğu gibi bendenize de sağladığı faydalardan dolayı bağlısı olduğumu acizane teşekkürlerle arz etmek idi.
Fakat aklımda canlanan özellikler ve olgun vasıflar, fazilet sahibi olan şahsınıza karşı ruhumdan kopup gelen hürmet sayfalarını bu suretle açıklanan güzel sebepleri teşkil etti. Vicdani olan maruzatın aciz bir kalemden çıkmış olduğu için temiz bir saflığı kaybetmez sanırım. Sonsuz saygılarımı sunarım efendim.
Kurmay adayı Üsteğmen Mustafa Kemal’


 
21 MART 1904 PAZARTESİ... Saat 6...
Akademi’de yaptığı konuşma

“Arkadaşlar!
Daha başlangıçta bütün sınıfımız hazır olduğundan sizi tebrik etmek isterdik; lakin rahatsız ederiz düşüncesiyle o tebrik şerefine kısmen erişilmiştir. Bundan dolayı şimdi hepimiz birden sizi tekrar tebrik etmek suretiyle mahrum kaldığımız o şereften manen sevinç duymuş oluruz.
Arkadaşlar!
Madem ki askeriz, madem ki hedefimiz, gelecekteki emellerimiz ortaktır, arkadaşlığımızın kardeşliğimizin üstünde bir kuvvet ve irtibata mal olması pek tabiidir. Herhalde hepimiz kardeşiz ve bu kardeşliğimiz, sonsuz bir hayata sahiptir.
Mesleğinizin kutsal etkisiyle bundan önce de kalpler birbirine karşı samimiyet duygusu ile dolu idi. Fakat üzülerek belirtmeli ki zaman ve mevki, bu kalpten gelen sevginin açıkça gösterilmesine uygun fırsatlar vermiyordu. İşte şimdi o kıymetli fırsatlardan birine sahip olduğumuz için biliniz ne kadar mutluyuz.
Arkadaşlar!
Okul durumu, okul hayatı sizce de bilinir; insan bu sıkıcı yerin bin türlü derdi altında ezilir. O dertlerin hafifletilmesi ve ortadan kaldırılması için mutlaka samimi bir ruhun, duygusal olarak ortak bir kalbin sağlam bir şekilde teslimine ihtiyaç duyulur. Gerçekten insan oldukça bu insanlığa ait zümrenin üstüne çıkamamak beceriksizliğiyle çırpındıkça mümkün değil bu ihtiyaçtan uzak duramayız. Bundan dolayı sizin gibi fikir ve duyguları yüce daha birçok gerçek arkadaş kazandığımızdan dolayı biz de tebrike layığız. Kardeşliğimizi ilan etmeye ve açıklamaya sebep olan bu kıymetli zamanların, bizce pek mutlu dakikalar olduğuna emin olabilirsiniz arkadaşlar...

‘Vatanını korumaya hazır olan ulus, silahlanmalıdır’
“Silahlı uluslardan (not):
1. Hukukunu ve vatanını korumaya hazır olan bir ulus, silahlanmalıdır.
2. Atalarımızın ezici kuvveti Osmanlıların geçmişinin dünyaya bıraktığı şöhreti,
3. Atalarımızın kazandığı şanı nasıl koruyabiliriz?”

ŞAM YOLUNDA
‘Yanya’dan gece 12’de hareket ettim’

Mustafa Kemal Harp Akademisi’ni bitirdikten sonra Padişah rejimi aleyhindeki fikirleri nedeniyle tutuklandı. Bir süre tutuklu kaldıktan sonra, 1905 başında kurmaylık stajı için Şam’a tayin edildi. Mezun olup Makedonya’ya meşrutiyet mücadelesine koşmaya hazırlanan bir genç subay için bu bir sürgündü.
ATASE arşivindeki 8 no’lu defter, Mustafa Kemal’in Şam sürgününe giderken tuttuğu notlardan oluşuyor...

5 Mart... 1908...Çarşamba
“Hazırlık raporuyla Yanya’dan hareket ettim. Saat 12. gece...
Sabahleyin saat 2, Portsaid,
Saat 11, gündüz. Portsaid’den hareket...
Saat 3, gündüz, İskenderiye’ye varma...
Saat 11, İskenderiye’den hareket.
5, bu Cuma Pire’ye varma.
5’te Pire’den hareket...
Berbere abone olalım
Beyrut’tan Şam’a, 7 Temmuz 1906 Cumartesi, berbere abone olalım. 1 mecidiye verildi.
4 Haziran 1906... otelindeki odayı tuttuk. Ödenilen 1 mecidiye 34,
12 Haziran 1906, ufak tefek masraflar için Fransız lirası 1 kuruş,
13 Haziran 1906, Cerrah efendinin evi yandı.

TEVFİK FİKRET’İN ‘SİS’İ
‘Ey hicranlı ana!’

Mustafa Kemal Şam sürgününe giderken İstanbul’a kırgındı. İskelede son bir kez sarılamadan ayrıldığı annesini kederiyle baş başa bırakmış, bu gösterişli kentten bir meçhule doğru yelken açmıştı.
Not defterine yazdığı Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri sanki kendi hislerinin tercümanıydı.
Defterde sayfalar tutan bu uzun şiirin bir bölümünü, günümüz Türkçesiyle aktarıyorum:

“Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gezmeye alışmış zengin,
fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicranlı ana, ey küskün arkadaş;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... hele sizler,
Örtün evet ey facia, örtün evet, ey kent!”
.117

9月22日

ABDULHAMİT HAN VE CUMHURİYET.

Masonlar  niye 'Abdülhamit'i devirdik' kutlaması yapıyordu?

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, "Türk Masonları'nın zaferi" diye nitelendirilen II. Abdulhamit'in tahttan indirilmesini kutluyor. Masonlar, II. Meşrutiyet'in ilanının 100. yılında 2008'i "hürriyet, eşitlik" yılı olarak ilan etmelerinin ardından konuyu şimdi de Avrupa Mason Buluşması'na taşımaya hazırlanıyor.

2008 yılı ekim ayında İngiltere ve Belçika'da yapılacak Mason buluşmasında, Türkiye Masonları, Abdulhamit'in tahttan indirilmesinde rol oynayan ataları için bir anma töreni düzenliyor. Törende II. Meşrutiyet'in nasıl ilan ettirildiği, ardından Abdulhamit'in tahttan nasıl indirildiği, 1909'da Türk Masonluğu'nun yasal zemine nasıl getirildiği anlatılıyor.  

"Avrupa Mason Buluşması" adlı kuruluş, değişik fraksiyonlara (ritinlere) ayrılmış Avrupa Masonları'nın biraraya geldikleri çok özel bir platform oluşturuyor. Platform komitesinde İskoç, İngiliz, Fransız ritinden üst düzey Masonlar bulunuyor. Platformun bu yılki gündemine II. Abdulhamit'in devrilmesi ve II. Meşrutiyet'in ilanının 100. Yılı çerçevesinde yapılacak etkinlikler damgasını vuruyor. Organizasyonla ilgili program ve katılım formları Büyük Loca tarafından bütün Masonlara gönderilirken, "Türk Masonluğu'nun ayağa kalkışının 100. yılı anısına uluslararası etkinlikler düzenleneceği" belirtiliyor. "Avrupa Mason Buluşması Organizasyon Komitesi"nde yer alan Türk Masonları'nın girişimiyle alınan karar gereği, II. Abdulhamit dönemi, II. Meşrutiyet'in oluşum süreci, Masonların bu süreçteki oynadıkları rol ve Osmanlı'da masonik faaliyetler gibi çok kapsamlı çalışmalar yapılıyor. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, bütün bağlı kuruluşlarına II. Meşrutiyet'in 100. yıl kutlamalarının 2008 boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması talimatı vermesinden sonra, ülke çapında çeşitli localar tarafından kutlama programları düzenleniyor. Bu doğrultuda "Meşrutiyet defileleri", kitap tanıtımları, konferanslar ve benzer etkinlikler planlanıyor..

İttihat Terakki masonik bir örgütlenme oluyordu

Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Caner Arabacı, II. Abdulhamit'e karşı darbe yapan İttihat Terakki'nin masonik bir örgütlenme olduğuna dikkat çekerek, "İttihatçıların kökenleri Jöntürkler'dir ki; bunların ilk örgütlenmeye başladığı yer İngiliz sefaretidir. Talat Paşa ve Ahmet Rıza gibi önde gelen isimler Mason'du. Abdulhamit'e karşı gerçekleştirilen darbe İttihatçı-Mason-İngiliz işbirliğinin ürünüdür. Rıza Tevfik, hatıratında anlattıklarına göre, darbeden sonra İngiliz sefaretinde teşekkür ziyaretinde bulunulmuştur" diyor. Abdulhamit'in Balkanlarda isyan başlatan ordu içindeki ittihatçı oluşumun darbe hazırlığında olduğunu fark ettiğini ve buna karşı 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe koyduğunu kaydederek, "Ancak darbecilerin asıl hedefleri bu değildi. İttihatçılar iktidarı ele geçirmek, İngilizler de İslâm birliği politikasıyla sömürgelerini sürekli tehdit eden Halife Abdulhamit Han'dan kurtulmak istiyorlardı. Bu amaçla tarihe 31 Mart Vakıası diye bilinen oyun sahnelenerek darbe gerçekleştirildi ve Abdulhamit Han başka yer kalmamış gibi Selanik'e götürülerek bir Yahudi'nin evine hapsedildi. Böylece Filistin'e karşı Osmanlı'nın tüm borçlarını ödeme teklifi yapan Siyonist Lider Theodor Hertzel'e 'Vatan parayla satılmaz' cevabının adeta intikamı alınıyordu."

Doç. Arabacı, Abdulhamit'in nasıl bir Siyonist-Emperyalist darbenin kurbanı olduğunun 1917'de Theodor Hertzel ile İngiliz Dışişleri Bakanı Althur Balfour tarafından Filistin'de Siyonist İsrail devletinin kurulacağının deklare edilmesiyle ortaya çıktığını dile getirerek, "Abdulhamit Han'ın haliyle, ittihatçıların elinde devlet hızla dağılma sürecine girdi. Masonlar, elbette bunu kutlar. Bunların kutladıkları, Osmanlı'nın yıkılışı, bugün 60. yılını kutlayan Siyonist İsrail hançerinin saplanışı, Anadolu'nun çöküşü ve Osmanlı'nın çocuklarının borç batağında Batı'ya el açar duruma düşürülüşüdür" sözleriyle konuyu özetliyor.

Abdülhamid Han'ın ciddiye aldığı siyon protokolü neleri içeriyordu?

Bilindiği gibi Sultan Abdülhamid Hân'ın ömrü, Siyonist ve Masonlarla mücadele ile geçmiştir.

Siyon Protokolleri, Siyonistlerin, Yahudiler hariç, bütün dünya milletlerini ifsat etmek için düzenledikleri gizli planlardır. Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde, Benî İsrail'in geçmişte yeryüzünü tekrar tekrar fesada verdikleri, bu sebepten Cenâb-ı Hak tarafından cezalandırıldıkları kaydedilmiştir.

Abdulhamid Han'ın arşivinde bulunan, Siyon Protokolü çok önemlidir. Bu protokol, önce 9 Mayıs 1956 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştır. Bu belge Abdulhamid Hân'ın özel muhafızı "Süvari Yüzbaşısı Debreli Zinnur Bey tarafından, Cumhuriyet gazetesi yazarı Samih Nafiz Tansu'ya nakledilmiş ve bu yazar tarafından, kamuoyuna sunulmuştur.

Bu protokolde aynen şu maddeler mevcuttur:

1. Gelecek nesilleri, ahlâka aykırı, telkinlerle ifsat etmeli, bozup yozlaştırmalı

2. Aile hayatını yıkmalı,

3. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli, azınlıkları kışkırtıp üste çıkarmalı

4. Sanatı zayıflatarak, edebiyatı müstehçen ve şehevî hale sokmalı,

5. Mukaddesatı, hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilâne vak'alar uydurulmalı,

6. Hududsuz bir lüks, başdöndürücü modalar icad etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik etmeli, herkesi borçlandırmalı

7. Kalabalıkların vakitlerini, eğlencelerle, oyunlarla oyalamalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı,

8. Müfrit (aşırı) nazariyelerle, halkın fikirleri zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar çıkarılmalı,

9. Umumi hoşnutsuzluklar meydana getirilmeli, içtimai (sosyal) sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı,

10. Aristokratlara müthiş vergiler koyarak, onlar bunaltılmalı,

11. Mal sahipleri ile işçilerin arasını bozmalı, grevler sabotajlar tertip ettirilmeli, düşmanlıklar yaygınlaştırılmalı

12. Yüksek tabakanın manevî kuvvetini, her çareye başvurarak kırmalı,

13. Sanayiin, ziraati ezmesine imkan verilmeli, böylece köylü sınıfı ortadan kaldırılmalı,

14. Saçma nazariyeleri ortaya atarak, halkı gayr-i kabili tatbik (yani uygulanması imkansız) yollara sevk etmeli, boş hayallerle oyalamalı

15. Hayat pahalılığını sürekli azdırmalı ve lüks tüketim yaygınlaştırılmalı

16. Beynelmilel (uluslararası) meseleler ihdas ederek, milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli, savaşlar çıkartılmalı

17- Milletlerin mukaddesatını, tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin ellerine teslim ettirmeli, hainler iktidara taşınmalı

18. Bütün hükümet şekillerini değiştirmeli, devlet sırlarını ifşa edip açığa çıkarmalı,

19. Meşru hükümet tarzlarından, gizli bir istibdada gitmeli, buna demokrasi kılıfı takılmalı

20. Siyasî, iktisadî buhranlar oluşturulmalı,

21. Millî istikrarı bozmalı, spekülasyonlara, enflasyonlara yol açmalı, altını mahdud ellerde toplamalı, muazzam sermayeleri felce uğratmalı,

22. Hükümetlerin ölümlerini hazırlamalı, insanlığı elem, ıztırap ve yoksulluk içine atmalı.

Bu ve buna benzer siyonist merkezli ve masonik fitne fesat girişimleri karşısında ilk yapılacak iş, halkımızı bu tehlikeye karşı bilinçlendirmek, insanımıza fikrî ve mânevî bir bağışıklık kazandırmak olmalıdır.

Gözüken odur ki, karşımızda, çok kurnaz, kılı kırk yaran, çok tecrübeli fitne fesat çıkarmakta profesyonelleşmiş, adeta bu yıkıcılığın ilmini yapmış bir Siyonist şebeke vardır.

Bunlar, hem terörü çıkarmakta, hem terörist yetiştirmekte, hem fikir planında ve hem de eylem planında başarılı olmuş, adeta feleğin çemberinden geçmiş bulunuyorlar.

PKK gibi cahillerden oluşan bir kadro karşısında bile, bu yalnız silâhlı mücadele ile yetinmek mümkün  değildir. Başka tedbirler de alınmalıdır diyoruz. Ama çıkardıkları fitne fesat, bilhassa Ortadoğu'da mevcud otuz İslâm ülkesinin siyasî haritasının değiştirilmesine sebebiyet verecek boyutlara erişmiş olan Siyonist istilâsı ve işgali karşısında başkaca hiçbir tedbir alınmasını düşünmeyecek derecede gafil ve hazırlıksız bırakılıyoruz.

İsrail kurulduğu günden beri Ortadoğu, asla huzur ve rahat yüzü görmedi. Şimdi bu yetmiyormuş gibi bir de başımıza Kuzey Irak'ta ikinci İsrail belâsı ile mücadele problemi çıkarıldı.

Evet maalesef bu konuda tamamen hazırlıksız yakalandık. Bu işin uzmanlarını harekete geçirmeli, topyekûn halkımızı, münevverimizi eğitmeliyiz. Zira en tehlikeli hasım, sûreti haktan görünen hasımdır. Kurt olduğu halde kuzu postuna bürünmesini bilen rakiptir.

Görüldüğü gibi bu protokolün, 22 hükmü, halen üzerimizde uygulanıyor. Toplumumuzun, devletimizin manevî ve maddî bünyesi, sürekli olarak kemirilmektedir, yıpratılmaktadır.

Silkinmeliyiz, uyanmalıyız, yetkililer dahil herkesi uyarmalıyız. Gecikmeden gereken önlemleri almalıyız...

Suavi Kemal, yanıtlarını da içinde barındıran şu soruları yöneltiyordu:

"Nedir II. Abdülhamit'i bu denli tartışma odağı yapan? "Kızıl Sultan" ve "Ulu Hakan" gibi iki uç isimle anılan II. Abdülhamit, komplekslerle, reddiyelerle, kopuşlarla malul yakın tarihimizin kördüğüm noktalarından biridir. II. Abdülhamit dönemini değerlendirmek tahta oturulduğu günle başlayan ve tahttan indirildiği günle nihayet bulan bir dönemi analiz etmekle halledilebilecek bir iş değildir. Çünkü yakın tarihin üç tarzı siyasetin yani ‘İslamcılık', ‘Batıcılık' ve "Türkçülük" bir şekilde ya hesaplaşmak ya da kendini tanımlamak için onu referans alma zorunda kalmıştır. Turgut Özal'dan önce bu topraklarda en çok karikatürü çizilen devlet adamı olan II. Abdülhamit, 33 yıllık saltanatı boyunca II. Abdülhamit (1876-1909) 1876'da 250 olan Rüştiye'yi 600'e, 5 idadi 104'e, 200 kadar olan iptidaiye (yeni usûl ilkokul) yaklaşık 9 bine, 1 tane Darû'l Muallimun (öğretmen okulu) 32'ye yükselterek ve 10 bin kadar eski usûl sıbyan mektebini ıslah ettirip yeni usûle çevirterek cumhuriyeti ilan eden kuşağın yetişmesinde büyük ölçüde etkili olmuştur. Mülkiye, Tıbbiye, Maliye, Hukuk, Ticaret, Mühendislik, Baytar mektepleri de buna ilave edince sonraki kuşaklar üzerindeki etkisi daha netlikle anlaşılabilir. Bütün bu okullar kendi sahalarında ‘batı'yı referans alan birer kültür ve fen eğitim kurumu olmalarının ötesinde "memleketi nasıl kurtaralım?" sorusuna kendince cevap arayıp harekete geçen Jön Türklerin, İttihatçıların ilk nüvelerinin görüldüğü ve serpilip büyüdükleri birer siyasi hareket yuvası olmuştur. Söz konusu okullardan yetişen kimselerin II. Abdülhamit'i yegâne hasım olarak görmeleri ve iktidara geldiklerinde onun kurduğu her şeyi tasfiye etmiş olmaları da şaşırtıcı değildir. Çünkü söz konusu kuşağın reddettiği devasa miras, bütün veçheleri ve cepheleriyle II. Abdülhamit ve icraatı etrafında somutlaştırmak mümkündür. İşte bu kuşağın II. Abdülhamit sonrasını görüp insafa gelen iki mensubu daha sonra nedametlerini şu sözlerle ifade etmişlerdi.

Tarihler adını andığı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan,

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padişahına...

                                                Rıza Tevfik

Padişahım gelmemişken ya da biz,

İşte geldik senden istimdada biz,

Öldürürler başlasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz...

                                                      Süleyman Nazif

‘Hasta Adam'ın sağlam kafası

Batının ‘hasta adam' diye isimlendirmeye başladığı Osmanlı Devleti'ni paylaşmasının önündeki son büyük engeldir 34. padişah II. Abdülhamit. Tanzimat Fermanına tuğrasını bastıran ve yeniçeri ocağını kanlı bir operasyonla tarihe gömen II. Mahmut'un torunudur. Babası ise Abdülmecit Han, annesi ise bir Çerkez olan Tir-i Müjgan Sultan'dır. Karadağ ve Sırbistan'da savaş aleyhimize döndüğü, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmaların çıktığı ve mali kriz son haddine vardığı günlerde tahta çıktı ve 93 harbi bir felaket gibi ülkenin üstüne çöktü. Rus ordusunu İstanbul önlerine kadar getiren hezimette bir milyondan fazla Müslüman, Balkanlardan İstanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamit, ilk iş olarak o günkü koşularda devamına uygun görmediği Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Şubat 1878) ve o güne dek bir benzeri daha görülmemiş biçimde yetkileri kendi elinde toplayarak mutlak bir idare tesis etti. Ayastefanos antlaşması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak İngiltere ile anlaşan Abdülhamit Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak şartıyla, yeniden topladığı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu. Her ne kadar Osmanlı Devleti'nin bağrına bir hançer gibi sokulmuş olsa da Düyun-u Umumiye'yi akıllıca kullanması sayesinde iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti ve zamanın Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular. Bu zafer Osmanlı Devleti'nin son parlak başarılarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

Makedonya'da örgütlenen İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri beraberindekilerle ayaklanmaya başladılar. Bu isyanların daha da büyümesinden çekinen Sultan İkinci Abdülhamit, Meşrutiyeti ikinci kez ilan etmesi Osmanlı Devleti için tam anlamıyla son bir viraj oldu. (23 Temmuz 1908). Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra çeşitli gruplar arasında çekişmeler ve tartışmalar başlamıştı. Meşrutiyete karşı olanlar avcı taburları ile birleşerek İstanbul'da büyük bir isyan başlattı. Selanik'ten gelen Hareket Ordusu bu isyanı bastırdı. Tarihimize 31 Mart vakası olarak geçen bu olaydan sonra İttihat ve Terakki Partisi daha da güçlendi ve bu olayı bahane ederek Sultan İkinci Abdülhamit'i tahttan indirdi ve Sultan İkinci Abdülhamit'in yerine Sultan V. Mehmet Reşat padişah oldu.

Mirasına sahip çıkılsaydı, Ülkemizi ve bölgemizi neler bekliyordu?

II. Abdülhamit'in bugün Ortadoğu'nun her an savaşan iki bölgesi hakkındaki ileri görüşlüğü de dikkate değerdir. Kuzey Irak petrollerinin kazanacağı değeri fark eden ve Siyonistlerin Filistin'deki emellerini saltanatı süresince engelleyen II. Abdülhamit; o bölgede edindiği şahsi malları ile daha sonraki kuşakların eline önemli kozlar vermiş ama bu kozlar bir şekilde israf edilmiş ve bir anlamda hâlâ çözülemeyen Ortadoğu sorununun ilk kıvılcımlarının doğmasına da fırsat verilmiştir. Nitekim Filistin topraklarının 7'de 1'i, Musul petrolleri ve yeni sahalardaki sondaj hakları da II. Abdülhamit adına kayıtlıydı. İsviçre Federal Mahkemesi II. Abdülhamit'in Türkiye dışındaki emlakinin varislerine ait olduğuna hükmetti fakat Irak ve Yunanistan, Sultan Hamit'in emlaki üzerinde kendi ülkelerinde dava açılmasını yasakladı. Irak böyle bir dava açmaya kalkışanların vatan haini sayılacaklarına dair bir kanun yayımladı. İsrail sınırları içinde bulunan Yafa'da, mahkeme, Gazze'deki Sultan Hamit adına kayıtlı arazinin varislerine ait olduğuna karar vermesine karşılık bu davanın Filistin'in yedide biri için de emsal teşkil edeceği endişesine kapılan İngiltere, davayı Kudüs'te temyiz mahkemesine getirterek bozdurdu. Bu arada varislere makul bir tazminat karşılığında davalarından vazgeçme yolu da kapalı tutuldu. Lübnan böyle bir tazminata yanaştı, ancak daha sonra vazgeçti. Bir Yahudi tröst de Filistin'deki davalarından vazgeçmeleri karşılığında hanedan üyelerine tazminat teklif etti. Hanedan üyeleri ve onları temsil eden Kanadalı tröst teklifi geri çevirdi. Dava on bir yıl kadar sürdü. Son dava 1945'te Kudüs Temyiz Mahkemesi'nde kaybedildi. İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından 27 Nisan 1909'da tahttan indirilen Abdülhamit Han, Selanik'e gönderildi. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden on yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçü elden gitmişti ve 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat ederken 600 yıllık Devlet-i Ali de son nefesini vermek üzereydi. Abdülhamit Han'ın naşı Çemberlitaş'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir. Alman birliğini kuran Prens Otto von Bismark'ın: "Dünyada yüz gram akıl varsa, bunun doksan gramı Abdülhamit Han'da, beş gramı bende, kalan beş gramı da diğer dünya siyasilerindedir" dediği rivayet olunur.13[1]


[1] 15 Aralık 2007 / Milli Gazete

9月15日

ARMAĞAN:TARİH YENİDEN SORGULANMALI.


Armağan, "Çöküş için gün sayılırken, bu 34 yaşındaki adam, 30 yılını adayacağı bir icraatın düğmesine basıyordu. 30 yılda yetiştirdiği nesil, Çanakkale'den Sina çölüne kadar emperyalizme karşı Akif'in deyişiyle 'kıta kapma' oyunu oynayacaktı" dedi.


Ülfet Eğitim Yardımlaşma Derneği ile Kardelen Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği'nin ortaklaşa düzenlediği "2. Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" konulu konferanta konuşan Armağan, tarihin yeniden sorgulanması gerektiğini vurguladı.

Seyhan Belediyesi Kültür Merkezi'ndeki programda Armağan, tarihi, sürekli sorgulanan ve üzerinde düşünülen bir olgu olarak gördüğünü bildirdi. Yakın geçmişin bile sağlıklı bir şekilde yeni nesillere aktarılamadığını ifade eden Mustafa Armağan, tarihe çamur atanların ortaya çıkartılmasının önemli bir görev olduğunu vurguladı.

Afrika'nın bir dönem gönüllü misyonerler tarafından nasıl Hıristiyanlaştırıldığını örneklerle anlatan Armağan, günümüzde Müslümanların da aynı şekilde çalışması gerektiğini kaydetti.

Hiç kimsenin kendisini, "Benden ne köy, ne kasaba" diyerek küçük görmemesini isteyen Armağan, Afrika kıtasının inananların maddi manevi yardımını beklediğini hatırlattı. 'Kızıl Sultan' diye karalanan 2. Abdülhamid'in Osmanlı'nın paylaşımını pahalıya getirdiğini açıklayan Armağan, "Çöküş için gün sayılırken, bu 34 yaşındaki adam, 30 yılını adayacağı bir icraatın düğmesine basıyordu. Ülkeyi bir barış dönemine sokarken, kazanılan zamanda demiryolu ağından eğitim yatırımlarına kadar bir dolu projeye imza atıyordu. Kendisini feda etmişti. Ama 30 yılda yetiştirdiği nesil, Çanakkale'den Sina çölüne kadar emperyalizme karşı Akif'in deyişiyle 'kıta kapma' oyunu oynayacaktı" diye konuştu.

Aleyhindeki  kampanyalara rağmen büyük sultanın insanları nasıl etkilediğinin 'sırını' kimsenin bilemediğini aktaran Armağan, Abdülhamid'in akıllı politikalarıyla kurtlar sofrasından başarılı bir şekilde çıktığını belirtti.
9月9日

PADİŞAHLARIN BİNDİĞİ ÖZEL ATLAR:RAHŞAN ATLARI.


Fatih Sultan Mehmet'in de İstanbul'u fethederken bindiği belirtilen yerli ırk rahvan atları bugün özel olarak besleniyor ve yarıştırılıyor.
Çocukluğundan bu yana rahvan atı yetiştiriciliği yapan, Rahvan Atçılık Kulübü Başkanı Mustafa Küçükmeral (60), yaptığı açıklamada, rahvanın bir at cinsi olmadığını, bir yürüyüş şekli olduğunu belirterek, ''Rahvan atları, rahvan yürüyüşünü yapabilen atlardır'' dedi.

Her atın bu yürüyüşü yapamayacağını ifade eden Küçükmeral, rahvan yürüyüşün atlar için adeta bir sanat olduğunu, binlerce YTL para sayılan İngiliz ve Arap atlarının bunu başaramayacağını söyledi.
Bu yürüyüşe sahip atların yerli ırk olduğunu ve tarihinin çok eskilere dayandığını vurgulayan Küçükmeral, şunları anlattı:
''Arap ve İngiliz atları dört nala koşar. Hızlı giderken dört ayağı da yerden kesilir. Rahvan atları ise dört nala gitmez. Bir ayağı her zaman yerdedir. Diğer yarış atları, üzerindeki kişiyi oldukça sarsar. Bu yüzden de jokeyi üzerine oturmadan ayakta yarışır. Rahvanda ise binicisi rahattır. Hiç sarsmadığı için üzerinde kahve bile içebilirsiniz. Binicisi oturarak yarışır. 7'den 70'e her yaşta kişi atın üzerinde rahatlıkla oturabilir.''
Bu özelliği nedeniyle rahvan atların eskiden padişahlar tarafından tercih edildiğini belirten Küçükmeral, ''Fatih Sultan Mehmet bile İstanbul'u fethederken bu atlara binmiş. Osmanlı döneminde okçuların da bu atları tercih ettiği biliniyor. Hızlı giderken sarsmadığı için okçular istediği hedefi kolaylıkla vurabiliyor'' dedi.
Osmanlı atlarının, kendilerinden daha iri görünen Arap ve İngiliz atlarına oranla daha dayanıklı olduğunu belirten Küçükmeral, hızlı yürüyerek kilometrelerce yol almak için güçlü bir ciğere sahip olunması gerektiğini, rahvan atlarının da buna sahip olduğunu söyledi.
Bu yerli saf ırk atların genellikle doğu illerinde köylerde bulunduğunu dile getiren Küçükmeral, ''Yetiştiriciler köylülerden bu atları alıp yarışlara hazırlıyor. Rahvan atlarını beslemek kolay değil. Çiğ yumurta, bal, pekmez, mısırözü yağı, yulaf, arpa, üzüm ve havuçla özel besleniyorlar. Güçlü olmalılar ki yarışlarda tıkanmadan sahibine kazandırsın'' diye konuştu.
Türkiye'de rahvan at yarışlarının özellikle Ege Bölgesi'nde büyük ilgi gördüğünü ifade eden Küçükmeral, bu yarışların bahisli olmadığını söyledi. ABD ve Fransa'da rahvan atları yarışlarının bahisli olduğunu ve diğer yarışlara göre daha büyük paralar döndüğünü belirten Küçükmeral, Türkiye'de bu atların yarışının da bahisli yapılması için çalışma başlatıldığını rahvan atlarının kimliklerinin çıkarılıp kayıt altına alınmaya başlandığını bildirdi.
Küçükmeral, en iyi rahvan atının 30 bin YTL'ye alınabileceğini belirterek, rahvan at yarışlarının bahisli olması durumunda yetiştiricilerin gelirinin artacağını böylece yerli ırkın daha uzun yıllar korunabileceğini sözlerine ekledi.
8月27日

AĞLA GÖZÜM AĞLA, SANA HİCRAN YARAŞIR.


Eski kitaplarımı buraya, köye getirmiştim. Epeydir onları unutmuş gibiydim. Bir karıştırayım dedim, ne hazineler çıktı.

İlk kitaplığım, rahmetli hocam Orhan Şaik Gökyay’ın kefaletiyle ve taksitle Millî Eğitim Basımevi’nden aldığımız bir çuval kitap, İslâm ve dünya klasikleriydiler. Yarım asrı geçmiş. Bu yüzden de kitaplarım üç eve sığmaz oldular.

Onların bir kısmını ciltletmiştim de. İşte şimdi elimde olan “Edebiyat” adını taşıyor. Kapağında da şöyle bir açıklama var:

“Maarif Vekaleti Milli Talim ve Terbiye Dairesi’nin 17.04.1929 tarih ve 945 numaralı emriyle ondördüncü defa olarak 4.000 nüsha tab edilmiştir.”

Zaten sarı saman kâğıdı olan yapraklar, sararmış, dili Osmanlıca’ya çalıyor ve o zaman yeni olan, şimdi bazıları unutulmuş bulunan eserlerden, parçalar alınarak oluşturulmuş.

Aka Gündüz’ün romanları olduğunu bilirdim de şiiri olduğunu bilmezdim. Yanılmıyorsam “Sözde Kızlar” adlı bir romanı vardı, onu okumuştum. Bir de gene yanılmıyorsam, “Aysel” adlı bir başka roman.

Elimdeki eski kitabı karıştırırken Aka Gündüz’ün bir şiirine rastladım. Pek lirik şiir sayılmaz ama lirik şiir bölümündeydi. Şiirin adı “Bozgun.” Altında sağ köşede şöyle bir açıklama var:

“Balkan mağlubiyeti üzerine yazılmıştır.”

Şimdi, bu günlerde böyle şiirleri, yazıları okumanın faydası var. Şiirin tamamını alıyorum:

Müslümanı, Türkü düşman sürümüş.

Altındağ üstünü duman bürümüş

Ruhlarla melekler ufka yürümüş

Başını çevirip bakan kalmamış

Millet saygısını duyan kalmamış

Ağla gözüm ağla hicran yaraşır.

Vatansız erkeğe zindan yaraşır.

Hak güneşi midir karşımda batan

Nazlı ninem midir yerlerde yatan

Sen misin, sen misin, ey garip vatan

(Bu mısra bir “ey” ilavesiyle Namık Kemal’den tazmin edilmiş)

Ellere satılmış ırzın, yaşmağın

Harap edilmiş hep otağın bağın.

Ağla gözüm ağla hicran yaraşır.

Erkeksiz vatana düşman yaraşır.”

***

Bir de altında “Trablus Harbi” esnasında yazıldığı bildirilen Bahar adlı şiir var. Şairi Mehmet Ali Tevfik.

Diyeceksiniz ki, ne olmuş; işte onlar unutulup gitmiş. Evet ama günün birinde benim gibi biri de çıkar, (hadiseler benzer şekilde gelişir) ve onları yeniden hatırlatır.

AFETILGAZ/MİLLİGAZETE

8月17日

İSTANBUL'UN KÜÇÜK KIYAMETLERİ:"DEPREMLER."


Tarih boyunca birçok deprem yaşayan İstanbul, depremle Bizans İmparatorluğuna başkent olmasından 12 yıl sonra, 342 yılında tanıştı, ancak kent depremden çok fazla etkilenmedi. İstanbul halkı, bir çok küçük sarsıntının dışında 447, 542, 1296, 1509, 1719, 1766, 1894, 1912, 1935, 1963 ve 1999'da meydana gelen depremlerle korku dolu anlar yaşadı.

Eminönü Belediyesince, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, tarihçi Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu'ya hazırlatılan ''Payitaht-ı Zemin Eminönü: Bir Dünya Başkenti'' adlı eserden derlediği bilgilere göre, kentte, tarih boyunca bir çok deprem yaşandı. İstanbul, ilk depremini Bizans İmparatorluğunun başkenti olmasından 12 yıl sonra 342 yılında yaşadı. Ancak kent depremden çok fazla etkilenmedi. İstanbul, 24 Ağustos 358'de İzmit'i yerle bir eden depremle yeniden sarsıldı. Kentte, 402, 412, 417, 423, 437 ve 442 yıllarında meydana gelen depremler çeşitli hasarlara yol açtı. İstanbul'da 447'de meydana gelen deprem büyük yıkıntıya neden oldu. Bu yıllarda ''Tanrının Kırbacı Atilla'' Roma ve İstanbul'u tehdit ettiği  için surların önemli bir kısmının yıkılması, kentte paniğe yol açtı. İstanbullular, bu tehdidi önleyebilmek için gece gündüz çalışarak surları bir kaç ayda tamir etti. Sonraki yıllarda da İstanbul depremlerle sallanmaya devam etti. 450,  477, 487, 525, 533 yıllarında meydana gelen depremler İstanbul'da hasara  sebep oldu. Bir çok evi, surları, heykelleri yıkan 16 Ağustos 542'deki şiddetli deprem, binlerce insanın ölmesine neden oldu. İstanbul'da 7 Mayıs 558'de gerçekleşen deprem çok büyük hasara yol açtı, Ayasofya'nın kubbesi çöktü, yüzlerce ev yıkıldı.
Fatih Camii her depremde zarar gördü
İstanbulluların hafızalarındaki korkuyu 10 Temmuz 1510'da meydana gelen deprem tekrar canlandırdıysa da fazla bir hasara yol açmadı. Kentte 10 Mayıs 1556'da yaşanan deprem ise hayli yıkıcı oldu. Her İstanbul depreminde olduğu gibi bu depremde de Fatih Camisi büyük zarar gördü. Ayrıca Ayasofya Camisi ve surlarda da hasar oluştu. Bu tarihten sonra 90 yıl kadar İstanbul'da deprem olmadı. 28 Haziran 1648'de sabaha yakın bir saatte İzmit ve İstanbullular depremle uyandı. Ancak bu depremin merkez üssü uzakta olduğu için İstanbul'da fazla bir hasara yol açmadı. Daha sonra, 1653, 1654  ve 1659 depremleri meydana geldi. İstanbul'da 1663 Kasımında meydana gelen deprem aynı anda patlayan fırtına ile kente büyük zarar verdi. Kent 23 yıl aradan sonra Ege Adaları, Karadeniz'in Anadolu sahilleri, Edirne civarı ve bu arada İstanbul'da da hissedilen büyük bir depremle sarsıldı. Ancak bu felaket yüzünden bölgede oluşan zarar konusunda yeterli bilgi bulunmuyor. İstanbul'da 1688, 1689, 1690'da da çok şiddetli olmayan depremler meydana geldi.
1419 depreminde ‘tsunami’ meydana geldi
Fazla şiddetli olmayan 1289 depreminden 7 yıl sonra 1 Haziran 1296 Cuma gecesi İstanbul'da büyük bir deprem oluştu. Bu depremde İstanbul'da taş üstünde taş kalmadı. İstanbul, Ocak 1303'te ard arda 2 deprem yaşadı. Depremin 1. Athanasios'un ikinci kez patrikliğe tayini sırasında meydana gelmesi, patriğin ''Hayır duası'' olmadığı şeklinde yorumlandı. Bizanslılar 1402'de Timur karşısında Osmanlılar'ın mağlup olmasına sevinirken İstanbul'da meydana gelen deprem, sevinçlerini kursaklarında bıraktı. 1419 depreminde tsunami meydana geldiği de anlatıldı. Bizans döneminde İstanbul'da son deprem 1437'de oldu.
“Kıyamet-i Sugra”
Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet'in 1453'te İstanbul'u fethinden sonra meydana gelen iki büyük deprem, 2. Bayazıd'ın hükümdarlığı dönemine denk geldi. Kentte 10 Eylül 1509 günü gece saat 04.00'te meydana gelen deprem, İstanbul için çok yıkıcı oldu. ''Kıyamet-i Sugra'' yani ''Küçük Kıyamet'' olarak adlandırılan depremden sonra padişah Edirne'ye gitti. 109 cami tamamen yıkılırken ayakta kalanların da tümünün minaresi tahrip oldu. 1070 ev yıkıldı, surlar zarar gördü, burçlardan 49'u yıkıldı ya da ağır hasar gördü.
2. büyük deprem 1766’da
Osmanlı hakimiyeti altındaki İstanbul'da 1509'dan sonra ikinci büyük deprem, 22 Mayıs 1766'da yaşandı. Kurban Bayramı'nın üçüncü gününe denk gelen deprem, bir perşembe günü, güneş doğduktan yarım saat sonra meydana geldi. Deprem sırasında korkunç gürültüler işitildi ve bu gürültüleri yaklaşık 2 dakika süren bir sarsıntı takip etti. Bundan sonra ise 4 dakika kadar süren düşük şiddetli deprem oldu. Bu depremin artçısı olan sarsıntılar 8 ay devam etti. Depremde yaklaşık 4 bin kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı.
İstanbullular sokakta
İstanbul'u tarih boyunca etkileyen büyük depremlerden biri de 10 Temmuz 1894'te yaşandı. Kent, öğleden sonra 12.24'te şiddetli bir depremle sarsıldı. Deprem yaklaşık 18 saniye sürdü ve birbirini takip eden 3 dalga halinde etkisini hissettirdi. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, özellikleri itibariyle İstanbulluları çok korkutan ve günlerce sokaklarda kalmalarına neden olan 1894 depremine benzetildi.  Bu deprem sonrasında 2. Abdülhamid biri Yıldız Sarayı bahçesine diğeri İstanbul Rasathanesi'ne konulmak üzere son sistem 2 sismograf alınmasına karar verdi.
1963 bir kişi öldü
Osmanlı döneminde İstanbul'u etkileyen son büyük deprem 9 Ağustos 1912'de Şarköy-Mürefte'de meydana gelen 7,3 büyüklüğündeki depremdi.  İstanbul'u derinden etkileyen ve insanların deprem gerçeği ile yüzleşmesine yol açan 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden 36 yıl önce 18 Eylül 1963'te meydana gelen 6,3 büyüklüğündeki deprem de şehri hayli sarstı fakat yıkılan bina olmadı. Bu depremde sadece bir kişi sarsıntıdan başına bir tuğla düşmesi sonucu hayatını kaybetti.
18. yüzyıl kabusu
18. yüzyıl, İstanbul'da depremlerin adeta kabusa döndüğü bir dönem oldu. 1708, 1711, 1712, 1715'te meydana gelen depremler fazla hasara yol açmadı, ancak 1719 sabahı meydana gelen deprem oldukça şiddetliydi. Tahribat sahası Düzce'den başlayan deprem, İzmit, Sapanca, Orhangazi, Karamürsel ve Yalova'yı da etkiledi. İstanbul'da camiler, saraylar ve surlarda yıkıntılar meydana geldi. İstanbul'da 1723-1749 yılları arasında meydana gelen depremler önemli can ve mal kaybına yol açmadı. 2 Eylül 1754 gecesi meydana gelen depremden sonra dönemin padişahı I. Mahmud şehri terk etti.
İmparatorun yatağı sarsıldı!
İstanbul, 583 ve 611 yılındaki depremlerden sonra uzun süre depremlerden uzak yaşadı. Yaklaşık 130 yıl sonra 26 Ekim 740'ta İstanbul büyük bir depremle sarsıldı, daha sonra 780, 790, 796, 860, 866, 869, 948, 989 ve 1010 depremleri meydana geldi. Kentte 1 Mart 1202'de meydana gelen depremde Bizans İmparatorunun yatağının önü yarıldı ve bir harem ağası oraya düşerek öldü.
8月10日

SÜTÜN TARİHİ.


İngiliz Nature dergisi, İnsanlık tarihinin sütü kaç yıldır kullandığını açıkladı.

İngiliz Nature dergisinde yayınlanan makalede, uluslararası araştırmacılar ekibinin Ortadoğu ve Balkanlarda bulunan 2200’den fazla çömlek üzerinde incelemelerde bulunduğu ve çağımızdan 6500 yıl öncesinden beri sütün işlendiği ve muhafaza edildiği sonucuna vardıkları belirtildi.

İnek, koyun ve keçilerin çağımızdan 8 bin yıl öncesinde başta eti ve yünü için yetiştirildiği biliniyordu. Ancak ilk kez bu hayvanların sütünün de yaklaşık 9 bin yıldır tüketildiği ortaya çıkmış oluyor.

Süt tüketimine ilişkin en eski kanıtlar, şimdiye kadar İngiltere’de ve Romanya’da ortaya çıkarılmıştı.

Sütten gelen bu yeni organik tortuların bulunduğu çömlek kalıntılarını, İngiltere’deki Bristol Üniversitesi profesörlerinden Dr. Richard Evershed başkanlığındaki araştırmacılar inceledi.

Söz konusu kalıntıların Anadolu’nun kuzeybatısından, Güneydoğu Avrupa’dan (Yunanistan) ve Ukrayna’dan getirildiği belirtiliyor.
 
ntv

8月6日

BOSNA SAVAŞININ SEYRİNİ DEĞİŞTİREN HAYAT TÜNELİ VE ŞEHİDE NİNE.


Bosna seyahatimizde ziyaret ettiğimiz en önemli mekan ve insanlardan birisi de evvel Allah, sonra Bosna savaşının seyrini değiştiren hayat tüneli ve bu mekanla birlikte ismi destanlaşan 81 yaşındaki Şehide Kolar nine idi. Sarayova Havaalanı’nın altından geçen, Ilıca semtinde olan ve hala gülle ve mermi izleri bulunan müze halindeki Tünel’i gezerken Rehberimiz Mücahit beyi dinliyoruz:

“Avrupa kıtasında Osmanlı-İslam kültürünün en canlı yaşandığı Bosna-Hersek’te 4 milyon 500 bin Müslüman, Yugoslavya’nın dağılmasının ardından 1990’da bağımsızlığını ilan ettiler. Ülke nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan ve Silahlı kuvvetlere sahip olan Sırplar, Bosna-Hersek’in diğer şehirleri gibi başşehri Sarayova’yı da kuşattılar. Şehir, etrafını çeviren dağlardan topçu ateşiyle dövülürken, Uluslar arası hava trafiğine açık olan Sarayova Havaalanı da BM tarafından tarafsızlık bahanesiyle giriş çıkışa yasaklandı. Müslümanların nefes almasının bile yasaklandığı, yiyecek, içecek ve ilaç gibi insani yardımların bile engellendiği bir sırada çaresizlik içindeki Müslümanların aklına Cenab-ı Allah havaalanının altından tünel açma fikrini getirdi.”
Çalışanlara ayran, yaralara merhem!
Tünel için bugün 81 yaşında bulunan Şehide Kolar isimli nur yüzlü ninenin evinin altı seçildiğini belirten Mücahit bey, tünelin özelliklerini ve Şehide ninenin fedakarlığını şöyle ifade ediyor: “800 metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde 160 santimetre yüksekliğindeki tünel kazılmaya başlandı. Tünelin kazılması esnasında yağmur gibi yağan gülle ve mermiler altında Şehide nine, çevredekilerin dikkatini çekmemek için evini asla terk etmedi. Bugün müze olarak kullanılan evinin altında bir de inek besleyen Şehide nine, kendisi oruç tutar gibi günlerini yarı aç geçirirken, tünel kazanlara, süt ve ayran ikram etti, savaş esnasında yaralanan Müslüman direnişçilerin yaralarına merhem sürdü.”  
Bir-leş-miş Milletlerin müdahalesi
120 gün içinde kazma-kürekle kazılan, maden ocağına benzer ağaçlarla donatılan  ve iğreti raylar döşenen tünelden şehre insani yardım, gönüllü ve cephane girişi sağlandığını bildiren Mücahit bey, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Allah’ın izniyle savaşın kaderi değişti. Boşnak Müslümanların zalim Sırplara karşı kesin galibiyetiyle sonuçlanacağını fark eden Bir-leş-miş Milletler devreye girdiler. 300 binden fazla masum Müslüman kadın ve çocuğun öldürülmesini seyreden BM, savaşı bitirdiler.”
“Sadece savaş günlerinde değil, her zaman Allah’a dua ettiğini bildiren Şehide Nine hem duygulanıyor, hem de gözlerinden okunan sevinçle anlatıyor: “Torunum (Oğlunun oğlu-ismini vermiyor) Türkiye’de Harp Akademileri’nde okudu. Üsteğmen rütbesini aldığında savaş çıktı. Bunu duyunca savaşa katıldı ve birkaç ay sonra yaralandı. Türkiye’de birkaç defa ameliyat oldu. Ben savaş bittikten sonra da Müslüman komşularımı evime çağırdım yüzlerce defa dua ettim. Torunum dün taburcu oldu. Bugün de görevine başladı. Allah’a ne kadar şükretsem azdır”
Haklı davayı anlatmak için…
Müze olan evde, savaştan, tünelin kazılma çalışmalarından ve nasıl kullanıldığından görüntüler izledik. Ay-yıldızlı bayrağımızı, Şehide ninenin gazi torununun üniformalı fotoğrafını, Aliya İzzetbegoviç’in giydiği askeri elbiseleri gördük. Bizim iki büklüm olarak ancak birkaç metre ilerleyebildiğimiz tünelden Bosna-Hersek’in rahmetli çilekeş devlet Başkanı Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, bazen bir devlet başkanına bazen de bir gazeteciye haklı davalarını anlatmak için binlerce defa bu tünelden geçmiş.
“Bizi unutmayın!”
Bugün Ilıca semtindeki 2 katlı mütevazı evin bahçesindeki tünel girişinde, kullanılan kalas, raylar vb. askerî malzemeler sergileniyor. Kurtuluş savaşında Anadoludaki kınalı elli kahraman kadınlarımızı ve işgal kuvvetlerine karşı savaşan Nene Hatun’u hatırlatan nur yüzlü Şehide  nineye “Allah’a emanet olunuz” diyoruz ve veda ediyoruz. Osmanlı torunu olduğunu unutmadığını hatırlatan Şehide Nine ise, “Siz de Allah’a emanet olun ve bizi unutmayın” diyor. 

SELAMİ ÇALIŞKAN/MİLLİGAZETE
7月22日

YAKIN TARİHİMİZİN SIRRI 1940 YILINDA İBRANİCE YAZILMIŞ BİR KİTAPTA.


TÜRKİYE’nin yakın tarihinin büyük sırlarından birinin açıklaması, Filistin’de İngiliz mandası zamanında 1940’lı yıllarda yazılmış iki ciltlik İbranice bir kitapta imiş. Bendeniz İbranice bilmem, kitabı da görmedim. Çok sağlam kaynaklardan öğrenmiş bulunuyorum.

Elimde yeterli imkan olsa, bu kitabı bulurum, önce tedkik ettirir bir rapor hazırlatırım, sonra Türkçe’ye çevirtip yurt içinde veya dışında yayınlarım.

Benim imkanım olmadığına göre, Müslüman kesimde doların milyarları ile oynayan (abartmıyorum, doların milyarları...) zengin, güçlü, etkili şahıslar, reisler, cemaatler bulunmaktadır; bu ilmî, tarihî, kültürel hizmeti onların mutlaka yapması gerekir.

Yakın tarihimiz bir sırlar, gizlilikler, karanlıklar yumağıdır.

Bize, bütün bu karanlıkları, esrarı aydınlatacak, düğümleri çözecek ışıklar lazımdır.

Yakın tarihimizle ilgili, başka ülkelerde, başka dillerde yazılmış belli başlı bütün kitapları çok ciddî şekilde tercüme ettirip yayınlatmalıyız.

Bendenize çok kolay ve ucuz tenkitler yöneltiyorlar.

“Madem biliyorsun, kendin yap bu hizmetleri!..”

Yukarıda da söyledim, bunları yapacak maddî imkanım yoktur.

Belki kapasitem de müsait değildir.

Bendeniz teklif getiriyorum. Bu gibi tekliflere “Otur da kendin yap” demekle yetinmek insafla, akl-ı selimle kabil-i te’lif değildir.

Bu gibi hizmetleri kuvveden fiile çıkartmak (gerçekleştirmek) için ciddî araştırma ve yayın müesseseleri kurmak, çok kalifiye personel çalıştırmak, yekun olarak milyonlarca dolar yatırmak ve harcamak gerekir.

Yıllardan beri belki yüz defa yazdım, teklif ettim, “Müslümanlar bir bilgi bankası kursunlar” dedim. Ne oldu? İlgilenen çıkmadı.

Yakın tarihimizin içyüzünü, sırlarını bilmiyoruz.

Birtakım önemli kişilerin gerçek kimliğini bilmiyoruz.

Dönen dolapların anahatlarını bilmiyoruz.

Bizde niçin Gerschom Scholem ayarında bir Sabatay Sevi uzmanı yoktur? Bu konu öyle bir iki yabancı dil ile incelenemez. En az yarım düzine dil bilmek gerekir.

Müslümanları ucuz, kolay, çabuk çare ve çözümler ve yine ucuz tenkitler ve kötülemeler bu hale getirdi.

İmkanı olmayan benim gibi bir kimseye “Vır vır edip durma, otur da kendin yap!..” gibi azarlamalar bu hale getirdi.

Soruyorum, Müslüman kesimde Sevan Nişanyan vatandaşımız gibi 12 yabancı lisan bilen iki Amerikan üniversitesinde okumuş uzmanlar var mı?

Şu, milyarlarca dolarla oynayan bazı İslâmî cemaatlere bakınız. Baronları ve cemaatleri hakkında ısmarlama övgü kitapları yazdırıyorlar ve sonra bunları yüz binlerce satıp dağıtarak kendilerini tatmin ediyorlar. Tarihin sırları umurlarında mı?

MEHMETŞEVKETEYGİ/MİLLİGAZETE


7月14日

"GOYGOYCULAR" DAN GÜNÜMÜZE DİLENCİLİK.


Osmanlı Devleti'nde, ''sosyal hayatın bir gerçeği'' olarak kabul edilen dilenciliğin değişik türleri vardı. Mezarlıkların kenarında ''ıskatçılar'', sebillerin önünde ''sebilciler'', sesine güvenen ''kasideciler'', mevsimlik işçi gibi çalışan ''kabakçılar'', Muharrem ayında ortaya çıkan ''goygoycular'' ve nefsini terbiye etmek için dilenenler, 16. yüzyıla kadar devletle problem yaşamadı.

Savaş sonrasında işsiz sayısının da artmasıyla 19. yüzyılda ''patlamaya hazır bomba'' haline gelen dilencilik sorununu kaldırmak için Meclis-i Mebusan'ın 10 Mayıs 1909'da çıkardığı ''Serseri Kanunu'' bile çok köklü geçmişe sahip dilencilik mesleğinin tamamen ortadan kaldırılmasına yetmedi.
Eminönü Belediyesi’nin hazırladığı ''Payitaht-ı Zemin Eminönü: Bir Dünya Başkenti'' adlı kitaptan derlenen bilgilere göre, Osmanlı sosyal hayatının bir gerçeği olarak kabul edilen dilenciler, toplumda çok küçük de olsa bir kesim oluşturdukları ve devlete problem çıkarmadıkları için uzun yıllar gündeme gelmedi.
Osmanlı Devleti'nde dilenciler bir lonca çatısı altında teşkilatlandırılmaya çalışıldı. Devlet, kanunen dilenmesinde sakınca olmayanlara dilenebileceklerini gösteren ''Dilenci Tezkeresi'' verdi ve dilencileri bir deftere kaydetti. Aslı kadılıklarda bulunan dilenci defterlerine, dilencilerin hangi millete mensup olduğu, ne zamandır dilencilik yaptığı ve sağlık durumu hakkında bilgiler yazıldı.
''Dilenci Tezkeresi'' almak, zamanla mafyalaşmanın da kapısını araladı. ''Dilenci iratçısı'' denilen bazı uyanıklar, bir yolunu bularak aldıkları dilenci tezkerelerini dilencilere günlük kazancının büyük bir bölümünü vermek şartıyla sattı. Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun tespitlerine göre, 8-10 dilencisi bulunan bir iratçı, kiraya verilmiş birkaç dükkanı olan birinden daha çok gündelik gelir elde ediyordu.
Dilenciler için sebil kenarları, cami ve mescit önleri, köprü üstleri, zengin konak önleri gibi mekanlar, günlük cironun en fazla olduğu yerlerdi. İzni olan dilenciler bile buralarda dilenmek için halk arasında ''Dilenci Şerefiyesi'' denilen rüşveti, bekçilere ve belediye çavuşlarına vermek zorunda kalıyorlardı.
Evliya Çelebi'nin verdiği bilgiye göre, 17. yüzyılda dilenci esnafına bağlı 7 bin kişi vardı.

Dilenci türleri

Dilencilik özünde ''el açıp, para istemek'' olarak gözükse de farklı dilenci türleri vardı.
Tamamı İstanbullu olan ve dilencilerin en şereflisi kabul edilen ''Iskatçılar'' özellikle mezarlıkların etrafında dilenirdi. ''Yaprak dökümü'' dedikleri birinin öldüğü günler, ekmek paralarının çıktığı zamanlardı. Ölüm üzerine geniş bir edebiyat da geliştiren bu dilenciler, ıskat paralarının dağıtıldığı anları dört gözle beklerdi.
Sebillerin önünü mesken tutan ''Sebilciler'' için de günlük su ihtiyacını temin etmek amacıyla her gün su başına giden yüzlerce İstanbullu önemli bir kazanç kapısıydı.
''Kasideciler'' ise sesine güvenen dilenciler arasından çıkardı. Bunlar, ezan vakitleri acıklı sesleriyle insanı sadaka vermeye teşvik eden ilahi ve kasideler okuyarak, sokak aralarında dolanırdı.
''Kabakçı'' denilen Sudanlı zenci dilenciler ise mevsimlik işçiler gibi çalışır, Mayıs ayından kış aylarına kadar dilenirdi. ''Kabakçı''lar için kış mevsimi safa sürme zamanıydı. Dilenmeye başlayacakları 1 Mayıs günü büyük bir şenlik düzenler ve kabaklarıyla sokakları dolanırlardı.
Bunların dışında dilenciliği meslek olarak değil, nefsi terbiye etmek için yöntem olarak gören çeşitli dini zümreler de farklı bir dilenci grubunu oluştururdu. ''Keşkül-i fukara'' denilen bir çanakla dolaşan bu dilenciler, tüm kazançlarını akşam bağlı bulundukları tekkelere götürürdü ama bazıları bunu dini boyutlarından tamamen uzaklaştırdı. Özellikle Kalenderiler ve bazı medrese talebeleri halktan zorla para toplar hale geldi.
Dini hüviyetlerini öne çıkararak dilenen bir başka grup ise Araplardı. Araplar, akşam üzerleri sokaktan geçenlere bir limon veya nar gibi ürünler uzatarak fiyatının bir kaç katı para isteyerek dilenirdi.

Çocukların da eğlencesi “goygoycular...”

''Goygoy'' veya ''Hoygoycular'' olarak adlandırılan dilenciler de İstanbul sokaklarında boy gösteren başka bir dilenci grubuydu.
Osmanlı Devleti'nin son dönemine kadar varlıklarını devam ettiren Goygoycular, Muharrem aylarında ortaya çıkardı.
Teşkilatları gereğince 6'şar kişilik gruplara ayrılan ve birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında yürüyen ''goygoycular'', başlarında yemeniden bir sarık, sırtlarında bezden cübbe, ellerinde değnek, ayaklarında yarım bir pabuç, yarım mest, omuzlarında ortasından bölünmüş biri önde biri arkada iki ağızlı beyaz bez torbalar asılı gezerdi. ''Goygoycular''ın topladığı erzak, Şehzade Camii'ndeki karargaha toplanırdı. Muharrem ayının 10. gününden sonra sır olup giden bu dilenciler, o devrin maçsız, sinemasız çocukları için bir eğlence ve hareket kaynağı olurdu.
Tarihçi Ragıç Akyavaş, bu orijinal dilenciliğin imtiyazının sadece İstanbul'a mahsus olduğuna dikkati çekiyor.

“Dilenci Kethüdalığı” da işe yaramadı

Savaş sonrasında İstanbul'a yoğun göç yaşanması, işsiz sayısının da artmasıyla 19. yüzyılda dilencilik ''patlamaya hazır bomba'' haline geldi. Bunun üzerine idareciler durumu kontrol altına almak için ''Dilenci Kethüdalığı'' kurdu. Kethüdalığın başına getirilen kahyalar yolsuzluk yapmaya başlayınca bu kurum da beklenen başarıyı sağlayamadı.
Osmanlı Devleti'nde İstanbul dilencileri ile ilgili en kapsamlı çalışmalardan biri, 2. Abdülhamid'in 1896'de Darülaceze'yi açması oldu. Ancak sorun darülacezenin açılmasıyla halledilecek türden değildi. Tüm Osmanlı topraklarıyla bağlantılı olan bu sorunu, devletin borç bataklığına sürüklendiği bir dönemde Avrupa'daki gibi iş-evleri açarak çözmek de mümkün olmadı. Böylesi zor şartlar altında üretilen çözüm yolları yamalardan meydana getirilen bir bohça olmaya mahkumdu.

2. MEŞRUTİYET DÖNEMİ

Dilencilik ve işsiz güçsüz takımı, İstanbul için asıl 2. Meşrutiyet'in ilanı döneminde baş belası oldu. 2. Abdülhamit'e jurnallenme korkusunun ortadan kalkması ve af çıkması üzerine dilenciler, her köşe başını işgal etti. Bunun üzerine Meclis-i Mebusan, 10 Mayıs 1909'da ''Serseri Kanunu''nu kabul etti. Çalışma gücü varken dilencilik yapanları da ''serseri'' olarak kabul eden kanun, bu insanların işe alıştırılmaları ve meşgul edilmeleri gerektiğini hüküm altına aldı. Kanun gereği, İstanbul'daki devlet işletmelerinde yer bulunamayan dilenciler, taşrada çalıştırılmak üzere önce vapurlarla İzmit'e gönderildi. İzmit mutasarrıfları, dilencileri gönderecek yer bulamayınca şehir dilenci ve serseri kaynamaya başladı. Bunun üzerine dilenciler çeşitli bahaneler üretilerek tekrar İstanbul'a gönderildi. Osmanlı Devleti zamanında yapılan yasal değişiklikler çok köklü bir geçmişe sahip dilencilik mesleğinin tamamen ortadan kaldırılmasına yetmedi.

16. YÜZYILDA SAYILARI ARTTI

16. Yüzyıldan itibaren devletin dilencilerle olan ilişkilerinde değişiklikler görülmeye başladı. Celali isyanının oluşturduğu terör ortamından kurtulmak için İstanbul'a gelenlerle dilenci sayısı hızla arttı. Dilencilik önü alınması gereken sosyal bir problem olarak görülmeye başladı ve fermanlarla kanunlara aykırı biçimde dilenenler engellenmeye çalışıldı. Dilencilerle ilgili 1567'de çıkarılan ilk fermanda, mezarda dilenmenin önüne geçilmesi istendi. Bir yıl sonra çıkarılan bir diğer fermanda da özellikle İstanbul'da dilencilik eden Araplar'ın takip edilmesi, sokak sokak dolaştırdıkları bazı hasta ve borçluların sırtından geçinenlerin men edilmesi emredildi. Fermanlar üzerine harekete geçen Subaşılar, dilencilerin ''Dilenci Tezkeresi'' olup olmadığını kontrol etmeye başladı. Tezkeresi olmayanlar ve bedenen sağlam olanlar ya hapsedildi ya da İstanbul dışına sürgün edildi. Kocaeli Sancağı Paşası ile İzmit Kadısı'na 1759 tarihinde gönderilen ve ''Cümle azaları tam ve sıhhati yerinde olduğu halde İstanbul'da dilenmekte olan 43 dilenci toplanıp bir kayığa koyularak İzmit'e gönderildi. Her birini farklı işlerde kullanmak üzere köylü ve sanatkar yerine amele ve ırgat olarak dağıtın ve kaçmamaları için gereken tedbiri alın'' denilen fermanda, İstanbul'dan sürülen dilencilere ne yapılması gerektiği açıkça belirtildi. Dilenciler ile işsiz, güçsüz takımı 16. yüzyıldan itibaren sadece Osmanlı Devleti'nin değil, Fransa, İngiltere, Hollanda gibi Avrupa devletlerinin de korkulu rüyası olmaya başladı.

MİLLİGAZETE
7月11日

BU VAHŞETİ UNUTMAYIN? VİDEO.


Avrupa'nın göbeğinde 312 bin kişi öldü, 35 bini çocuktu... 50 bin kadın tecavüze uğradı... 2 milyon kişi evini terketti, 18 bin kişi ise hala kayıp...

Son bulunan toplu mezarlardan çıkarılan şehitlerden kimliği belirlenebilmiş olan 300 kişi bugün toprağa veriliyor.

Srebrenista Potocarı Şehitliğindeki anma törenleri TRT İnt ve TRT Türk'ten canlı yayınlanıyor.

Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Bosna Savaşı (1992-1995) esnasında Uluslar arası Kızılhaç Örgütü verilerine göre Bosna Hersek’te 312.000 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkına ait olup bu halk dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştu.

İşte bu büyük vahşetin görüntüleri;

  

Bölgede her geçen gün yeni toplu mezarlar açığa çıkıyor. Bu güne kadar 370’in üzerinde toplu mezar bulundu. 28.000 kayıp insandan 25.000’inin Bosnalı Müslüman olduğu söyleniyor. Elde edilen bulgulara dayanılarak soykırıma uğrayanların sayısının 20.000’e kadar çıkabileceği tahmin ediliyor.
 
internethaber

6月30日

ATATÜRKÇÜLÜK VE MİLLİ GÖRÜŞÇÜLÜK.


Atatürk'ün ailesi ve yakınları


Tarih: 6 Mayıs 1876.

Yer: Selanik.

Bir Bulgar kızı, seviştiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul ediyor. Bulgarlar bu durumu sindiremiyor. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymayan çalışan 10 kadar Türk'ü de döverek, Amerika Konsolosluğu'na götürülüyor.

Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, "kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir. Bu kıyafette bir kadının çarşafını yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz" diyerek Saatli Cami'nde toplanıyor.

Kızın ABD Konsolosluğu'nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere hücum ediliyor. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin öldürülmesi olayı, bir anda uluslararası siyasal krize dönüşüyor.

Başkent İstanbul, Avrupa'nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman'ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm ediyor.

Olayda elebaşı olduğu iddia edilenlerden biri de kızıl sakallarından dolayı "Kızıl Hafız" diye bilinen Hafız Ahmed ise, Atatürk'ün dedesi oluyor..

Kızıl Hafız Ahmed, yedi yıl boyunca saklanacağı ve orada öleceği Makedonya dağlarına kaçıyor.

Selanik Evkaf (vakıflar) Dairesi'nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed'i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürülüyor.

Zübeyde Hanım kayınpederinin, dağa kaçması ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izliyor. Çünkü henüz çok genç yaşta yirmisinde bulunuyor.

Sarışın bir kız aranıyor!

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım'ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870'lerin başı zannediliyor. Rivayet odur ki: Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında aksakallı nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız görüyor. Pir, kızı göstererek, "Bu senin kısmetindir" diye müjde verip ortadan kayboluyor. Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti'nin kızı Hatice'ye gidip, "bana evlenmek için sarışın bir kız bulun" diyor. O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokaklara düşüyor. Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa'nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde'ye rastlanıyor. Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşı çıkmasına rağmen sonunda ikna ediliyor. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi'nin ailesinin Yenikapı mahallesindeki evine gelin gidiyor. Ali Rıza Efendi, "Gülzar-ı Cennetim Zübeydem" diye hitap ettiği karısını çok seviyor. Zübeyde Hanım Yenikapı'daki evde üç çocuk dünya getiriyor:

Ahmed, Ömer ve Fatma. Fatma daha yaşını dolduramadan ölüyor.

Baba asker oluyor!

Babası Hafız Ahmed'in Makedonya dağlarına gitmesinden birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik'te kurulan Asakir-i Mülkiye'ye yani, yardımcı askerler birliğine katılıyor.

35 yaşındaydı; okur-yazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi verildi. Askerliği yaklaşık iki yıl sürdü; Ayastefanos Anlaşması'ndan sonra askerliğe veda edip dönüyor.

Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos dağının ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin ediliyor.

Ege denizi kıyısında Papasköprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik'e 120 km uzaklığındaydı ama kara yolu gitmezdi. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti.

Üstelik Olimpos dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi.

Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut değildi.

İkinci çocuğu Ömer'i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti.

Fatma'dan sonra Ömer'i de kaybeden Zübeyde Hanım'ı bir korku saldı; "Ya Ahmed'ime de bir şey olursa?" Bu yüzden hep Selanik'e dönmek istedi.

Ali Rıza Efendi'nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaşlığı ilerletti; sonunda memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete girdi.

3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi'ye para kazandırır hale gelmişti. Yoksulluk günleri geçmişti ve işte; bu nedenle Selanik'e dönmek isteyen eşinden hep sabır beklemişti.

Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de vefat etti.

Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi.

O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalar meydana getirmişti. Kıyıları döven dalgalar Ahmed'in minik cesedini yerinden çıkarmış, dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etmişti.

Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayılıvermişti.

Paşaköprüsü'nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım'ı teselli etmek için ellerinden geleni yapmış, ancak Ahmed'in ölümü sonrası yaşananlar Zübeyde Hanım'ın ruhsal dünyasını derinden etkilemişti. Günler geçti; Zübeyde Hanım'ın gözünün önünden o korkunç manzara bir türlü gitmemişti. Geceleri kâbus gördü sürekli. Üstelik hamileydi...

Ahmed'in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü. Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu.

Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygı duyuyordu.

Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik'e götürmeyi uygun buluyordu.

Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi'nde üç katlı pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına dönüp çalışmaya koyuldu.

Mustafa Doğuyor!

Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi alt üst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi'yi Rum eşkıyalar kaçırıyordu.

Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuştu. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, "Rum eşkıyalar barınmasın" diye ormanı yakmak zorunda kalıyordu.

Tüm bu olaylar doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım'ın sinirleri allak bullak ediyordu.

İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu.

Elinden tespih, dudaklarından dua eksik olmuyordu.

Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi. Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.

Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın mavi gözlü bir oğlu oldu... Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremiyordu, çünkü sütü kesiliyordu.

Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı; Mustafa.

Mustafa; Ali Rıza Efendi'nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı...[1] İşte Mustafa Kemal böylesine dindar ve asil bir Müslüman Türk evladıydı.

Atatürk'ün Milli ve Manevi Yapısı

"Türkiye bir maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne Batılılaşacaktır. O sadece özleşecek (milli ve manevi yapısına bağlı) kalacaktır."[2]

"Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti dinî ve millî ananelerinin kuvveti Rusya'daki komünizmin bizde tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir."

"Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, ananelerimiz ve sosyal bünyemiz göz önüne alınırsa, bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. İçtimaî nokta-i nazardan dinî kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Hatta, Türk milleti, lüzumu halinde, ona karşı savaşmağa hazırdır."[3]

"Sosyalist filan bizim anlayamayacağımız, karışık bir zihniyetin ifadesidir. Sosyalist, bilmem nelist bilmiyoruz, vatan, millet, milliyetçilik biliyoruz."[4]

İşte bu yüzden 12 Mart 1925'te Atatürk'ün "Aydınlık" ve "Orak Çekiç" adlı komünist ve Marxist dergileri kapattığını görüyoruz.

Atatürk'ün Masonluk ve Siyonizm anlayışı:

"Biliyoruz ki, ırk, milliyet farkı olmaksızın masonluğa herkes girebilir. Orada herkes usulü dairesinde masonluğun mukadderatına hâkim olabilecek mertebelere çıkabilir. Demek ki bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni de böyle bir teşekkülün başına şef olarak geçebilecek ve Türk masonluğunu idare edecek... Hatta ne bileyim bir Fransız bile, bir Yunanlı bile. Bütün bunlara göz yumacağız, masonluk milliyetçiliktir diyeceğiz öyle mi? Bu nasıl olur? ve buna kim inanır?!"

"Nazarı dikkatimi celbeden cihetlerden birisi de; Türkiye'ye Protestan ve genç Hıristiyanlık propagandası için gelen misyonerlerin mason olmasıdır. Elbette günün birinde Türk milleti ve onun hükümeti bunların hesabını soracaktır. Herhalde yanlarına kâr kalmayacaktır."[5]

"Masonluk Siyonist Yahudilerin elinde bir soygunculuk vasıtası olmuştur."[6]

"Liberalizm sömürgelerde uygulanmış bir sistemdir! Hâlbuki biz sömürge değiliz ve olmayacağız. Liberalizmi düşünmek inkılâbı inkâr etmektir."[7]

Atatürk'ün Konya Türk Ocaklarında Konuşması: Dinimizin Yozlaştırılması

"Zihniyeti zayıf, çürük, hastalıklı olan bir toplumun bütün çalışmaları boşunadır. İtiraf mecburiyetindeyiz ki bütün İslâm Âleminin sosyal topluluklarında hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya kadar İslâm Memleketleri düşmanların ayakları allında çiğnenmiş, düşmanların esaret zincirine geçmiştir.

Yine ilmen, fennen, maddeten görüyorsunuz ki herhangi bir kavim yeni şekil alınca devleti, bütün esaslarıyla kabullenmekte, sürdürmekte zorlanıyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzlerce yıllık medeniyetinin kendi sosyal bünyesinde kararlaştırdığı alışkanlığa, inançlarına bağlı kalıyor ve böyle her yeni bir şey alan kavimlerde yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin asıllarıyla kendinden var olan eski esasların birbirine karıştığını görüyoruz. Bu tabii kaide, İslâm'ı kabul eden milletlerde de aynen meydana çıkıyordu. Kutsal İslâm dininin çok ulvî, çok değerli esas ve gerçeklerini bu milletler olduğu gibi almamakta direndiler.

İslâmiyet'in ilk parlak devirlerinde geçmişin mahsulü olan sağlıksız adetler bir zaman için kendini gösterememiş ve yüze çıkamamışsa da, biraz sonra İslâmiyet'in gerçeklerine sarılmaktan İslâm esaslarına göre hareket etmekten çok, geçmişin mirası olan adet ve înançları, dine karıştırmaya başlamıştır. Bu yüzden İslamiyet'e dahil bir takım kâvimler,  İslâm oldukları halde düşmeye, sefalete, geriliğe maruz kaldılar.

Geçmişlerinin kötü ve batıl alışkanlıkları ve inançlarıyla İslâmiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle gerçek İslâmiyet'ten uzaklaştıkları için kendilerini düşmanların esiri yaptılar.

Bu İslâm kavimlerinin içinde, bizim memleketimiz olan Türkler, Milli gelenek ve görenekleri itibarıyla sağlıksız düşüncelerden uzaktır, Türk toplumlarının gelenekleri gerçek İslâmiyet'e, uygun ve yakındı. Lakin Türkler bulundukları yer yaşadıkları bölgeler itibarıyla bir taraftan İran, diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle temas halindeydiler. Şüphe yok ki temasların milletler üzerinde etkileri görülür. Türklerin temas ettiği milletlerin o zamanki medeniyetleri ise çökmeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin kötü adetlerinden, fena yönlerinden etkilenmekten nefislerini men edememişlerdir. Bu hâl kendilerinde bozukluk, cehl ve insanlıktan öte zihniyetler doğurmasından uzak kalmamıştır. İşte gerileyişimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta teşkil ediyor. Hz. Muhammed'i ve O'nun nasıl bir din müessisî ve dinî bir Devlet Reisi olduğunu anlayabilmek için kendisinin bilhassa, askeri faaliyetlerini tetkik etmek lazımdır... Muhammed (sav) adındaki büyük şahsiyet bizatihi mütehassıs, mütefekkir, müteşebbis ve muasırlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispat etmiş bir varlıktı."[8]

Müslümanlık; Türk'ün Milli (fıtri ve tabii) Dinî ve Ruh Mayası!..

Münir Hayri Egeli'nin hatıralarında anlattığına göre Atatürk'ün huzurunda bulunanlardan birinin "Türklerin milli dininin Şamanlık olduğunu" söylemesi üzerine Atatürk:

"Ahmak! Müslümanlık Türk'ün milli dinidir. Müslümanlığı Türkler yaymışlar ve Türkler kendilerine göre en geniş manasıyla anlamışlar ve benimsemişlerdir..." demiştir.[9]

"Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslâm'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın; bu şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı."[10]

"Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz"

"Allah'ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan ziyade çalışmağa mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak terlemek değildir. Zamanın icaplarına göre ilim ve fen her türlü medeniyet buluşlarından azami derecede istifade etmek zaruridir. Hepimiz itirafa mecburuz ki, bu husustaki hatalarımız çok büyüktür."

"Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor."

"Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Şuura aykırı ilerlemeye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye'ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, sun'i, batıl inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu, cahiller, bu acizler sırası gelince, aydınlanacaktır. Onlar ışığa yaklaşmazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız."

"Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alakası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı İslamların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın hoca olmak sarıkla değil, beyinledir."

Allah'ın dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasın diye yaratılmıştır ve azami derecede faydalanabilmek için de, bütün yaratıklardan esirgediği zekayı, aklı insanlara vermiştir" diye inanan ve konuşan bir önder elbette milli şuurludur, elbette manevi huzurludur.. T.C. 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca'nın; "Atatürk yaşasaydı elbette Milli Görüşçü olurdu" sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur.

"Atatürk Yaşasaydı, Milli Görüşçü Olacaktı" (Prof. Dr. Necmettin Erbakan)

CIA Türkiye Masası eski şefi, ABD'deki Siyonist Yahudi Lobilerinin etkili ismi, Fetullahçıların ve AKP iktidarının destekçisi Graham E. Fuller'in yazdığı "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" kitabı (Timaş yy. Mustafa Acar çevrisi) dikkatle okunduğunda, özet olarak iki ekolün tasfiye edilmesi gerektiğini, iki oluşumun da sahiplenilmesini öğütlediği görülecektir.

Dolaylı ifade ve işaretlerle Türkiye'de tasfiye edilmesi gerektiğini, yani ülke ve bölge barışı dediği kendi Siyonist ve emperyalist hedefleri ve hâkimiyetleri için tehlikeli gördükleri iki ekol:

1- Milli ve müstakil (bağımsız) düşünceye dayalı, AB içinde erimeye ve ABD'ye gizli sömürgeciliğe kapalı olan KEMALİZM

2- Abdulhamit'in Pan-İslamist projelerini dirilten ve adım adım hayata geçiren ve böylece dünya barışı ve demokrasi yarışı (dedikleri Amerikan-İsrail hegemonyası)nı tehdit eden ERBAKANİZM...

Siyonist CIA şefi Graham Fuller bu iki tehdit ve tehlikeye karşı panzehir olmak cinsinden iki oluşumu ise umut ve kurtuluş gibi göstermektedir:

1- Çetin Atlan ve oğulları gibi eski solcuların, Taha Akyol ve Nazlı ılıcak gibi eski sağcıların, Fehmi Koru ve Mehmet Metiner gibi eski İslamcıların uydurup sahiplendiği ve Batı emperyalizmine entegrasyonun hedeflendiği 2. Cumhuriyetçilik.. Ki Graham Fuller de kitabına bu nedenle: "Yeni Türkiye Cumhuriyeti" ismini vermektedir.

2- Ilımlı, yani siyonizme bağımlı İslam safsatasıyla yozlaştırılmış, adalet ve hakimiyet esası kısırlaştırılmış bir din anlayışının simgesi ve sahte Yeni Osmanlı modelinin halifesi olarak gösterilen Fetullah Gülen hareketi...

Siyonist Graham Fuller'e Göre: Erbakan'dan nasıl kurtulmalı?

28 Şubat darbesinin üzerinden 11 yıl geçti. Bu süreç zarfında Türkiye'yi siyasi, ekonomik ve kültürel olarak çökerten darbeyle ilgili en çok ordu, medya, siyaset ve iş çevrelerinin rolü konuşuldu.

Darbeyi Amerika organize ediyor, Türkiye'deki uzantıları uyguluyor!

Kuşkusuz, yukarıda bahsi geçen kesimlerin post-modern darbe olarak adlandırılan 28 Şubat'ın yürütülmesinde önemli pay sahibi oldukları artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Ancak, madalyonun öteki yüzünde ise darbeyi yürütenleri kimlerin organize ettiğiyle ilgilidir. Milli Görüş lideri Prof. Dr. Erbakan'ın sık sık vurgu yaptığı 'Refah-Yol'un yıkılması kararı Washington'da alındı' sözlerini haklı çıkaracak olan aşağıdaki makaleyi siz milli çözüm okuyucularına aktarıyoruz.

Erbakan'ın dış politikası ürkütüyor!

Son çeyrek yüzyılda Erbakan ve partisi Amerika Birleşik Devletleri'ni emperyalist olmakla suçlayıp NATO'nun Türkiye'yi sömürdüğünü dile getirdiler. Siyonizmi ve Yahudileri kınayan Erbakan ve partisi, Türkiye'nin Batı ile entegrasyonunu savunan Türkleri de taklitçi Batıcılar olarak nitelediler. Bunun yerine ise Türkiye'nin İslam ülkeleriyle birlikte İslam NATO'su, İslam Serbest Pazarı ve İslam Birleşmiş Milletleri'ni kurmasını istediler.

Erbakan hükümete geldiğinden beri söylemlerini biraz ılımlılaştırsa da, ana tercihlerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Başbakan olarak ilk ziyaretlerini Müslüman ülkelere gerçekleştiren Erbakan, İran ile gaz anlaşması imzalamıştır. Erbakan'ın en önemli dış politika atağı en kalabalık 8 Müslüman ülkeyi bir araya getirerek, bu ülkelerin ekonomik ve siyasi işbirliği yaparak G-7'ye karşı bir balans yapmasını amaçlamıştır. Erbakan bu şekilde G-7 ve D-8'in yeniden bir araya gelerek ‘İKİNCİ YALTA' konferansında yeni bir dünya düzeni kurulmasını istemektedir. Müslüman dünyasıyla ilgili bu girişim ve önerilere karşılık, Erbakan henüz Batı dünyasını ziyaret etmemiş ve Avrupa Birliği liderlerinin Dublin Zirvesi'ndeki davetini de reddetmiştir.

NATO'dan uzak bir politika izliyor!

Erbakan ülkesinin üye olduğu NATO'dan farklı bir politika sergilemektedir. Tartışmalı Libya seyahati sırasında Erbakan, BM tarafından 1992'de uygulanmaya başlayan ambargoyu kınadı ve bu ambargonun kaldırılmasını istedi. Erbakan Batı'nın Libya'yı terörist olarak göstermesini bir propaganda olarak niteledi ve asıl terörizmi Amerika ve İsrail'in işlediğini ima etti. Erbakan Libya'nın 1986 Amerikan hava saldırısına gönderme yaparak, Libya'nın terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu söyledi. Erbakan, PKK'nın öldürdüğü binlerce vatandaşına da işaret ederek, ülkesinin de son 20 yılda terörizmden en çok çeken ülkelerden olduğunu dile getirdi. Erbakan bu tuhaf seyahatini Libya ile imzaladığı terörizme karşı ortak çalışma anlaşmasıyla sonuçlandırdı.

Erbakan, ‘PKK'yı ABD destekliyor' diyor

Batılı hükümetler ve medya Erbakan'ın bu açıklamalarını görmezden geldi. Sadece Türk basını çok az bir şekilde sayfalarında yer verdi. Bunlar, Muammer Kaddafi'nin Kürt bağımsızlığını istemesinin gölgesinde kaldı. Ankara şiddetli bir şekilde bir Kürt devletine karşı çıkıyor. Kendi sınırları ötesinde olsa bile. Batılılar, Erbakan'ın açıklamalarına ve hareketlerini görmezden geliyor, bunun sebebi Erbakan'ın henüz Batı yanlısı Türk dış politikasını değiştirememesinden kaynaklanıyor. Filistin Hamas örgütü ve Mısır Müslüman Kardeşler teşkilatının üyelerinin 1996 yılındaki Refah Partisi kongresine davet edilmeleri ise görmezden gelindi.

Erbakan'ın Amerika ve İsrail karşıtı söyleminin başka örnekleri de var. Aralık (1996)'ta, Erbakan, Amerika'yı çekiç Güç'ü kullanarak Türkiye'nin Güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmayı planladığını iddia etti. Bu tür iddialar daha önce de başka Türk politikacılar tarafından dillendirildi ancak bir başbakan düzeyinde ilk kez. Erbakan ayrıca İsrail'i Nil ve Fırat nehirleri arasında kalan tüm bölgeyi, Türkiye'yi de kapsayan, işgal amacı taşımakla suçluyor. Refah Partili iki milletvekili bu görüşü İsrail elçisinin Hatay'ı ziyaret etmesiyle birlikte daha da ileri götürdüler.

Amerikan menfaatlerine tehdit oluşturuyor!

MGK tarafından kontrol edilse bile Başbakan olarak Erbakan, Amerikan menfaatlerine ve Türk Amerikan işbirliğine meydan okuyor. Erbakan'ın hükümette olması Amerikan ve Avrupa yönetimlerinin işini zorlaştırıyor. Erbakan'ın komplocu yaklaşımı ve Batı karşıtı söylemleri, Türkiye'nin dostu olarak bilinen birçok kişiyi de uzaklaştırıyor. Örneğin, birçok önemli Yahudi-Amerikan kuruluşları Türkiye'ye olan ziyaretlerini ertelediler Erbakan'ın politikalarına duydukları kaygıdan dolayı.

Üçüncü olarak, Erbakan açık olarak İran, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Filistin'deki Müslüman teşkilatlara sempatiyle baktığını dile getirdi, ki bunlar önemli güvenlik riski taşıyor. MGK üyesi ve başbakan olarak Erbakan NATO'nun ve ABD'nin gizli güvenlik belgelerine ya ulaşmış ya da ulaşmış olacak. Erbakan'ın Dışişleri Bakanlığı diplomatları olmadan Iran, Suriye ve Irak temsilcileri ile sık sık görüşmesi bu konuda endişe duyulması için önemli bir sebep. Erbakan, İran gezisinde Türkiye ve İran'ın savunma sanayinde işbirliği yapmasını önermiş ve İran devlet Başkanı Rafsanjani'ye Türkiye'nin üretiminde ortak olduğu F-16 uçak fabrikasını gezdirmeyi söz vermiş. Askerler buna karşı.

Erbakan Amerikan çıkarlarına ters düşüyor!

Dördüncüsü ve en önemlisi, Erbakan bir ideolog olarak Türkiye'yi Batı'dan uzaklaştırmak istiyor, bu ise Amerikan menfaatlerine tamamen ters bir politika. Erbakan, toplumu birçok yönde dönüştürmeyi planlıyor ve bunu da dış politika uzmanlarının görmediği bir şekilde içerden yapıyor. Mesela, Refahlı bakanlar üst düzey 400 bürokratı kendi parti sempatizanlarıyla değiştirmiştir. Refah Partili yöneticilerin Dışişleri Bakanlığı'na lobi çalışmasında bulunarak dini okul mezunlarından da diplomat alınması istediği bildiriliyor. Refah Partili bir milletvekili İmam Hatip mezunlarının askeri akademiye kabul etmesini teklif etmiş ancak bu şimdilik askeriye tarafından reddedilmiştir. Refah Partili Adalet Bakanlığı'nın yüksek hakim ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi için uygulamaya başladığı rotasyona Türkiye Barolar Birliği karşı geldi ve bu karşı durma Bakanlığı şimdilik vazgeçirdi. 1995'te Erbakan'ın parlamento grubu Anayasa'nın İslami düzenlemeler yasağına ilişkin maddeyi kaldırmak için çalıştılar. Erbakan ve partisi koalisyon ortağı olmadan bir hükümet kursalardı, İslami bir toplum oluşturmada amaçlarına daha çabuk ve kısa yoldan ulaşabilirlerdi.

Amerikalılar, çok az nadir görülebilecek bir şekilde müttefiki olan bir ülkenin başbakanının Amerikan menfaatlerine zararlı olacak politikalarını nasıl ele alacakları ikilemiyle karşı karşıyalar. Şimdiye kadar henüz bir kriz yok. Ancak söylendiği gibi, Erbakan dış politikayı kontrol etmiyor ve Türk dış politikası şimdilik Batı yanlısı olarak devam ediyor. Bu yüzden Amerika büyük değişikliklerden ziyade küçük ayarlamalar yapması gerekiyor.

 
NECATİ AKGÜL/MİLLİÇÖZÜM


KERKÜK PAZARLIĞI VE ATATÜRK'ÜN DIŞ POLİTİKASI.


1933 yılında, Atatürk şunları söylemişti: "Allah nasip eder, ömrüm vefa eder (yeter)se, Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil, Batı Trakya'yı Türkiye Hudutları içine katacağım"[1] Oysa bugün sözde Atatürkçü geçinen yönetimler ve masonik merkezler, Kerkük ve Musul'u BM eliyle Kukla Kürdistan'a verme gafleti içinde bulunuyor.




[1] TSK Dergisi Tem. 1992 Sayı.333 Sh:26

2007 sonundan bu yılın Haziran ayına ertelenen Kerkük Referandumu'nun rafa kaldırıldığı seziliyor. Bu konuda resmi bir açıklama olmamasına rağmen tüm gelişmeler uzun vadeli bir ötelemeyi işaret ediyor. Yani Kerkük için referandum yapılmayacağa benziyor.

Böylece Irak Anayasası'nın 140. maddesine göre yapılması gereken referandumun gündemden düşmesinden sonra 140. Maddenin de yürürlükten kaldırılacağı anlaşılıyor. 2003 yılından bu yana Kerkük'te nüfus yığarak bölgedeki demografik yapının değişmesine neden olan Iraklı Kürtlerin referandumdan vazgeçmesi "kaybettikleri" anlamına gelmiyor. Çünkü 2007 sonuna kadar 140. maddede ısrar eden, Kerkük'ün Kürt şehri olduğu konusunda taviz vermeyen, nüfus olarak çoğunluğu ele geçiren Kürtlerin bu tavır değişikliğinin bir karşılığı var: Kerkük ve Musul civarındaki bazı il ve ilçeler Kürt bölgesine dâhil ediliyor. Bu da Kürtlerin 140. Madde çerçevesinde öngörülenlerin yüzde 70'ini elde etmeleri anlamına geliyor.

Kürt yönetiminin sınırları genişliyor

Peki, Kürt bölgesine dâhil edilecek il ve ilçeler hangileri? Hangi muhtemel bölge ve güzergâhlar Kürtlerin kontrolünde olacak?

Kürtler şimdilik Kerkük'ü sınırlarına dâhil etmekten vazgeçmiş gibi görünse de elde edecekleri bölgeler yüzölçümü ve belli geçiş yollarının kontrolü açısından önemli sayılıyor.

Musul'un batısındaki Sincar bölgesi bunların başında geliyor. Sincar bölgesinin Kürt yönetimine verilmesi, Kürtlerin Suriye ile olan sınırının uzaması anlamına geliyor.

Bir diğer önemli nokta Sincar-Musul arasındaki Şii Türkmen kenti Tel Afer'in geleceği. Coğrafi olarak Tel Afer'in de Kürt bölgesine geçmesi muhtemel. Ancak, bir dönem işgale karşı direnişin merkezlerinden olan Tel Afer'de Türkmenlerin nasıl tepki göstereceği bilinmiyor.

Daha da önemlisi, Türkiye'nin bir dönem Kürt bölgesini by-pass etmek için Habur sınır kapısına alternatif olarak düşündüğü Nusaybin-Kamışlı üzerinden Tel Afer ve devamındaki Musul güzergâhının Kürt yönetiminin denetimine geçeceği düşünülüyor.

Yine Musul-Erbil arasında bulunan Türkiye'den kaçan Kürtlerin barındığı, Türkiye'nin zaman zaman PKK'nın kullandığını iddia ettiği kampı da içine alan Mahmur, Kürt bölgesine veriliyor. Mahmur'un Kürt yönetimine verilmesi normal olmakla birlikte bundan böyle kampın kendi denetimleri dışında olduğu tezi de ortadan kalkmış oluyor.

Musul'un doğusundaki Bardareş, Kürt bölgesine katılıyor. Bu bölgenin nüfusun Kürtlerden oluştuğu için burada anormal bir durum görülmüyor.

Diğer muhtemel bir düzenleme ise Erbil'in güneyindeki Türkmen kasabası Altınköprü ile ilgili. Altınköprü hâlihazırda Kürt yönetiminin denetimi altında ama sınırları içinde değil. Altınköprü'nün bağlanacağı bölgede Kürt bölgesi olabilir. Adından anlaşılabileceği gibi Altınköprü Türkmen kenti ve verimli sulak bir bölge.

Böylece Sincar'dan başlayarak bir yay şeklinde İran sınırına kadar uzanan yaklaşık 500 kilometrelik bir alanda toprak düzenlemesi yapılarak harita yeniden çizilecek. Kürt Yönetiminin denetim ve etki alanı genişleyecek.

Öte yandan bazı bölgeler de Kürt bölgesinden alınıp başka bir bölgeye bağlanabilir. Bunun nedeni ise Kürt bölgesindeki bazı kasabaların Sünni ağırlıklı ve direnişin merkezi olması. .

ABD de referandumu rafa kaldırıp, Kürtlerin keyfini getiriyor

Irak 140. maddesi Baas rejimi döneminde etnik temizlik ve Araplaştırma politikası çerçevesinde işlerine son verilen memurların yeniden tayin edilmeleri, göçertilen ailelerin yerleşimi, bölgeye getirilen Arapların eski yerlerine dönüşü ve mülkiyet sorununun çözümlenmesini öngörüyordu.

Kerkük'ün nüfusu son 4 yılda 400 bin artarak 800 binden 1 milyon 200 bine ulaştı ve Kürtler çoğunluğu sağladı. Kerkük'e getirilen Kürtler ki bir kısmı Saddam Hüseyin tarafından sürülen ve dönme hakkına sahip olanlar. Ev ve arazilerin kendilerine verilmesi umuduyla yaşıyorlar.

Ancak Saddam Hüseyin döneminde sağlıklı bir sayım yapılmadığından dolayı Kerkük'teki etnik gruplarla ilgili rakamlar bir muamma; 1957'nin rakamları, 1997'nin BM gıda programı çerçevesinde dağıtılan gıda karneleri ya da 2005'deki seçim kayıtlarına mı bakılacak hala belli değil.

Türkmen, Kürt, Arap, Asurilerin yaşadığı Kerkük'ün yeni Bağdat, bir kaos merkezi olmasından çekinen ABD başta savunduğu 140. Maddenin rafa kaldırılmasını destekliyor; hatta referandumu erteleten güç. Zaten ABD, başından bu yana Kerkük petrolleriyle ilgili tasarrufu Kürtlere bırakmak istemiyordu. Öyle de oldu. ABD reel politiğe göre hareket ederek Irak sadece Kürtler değil istikrar için diğer grupları gözetmek zorunda olduğunu biliyor.

BM ise sözde Kerkük'te yaşayanların, Bağdat'a mı bağlanmak, Irak Kürdistan'ı içinde mi kalmak, yoksa özel bir yönetim statüsüne mi kavuşmak istediklerini tespit etmeye çalışıyor.

Kürtler ikna oldu

BM Temsilcisi Stefan Mistura bu durumla ilgili raporunu Mayıs ayının ortalarında taraflara sundu. Önerileri içinde yukarıda saydığımız bölgelerin gelecekleri ve harita değişikliği de var. Iraklı liderler de bölgelerin kime bağlanması gerektiği yönünde pazarlık yapacak. Eğer sınırlar tüm taraflar tarafından kabul edilirse ancak o zaman bir referandum yapma imkanı doğuyor.

Mistura geçen yıl referandumun 6 ay ertelenmesi konusunda Kürtleri ikna etmişti. Şimdi kuzeydeki daha az sorunlu bölgelerdeki sınır itilaflarını çözecek bir formül aranıyor. Kerkük'ü bu pazarlık içine koymamasının nedeni çözümünün zor olmasından kaynaklanıyor.

Yani önce daha kolaydan başlanarak zorlu maddelere geçmek niyetinde BM temsilcisi. Ancak Kürt bölgesine geçecek il ve ilçelerin birçoğunun kabul edildiğini tahmin etmek zor değil. "Aksi takdirde Kürtlerin Kerkük'ten vazgeçmesi pek mümkün olmazdı" görüşü hâkim. Üstelik Kürtlerin Mistura ile iyi ilişkileri olduğu biliniyor.

Kürtler Kerkük'ü sınırların içine dâhil edemeseler dahi 140. maddenin sunduğu birçok avantajı elde edecek gibi görünüyorlar. Yani Kerkük'ü verip önemli bir coğrafi büyüklük üzerinde söz sahibi olunuyor.

Ankara-Erbil arasındaki buzların erimeye başladığı bir dönemde can alıcı konulardan biri olan Kerkük'teki formülasyona, bazı rötuşlarla Türkiye'nin de sıcak bakacağı bekleniyor. AKP'nin gösterdiği tepkisel çıkışlar da kamuoyunu yumuşatmaya yönelik yapılıyor.[1]

Kemalizm, kapitalizme uşaklığın kılıfı yapılıyor!

İnönü "Kemalizm'i", Atatürk'ün milli ve dirayetli değişim çizgisinden ve Türkiye merkezli yeni bir medeniyet hedefi ve projesinden sapmanın ve mandacılık teslimiyetine sığınmanın jelatinli kılıfıdır. Sabataist cuntanın, masonik odakların ve hain İttihat ve Terakki artıklarının, Müslüman halkımızı, Mustafa Kemal'den nefret ettirmek ve kendi sinsi saltanatlarını sürdürmek amacıyla uydurup uyguladıkları despotizmin adını "Kemalizm" koymaları, Atatürk'ün hatırasından alınan kasıtlı bir intikamdır.

Türkiye'miz, uzun yıllar: evrensel değil, bölgesel bir güç merkezi bile olmamışsa, bırakın bir kalkınmış Avrupa ülkesini, hatta bir Güney Kore, bir Malezya ayarına dahi çıkamamışsa, bunun birinci suçlusu ve sorumlusu Kemalist sahtekârlar ve sabataist kompradorlardır.

Değerli kardeşim, strateji uzmanı ve E. Binbaşı Suat Gün Bey'in, Milli Çözüm Dergimize gönderdiği:

"Tarif Edilen Tarihi Hükümlerin Yeniden İncelenmesi" başlıklı;

"İsmet İnönü'nün 2. Dünya Savaşındaki Dış Politikası, Atatürk'ün Milli Politikalarının ve Stratejik Amaçlarının, Devamı mıdır, veya Bunlardan Sapma mıdır? Ülkemiz İçin Bir Başarı ve Kazanım mıdır, Yoksa bir Şanssızlık ve Kayıp mıdır?" sorularına bilimsel ve bilinçli yanıtların arandığı, cesaretli ve gerçekçi yorumların yapıldığı, tarihçilerimize ve gelecek nesillere yeni ufuklar açıcı ve milli bakış açıları kazandırıcı makalesinde özellikle vurguladığı gibi:

Atatürk'ün:

"Ülkemizin de, bölgemizin de, tüm insanlık aleminin ve dünya genelinin de; huzur ve barış içinde yaşama şartlarını oluşturma sorumluluğu, adil ve dengeli bir dünya kurma şuuru, bizim asil milletimize ve Türkiye Cumhuriyetimize aittir. Bu nedenle, her türlü haksız işgal ve insafsızlığı, sömürü ve saldırganlığı önleyecek; ekonomik, teknolojik, psikolojik ve politik imkânlara sahip olmamız ve caydırıcı bir saygınlığa ulaşmamız gerekir" anlamındaki:

"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!" sözü bile, maalesef:

"Haçlı Batıya uşaklık, İslam Doğu'ya düşmanlık... Yerli masonlara hizmetkârlık, Müslüman halkımıza baskı ve barbarlık" şeklinde yozlaştırılmıştır.

"Günümüzde, Türk devlet siyaseti, iki açıdan zorlanmaktadır. Bunlardan biri iç politikadaki sıkışma... İkincisi dış politikadaki atalet (pasifizm) veya yerinde saymadır. Bu sıkışmanın temel nedeni, tarihi devamlılıkla, tecrübelerle ve insan fıtratıyla bağdaşmayan sosyolojik zorlamalardır. Bu zorlamaların Türk siyasi kültürü ile bağdaşmamasının getirdiği iç sorunlar milletimizi adeta kilitlemektedir. Bu zafiyet içte birliğin sağlanmasına engel olduğu gibi dışarıya karşı güç birliğini önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu zafiyetten istifade eden yabancı güç merkezleri Türkiye'nin iç istikrarını bozmakta, 1960'lı yıllardan itibaren başlayan iç fırtınaları tetiklemektedirler. iç politikadaki istikrarsızlığın yanında dış politikadaki hedefsizlik daha fazla ümit kırıcıdır. Dışarıdan bakıldığında Türkiye'nin dış politikası adeta okyanus ortasında dümeni kırılmış gemi gibi hedefsiz ve istikametsizdir. Bu duruma karşı kimileri bu günkü sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten kaynaklanan 1930 model değer yargılarının sebep olduğunu söylemektedir. Kimileride bu sıkıntıların temelinde Atatürkçülükten sapmanın rol oynadığını söylemekte ve Atatürkçü modelin hangi Atatürk olduğu noktasında çelişkiye düşmektedirler. Birinci iddiayı kimi liberal, batıcı ve sol çevreler ileri sürmekte; Atatürkçülüğün düne ait bir dünya tasavvuru olduğunu aradan çok zaman geçmesi, küreselleşme ve mesafe kavramlarındaki değişme nedeniyle günümüzde geçerli olamayacağı tezini ileri sürmektedirler, ikinci görüşü savunanlar Atatürkçülüğün bitmez tükenmez bir enerjiye sahip olduğunu ileri sürürken milletimizin tasavvurlarına uymayan sanal bir Atatürkçülük modeli kurgulayarak çoğu kere İsmet İnönücülüğü Atatürkçülük olarak tanımlayarak, milletimizin enerjisini boş yere israf etmektedirler. Bir kısım çevreler ise demokrasi havariliği açıktan Atatürkçülük düşmanlığı yaparak niyetlerini gizlememektedir. Bunlar: "bu günkü sıkıntıların sebebi, Türkiye'nin Atatürkçü rol ve modelde ısrar etmesidir" diyorlar ve Atatürk ilke ve inkılâplarını hedef tahtasına koyuyorlar.

Atatürkçülüğe karşı yöneltilen eleştirilere dikkatle baktığınızda şunu hayretle görürsünüz: Atatürkçülük olarak takdim edilen birçok konu aslında İsmet İnönü'nün devlet felsefesidir; Atatürkçülükle uzaktan yakından bir bağlantısı yoktur. Atatürkçülük diye gösterilen, fakat Ondan farklı bir yola yönelen iç politikadaki başkalaşma yanında, Büyük Önderin hakkın rahmetine kavuştuktan sonra, TC'nin dış politikasındaki sapmayı ve mandacılık saplantısını da Atatürk'e mal etmekten utanmıyorlar!...

Atatürk'ün dış politikadaki temel ilkesi öncelikle "tam bağımsızlık" ve kendi milli irade ve idaresine hâkim olmak prensibidir. Atatürk'ün bu yaklaşımı; üçüncü dünya ideolojileri dışında, batıya karşı, batının argümanlarıyla mücadele etmek refleksidir. Bu modelde; önce Türkiye kendi etrafında bağımsız bir güç merkezine dönüşecektir, inisiyatif kendinde olacaktır, kendisi belirleyecektir. Etraf coğrafyada meydana gelen denge ve güç değişimi hassasiyetle takip edilecektir. Dünyadaki gelişme ortamından ve fırsatlardan hemen istifade eden matematik temelli realist bir dış politika takip edilecektir.

Bu çerçevede Atatürk; hesaplı ve kontrol sigortalı bir risk almaktan hiçbir zaman kaçınmamıştır. Lozan Barış Antlaşmasından sonra, Musul-Kerkük'ü almak için yapılan gayretler, Möntro Antlaşmasıyla Boğazlar Rejiminde lehimize yaptırılan değişiklik ve düzeltmeler, İran'dan Küçük Ağrı- Araş vadisinin alınması ve böylece Nahçivan üzerinden Kafkasya ve Orta Asya'ya yol açma amaçlı girişimler, Hatay'ın Anavatana katılması yolundaki taktik ve diplomatik mücadeleler, Atatürk'ün cesur, hedefini bilen, fırsatları değerlendiren, uluslar arası ortamın matematik denklemini iyi hesap eden; atak ama akılcı hamlelerinin sonucu gerçekleşmiştir. Atatürk'ten sonra (Erbakan Hoca'ya gelinceye kadar M.Ç.) hiçbir lider Batı'ya ve Batı'nın Ortadoğu'da kurduğu düzene itiraz etmemiş, çoğu kere kaypak, korkak ve kaçamak bir yol takip edilmiştir. Demirel dönemlerinde diplomatik gevezelikleri temel alan dış politika konsepti, dostlar alışverişte görsün mantığına dayalı olarak hiçbir risk almamaya yöneliktir. "Bulduğun gibi bırak, dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olursun, akıntıya karşı koymaya ne gerek var, bu günkü dünya düzenini kuranları sen mi yeneceksin? Nöbeti vukuatsız devretmeye bak, Kanuni Sultan Süleyman olsan ne yazar, yaptığının kıymetini mi bilecekler? Daha fazlasını niye yapmamış derlerî Atatürk'ün İsmet Paşa'nın yapamadıklarını sen mi yapacaksın!?" gibi sözlerle de devlet adamlığı, tam bir temelsizliğe ve teslimiyetçiliğe dönüşü vermiştir.

Büyük ağaçların büyük gölgesi olur" tezinden hareketle, bazen büyüklerin gölgesinde yaşayanlar kendi gölgesini çınar gölgesi sanabilir. Atatürk dönemi Türk dış politikasını İsmet İnönü'nün (ya da İnönü Hükümetlerinin) tayin ettiğini veya şekillenmesinde rol üstlendiğini sanmak çok ciddi bir tarih hatası ve bilgisizliğidir. Bir emri verenle, onu emirber bir nefer itaati içinde tatbik eden arasında büyük farkı görmemektir. Emri sadakatle tatbik edenler, çoğu kere o emirlerin mesuliyetini bile üslerinde taşımaktan acizdir. Atatürk devrinde yaşamakla, Atatürk'ün emir ve görev verdiği hükümetlerde görev almak arasında büyük bir fark yok gibidir. Çoğu kere memurlar aldıkları emri icra ederken, amirlerin maksadını bile sezememiştir. İsmet İnönü'nün durumu da böyledir. Nitekim Atatürk ismet İnönü'nün bu vasfını şöyle ifade etmiştir: "İsmet emirber bir neferdir. İsmet Paşa'ya şu konu ile ilgili 10 tane plân yap getir desen, birbirinden güzel 10 plân yapar ve getirir. Ama bunlardan birini tatbik et, dersen; en kötüsü hangisi ise onu tatbik edecektir."

Atatürk ise dehası ve tedbiri elden bırakmaması yanında, büyük bir cesaret ve risk adamıdır. Çalıştırdığı kişilerin hakiki kıymetlerini kabiliyetlerini çok iyi derecede tayin ve tespit etmektedir. Türkiye'nin gücünü ve potansiyelini, başkalarının mukabele imkân ve kabiliyetini, toplumun tahammül sınırlarını ve seviyesini çok ciddi bir hassasiyetle değerlendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin hem iktisadi plânda hem siyasi plânda rol ve hedeflerini iyi tanımlayıp, belirlemiş uluslararası ortamı ve milli imkânlarımızı kesin doğrulukla tayin etmiş, ona dayalı Türkiye merkezli bir dünya oluşturmanın alt yapısına girişmiştir. Ondan sonraki dönemlerde Türkiye'nin merkezi konumuna ve potansiyel durumuna uygun anlayış terk edilmiş, batının kurduğu uluslar arası sistemin bir parçası haline getirilmiştir. Bu zihniyet karmaşasında en büyük hata; batılı manadaki reformların (inkılâpların) hedefleriyle Batı'ya tabi ve teslim olmak zihniyeti birbirine karıştırılarak Atatürk'ün adeta Batı'nın adamı gibi gösterilmesidir. Batı'nın ajanlarının ve masonların bunu böyle göstermesi tabiidir, fakat yerli işbirlikçilerin böyle yapması milletimiz için en büyük talihsizliktir.

Şimdi bu iddialarımızı ispatlayacak bazı ayrıntılara girelim: Atatürk'ün 1938'e kadar kurguladığı ve 2.Dünya Savaşı'nın sonucunun ne olacağını öngörüsüne dayalı dış politikasıyla; İsmet İNÖNÜ'nün tatbik ettiği politikanın; hem faraziyeler (hipotez=varsayım) hem metot, hem de uygulama açısından çok farklı anlaşıldığını ve uygulandığını, esasen bu politikanın Atatürkçü bir mantık taşımadığını daha doğrusu stratejik, taktik veya matematik hiçbir doğruya dayanmadığını ortaya koymamız tarihi ve bilimsel bir gerekliliktir.

Bir dış politikanın amacını veya faraziyelerini (varsayımlarını) değiştirirseniz; haliyle sonuçlarını da değiştirirsiniz. Şöyle ki; "İkinci Dünya Savaşını Almanya kazanacaktır" derseniz ve ona göre bir politika tanzim ederseniz, sonuç başkadır. Ama "Almanya kaybedecektir" derseniz, bu sefer sonuç başka olacaktır, (İsmet Paşa aynı hatayı iktisat politikasında da yapmıştır.) 2.Dünya Savaşı'nın sonucu hakkında Atatürk'ün görüşü bellidir ve daha 1934'de Mihver devletlerinin savaşı kaybedeceklerini söylemiştir. Hâlbuki İsmet İnönü devrindeki politikanın bu ana fikre dayandığı söylenmiş, ancak başlangıçtan itibaren derin bir şaşkınlığa düşülerek, bu tespitin dışındaki varsayım ve oluşumlara ihtimal verilmiştir. Bilindiği gibi Almanya harbe hızlı başlamış Çekoslovakya, Avusturya, Polonya, Fransa ve İskandinav ülkelerini işgal etmiş, bunun üzerine İsmet Paşa, "Almanların savaşı kazanacakları" varsayımına ihtimal vererek, dış politikanın temel faraziyesini değiştirmiştir.. Ardından Almanya' ile SSCB ittifak yapınca ezberi bozulmuş, sonra Almanlar Rusya içlerine dalınca, "Moskova'nın çökeceğine dayalı olarak" Pan Türkist dönüşüm başlamış, 1944 ortalarında bile Almanya'nın çökeceği varsayılamamış, Balkanlarda, Ege adalarında ve Ortadoğu'da herhangi bir kazanım elde edilememiştir. "Hiç kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur gibi..." pısırık bir sloganı geveleyip durmuştur. Bu varsayımı Demirel'de sık sık kullanmıştır. Bu söz külliyen yanlış, temelden mantıksız bir yaklaşımdır. Kimin toprağında kimin gözü vardır? Oralar kimin toprağıdır? Kim dağdan gelip bayırdakini kovmuştur? Eğer hadiselerin bu yönü düşünülmez, kendi gölgesinden korkan adam psikolojisiyle bu tür sözler ebedi gerçeklenmiş gibi tekrarlanır. Balkanlar ve Ortadoğu Osmanlı coğrafyasıdır. Osmanlı coğrafyasının tabii ve tarihi varisi ise elbette Türkiye'dir, ikinci hak noktası da şudur: Buralarda yaşayan halklar yabancımız değildir. Bizim aynı bayrak ve aynı ülkü etrafında toplandığımız eski vatandaşlarımızdır. Bizzat bizim insanlarımızda. Sırf petrolü ve başka kaynakları sömürülsün diye milliyetçilik, aşiretçilik, din ve mezhepçilik ekseninde parçalanmış halklardır. Bu coğrafyalarda Türkiye'nin hudut değiştirmesi veya hudutlarını genişletmesi Kırıkkale'yi vilayet yapmak veya Ankara'ya bağlamak gibi bir şeydir. Bu coğrafyanın tamamen iç meselesidir. Bu coğrafyada hudut değiştirmek kimsenin ne parasına ne malına ne canına ne de tapusuna zarar verecektir. Hâlbuki bu gün Batı sömürmek için halkları parçalamış, birbirine düşürmüş, küçük emirlik ve beyliklere bölmüştür. Satın aldığı petrolün parasını bile zaman zaman bloke ederek ödememektedir. Özet olarak: "Hiç kimsenin toprağında gözümüz yoktur" dediğinizde; batının kurguladığı bu zalim düzene karşı herhangi bir itirazımız yoktur. Aleyhimize işlese de bu düzen doğrudur. Bizim hinterlandımızda (kapsama alanımızda) bulunan halkların sömürülmesine mecburen göz yumulur," demiş oluyorsunuz.

Yani, "Türkiye'nin kendi çıkarına uygun bir sistem kurmasına lüzum yoktur. Kendimizi akıntıya bırakalım gitsin. Dünya böyle gelmiş böyle gider" diyorsunuz. Biz buna itiraz ediyoruz ve diyoruz ki; Türkiye'nin kendi çıkarına uygun bir dünya sistemi kurmaya çalışması hem hakkı hem mecburiyetidir. Bu tutum; geçmişte yapılmış olan haksızlıkları düzeltmeye yönelik, bölgemizde ve yeryüzünde adaleti yeniden tesis edecek milli bir niyet ve haysiyetli bir gayrettir. Bu tutum tamamen meşru, İslami ve insani bir girişimdir. Ahlakidir. Millidir. Yüzde yüz yerli bir projedir.

Atatürk'ün söylediği "yurtta sulh cihanda sulh" prensibi Türkiye eksenli bir dünya tasavvurunun gerçekleşmesi için bir çağrı niteliğindedir. Türkiye merkezli dünya yönetiminin nihai hedefidir. "Kimsenin bir karış toprağında gözümüz yoktur" sözü kof bir ifadedir. Mesela Sevr'e göre G.Antep, Urfa, Mardin, K.Maraş, Hatay vs. hudutlarımız dışında bırakılmıştır. Buralar sınırlarımız dışında kalmış olsaydı bu vatan topraklarını almak gereksiz bir çaba mı olacaktı? Bunlara göre sınırlarımız dışında kalmış bulunan Ege Adaları ve Batı Trakya ile ilgili emeller beslemek yanlıştır, Bosna Hersek'teki Boşnak kardeşlerimizin haklarını savunmak yanlıştır ve Türkiye'yi gereksiz tehlikelerin içine çekmektir. Bu anlayış kesinlikle Atatürkçü anlayış değil, kesinlikle milli değil kesinlikle insani değildir. Bu anlayış İsmet İnönü-Demirel anlayışıdır ve dar görüşlülük paranoyası sendromudur"

HALİLYAMAN/MİLLİÇÖZÜM.

İSLAMCILAR VE CUMHURİYET.


Harun Özdemir’in çok dikkate değer düşünceleri var bu konuda. H. Özdemir’in kim olduğuna dair iki yazı önce bilgi vermiştim. Kitabının adı “İki Kader İki Lider” geçmiş iki yazımda Abdülhamid Han’ın Türk modernleşmesindeki yerini anlatmış ve bunu Atatürk’ün devam ettirdiği yenilik hareketlerine bağlamıştım. Osmanlı padişahlarının ve devlet adamlarının daima ama en çok da Batıya karşı yenilgiler aldıkça ve bunlar çoğaldıkça yenileşme konusunda düşündüklerini ve projeler geliştirdiklerini görüyoruz. H. Özdemir’in bir tezi var: Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Abdülhamid Han, kurucusu Atatürk’tür. Şimdi daha ilginç başka düşüncelerine yer vereceğim yazarın.

***

Uzun bir başlangıçtan sonra, şu görüşleri serdediyor:

“İslâmcılar Osmanlısız olunamıyacağını düşünüyorlardı. Fakat Osmanlı devletini Batı medeniyeti karşısında ayakta tutacak İslâmiyetin ne olduğunu bilmiyorlardı. Sonunda tarihin determinizmi, hükmünü icra etti. Doğan, gelişen ve duraklayan Osmanlı devleti yıkıldı.”

“İslâmcılar, TC’nin kuruluşunda çok çalıştılar, canlarını ve mallarını verdiler. Yeni devlet, Osmanlı’nın yarım bıraktığı “batılılaşma”yı kararlılıkla tamamlamaya başlayınca devlete ters düştüler. Devlet de onlara ters düştü. İslâmcılar batılılaşmanın Müslümanlar üzerinde yapacağı etkinin ne olacağını önceden kestiremediklerinden Batılılaşmaya ve bu politikayı koşulsuz destekleyen devlete ters düştüler.

T.C. Müslümanların Müslüman kalarak batılılaşabileceğine ve bundan büyük faydalar sağlayabileceğine somut bir örnektir. T.C.’nin 75 yıl önce Osmanlıdan devraldığı, önce batılılaşmayı tamamlama, sonra da batıyı aşma politikaları Müslümanlar üzerinde de olumlu sonuçlar vermiştir. Oysa çözüm çok uzaklarda değildir, yanımızdadır. Bu nedenle ortaya çıkan büyük bir başarının başarısızlık gibi tartışılması yanlıştır. Buna açıklık getirilmelidir.”

“İslâmcılar hâlâ batılılaştıklarının farkında değildirler. Namaz kıldıklarını düşünerek batılılaşmadıklarını sanmaktadırlar. Oysa Osmanlının ve TC’nin “Müslüman kalınarak batılılaşma” politikası, İslâmcıları da “Müslüman Batılı” yapmıştır. Fakat bu durum politik olarak İslâmcılar tarafından deklare edilmemiştir. Oysa fiili durum budur.”

“Ne Osmanlı ne de Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman batılılaşmayı “din değiştirmek” şeklinde projelendirmemiştir.”  

“İslâmcılar, hem birey hem cemaat olarak batılılaşmıştır. İslâmcılar Türkiye’nin en örgütlü siyasi partisini kurabilecek kadar Batı medeniyetinin siyasal sistemine entegre olmuşlardır.”

“Türkiye, dünyanın her devletinde Batı standartlarında birinci sınıf eğitim ve öğretim yapabilecek bir İslâmî cemaat oluşturabilmiştir.”

“Avrupa kıtası batılılar için koca bir işçi deryası iken Türkiye’nin hiç hesaba katılmayan insanlarının hem Türkiye’de hem de Avrupa’da müteşebbis olma mücadelesi vermesi heyecan yaratmaktadır. Eğer Müslüman Türk milleti sadece Batılı olsaydı Türkler de bir batılı gibi işçi doğar işçi ölürdü. Batılı, fakat Müslüman kaldığı için her fırsatta müteşebbis olabilmektetir. Türkiye sık sık ekonomik operasyonlara mâruz kalmasına rağmen dinamik yapısını kaybetmemektedir.”

“(.......) Araştırma standartları henüz Batılılarınki kadar gelişmemişse de Türkiye’nin hemen her ilinde açılan üniversitelerde öğrencilerin önemli bir kısmı İslâmcı kız ve erkeklerden oluşmaktadır. Bu kadar İslâmcı kadının yüksek öğrenim görmesi İslâm’ın 1400 yıllık tarihinde görülmemiştir. Bu Müslümanların TC’nde Müslüman kalarak batılılaşmasıyla olmuştur.”

“Resim caiz midir tartışmalarında bütün dünyaya uydudan canlı radyo ve tv yayını yapan sayısız kanalların Müslüman tarafından işletilmesine gelinmiştir. İslâmcı sanatçı, bilim adamı, politikacı vaiz ve iş adamı, bu araçları Müslüman kalarak batılılaştıkları için kullanmaktadırlar ve bu sektörlere yatırım yapmaktadırlar.”

***

“Batıcılar, milliyetçiler ve İslâmcılar arasındaki sorunlar varlığını bugün de korumaktadır. Taraflar buluştukları ve geliştikleri zeminin “Müslüman kalarak batılılaşmak” projesi olduğunun farkında değildirler, bunu gözardı etmektedirler. Dolayısıyla İslâmcıların da, Batıcıların da, Milliyetçilerin de çatışmaları uzlaşma ile sonuçlanamamaktadır. Abdülhamid Han’ın “Anadolu için iyi bir gelecek hazırlanmıştır” sözünün, Mustafa Kemal ile anlam kazandığı hep gözlerden kaçmaktadır.” 

***

Harun Özdemir’in bu fikir ve tezleri, üzerinde düşünmeye değer fikir ve tezler olarak görünüyor. Kitabının 1. Baskısı 2001’de yapılmış.

AFETILGAZ/MİLLİGAZETE

6月19日

TOPLUMU DİRİLTEN BİR KÜLTÜR: "SADAKA SANDIKLARI."


Osmanlı tarihinden çıkıp, günümüzde İran’da yaşayan sadaka kültürü


Sadaka Sandığı

Sadaka, insanlığın var oluşundan bu yana gelen asil uygulamalardan birisi. Söylenişi, ismi, şekli; halklara, kültürlere ve dillere göre belki değişebiliyor. Ama özü, manası hiçbir zaman ilk günkü koordinatlarından bir milim sapmadı.
EBUBEKİR GÜLÜM
İyilik yapmak, sevdiğimiz en güzel maldan karşılıksız vermek, zor ama ne büyük bir erdem. Ve bir insanın ihtiyacını zamanında gidermek, dünyada her insanın yaşamayacağı bir mutluluk.
Sadaka; belki tarif olarak, insanın ihtiyaç halinde gördüğü başka insanlara kendi malından vermesi. Ama en ilginç olan taraf ise; kök anlamı itibarıyla vermekle, yardım eli uzatmakla hiç alâkası yok. Kelime kökeni itibariyle, sadakat, sıdk ve tasdik sözcüklerine kadar uzanıyor. Yani aslı, sadakat.
Peki, neye sadakat? Mülkün gerçek sahibine sadakat. Nasıl sadakat? Bunun bilinciyle ve karşılığında maddî-manevî hiçbir menfaat beklemeksizin vererek. Yani verilen her kuruşta bu sadakati teyit etmektir, sadaka. Zor durumdaki muhtaçlar ise, sadakati göstermek için önemli bir vesile.
İslam dünyasında daha çok kişisel bir tercih olarak sosyal hayata yansıyan sadaka sistemi, bugün İran’da en yaygın kurumsal yapılardan birisine dönüşmüş.
İran’a gidenlerin çoğu görmüştür. Sokaklarda, caddelerde, evlerde, resmi veya özel kurum binalarının girişinde velhasıl her yerde; üzerinde avuç açan iki insan eli bulunan bir kutu veya kumbara dikkat çeker. 
“Komşusu açken tok yatan, bizden değildir”
Ne olduğunu araştırdık. Arkasında İslam’ın en ulvi duygularından dayanışma, yardımlaşma,  ‘Komşusu açken tok yatan, bizden değildir’ idealinin yansımasını gördük.
Hem de o kadar köklü bir uygulama olarak.
Bu sarı lacivert renkli kutunun ismi, ‘Sadaka Sandığı’.
Ecdadımız Osmanlı döneminde başta İstanbul olmak üzere Anadolu şehirlerinin bir çoğunda bulunan, sadaka taşlarını hatırlatıyor. Ama onun biraz daha çağımıza uygun versiyonu. Çünkü o dönemde zenginler sadaka taşına akçe koyuyor, fakirler ise gidip ihtiyacı kadar alıyordu.
İran’daki uygulama biraz daha farklı. Sadakaları tamamı merkezde toplandıktan sonra ihtiyaç sahiplerine oradan ulaştırılıyor. 
Devrimin ilk yıllarında Habibullah Askeruladi Müsülman, tarafından kurulan sistem bugün bütün ülkeyi kapsam alanına almış. Kurucu Başkan Askeruladi, bugün hala yönetim kurulu üyesi. 
Amacı tamamen halkın yaptığı yardımları, gerçek muhtaçlara ulaştırmak olan Yardım Kurumu, özerk bir yapıya sahip. 10’a yakın komite üyesinin bulunduğu bir yedi emin tarafından yönetiliyor.
Kurumun ülke genelindeki 30 eyalette resmi temsilciliği bulunuyor. Oldukça yaygın. Ve her eyalette, her caddede ve sokakta, her resmi ve sivil toplum kuruluşunun kapısında sandıkları bulunuyor.
Devrim yıldönümü kutlamaları, bayramlar ve bütün kalabalık toplantılarda, her köşeye ayrıca seyyar bir sandık yerleştiriliyor.
Neredeyse 100 metrede bir konulan sandıkların bu kadar sık yerleştirilmesinin amacı, yardımlaşma duygusunu sürekli taze tutmak. Her ortamda güvenilir bir kuruma, kolayca yardım yapma olanağı sunmak.
Bunu da büyük ölçüde başarmışlar. Çünkü ülke genelinde dilenciye pek rastlanmıyor. 
Sandıklar, kilitli. Haftanın belli günleri açılıyor. Yardım almak için şahsen müracaat edilebileceği gibi herhangi bir kişinin tavsiye veya bilgisi yeterli oluyor.
Hızlı bir şekilde yapılan güvenlik soruşturmasının ardından da hemen gerekli yardım, ihtiyaç sahibine ulaştırılıyor.
Yardımlar, başta giysi ve gıda olmak üzere barınmaya kadar çeşitlilik gösteriyor. En önemlisi, hiçbir geliri olmayan ailelere, geçim sağlayacak kadar sürekli maaş bağlanıyor. Maaşın miktarı ise semte göre 30-200 dolar arasında değişiyor.
Sadaka Sandığı, sadece ülke içindeki kimsesiz, şehit, gazi ve muhtaç ailelerin derdine derman olmuyor. Sandıktan elde edilen gelirin önemli bir bölümü de, Filistin’e gidiyor. İsrail işgali altında her geçen gün daha kötü şartlara maruz kalan Gazzeli Müslümanlara, Hilali Ahmer aracılığıyla halkın bağışları doğrudan ulaştırılıyor. Bu şekilde halka, manevi desteğin yanı sıra maddi katkı yapma imkânı da tanınıyor.
Sandıktan, Filistin’in yanı sıra birçok Müslüman ülkeye de doğrudan para yardımı yapılıyor. Örneğin; Lübnan, Sudan.
“Sadaka ömrü uzatır...”
Sadaka sandığı sistemi halkın desteğiyle o kadar büyümüş ki, muhtaçlara yardımın ötesinde fakirliği ve yoksulluğu önleyecek projelere imza atıyor. Yoksul bölgelerde, meslek edindirme kursları düzenliyor. Kendi işini kuracaklara, mikro kredi imkanı tanıyor. Dispanserler, inşa ediyor. Böylece devletin, sosyal projelerine de destek oluyor.
Sandıkların üzerindeki yazılar da oldukça dikkat çekici. Bulunduğu semt ve mekanın özelliğine göre, teşvik yazıları yer alıyor. En çok Hadis-i Şerif bulunuyor. Örneğin zengin bir semtteki sandıkta ‘Sadaka verirseniz, Allah sizin malınızı, servetinizi artırır’, sağlık kuruluşuna yakın olanda, ‘Sadaka ömrü uzatır’, otoyol gişesindeki ise ‘Sadaka, belayı defeder’ Hadis-i Şerifine yer veriliyor. İbadethaneye yakın bir bölgedeki sandıkta ise, ‘Sadaka yetmiş kötülük kapısını kapatır’ Hadis-i Şerifi dikkat çekiyor.
Bu arada ABD’nin Irak işgalinden sonra başta Meshed olmak üzere değişik şehirlerdeki havaalanlarına farklı bir amaçla Sadaka Sandığı konulmuş. Daha büyük ve şeffaf bir şekilde olan bu sandığın, beş ayrı gözü bulunuyor.
Verilen bilgiye göre, bu sandıklar 2003’ten sonra konulmuş. Nedeni ise, ABD’nin işgali sırasında Irak’ta zarar gören türbelerin onarımını gerçekleştirmek. Zaten sandığın üzerindeki her gözün üzerinde, yardımın nereye gideceği yani; Necef, Kerbela, Kazımeyn, Samarra ve hizmetkarlar diye yazıyor. Devlet doğrudan kaynak aktarmadığı için bütün onarımlar halkın bu sandıklara yaptığı bağışlarla yapılıyor.

MİLLİGAZETE