ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 工具 帮助
7月31日

AMERİKA ÇÖZÜLÜYOR, UŞAKLARI ÜZÜLÜYOR

KAYNAK: NEVZAT GÜNDÜZ/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ - AĞUSTOS 2009


Rus bilim adamı Igor Panarin: “ABD yakında çökecek!” diyordu.

Rus bilim adamı Igor Panarin, ABD Devlet Başkanı Barack Obama'nın bu sene sıkıyönetim ilan edeceği, ABD'nin 2011'den önce 6 parçaya bölüneceği, Rusya ve Çin'in de yeni bir dünya düzenine geçileceği öngörülerinde bulunuyordu. Rusya Dışişleri Bakanlığı'nın diplomat yetiştiren okulunun dekanı olan Panarin, sık sık devlet televizyonlarına çıkarak yorumlar yapıyordu. Onun öngörüleri, Kremlin liderlerinin Amerikan karşıtı görüşleriyle de uyuşuyordu.

Öğrenciler, profesörler ve diplomatlara hitaben yaptığı konuşmada, "ABD'nin 2010'a kadar çökmesi kuvvetle muhtemeldir" diyen Panarin, Rusya Federal Uzay Teşkilatı'nın eski sözcüsü ve eski KGB analisti olarak biliniyordu.

Panarin, öngörüleriyle ilgili olarak somut dayanaklar ortaya atmazken daha çok gazete, dergi ve umuma açık kaynaklardan aktarmalar yaparak dünyanın en büyük ekonomiye sahip ülkesi ABD'nin çökeceğini 10 senedir tahmin ettiğini fakat ABD'deki son ekonomik kriz ve bazı "sosyal ve kültürel olguların" çöküş tarihi konusunda kendisini daha net ifadeler kullanmaya sevk ettiğini söylüyordu. ABD'nin 6 özerk bölgeye ayrılacağı ve Alaska'nın da Rus kontrolüne geçeceği iddiasında bulunan Panarin, ABD'nin ahlaki açıdan da çöküş içinde olduğunu; ülkede eşcinsellerin sayısında büyük artış olması, hapishanelerde çok sayıda tutuklunun olması ve okullarda meydana gelen silahlı saldırıların hep bu ahlaki çöküşün göstergeleri olduğunu dile getiriyordu. "Geçtiğimiz günlerde oradaydım. Durum hiç de iyi değil. Meydana gelen, Amerikan rüyasının çöktüğüdür" diyen Panarin, Rusya ve Çin'in küresel ekonomik krizden kuvvetlenerek çıkacakları, iş birliği yapacakları ve hatta Amerikan dolarının yerine yeni bir para birimi bile oluşturabilecekleri tahminlerinde bulunuyordu.

Milli Görüş Lideri ve 54. T.C. Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın “Adil Düzen Projelerini” önemsediği ve ciddiyetle takip ettiği söylenen Prof. Igor Panarin, başta Türkiye olmak üzere tüm İslam dünyasıyla barış ve dayanışma içinde olunması gerektiğini sıkça vurguluyordu.

Amerika Bolşevik Devletleri can çekişiyordu!

Amerika’daki büyük Yahudi firmaları, bir bir iflas edip, kapısına kilit asmaktaydı. 1908 yılında kurulan ve yirminci yüzyıla damgasını vuran General Motor da iflas edip Yahudilerin elinden çıkmıştı. ABD Hükümeti 30 milyar dolar vererek General Motor'u İflas Koruma Programına almıştı. Böylelikle GM'un hisselerinin en az yüzde 60'ına Amerikan Hükümeti sahip olacaktı. Bu ABD imalat tarihinin en büyük iflasıydı.

ABD'nin devletleştirdiği diğer şirketlere baktığımızda, yirminci yüzyıla damgasını vuran başka sanayi devleri de vardı. Örneğin sigorta devi AIG. 1919 yılında kurulmuştu. Lehman Brothers battıktan sonra AIG'nin de batmasını göze alamayan Amerikan Hükümeti, AIG'yi devletleştirmek zorunda kaldı. Merrill Lynch, IndyMac Bank, Fannie Mae ve Freddie Mac vb gibi daha birçok dev çöküp yıkılmıştı.

Amerikan devleti ekonomiye direk müdahale ediyor, şirketleri satın alıyordu. Mecburen merkezi planlamalar yapıyor, bu yüzden de Obama yönetimi birçokları tarafından Sosyalist politikalar güttüğü gerekçesi ile eleştiriliyordu. Halkın yüzde 60'dan fazlası ise, devletin ekonomiye müdahalesinden medet bekliyordu. Amerikan Merkez Bankası FED'in başkanı Bernanke de sürekli uyarıyor; her yaptığınızı finanse (monatize) etmeyeceğiz diyordu.

 

Bize bu zamana kadar piyasa ekonomisini kutsal bir sistem gibi vaaz edenler, pragmatik olarak işlerine geleni yapmaktan çekinmiyordu. "Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı" gibi bir tavırla, kapitalist leş kargaları canını kurtarma derdine düşüyordu. Adeta bir Ekonomik Nuh Tufanı karşısında herkes kendisine uygun gemi yapma telaşına düşmüş görünüyordu.

Recep T. Erdoğan da yeni yatırım ve istihdamı teşvik programı açıklıyor, bu programın birçok malum şirketin ihtiyaçlarını karşılamak için sömürü sektörleriyle işbirliği içerisinde hazırlandığı anlaşılıyordu.

Oysa, bize lazım olan; uzun vadeli, milli ve sürdürülebilir bir sistemin ortaya konulmasıdır. Diğer bir ifade ile, bizim kendi sistemimizi ortaya koymamız gerekiyordu. Bunun tek adresinin de Adil Ekonomik Sistem olduğunu ilim ve iz’an sahibi herkes biliyordu.

Fetullah Gülen’e:

“İnsanlık gemisinin kaptanlığına layık ve muvafık millet Amerika’dır. Ve daha uzun yıllar bu makamda kalacaktır” şeklinde; değil şuurlu bir Müslüman’ın, hatta gayrimüslim onurlu bir insanın bile söylemekten sıkılacağı sözleri sarf ettiren,  ABD’nin görünen gücü ve hakimiyeti, ve Allah’ın va’dine ve kudretine olan iman zafiyetidir.

Ahmet Akgündüz ve Suat Yıldırım gibi prof. etiketli ama kof zihniyetli bir sürü insan, Siyonist Yahudi güdümlü Amerikan emperyalizmin cinayetlerine, mazeret ve meşruiyet uydura dursunlar… ADL gibi küresel mafyaların kiralık maşası Fetullah Gülenin hıyanetlerine hikmet ve mazeret hazırlamakla uğraşsınlar; tapındıkları ABD tanrılarının tepetaklak yıkılacağı günler uzak değildir. Ve yine deccalist terör şebekesi Siyonist İsrail’inde; Kur’an’ın haber verdiği acı ve alçaltıcı akıbetine doğru gidilmektedir.

“Dünyada bir hür kapitalist kutup (Amerika ve ortakları), bir de zorba komünist kutup (Rusya ve yandaşları) vardır. Komünizme karşı kapitalizm, ehveni şer sayılır ve tercih olunmalıdır” safsatasıyla, siyonizmin üst ve alt çenesinden birine yem olmayı yegâne kurtuluş diye yutturmaya çalışan ve gizli bir nifak ve inkârla, Kuranın adalet ve asalet nizamını ve bir buçuk milyarlık İslam dünyasını yok sayan zavallı kafaların dank edeceği, mutlu ve kutlu bir değişim gelecektir.

Din, böylelerin kutsi amacı ve temel dayanağı değil; sadece istismar aracı ve geçim kaynağı yerindedir. Zahiri dindarlıkları ve takvaları sadece gösteriştir ve dünyaya yöneliktir. İslam, böylelerin ussül esası değil, aksesuarı gibidir. Bunların motor ve elektronik aksam batıl ve batılı, ama kaportası yerli ve yeşil boyalı bir arabaya benzemektedir. Allah ve Peygamber sevgileri sözdedir ve sahtedir. Çünkü:

“Allah’a ve Ahiret gününe (gerçekten) iman eden hiçbir kavim (ve kesim) bulamazsın ki; Allah’a ve Resulüne başkaldıran (Ayet ve hadislere dayalı İslam düzenine ve Müslüman ülkelere savaş açan) kimselerle bir sevgi ve işbirliği bağı kurmuş olsunlar;

Bu (zalim ve hain çevreler), isterse kendi babaları, ister çocukları, ister kardeşleri (veya tarikat-cemaat ihvanı); isterse aşiretleri (partileri, müttefikleri) olsun… (Yine de asla onlara destek çıkmaz ve saygı duymazlar)

İşte bu (sadık ve sağlam Müslümanlar), öyle(sine nasipli) kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazıp (yerleştirmiş) ve onları kendinden (ilahi izzet ve inayetinden) bir ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak ve orada süresiz kalacaklardır. Allah, onlardan razıdır, Onlarda O’ndan razı olmuşlardır.

İşte bunlar, Allah’ın hizbi (partisi ve fırkası)dır. Dikkat edin (kesinlikle bilin ve bekleyin)ki; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah’a ulaşacak (dünyada zafer ve devlete, ahrette cennet ve saadete kavuşacak)lardır.”[1] Ayetinde çok net ve kesin olarak bu durum bildirilmektedir.

Şimdi, bütün dünyanın gözü önünde “Yeni bir Haçlı seferi başlatıyoruz” diyerek, Irak’ta, Afganistan’da, Pakistan’da, Afrika’da; PKK, Hizbullah, Ergenekon ve Gladyo eliyle Anadolu’muzda milyonlarca masum Müslüman’ı ve mazlum insanı vahşice katleden, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi ve alın terimizi insafsızca sömüren ABD ve AB’ye ve Kur’an’ın lanetlediği İsrail’e övgüler düzen ve zulümlerine bahane üreten Fetulah Gülen ve yandaşlarının ve giderek akrepleşen AKP iktidarını “hoş gören” hoşaf tiplerin; bunların sinsi yüzünü ve kirli özünü deşifre ettiğimiz için bizleri hoş görmemeleri ise, bilgi kirliliğinin ve feraset fakirliğinin hangi boyutlara ulaştığının bir göstergesidir.

Amerikan Ulusal İstihbarat Konseyi raporuna göre: ABD hâkimiyeti sona eriyordu

ABD istihbarat kuruluşlarını bünyesinde toplayan Ulusal İstihbarat Konseyi, varolan ekonomik krizin ulaşacağı boyutları da değerlendiren, “Küresel Eğilimler: 2025” başlıklı bir analiz hazırladı. ABD istihbarat örgütlerinin uzmanlarının küresel düzeydeki araştırmalarının ve ABD istihbarat analistlerinin belirlediği eğilimlerin yansıtıldığı raporda, gelecek 20 yılda ABD’nin hâkimiyetinin sona ereceği, dünyada “tehlikelerin üreyeceği” ve gıda ile su kıtlaşırken, silahın bollaşacağı öngörüsü yer aldı. Raporda, gelecek 20 yılın “risklerle dolu olacağı” açıklanmıştı.

Yayım zamanı olarak, seçilmiş başkan Barack Obama’nın görevi devralmasının öncesinin tercih edildiği raporda, varolan küresel mali krize de değinilerek, “Wall Street’te başlayan kriz, küresel ekonomide dengelerin değişerek yeni dengelerin oluşması yolunda bir başlangıç” saptaması yapıldı. Raporda, bugün dünyanın lider para birimi olan ABD Doları’nın da zayıflayacağı ve doların, “eşitler arasında birinci” durumuna geleceği vurgulanmış.

Bu raporda, her 5 yılda bir hazırlanan önceki raporlara göre, ABD’nin dünyadaki statüsünün geleceği açısından “çok daha karamsar” bir tablo ortaya çıkmıştı.

“Türkiye güçlenecek” uyarısı yapılıyordu

Raporda, Çin ve Hindistan’ın muhtemelen ABD ile birlikte çok kutuplu bir dünyada lider pozisyonlarda ve nüfuz mücadelesi içinde olacağı, Rusya’nın “potansiyelinin daha belirsiz kaldığı”, fakat “Türkiye, İran ve Endonezya’nın güçleneceklerinin anlaşıldığı” yer almıştı. Raporda, “Ortadoğu dışında bulunan, Arap olmayan Müslüman ülkeler olarak Türkiye ve Endonezya’nın jeopolitik yükselişinin gözleneceği”, “İran’ın dine dayalı yönetimden ayrılabilmesi durumunda yenidünya düzeninde merkezi bir oyuncu durumuna gelebileceği” hatırlatılmıştı.

G-8’in genişletilmesi öneriliyordu

Gelişmiş ülkelerin oluşturduğu G-8 grubunun, küresel sorunlarla daha iyi baş etmek için, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu yeni üyelerle genişletilmesi gerektiği belirtmişti.

AB Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Javier Solana, ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Madeleine Albright ve eski Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn’un da katıldığı Washington’daki bir toplantıda, G-8’in artık hükmünün kalmadığı görüşüne yer verilmişti.

Toplantıda, Küresel Emniyetsizliği Yönetme Projesi grubu, G-8 ve BM Güvenlik Konseyi gibi önemli uluslararası kurumların yönetim ve yetkilerinin, değişen bir dünyanın dinamik tehditlerine ayak uyduramadığı dile getirilmişti.

Brookings İnstitution adlı düşünce kuruluşuyla New York ve Stanford üniversitelerinin araştırma merkezlerince oluşturulan grup, “geleneksel güçler, yeni ortaya çıkan güçlerle müzakere masasına oturmadığı sürece, ekonomik istikrasızlıktan iklim değişimine kadar pek çok meseleye kalıcı çözüm bulunamayacağını” hatırlatarak; İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya ve ABD’den oluşan G-8’in, Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Güney Afrika’yı da kapsayacak şekilde genişletilmesi tavsiye edildi. Raporda, Endonezya, Türkiye, Mısır veya Nijerya’nın da katılmasıyla bir G-16 grubu oluşturulabileceği kaydedilmişti.

Habere göre, Amerikan yönetimi Suudi Arabistan’dan 120 milyar, Birleşik Arap Emirlikleri’nden 70, Katar’dan 60 ve Kuveyt’ten de 40 milyar dolar istemişti. Amerikan yönetimi eylül ayından itibaren, ABD başta olmak üzere tüm dünyayı etkileyen ekonomik krizden kurtulmak ve durgunluğa düşmemek için Körfez ülkelerinin kapısına gitmişti. Gazete, Körfez’den alınacak paraların otomotiv, bankalar ve küresel krizden etkilenen diğer sektörlere aktarılacağını belirtmişti. Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı (OPEC) üyesi dört ülke günlük 14 milyon varil petrol üretiyor ve dünya ihtiyacının da yaklaşık altıda birini karşılıyor. İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband Körfez ülkelerine yaptığı ziyarette, Uluslararası Para Fonu (IMF) için yardım istemişti. Miliband, 250 milyar dolarlık kaynağı bulunan IMF’nin dünyada krizle yüz yüze kalan ülkelerin yardımına koşacağını, ancak bu paranın ülkeleri krizden çıkarmaya yetmeyeceğini söylemişti. Uzmanlar petrol fiyatlarının 50 doların altına düşmesinin başta Körfez ülkeleri olmak üzere petrol ihraç eden ülkelerde panik meydana getirebileceğini, tüm ülkelerin bütçelerini en az 50 doları baz alarak yaptığını ifade etmişti. Dünyanın en büyük petrol ihraç eden ülkesi Suudi Arabistan, yıllarca bütçesini denkleştirmekle uğraşmış, ancak son iki yılda petrol fiyatlarında görülen iyileşmelerle düzlüğe çıkabilmişti.

Prof. Dr. Mithat Baydur’un “Küreselleşme, kümeleşme ve kütleselleşme” başlıklı yazısı oldukça önemli ve gerçekçi tespitler içeriyordu:

Sosyal bilimlerde ve özellikle siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler disiplini düzleminde 1990'lar ve 2000'ler dünyasında yazılan makalelerin neredeyse yüzde sekseni, "küreselleşme" olgusundan söz etmekte, yaşanılanların ve yazılanların belki de phenomenal (görüngüsel) dünyaya tekabül etmeyeceği ve bu sebeple de eksik ya da yanlış olabileceği kanaati egemendi.

"Küreselleşme"nin önemli birkaç boyutuyla yaşadığı doğruydu. İnsanlar, telekomünikasyon sistemindeki baş döndürücü gelişmeler aracılığıyla, artık tüm dünya ile iletişim kurabiliyor, dünyanın her köşesindeki gelişmelerden anında haberdar oluyordu.

"Bilgi"ye erişim, salt siyasal elitin, ya da entelektüel bir zümrenin kendi iç dinamikleriyle oluşturduğu bir çabanın, ayrıcalıklı ve zor erişilebilir bir konumu olmaktan çıkıyordu.

Bu yönüyle, zaman ve mekân koordinatlarının farklı algılanabilir olmasından kaynaklanan yeni evre, özellikle 20. yüzyılda "hız"ın ivmesinin artmış olmasıyla, dünya gerçekten küçülüyordu.

Küçülen dünyada da, ev sahipliği ve ortak kullanımın, farklı bir konseptte değerlendirilmeye başlandığında aynı dönemin çarpıcı bir tezahürüdür. Örneğin, küçülen dünyanın, ya da yaygın deyişiyle, "Global köy" ün doğal zenginlikleri, o zenginlikleri kendi sınırları içinde tutan ülkelerin egemenliklerine ve tutumlarına bırakılamıyordu.

Bir başka deyişle, Brezilya'nın yağmur ormanları, salt Brezilya'nın değil, tüm dünyanın malı olarak değerlendiriliyordu.

Küreselleşmenin, “küçültürken, denetlemeyi ve gözetlemeyi de etkin kılan” yapısı hemen kendini gösteriyor ve örneğin, "silahlanma" alanında, ülkelerin dünyayı tehdit edecek, başıboş ve dizginlenemez bir eksene kaymaması düşüncesiyle, ülkelerin silah üretimi ve bunların kullanımı küreselleşmenin başat aktörlerinin –Siyonist merkezlerin- kontrolünü getiriyordu. Özellikle, nükleer silah üretiminde Kuzey Kore ve İran'ın etkin bir denetim ve yaptırıma maruz bırakılma çabaları, yine bu dönemin, ya da küreselleşmenin farklı bir boyutunun tipik tezahürleri şeklinde okunuyordu.

Ancak, küresel dünyanın, bu küçülmüş haliyle tezat teşkil edecek biçimde, devasa büyüyen finans dünyasıyla ortaya çıkması da, 20.yüzyılın son çeyrek diliminin en büyük paradokslarından birini oluşturuyordu

Küreselleşmenin en çok tartışıldığı eksen, küreselleşmenin getirdiği benzeşen dünyada, milliyetçi yapılanmaların ne ölçüde aşınacağı sorusuydu.

Zira, ulus-devletlerin artık denetleyemeyeceği alanların ortaya çıkması, (finans, çevre, bilgi, v.s gibi) doğal olarak ulus-devletin manevra alanlarını da tartışma platformuna sürüklüyordu.

Ancak, giderek yaşam biçimlerinde, finansal enstrümanlarda, toplumun; değer, kriter ve norm gibi algılamalarında, küreselleşmenin zorlayıcı etkisi, karşı tepkiyi de doğuruyor ve "globalization"a, senkronik biçimde, Bauman'ın deyişiyle "Glocalization", yani küresel boyutta cereyan eden bir "yerelleşme" eğilimi ortaya çıkıyordu.

 Küreselleşmenin inkâr edilemez bir olgu sayılması kadar, yaratabileceği tehlikelerin, birçok argümanlara yine bu dönemlerde (1990-2007) konu olduğu da, inkâr edilemez bir durumdu.

Özellikle, küreselleşme dinamiklerinin, finans dünyasında oluşturduğu; sofistike yapı, kurgusal (fictionary) enstrümanlar, sermaye hareketliliğinin denetlenemez karakteri (Örneğin; carry-trade) ve bunlara bağlı olarak şişik bir balon halini alması, şimdilerde salt bir krizin ötesinde, farklı bir paradigma değişikliğinin eşiğinde olup olmadığımızın tartışıldığı bir alana doğru bizleri sürüklüyordu. Oysa, çok değil tam da küreselleşmenin ilk telaffuz edildiği dönemlerde, farklı ses ve yorumlarda kendini göstermeye çalışıyordu.

Küreselleşmenin büyüleyici boyutları ve ezici gücü, bu konuda yazan herkesi, neredeyse, tek bir dünya sistemi konusunda da fikirler üretmeye zorluyordu.

Şimdilerde yaşananlar; bilgi, bilişim teknolojileri, çevre ve küresel iklim ve silahlanma konseptleri üzerinde inkâr edilemez bir küreselleşme olgusunun var olduğu kadar, finansal boyutta sürüklenen yapay bir dünyanın Siyonist sömürü çarkına karşı, yeni arayış ve oluşumların adeta sancıları olarak algılanmalıdır. Görüngüsel (phenemonal) bir dünyadan, olgusal (factual) bir dünyaya taraf dönerken,  “doğru ve yararlı” diye dayatılan pek çok şeyin yeniden sorgulanacağı ve büyük olasılıkla; farklı bir paradigmaya yol açaçağı yepyeni bir döneme ve Adil bir Düzene yaklaşılmaktadır.

ABD'nin morgage enstrümanının 10 trilyon dolara ulaştığı ve sürekli gelen taleplerle, her bir konutun, salt taleplerden dolayı, neredeyse saat başı fiyatının arttığı ve artan fiyatlara paralel olarak, yepyeni ipotek kredileriyle şişen piyasada da, saadet zinciri koptuğunda tüm bir piyasa iskambilden bir kule gibi devriliyordu. İyimser olanlar, ABD'nin bol dolarlı müdahalesiyle krizin üstesinden gelebileceğini sanıyordu. Oysa, çarpık ilişkinin çok derinlere inmiş ve türev alanlara sirayet etmiş olmasıyla, krizin, global ölçekte sistemi etkileyeceği ve büyük değişimleri tetikleyeceği unutuluyordu.

Görünen o ki, sistem artık değişecek, yepyeni kurumlar, yepyeni yapılar ortaya çıkacak ve "küreselleşme" "ulus-devlet" gerilimindeki ulus-devlet modelleri, başkalaşıp manevra alanını güçlendirip kafasını yukarı doğru kaldıracak.

Belki de, erken bir öngörü (prediction) olacak, ama ifade etmeliyiz ki, değişecek alanlardan birisi de, "karşılıklı bağımlılık" (interdependence) konsepti olacak.

Zira, anormal büyüyerek şişen finans sektöründeki patlayan balonların boşluğunu dolduracak finanssal yama, ABD dışından getirilmeye çalışılacak.

Komünist Çin'den gelecek, Japonya'dan, Güney Kore'den, Körfez ülkelerinden, Rusya ve Avrupa'dan gelecek. Şimdiye kadar Çin, ABD'den kazanıyor, ABD de Çin'den kazanıyordu. Aslında, karşılıklı bağımlılık ilkesi pek güzel işliyordu. Devasa ABD, neredeyse tahıl ve uçak imalatı arasındaki tüm endüstriyi, Çin'e ihale etmiş, kendisi finans ve hizmet sektöründe yoğunlaşmış, oyuncaktan, tekstil ürünlerine kadar her şeyini ürettiriyor ve Çin'in elindeki biriken parayı da, ABD hazine bonosu satarak geri alıyordu.

Ancak, alacaklının, borçlunun ölmemesi için çaba göstermesi gibi, ABD dışındaki ülkeler bu operasyona da katılıp, hastayı ayağa kaldırmayı deneyecek ve bundan böyle sistem eskisi gibi olmayacaktır.

Yeni model, içtenlikle katıldığımız şu önlemleri hayata geçirecektir: uluslararası finans piyasalarından sağlanan fonların tüketime harcanması önlenecektir; ülke düzeyinde, üretimle tüketim arasında, tüketim lehine bozulan denge, yeni halkın ürettiğinden fazla tüketmesi engellenecek; iç tasarruflar arttırılacak; ekonominin borçlanması yerine, yabancı fonlar devletin borçlanmasında kullanılacaktır.

Bu itibarla, Global ölçekteki güç gösterisinde bulunan, denetleyebileceği finansal gücüyle, siyasal güç de elde etmek isteyen küresel sermayenin şimdilik mevzilerini kaybettiğini ve elde edemeyeceği siyasal güçten dolayı, güç, yine silah teknolojisi ve askeri eksende determinant faktör olarak kalacaktır.

Sonuç olarak, 1990-2008 arası, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, küreselleşme olgusunu bireysel, toplumsal ve ulusal hayatımıza adeta dokuduk. Bazen, küreselleşmenin, "kümeleşme" de yarattığını unuttuk.

Bu itibarla, her şey 1929 gibi olmayacaktır. Ancak kurtarılmaya çalışılan orta sınıf giderek istikrar ve denge unsuru olabilme vasfını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, küreselleşmeye kümeleşmeden sonra "Kütleselleşme"ye doğru koşar adım gideceğimiz büyük olasılıktır. Tarih, bize göstermiştir ki; kaos, güç kaybı ve umutsuzluk, kitlelerde otoriteye sığınma, ya da otoriter bir şemsiyenin altında toplanma eğilimini güçlendirmektedir.[2]

Evet, siyonizmin güdümündeki faizci-sömürgeci Batı emperyalizminin, Küreselleşme palavrasıyla, tüm insanlığı köleleştirme planı, bu son krizle çözülüp çökmektedir. Üstelik “aydın” ve “bilim adamı” yaftalı kerizlerin, bu zulüm ve zorbalık sistemini ayakta tutma çabaları da, hiçbir sonuç vermeyecektir.

2009 Tarihin en büyük kırılma noktası olacaktır!

Öyle anlaşılıyor ki, 2009 yılı, tarihin en büyük dönüm noktası olacaktır. Siyonist İsrail’in ve Batı Emperyalizminin azgınlığı yüzünden, ya insanlık helak olacak, ya da yeni ve Adil bir dünya kurulacaktır. Büyük Medeniyet Mühendisinin ve Milli Görüş’ün şahs-ı manevisinin beklenen “düdüğü çalması” yakındır. Şeytani odakların ve masonik mihrakların güdümünde yürütülen “Dinler arası diyalog” gibi, Müslümanları uyuşturan ve kof vaatlerle umutlandırılıp avutan tertip ve tezgâhlar da boşa çıkacaktır.  Hz. Peygamber Aleyhisselamın, bir avuç sadık sahabesinin eliyle gerçekleştirdiği selamet (barış) devrimi gibi, yeni bir saadet medeniyeti de mutlaka kurulacaktır.


[1] Mücadele: 22

[2] Jeopolitik /Kasım 2008




7月22日

TÜRKİYE İKİYE NASIL BÖLÜNÜR.

Ortadoğu konusundaki uzmanlığını Dünyaya kanıtlamış olan Erhan Göksel’e, “Kürt Sorunu” tartışmalarının arttığı bugünlerde “Kürt Sorunu”nun geleceğini sorduk. (odatv.com)

Göksel; Kuzey Irak’ta oluşan “yeni” yapılanmayı nasıl değerlendiriyor?

Bu yapının Türkiye’ye katılması fikrine nasıl bakıyor?

ABD’nin “Kürt Programı”nı ve “Musul-Kerkük Meselesi”ne bakışını, bunun Türkiye’ye etkilerini nasıl değerlendiriyor?

ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği yeni rol hakkında ne düşünüyor?

 

İşte Göksel’in Açıklamaları:

 

ABD için bugünkü dünyada en büyük siyasi problem, Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da yeni bir harita oluşturulmasıdır. Daha doğrusu Ortadoğu’nun “yeniden-dizayn edilmesi”yle, İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Bu proje Clinton dönenimde başlayan, Bush döneminde devam eden ve hiç değişmeyen bir siyaset anlayışının devamıdır. Bu bölge yapılandırılırken 1 Mart tezkeresi ile Türkiye eski önemini yitirmiş, Türkler değil, bölgedeki Kürt nüfus Amerika için en önemli partner haline gelmiştir.

ABD’nin bastırmasıyla olsa gerek; kısa bir süre önce bir tez ortaya atıldı. Ayrıca ABD’li önemli bir “Think-Tank” (düşünce) Kuruluşunun raporu da, 2012’de Musul’un Türkiye’ye bağlanabileceğini söyledi. Hemen arkasından geçen hafta, bu sefer bizzat Barzani’nin yakın çevresinden “Kuzey Irak Kürt Yönetimi”nin, Kerkük’ün Kürt yönetimine katılması, Kuzey Irak Kürtleri’nin de Musul Vilayeti ile beraber Türkiye’ye katılması türünden söylemler dışardan Türkiye’ye taşındı..

Kuzey Irak’ın (Musul-Kerkük) Türkiye’ye katılması baştan beri Turgut Özal’ın fikriydi. Benim kendisiyle çalıştığım 1990’lı yıllarda bu onun en büyük rüyasıydı. Ancak o zaman Türkiye gerçekten masadaydı ve uluslararası politikayı da kısmen yönetiyordu. Ne yazık ki, o dönemde askerler buna cesaret edemediler ve masadan kalktılar. Özal yalnız kaldı ve Türki’ye ilk Irak Harekatını uzaktan izledi; sonuçta da bugünkü Kuzey Irak Kürt Devleti’nin tohumları atıldı. Bugün ise durum çok farklı. Bugün Türkiye ile ilgili aklınıza gelebilecek her türlü siyasal mücadele ve ülke içerisindeki çatışmalar “Uluslararası Siyaset”in, “Uluslararası Güçler”in mücadelesinden dolayı ortaya çıkıyor. Ülke içindeki ulusal güçlerle onlara karşı olanların mücadelesi değil bugün yaşadıklarımız. Özal dönemi ile bugünün farkı işte budur.

BÖLÜNMENİN ÖNÜ AÇILIR

Bugün Uluslararası Güçler’ce ortaya atılan bu önemli tez; yani, Kuzey Irak ve Musul’un bize katılması tezi, bize çok sıcak görünüyor. Çok sempatik geliyor. Musul’un Türkiye’ye katılmasının bir tek anlamı vardır. O da; Lozan’ın ortadan kalkmasıdır. Zaten Lozan Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmamıştır ve kabul edilmemiştir. Bu konu bizim ders kitaplarımızda hiç bahsolunmaz. Bizim Necip Türk medyasının da bilmediği için hiç bahsetmediği bir konudur bu. ABD ,Lozan’ı ve Türkiye’nin varlığının siyasi tescilini asla tanımamıştır.

Eğer biz Musul’u alırsak, bir anlamda üniter yapımızı değiştirmiş oluruz. Özetle; biz Lozan’ı lağvettiğimiz zaman, yarın Musul ve Kerkük dahil Kuzey Irak, Türkiye’ye katılırsa, fiilen Lozan ortadan kalkmış olur ve Lozan kalktıktan sonra da, belki bir 10 yıl içerisinde bizdeki Kürt bölgelerini de içine alacak şekilde bir parçalanmanın da önü açılır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Milli sınırlarında herhangi bir değişikliğin olması demek, Lozan’ın geçersiz kalması demektir. Lozan geçersiz olursa, ilk etapta bu bir büyüme gibi görünse de, daha sonraki süreçte Türkiye’nin farklı federasyonlara ve sınırlara bölünmesinin, bu konudaki siyasi dayatmaların da önü açılmış olur.

Bugün Türkiye’nin bölünmesini engelleyen en önemli şey Lozan’dır. Lozan, Türkiye’nin varlığı ve bütünlüğünün yegane teminatıdır ve Amerika dışında, bütün devletlerin, uluslararası platformda “siyaseten mutabakatla” kabul edilmiş bir anlaşmadır. İlk anda bize çok sıcak gelen bu Kuzey Irak “ilhakı”, aslında Türkiye’nin parçalanmasının pratik ve en etkili yoludur. Böyle bir gelişme ile Türkiye büyük bir tehlikenin içine girmiş olur.

TÜRKİYE LOZAN’I KENDİ ELİYLE LAĞVEDERSE; YOK OLUP GİDER

Türk Milleti ve Necip Türk Medyası, maalesef gerçekleri iyice anlayamaz hale geldi. Bundan 2 ay önce Nisan ayında  ABD Başkanı Obama geldi,. Biz onu, bir Demokrasi havarisi edasıyla izledik. Meclis’de bir konuşma yaptı. Açıkça Başbakan ve Milletvekillerinin gözü önünde, Türk siyasetine ABD’nin buyruklarına adeta dikte etti. Ermeni meselesi ile ilgili açıkça “Ermeni Soykırımı” dedi. “Patrikhaneyi açacaksınız” dedi. “Ermenistan sınır kapısını açacaksınız, Kıbrıs Rum kesimi’ne limanlarınızı açacaksanız” türünden sözler söyledi. Koskoca Türkiye önünde bunları adeta dikte etti; medya ve milletvekillerimiz de bu konuşmayı ayakta alkışladı.

TÜRKİYE’DEKİ SİYASİ MÜCADELE ULUSLARARASI GÜÇLERİN PLANLARIDIR

Şurası iyi anlaşılmalıdır: bu ülke içindeki siyasi mücadele, artık “Ulusal Siyaset”in mücadelesi olmaktan çıktı, dışarıdaki güçlerin, yani “Uluslararası Güç Merkezleri”nin Türkiye üzerindeki planlarının, hesaplaşmalarının mücadelesi oldu.

Kısacası Türkiye bugün, Turgut Özal’ın moda tabiriyle bir “Transformasyon”un öncesindedir. Hatırlarsanız bundan 15 gün önce “Ekim ayında dünyada ikinci büyük bir ekonomik kriz dalgası geliyor ve bu kriz Türkiye’ye yansıyacak” demiştim. Türkiye iktisadi bir buhrana doğru hızla sürükleniyor. Uluslararası Güçler’in Türkiye üzerine mücadelesine; bir de ekonomik buhran eklendiğinde, gelecek transformasyon (dönüşüm), Türkiye’deki bütün siyaseti, AKP, MHP, CHP dahil mevcut siyaseti silip süpürecektir.

ABD, TÜRKİYE’NİN ZAYIFLAMASINI İSTİYOR VE YENİ MUHATAP ARIYOR

Amerika’nın Türkiye’ye bakışını iyi okumak gerekir. Son zamanlarda şunu görmeye başladım; Amerikalılar, Türkiye’de yeni bir muhatap arıyorlar ve bugünkü siyasi çıkmazın üstüne iktisadi buhran da eklendiğinde, çok kolaylıkla Türkiye’de bir muhatap bulacaklardır. Kimsenin bundan kuşkusu olmasın.

Sürekli konuşuyoruz; “Tencere sürekli fıkırdıyor, henüz kaynamadı”. Yok Musul meselesi, yok anayasa değişikliği, yok Ergenekon, yok asker-sivil yargı meselesi..., bütün bu konularda konuşulanların hepsi aslında tali, izafi sorunlardır; yani ikincil meselelerdir. Türkiye’nin birinci meselesi iktisadi meseledir. Yani Türkiye’nin “varlık” meselesidir. Ne yazık ki, hiç kimse asıl mesele ile ilgili değil.

“TRANSFORMASYON” ÖNCESİ DAİMA EKONOMİK KRİZ OLUR

Her buhran, arkasından bir “Transformasyon”u da (dönüşümü) beraberinde getirir. Bir “Dönüşüm”ün olabilmesi için öncesinde bir buhran yaratılması gerekir. 1958’de develüasyon oldu, 1960’ta da devrim (darbe) oldu. Unutmayalım;1980’de de devalüasyon oldu, bunu da askeri darbe izledi.

ABD’nin uluslararası siyasette son 60 yıldır, yani II. Büyük Savaş’tan beri uyguladığı “stratejik” ve “diplomatik” bir yol vardır; “ABD Müesses Nizam”ı için genel kural şudur: Uluslararası mücadelede en önemli müttefikinizi, en önemli partnerinizi, onun elinin en zayıf olduğu anda yakalamanız gerekir. Amerikan Diplomasisi, yani Dış Siyaseti bu teorinin üzerine kuruludur. Çünkü karşınızda müttefik olarak partneriniz olan kişinin elini zayıflatırsanız, onunla istediğiniz şartlarda ortaklık yaparsınız; yani özetle onu yönetirsiniz.

Önümüzdeki yakın dönemde yaşayacağımız, iktisadi krize eklenmiş, hemen onun arkasından gelecek bir siyasi krizde, ABD “yeni bir rejimin” önünü açacaktır. Bu rejimden kastım kesinlikle “darbe” değil.

Evet, ABD’nin geçmişte Türkiye’deki en büyük partneri Ordu olmuştur. Ancak bugün TSK’nın çok zayıf bir noktaya düşürülmüş olması da, ABD’nin düzenlemeye çalıştığı yeni “Transformasyon” için hiç de raslantı değildir.

EN BÜYÜK PARTİNİN YÜZDE 20 OY ALDIĞI, KOALİSYONLARLA YÖNETİLEN BİR ÜLKE,  ABD İÇİN EN KOLAY YÖNETİLECEK ÜLKEDİR

Ekim-Kasım’da Amerika’da ve Küresel Kapitalist Dünya’da başlayacak ikinci iktisadi krizin Türkiye’ye yansıması ilk dalgadan daha büyük olacak diye iddia ediyorum. Çünkü, AKP Hükümeti durumun farkında bile değil; adeta birileri İş Dünyasının, Medyanın ve Hükümetin de gözünü bağlayıp, manüple ediyorlar diye düşünüyorum. Kasım ve Aralık’ta bu kriz Türkiye’ye yansıdığı zaman, örneğin; önümüzdeki Haziran’da, yani 6 ay sonrasında Türkiye’de bir seçim olsa, AKP dahil hiçbir partinin yüzde 20 alamayacağını görebiliriz. 4 partinin yüzde 20 ile seçim kazandığı ve iktidara ortak olduğu bir koalisyon, bir “Süper Güç” için en çok istenen durumdur. Böyle bir koalisyon ABD tarafından çok kolay yönetilecek “güçsüz” bir koalisyondur. Böyle koalisyonla yönetilen bir ülkade ayrıca, siyaset dışı “Güçler” de yeniden güçlenir ve Hükümet üzerinde bir baskı gücü olarak devreye girer.

Bu nedenle Türkiye için malesef önümüzdeki dönemin son derece sıkıntılı geçeceğini düşünüyorum. ABD’nin Türkiye’deki güç merkezlerine güclerini kaybettirerek, ülkenin en zayıf düşürüldüğü noktada, Türkiye için planladığı “transformasyon”u  dayatabileceğini söyleyebilirim.

Tüm bunlar, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilebilmesi için, ABD’nin başlıca düşmanı olan “İran – Hizbullah – Taliban” üçgeni ile “Centcom” denilen Çin’den Türkiye’ye kadar uzanan bu bölgedeki tüm ABD karşıtı akımlar ve ayrıca Çin’in müttefiklerini zayıflatmak adına yapılıyor.

Bütün bu coğrafyada yakın gelecekte dönüştürülecek (transformasyon) müttefik olan Türkiye’ye; ABD tarafından bir dominant rol biçiliyor.

Altını çizerek söylüyorum, ABD’nin, Ortadoğu’da Türkiye’ye atfettiği birinci öncelik, Kuzey Irak’ta kurulacak bir “Kürt Devleti”ne, Türkiye’nin asla gölge etmemesi görevidir. Amerika için Türkiye’ye atfedilen ikinci önemli rol ise, soğuk savaş dönemindeki  “müttefiki Türkiye” gibi; her dediğini yapacak yeni bir rejimin önünü açmak olacaktır.

 

Odatv.com         

7月10日

"ABD'NİN GÜLEN'İN TAŞERONLUĞUNA İHTİYACI KALDI MI ?" TARTIŞMASI.

Hürriyet gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever’in başlattığı, “Gülen Cemaatinin uluslar arası dengeler içinde ABD için öneminin kalmadığı” tartışmasına Star gazetesi yazarı Nasuhi Güngör’den yanıt geldi.  Cematini yakından tanıyan Güngör’e göre, “Gülen’den vazgeçilemez”

Nasuhi Güngör’ün 3 Temmuz 2009 tarihli köşe yazısı:

Belge krizi, kritik Milli Güvenlik Kurulu toplantısı, Albay Dursun Çiçek’in önce tutuklanıp sonra tahliyesiyle devam eden gelişmeleri konuşmayı sürdürelim.
Kuşkusuz tüm bunlar, geleneksel devlet hiyerarşimizde önemli değişimlere işaret etmektedir. Askeri savcılığın kovuşturmaya gerek yok dediği bir kurmay albayın, sivil yargı tarafından tutuklanması tabloyu özetlemektedir.

Çiçek’in tahliye meselesi, tıpkı aniden hastalanan Ergenekon sanıkları gibi, hem rahatsız edici, hem de zorlama bir çıkış arayışıdır. Gidişatı değiştirecek bir yanı da yoktur.

Gerçeği tekrarlayalım.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sistem içindeki yeri değişmiştir. Yakın tarihe kadar siyaseti ve toplumu yönlendirmek için kullandığı araçlarla ilişkisi zayıflamış; sahip olduğu ittifakları önemli ölçüde kaybetmiştir.


O nedenle de yeni dönemde siyasi iktidarla uyumlu bir çizgi izlemeye devam edecektir. Bu arada zaman zaman iktidarın elini güçlendiren, zaman zaman da onun hareket alanını daraltan bir rol üstlenecektir.

* * *

Biz de iktidarın bölünmezliği üzerine söylenmiş ilginç bir söz vardır.

‘Saltanat tecezzi kabul etmez.’


Lakin bu söz, iktidarın kendi içindeki dengelerini, ittifaklarını, pazarlıklarını ortadan kaldırmaz.

Sahnedeki aktörlerin sadece siyaset ya da ordudan ibaret olmadığını artık hepimiz biliyoruz.

Her ne kadar kendileri ‘Biz siyasetin dışındayız, gönüllüler hareketiyiz’ deseler de, Gülen Hareketi’nin bu tabloda önemli ve belirleyici bir rolü var.

Türkiye’de doğrudan siyasi iddiası olmayan ve daha çok dini fonksiyonları olan yapıların, sosyal ve ekonomik talepleri, iddiaları son yıllarda çok daha belirgin hale gelmiştir.

Daha geniş bir sosyal alanda ve geçmişle kıyaslanamayacak büyüklükte bir sermaye hareketliliğiyle varlıklarını sürdürürken; siyaseti daha fazla etkilemekte ve dönüştürmektedirler.


Cemaat, belki hiçbir zaman bir siyasi partiye dönüşmeyecektir. Ama siysetle olan yakınlığı bir anlamda zirve noktasına ulaşmıştır.

Sorun, Türkiye’nin bu süreci doğru dürüst konuşamaması, bu nedenle de herşeyin gereğinden fazla ‘gizem’ kazanmasıdır.

* * *

Acaba Hürriyet’te Cüneyt Ülsever’in iddia ettiği gibi, cemaatin, uluslararası dengelerdeki karşılığı, özellikle de ABD üzerinden zayıflamış ve kendisine ihtiyaç kalmamış mıdır?


Bu teze itibar etmek çok zor. Ülsever’in hükümet-ordu ittifakı olarak tanımladığı güç merkezinin, tek başına iç ve dış siyaseti kontrol edecek bir güce sahip olup olmaması bir yana; Gülen Hareketi’nin rolünün zayıfladığına dair bir işaretten bahsetmek kolay değil.

Meseleye sadece ‘Cemaat emniyet ve adalet başta olmak üzere her yerde kadrolaşıyor’ diye bakmak eksik ve yanıltıcıdır. Hareketin bunlardan ibaret olmadığınu tespit etmek durumundayız.

Özellikle sivil alanda, demokratikleşme, yeni bir anayasa hazırlığı başta olmak üzere pekçok tartışmanın ilerlemesinde ve zemin bulmasında bu hareketin rolü açık ve belirleyicidir. Buralarda uzun zamandır farklı kesimleri buluşturma noktasında önemli mesafeler aldıklarını da görmek gerekiyor.

Türkiye’de bu kritik misyonu üstlenen ve cesur adımların önünü açan bir faaliyetin güç kaybetmesi için; daha ötesini taşıyacak bir yapının işaretlerini görmek gerekiyor.


Kendi payıma ufukta böyle bir gemi görmüyorum.

Kaynak: Star gazetesi




İŞTE KÜRESEL YİYECEĞİ ELE GEÇİRME PLANI.

 

Gazeteci F. William Engdahl, 'Ölüm Tohumları' eserinde GDO adı verilen "şeytan planının" tüm ayrıntılarını açıklıyor. Amerika üzerinden insanlığı kontrol altına almak, bazı milletleri kısırlaştırarak yok etmek gibi çok kirli planları olan şirketlerin içyüzünü deşifre edilen eserin 'giriş' bölümünü istifadenize sunuyoruz. 'Ölüm Tohumları' herkesin üzerinde çokça düşünerek okuması gereken bir şaheser.

Biz dünya nüfusunun %6.3'ünü oluşturuyoruz ama zenginliğinin yarısına sahibiz. Bu farklılık özellikle bizler ve Asyalılar kadar büyük. Böyle bir durumda kıskanılma ve gücenilme gibi bir durumda olamayız. Gelecek dönemdeki asil görevimiz, ulusal güvenliğimize bir zarar getirmeden bu farklılık durumunu sürdürebileceğimiz bir ilişki kalıbı tasarlamaktır. Bunu yapmak için de tüm duygusallık ve hayallerden uzak durup dünyanın her yerindeki ulusal hedeflerimize odaklanmalıyız. Kendimizi çıkarlarımızdan fedakaarlık ederek dünyanın iyiliği için lüksümüzden vazgeçeceğimiz konusunda kandırmamıza hiç gerek yok."

Seorge Kennan, 1948

Bu kitap küçük bir sosyo-politik elit zümre tarafından 2.Dünya Savaşı sonrasında Vaşington'da ele alınmış bir proje ile ilgilidir.

Bu, Kennan'in "farklılık durumunu sürdürebilmek" tümcesinin nasıl hayata geçirildiğinin anlatılmamış hikâyesidir. Aynı zamanda bir avuç insanın savaş sonrası tüm kaynaklara ve güce sahip oluşunun da hikâyesidir.

Bu, güç devrimi tarihinin de ötesindedir, hattâ bilim dâhi bu azınlığın hizmetine sokulmuştur. 1948'de Kennan'in da kendi notlarında tavsiye ettiği gibi, herhangi bir fedakârlık veya dünyanın iyiliği düşünülmeden acımasız politikalar uygulandı.

Seleflerinin aksine İngiliz imparatorluğu içindeki hâkim guruplar, yeni beliren 'Amerikan eliti, kendilerini savaştan sonra, "Amerikan Yüzyıh"nın şafağında ilan ettiler ve hitap yeteneklerini, dünyanın iyiliği için düşüncesini kendi amaçlarına uygun şekilde kullandılar.

Onların Amerikan Yüzyılı daha yumuşak ve kibar bir imparatorluk olarak sömürgecilikten kurtuluş, demokrasi, ekonomik gelişme ve özgürlük kisvesi altında diğer ulusların kaderlerine hükmedebilen, Büyük İskender'den sonraki en büyük küresel imparatorluktu.

Bu kitap "Bir Savaş Yüzyılı: Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni" adlı kitabın bir devamı niteliğindedir.

Petrolden sonra ikinci bir "kırmızı hattı" takip eder. İnsanın yaşamını sürdürebilmesinde en temel ihtiyacı olan günlük ekmeğinin karşılanmasını konu alır. 70'ler boyunca bu Amerikan elitin menfaatine hizmet eden kişi, hayatı boyunca 'güç dengesi' politikalarının bir uygulayıcısı olan Henry Kissinger'di. Ve dünya hâkimiyeti konusundaki şu fikrini açıklamıştır;

"Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin."

"Küresel yiyeceği kontrol etme plânı" 1930'ların başlarına, savaşın patlak vermesinden önceye dayanır.

Bu organizasyon belli başlı bazı ailelerin servetlerini korumak amacıyla seçilmiş özel kuruluşların yardımlarıyla maddi olarak destek görmüştür.

Bu aileler güç ve zenginliklerini doğu sahili boyunca Boston, Vaşington, New York ve Philedelphia'ya yerleştirmişti. Bu sebeple egemen medya kuruluşları sıkça onlara atıfta bulunmuş, zaman zaman alay konusu etmişlerse de genellikle övmüşlerdir.

Savaşla birlikte Amerikan gücünün ağırlık merkezi doğu sahilinden Seattle, Houston, Las Vegas, Atlanta ve Miami gibi bölgelere dağıldı. Sonradan da Asya, Japonya ve Latin Amerika'ya.

2.Dünya savaşından bir süre önce bir aile diğerlerine göre daha fazla öne çıkmıştır.

Bu ailenin serveti, uğruna kan dökülen ve savaşılan 'kara altın' petrole dayanıyordu. Bu aileyle ilgili olağandışı olan ise ailenin sadece petrole değil, diğer başka alanlarda da yatırım yapmaya karar vermesi olmuştur. Psikoloji, tıp, gençlerin eğitimi, tarım, biyoloji ve biyolojinin tarımsal uygulamalarına yatırım yapmışlardır. Çoğu kişinin fark etmediği devasa bir büyüme ve gelişme göstermişler, servetlerini de o ölçüde büyütmüşlerdir.

Bu kitapta ele alınan ana konu olan 'genetiği değiştirilmiş organizmalar' ya da GDO'nun tarihi, dönemin güçlü ailelerinden olan Rockefeller ailesinin (ve 4 kardeşin - David, Nelson, John ve Laurance) tarihiyle paralellik göstermektedir -ki savaşın Amerikan zaferiyle bitmesinden sonraki 30 yıl süresince güç evrimine bu insanlar yön vermiştir. Gücün tamamı ellerindedir ancak işin maliyeti tüm dünyayı etkilemiştir.

Bundan 30 yıl önce, erk Rockefeller ailesinin etrafında toplanmıştı.

Bugün ise 4 kardeşin 3'ü çeşitli nedenlerle vefat etmiştir. Tüm amaçları, daha sonraları Pentagon'un 'tam spektrum egemenlik' adı vereceği, gerektiğinde askeri gücün de devreye sokulabileceği küresel hâkimiyetti.

Projeleri o günlerdeki küçük bir güç gurubundan bugün hayal bile edemeyecekleri, tüm gezegenin geleceği hakkında inisiyatif sahibi oldukları bir noktaya evirildi.

Kalıtım mühendisliği ile bitki ve diğer canlı organizmaların patentlenmesi tarihinin anlaşılabilmesi için 2.Dünya savaşını takip eden yıllardaki Amerikan gücünün dünyada nasıl yayıldığına bakmak gerekir.

George Kennan, Henry Luce, Averell Harriman ve hepsinden önce Rockefeller kardeşlerin tarım sektöründe başlattığı 'yeşil devrim' sayesinde Petro-kimyasal gübre, petrol ve enerji ürünlerine bağımlılık arttı. Onların o günlerde yaptıkları bugünün genetiğini değiştirme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Yüzyılın başında gerçekleşen 4 çokuluslu dev şirket birleşerek dünya üzerindeki çoğu insanın temel besinlerinin (pirinç, soya fasulyesi, buğday, mısır ve hatta bazı sebze ve meyveler ile pamuk) kontrolünü ellerine geçirdiler. Hastalığa dayanıklı kümes ürünleri, genetiği değiştirilmiş, güya kuş gribine dayanıklı ürünler ve geni değiştirilmiş domuz ve sığır üretimi için çaba sarf etmişlerdir.

Dört özel şirketin üçünün Pentagonla kimyasal savaş araştırmaları konusunda sıkı bağları vardı. Dördüncü şirket aslen İsviçre kökenli olmasına rağmen İngiliz kontrolü altındaydı. Petrolde olduğu gibi GDO tarım projesi de bir Anglo-Amerikan küresel plânıdır.

Mayıs 2003'te Bağdat'taki acımasız Amerikan bombardımanının dumanı dağıldığında ABD başkanı GDO projesini stratejik bir konu haline getirdi ve ABD'nin savaş sonrası öncelikli dış politika gündemini oluşturdu. Dünyanın ikinci en büyük tarım üreticisi konumunda bulunan AB, bu küresel plânın önünde zorlu bir engel teşkil etmekteydi.

Her ne kadar Almanya, Yunanistan, Fransa ve Avusturya gibi AB ülkeleri diğer dünya uluslarına benzer şekilde GDO ekimine sağlık ve bilimsel nedenlerle karşı çıksalar da, 2006 yılı başlarında Dünya Ticaret Örgütü (WTO), AB'ni toplu GDO üretimi için kapılarını açmaya zorladı.

ABD ve İngiliz ordularının Irak'ı işgaliyle birlikte Vaşington, bu ülkeye genetiği değiştirilmiş tohumları ABD Tarım Bakanlığının bir cömertliği olarak göndermeye karar verdi.

İlk büyük çaplı deney 90'ların başında çok uzun zamandır Rockefeller ailesinin bozduğu ve yolsuzlukla başı dertte olan Arjantin'de zaten yapılmıştı.

İlerleyen sayfalarda da göreceğiniz gibi GDO'nun yaygınlaşması ve çoğalması uğruna politik tehdit, hükümet baskısı, yalan, rüşvet yöntemleri kullanılmış ve hatta cinayetler bile işlenmiştir. Okurken bir suç romanı hissine kapılmanız sürpriz olmayacak. Tarımsal verimlilik ve dünyanın yiyecek sorunlarını çözme adı altında işlenen bu suçlar, bu küçük zümrenin amaçları doğrultusunda önemsizdir. Yapılan bunca şeyin hedefinde sadece para ve kâr yoktur. Nihayetinde bu güçlü aileler kimlerin merkez bankalarının başlarında duracağına karar verirler. Para onların yaratmaları ya da yok etmeleri için emirlerindedir.

Amaçları daha önceki despot ve diktatörlerin hayal ettikleri gibi mutlak dünya hâkimiyetidir. Kontrol edilmezlerse 10-20 yıl içerisinde bu hedeflerine ulaşmaları işten bile değil. Bu sebeple bu gerçeğin duyurulması ve herkes tarafından bilinmesi büyük önem arz etmektedir.

(Bu metin Gazeteci F. William Engdahl’ın 'Ölüm Tohumları' adlı eserinin giriş bölümüdür.)açıkistihbarat

ROTSHCHİLDS'LARIN İNŞA ETTİĞİ İSRAİL ANAYASA MAHKEMESİNDE GİZLİ SEMBOLLER.

İsrail'in Anayasa mahkemesi küresel elitin en önemli ailelerinden Rothschilds ailesinin eseridir. İsrail'le pazarlıklarında bu aile binayı üç şartla yapmayı kabul etmiştir. Bu şartlara göre; binanın yapılacağı alanı Rothschilds'lar seçecekti, kendi mimarlarını kullanacaklardı ve hiç kimsenin maliyetlerden haberi olmayacaktı.

Bu şartların sebebi çok açık. Bu bina, Masonların gizemli dininin tapınağı olarak elitler tarafından elitler için inşa edilmiştir.

日志


10月18日

MİLLİ GÖRÜŞÜN 40. YILI GECESİ KONYADA KUTLANDI:"ONURLU KIRK YIL."

Salonda, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan posterleri ile Milli Görüş Hareketi Partileri; Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nin bayrakları sıra ile asıldı. Kutlamalara bayanların ve gençlerin yoğun katılımı dikkat çekti.

Onurlu 40 yıl -

1969 yılında 'Bir çiçekle bahar olmaz' sözüne karşı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar sözleriyle başlayan Milli Görüş hareketinin 40. Yılı Konya'da tam bir bayram havasında coşku ile kutlandı. Konya'nın en büyük kapalı spor salonunda yapılan kutlamalarda, Konyalılar bu bayramı yüreklerinde yaşamak için salonu hınca hınç doldururken, milyonlar da televizyonlarının karşısında yaşadığı bu coşkuyu. 'Milli Görüş Hareketi'ni asrın en büyük olayı olarak tarif eden Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, "Yazmakta olduğumuz tarihe yeni altın sayfalar ilave etmek üzere bugün burada toplandık" dedi.

Selçuklu Belediyesi Spor ve Kongre Salonu'nda önceki akşam yapılan kutlamalarda Konyalılar, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'u bağrına bastı. Saatler öncesinden spor salonunu dolduran muhteşem kalabalık, 'Başbakan Numan, Mücahit Erbakan', Yeniden Bismillah, Saadetle İnşallah', 'Bir Hilal Beş Yıldız, İktidara Hazırız', 'Hocamız Nerede Biz Oradayız', 'Milli Görüş Gelecek Zulüm Bitecek' sloganları ile heyecanı doruğa çıkardı. Salonda, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş'un posterlerinin yanı sıra Milli Görüş Hareketi Partileri; Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi'nin bayrakları sıra ile asıldı. Kutlamalara bayanların ve gençlerin yoğun katılımı dikkat çekti.

Program, Umut Mürare'nin seslendirdiği ezgi ve marş konseriyle başladı. Söylenen marşlara eşlik eden davetliler, Saadet Partisi bayraklarını sallayarak güzel görüntülerin oluşmasına neden oldu. 1969'da Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile birlikte yola çıkan ve hayatta bulunan bütün Milli Görüş erleri eksiksiz bir şekilde programa iştirak ederken, vefat edenlerin ise çocukları ve torunları katıldı. Saadet Partisi eski Genel Başkanı Recai Kutan, salona Erbakan ve Kurtulmuş'tan önce girdi. 'Mücahit Kutan' sevgi gösterileri ile karşılanan Kutan, salondaki muhteşem kalabalığı selamladı. Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ise salona birlikte girdi. Heyecan ve coşkunun doruğa çıktığı karşılama anında salondaki muhteşem kalabalık 'Başbakan Numan, Mücahit Erbakan' sloganları attı. Bu ana herkesin şahit olması için salonun ışıkları söndürülerek sadece protokol üyelerinin bulunduğu bölüme spot ışık tutuldu. Erbakan, Kurtulmuş ve Recai Kutan, salonu birlikte selamladı. Tribünden solana inen Milli Görüşçü gençler, Erbakan'ın oturduğu bölümün önünde toplandı. Konuşmalar öncesinde Milli Görüş Lideri'nin siyasi hayatını anlatan sine vizyon gösterisi sergilendi. İstiklal Marşı'nın okunmasının ardından konuşmalara geçildi.

Saadet Partisi Konya İl Başkanı Veli Tolu'nun açılış konuşması ile başlayan kutlamalarda sırasıyla 1969 yılında Erbakan ile birlikte yola çıkan ve Saadet Partisi GİK üyesi Ali Güneri, MSP'nin Genel Başkan Yardımcısı ve Milli Gazete'nin kurucusu Hasan Aksay, Saadet Partisi eski Genel Başkanı ve ESAM Genel Başkanı Recai Kutan, Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan konuştu. Konuşmasının ardından Milli Görüş Lideri Erbakan'a günün anısına Milli Görüş camiası adına Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş tarafından teşekkür plaketi takdim edildi. Ayrıca Konya üniversiteli Milli Gençlik Derneği de Erbakan ve Kurtulmuş'a birer çiçek sundu.

Milli Görüş demek, Malazgirt demek, Fatih demek

Büyük bir coşku ile konuşmasına başlayan Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, Milli Görüş Hareketi'nin asrın en büyük olayı olduğunu anlatarak, "Yazmakta olduğumuz tarihe yeni altın sayfalar ilave etmek üzere toplandık. Bu toplantıyı bundan sonra yapacağımız büyük hizmetlerde Allah'ın yardımını dilemek için yapıyoruz. Allah bu toplantımızı en büyük zaferlere, iki cihan saadetine vesile kılsın" dedi.

Milli Görüş'ün 40 yıllık tarihinden unutulmayacak hatıralardan bahseden Erbakan, daha sonra Mili Görüş'ün ne olduğunu şöyle açıkladı: "Milli Görüş nedir, size 6 ayrı tarifini yapacağım. Ama bu tariflerin hepsi aynı kapıya açılıyor. Milli Görüş demek; Malazgirt, Kosova, Niğbolu, İstanbul, Galiçya, Çanakkale, Sakarya, Kıbrıs demek. Sultan Fatih, Seyit Çavuş, Sütçü İmam demek. Milli Görüş, milletimizin inancıdır, tarihidir, kimliğidir ve kendisidir. Milli Görüş demek, İstiklal Savaşını yapan görüş demek. Milli Görüş demek, Sultan Alparslan, Sultan Fatih'in görüşü demek. Sultan Fatih, Sultan Alparslan ne solcu, ne sağcı, ne liberaldi. Neydi? Milli Görüşçüydü. 1990 yılında komünizm iflas edip Sovyetler dağılıp, tek kutuplu dünya meydana gelince kapitalizm kaldı. 1990'dan sonra insanlar ikiye ayrıldı; ya Milli Görüşçü ya da emperyalizm işbirlikçisi. Bütün bu manalar netice itibariyle aynı kapıya çıkar. Milli Görüş köleliğe, sömürüye karşı çıkmak, kula kulluğa karşı çıkmak, hakkı üstün tutmaktır. Milletimizin öz benliğine, kendisine dönme hareketidir. Milli Görüş Hareketi'nin bir tarifi de yeni bir dünyanın kurulması olayıdır."

MİLLİ GAZETE

9月27日

FETULLAHÇILIK KÜRESEL EMPERYALİZMİN BİR ARACIDIR.

Gülen Cemaati’nin şifreleri

Fetullahcı cemaatin yükselmesinde etkili olan nesnel faktörlerin birincisi ABD’nin Sovyetler Birliği zamanında Orta Asya’ya kadar uzanan ve komünizme karşı İslam’ı alternatif gösteren “Yeşil Kuşak Projesi”dir. Bunun Türkiye’deki ayağı; ılımlı İslamcılıkla, Milli Görüş’ün yozlaştırılmış şekli AKP’dir.

Diğer din istismarcıları gibi Gülen cemaati de bundan oldukça nasiplendi ve Nurculuktan Mevleviliğe kadar çeşitli öğretileri sentezleyip siyasal görünümünü ikinci plana iten ve görünüşte insani değerler ve rasyonelleşme üzerinden örgütlenen bir ağ oluşturmaya girişildi. Aslında bütün bunlar, CIA ve MOSSAD’ın marifetiydi.

Yeni kapitalist dünyadaki temel eşitsizliklerin derinleşmesinin tersine sosyal devlet anlayışının gerilemesi ve bunun sonucunda Türkiye’de ortaya çıkan boşluğu en iyi şekilde bu cemaatle doldurmak hedeflendi.

Bazı araştırmacılar, bu cemaati farklı kılan üç yönüne dikkati çekmektedir:

Bunlardan birincisi, eğitimin örgütlenmesidir.

İkincisi, siyasi hedefli ama sinsi mahiyetli ve uzun vadeli projelerdir.

Üçüncüsü ise Türkiye toplumunun demokratikleştirilmesi ile orantılı olarak şiddet karşıtı ve çileciliğe dayalı bir ideoloji geliştirmeleridir. Bundan dolayı da Protestanlık gibi İslam’ın misyonerliğini kendine görev bilmektedir.

Aslında Fetullahcılık; dış merkezlerin güdümünde ve desteğinde yürüyen, kişinin gündelik ve mesleki hayatında en iyisini başarmakla görevlendiren, sürekli iş halinde olmasını öğütleyen ve bunu da hizmet ve hayırseverlik duygusunun motivasyonu ile güçlendiren ama aynı zamanda kontrol edilen eylemsellik bu misyonerliğin itici gücü niteliğindedir.

Cemaatin ilk dönemlerde katı Kemalistler ve Laikçilerle olan mücadelesi, siyasi alandan çok kültürel ve kamusal alanla ilgiliydi. Günümüzde ise siyasi, kültürel, kamusal ve ekonomik alanlarda da çetin mücadelenin yaşandığı gözlenir. Aslında bu siyonist merkezlerin Türkiye’deki sömürü arabalarının katırlarını değiştirme; masonik Kemalistler yerine, siyonist Gülencileri getirme hadisesidir. Kendi felsefesine uygun olarak açık siyaset yapmak yerine toplumda oluşturduğu ağ ilişkileri ile gücünü kullanmaya çalışan cemaat, kamusal alanın şekillendirilmesinde sessiz ama önemli bir güç olarak varlığını hissettirmektedir.

Yetiştirmiş olduğu kadroların bürokraside yükselmesi, Emniyet gibi kritik yerlerde önemli mevkiler elde etmesi, AKP’nin hükümetten iktidara doğru gitmesine paralel olarak, cemaatin de devletleşme yönelimi içinde olduğu sezilmektedir.

Bu açıdan derin devletin de bir değişim sancısı çektiği bilinmektedir. Örnek olarak, toplumsal eylemlerde sarkık bıyıklı polisler yerini badem bıyıklı polislerin alması verilebilir!!

Tüm insanlığı kuşatan evrensel sevgi, dindarlık, alçakgönüllülük, özeleştiri, siyasi olmayan toplumsal eylemcilik ve profesyonellik (eğitim) gibi ortak değerlerin aktörü olarak görülen cemaat yandaşları, aslında bu evrensel değerlerin insani bir sorumlulukla değil, cemaat sayesinde farkına varılan bir tutum olduğu izlenimi ortaya çıkarmaktadırlar ki o derece cemaatle bu değerler özdeşleştirilmektedir.

Dolayısıyla bu ortak değerler cemaatin amaçları doğrultusunda amaç olarak değil, araç olarak istismar edilmektedir. Toplumun cemaatin eğitim kurumlarını kaliteli, cemaati de bu açıdan hoşgörülü bulma yönündeki yanılgısının nedeni ise, bu ortak değerlere amaç olarak sahip çıkıldığını zannetmeleridir.

Cemaat böylelikle her kutuplaşma ve çatışmanın çözümü olacak toplumsal barışın kendi egemenliği altında gerçekleşebileceği düşüncesini beslemektedir.”[1]

  • Fetullahcılığın Amaçları: Devletin tüm sistemlerinde “Ilımlı İslam” yaftalı, küresel sömürü diktatörlüğüne bağlı bir düzen kurmaktır.

“Fetullah GÜLEN laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni sona erdirip, yerine şer'i yasaların hakim olduğu İslam devletini kurmak için okullarında beyinlerini yıkadığı gençlik ile oluşturacağı toplumu kullanmayı planladığı” iddiaları tamamen safsatadır ve onu aklayıp taraftar kazandırmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır.

• Fetullah GÜLEN, demokratik usuller ile ılımlı İslam görüntüsü ile kamufle edilmiş olması

• Toplumun önemli bir kısmı tarafından kabul görmesine neden olan yurt içi ve yurt dışındaki eğitim kurumlarını öne çıkarması,

• Papa ile görüşerek sadece Türkiye'de değil, Dünyadaki Müslümanları yönetmeyi amaçlayan “ruhani bir liderliğe” soyunması ve “Yeni Osmanlıcılık” palavrasına soyunması,

• Siyasi parti, kişi ve bazı devlet bürokrasisi tarafından kabul görüp destek çıkılması nedeniyle hedefine ulaşmada mevcut hukuki imkanlardan yararlanması,

• Dini ve siyasi yapısını sürekli canlı tutan kaynağı belirsiz finans ve diplomasi desteğine sahip kılınması,

• Ülkemizde güçlü, etkin ve tehlikeli bir yapılanma olarak dikkate alınmalıdır.

  • Stratejisi, Yakın ve Uzak Planları: Fetullah GÜLEN, ılımlı İslamcı ideolojik bir yaklaşımla, bulunduğu legal yolu muhafaza ederek, dış güçlerin açık desteği ile;

A-    Bünyesinde bulunan vakıf, okul ve dershaneleri kullanarak beyinleri yıkanmış ve ABD’yi kutsamış gençlerden bir taban oluşturmak,

B-    Devletin bütün kurumlarında, bürokraside, Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyet Teşkilatında kadrolaşmak,

C-    Yurt dışında Türkiye’de kurulacak ılımlı İslam’a sempati ile bakacak bir ekip kurmak peşindedir.

Çizilen hoşgörü ve barış tabloları ile bazı devlet çevrelerini etkileyen Fetullah GÜLEN, hedefine ulaşıncaya kadar kamuoyu faaliyetlerine destek verdiği imajını yaratarak, toplumun gerçeği görmesinin önünü, ılımlı yaklaşımları ve demokrasi şemsiyesine sığınarak kesmeyi başarmaktadır.

Bir zamanlar Cumhuriyet düzenine "Kefere düzeni" diyen bu şahıs, bugün bu düzeni savunur görünerek, bazı kesimlerin gözüne girerek, ABD ve AB’ye gizli eyalet ve Büyük İsrail Projesine vilayet olacak bir Türkiye hayaline taşeronluk yapmaktadır.

Fetullah GÜLEN oluşturduğu öğrenci seçme ekipleri ile köy ve semtleri dolaşarak zeki ve becerikli öğrencileri bulmakta, sağladığı imkanlar ile kendisine bağlamaktadır. Fetullah GÜLEN’in düşünceleri öğrencilere evlerde, okullarda, kamplarda beyin yıkama metotları ile uygulanmaktadır. Bu toplantılarda “Atatürk; devrimleri ile toplumu İslam’dan ve inançtan uzaklaştırdığı iftirasıyla Deccal (Ahir zamanda ortaya çıkacak fitnenin başı) olarak tanıtılmaktadır.

Fetullah GÜLEN adına, malum ve meşhur Siyonist Yahudi teorisyenler; sahip oldukları imkanlar ve semavi dinlerin temsilcileri ile başlattıkları diyalog vasıtası ile “Dünya Dinler Birliği” adı altında bir oluşuma zemin hazırlamış ve İslam Dini’nin temsilcisi olma yönünde uluslararası alanda karşılıklı çıkarlara dayanan bir stratejinin ilk sayfalarını da açmıştır.

Fetullah GÜLEN faaliyetlerinde görülen ve CIA-MOSSAD güdümlü yapılanmalarda bilinen gizlilik, taraftarlarının kendisini “manevi görevli kutsal şahsiyet” zannetmesi ve merkeziyetçi teslimiyetçi yönetimi ile ülkemizin en sinsi ve tehlikeli yapılanmasıdır.

Fetullah GÜLEN “Amerikan endeksli ılımlı İslam sistemine” ulaşmak için özellikle gençlik kesimini sabırlı bir yöntem ile kendisine bağlamayı hedefleyen bir strateji takip ederek, bunlar vasıtasıyla toplumun bütününe hakim olmayı ve diğer yönden yürütme ve yasama erklerini hedefi doğrultusunda kullanmayı amaçlayan bir politikada piyon olarak kullanılmaktadır. ABD ve AB’yi kullanan İsrail’e ve siyonizme karşı Milli, insani ve İslami bir oluşuma yanaşmayanların Fetullah Gülen karşıtlığı ya akıl fukaralığı veya toplumu aldatma sahtekarlığıdır.

  • Teşkilatlanma Yapısı:  Zirvede Fetullah GÜLEN olmak üzere, silsile yolu ile bir yere kadar inen bir yapılanmayı kapsamaktadır. Şebekenin başı: Fetullah GÜLEN’e bağlı:

Danışman Kadroları,

Ülke imamları,

Şehir imamları,

Esnafı organize eden imamlar,

Semtlerden sorumlu imamlar,

Ev düzeyinde görevli imamlar,

Bireyleri kontrol eden imamlar bu yapılanmanın köşe taşlarıdır.

Fetullah GÜLEN öğrencilerin örgütlenmesine özel bir önem vermektedir. Fetullah GÜLEN yapılanmasının özünü teşkil eden Işık evlerinde tecrübesiz öğrenciler, kendilerini Fetullah GÜLEN’e tam bir teslimiyete götürecek eğitimden geçirilmektedir.

  • Yurt İçi Faaliyet Alanları: Fetullah GÜLEN grubunun faaliyetleri bütün yurt sathında yaygın bir görünüm arz etmekte ise de, özellikle Samsun-Adana hattının batısında kalan illerde, üniversite çevrelerinde ve Doğu’da Erzurum İli’nde yoğunlaşmıştır.

Fetullah GÜLEN Grubu yurt sathına yaygın 88 vakıf, 20 dernek, 128 özel okul, 218 şirket, 129 dershane ve yaklaşık 500 öğrenci yurdunun yanı sıra biri İngilizce olmak üzere 17 yayın organı, ortalama 250 bin tirajlı gazete, TV İstasyonu, ulusal düzeyde yayın yapan 2 radyo istasyonu, faizsiz finans kurumu, bir sigorta şirketini denetimi altında bulundurmaktadır.

Fetullah GÜLEN Grubunun özellikle eğitim alanında zaman zaman devletten de ileri imkanlara sahip olduğu gözlenmektedir. Fetullah GÜLEN Grubu, planlı, programlı, sinsi çalışmalarının önünde tek engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmekte ve her bahaneyle yıpratmaya çalışmaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı uyguladığı politika, hoş görünme, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bazı politikacılardan alınmış tavizlerle polisi güçlendirme, böylece denge sağlama, etkinleştiği polis camiasını gerektiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kullanma hesabındadır.

  Türk Silahlı Kuvvetlerini ele geçirme amacıyla sızma politikasını sessiz ve derinden devam sürdürme girişimleri başarılı olamamıştır.

  Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları arasına sızma çalışmalarının yanı sıra subay ve astsubay çocuklarını kendi okullarına ve dershanelerine kaydettirmeye, yetiştirilen bu çocukları askeri okullara sokmaya çalışmaktadır.

  Fetullah GÜLEN tarafından, silahlı kuvvetler içinde yapılanabilmek ve ileride etkinliğe kavuşabilmek amacıyla yeni projeler üretilmeye başlanmış, bu çerçevede askeri okullarda okuyan öğrenciler önce fiili hedef olarak belirlenmiş, kültür düzeyi yüksek, kendine bağlı, türban takmayan bayanların askeri öğrenciler ile tanışmaları ve evlenmelerinin sağlanabilmesi için gerekli vasatı sağlayacak bir çaba harcanmaktadır. Fetullah GÜLEN, bu yöntem ile 10 yıl içinde Türk Silahlı Kuvvetleri içinde söz sahibi olacağı bir konuma gelmeyi planlamaktadır. Ve tabi bu hayali hedefleri tutmayacaktır.

Ergenekon soruşturmasına karşı yapılan mesaj gibi atamalar, Fetullahçıları ve AKP yandaşlarını şaşkınlığa uğratmıştı.

İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı hazırlamakla itham edilen Albay Dursun Çiçek'le Ergenekon soruşturması kapsamında sorgulanan kurmay albayların, Deniz Kuvvetleri'nde önemli yerlere tayini yapıldı. Hürriyet gazetesinin 'Mesaj gibi atamalar' başlığıyla verdiği habere göre, Ergenekon savcısına ifade veren deniz kurmay albaylar, TSK'da kritik noktalara atandı.

İstanbul'da Albay Dursun Çiçek'le birlikte biri emekli sekiz subayın 30 Haziran'da Ergenekon savcılarınca ifadeleri alınmıştı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Beşiktaş'taki adliye binasına getirilen subaylardan, Çiçek tutuklanmış. Serbest bırakılan sekiz subayın, dördünün denetimli serbestlik kararıyla yurtdışına çıkışları yasaklanmıştı. Dursun Çiçek de 18 saat sonra salınmıştı.

İşte yeni görevleri

Kur. Albay Levent Görgeç: Tuğamiralliğe terfi etti ve Ege Deniz Bölge komutanı oldu.

Kur. Albay Dora Sungunay: Hücumbot filo komuta katı.

Kur. Albay İ.Koray Özyurt: Aksaz Deniz Üssü Kurmay Başkanı.

Kur. Albay Şafak Yürekli: Donanma Harekât Başkanı.

Kur. Albay Tayfun Duman: Firkateyn komodoru.

Kur. Albay Muharrem Nuri Alacalı: Hücumbot komodoru.

Kur. Albay Mert Yanık: Kendi isteği ile emekli oldu.

  • Yurtdışı Faaliyet Programları: Fetullah GÜLEN hareketi, Siyonist merkezlerin manipülesiyle planlı bir şekilde yurtdışı örgütlenmesine yönelmiştir.

Bu gelişmeler:

• Sosyo ekonomik ihtiyaçları fazla olan yeni Türk Devletlerinde taban oluşturmak,

• “İran’ın Şii propagandasının etkisini kırmak,” ve “Sünni İslam’a sahip çıkmak” bahanesiyle BOP’a zemin oluşturmak.

• Finans ihtiyacını karşılayacak olan ticari şirketlerinin ticari atılımlarını sağlamak,

• Bu devletlerde ihtiyaç duyulacak bürokratik kadroları hazırlamak,

• Göstermelik Türk İslam Birliğini oluşturmak ve emperyalizmin hizmetindeki “ılımlı İslam” anlayışını yaygınlaştırmak hesaplıdır.

• İslam yaftalı bir siyonizm yandaşlığını yerleştirme, taşeronu olan Fetullah GÜLEN, Türk ve Müslüman olmayan ülkelerde de faaliyette bulunmaktadır.

Bu faaliyetlerinin amacının:

I.            Kendisi eliyle CIA ve MOSSAD’a  bağlı bürokratik kanalları oluşturmak,

II.  Globalleşmenin sonucu oluşan bilgi transferini İslam’ı yozlaştırma ve Müslümanları kısırlaştırma hedefi doğrultusunda kullanmak,

III. Kendisine bağlı kişilerin refah düzeylerini ve etkinliklerini arttırma ve başkalarını da imrendirip kendi bünyelerine katmak olduğu sırıtmaktadır.

 

Fetullah GÜLEN grubu, 1992 yılında başlattığı yurtdışı açılımı sonucu 35 ülkede:

6 üniversite ve yüksekokul,

236 lise,

2 ilkokul,

8 yabancı dil ve bilgisayar merkezi,

6 üniversiteye hazırlık kursu,

21 öğrenci yurdu olmak üzere toplam 279 eğitim kurumunu faaliyete geçirmiştir.

Yurtdışındaki okulların kuruluş amaçları:

• Kuruldukları ülkelerde ileride ABD ve İsrail’e bağlı olarak devleti yönetecek nitelik ve nicelikli kadroları hazırlamak,

• Bu kesimlerin Türkiye’de kurulacak ılımlı İslami Devletine sempati ile bakmasını sağlamak,

• Uzun vadede Türkiye’de kurulması planlanan layt İslam’a ve siyonizmin kahyalığına uluslararası alanda politik, ekonomik ve diplomatik destek oluşturmak,

Fetullah GÜLEN, ABD’nin ve işbirlikçi hükümetin bilgisi dahilinde Papa 2 nci Jean Paul’un daveti üzerine 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da Papa ile görüşme yapmışlardır. Görüşme İslam ve Hıristiyan Dünyalarını temsilen dinler arası diyalog zemininde oluşmuş ve Fetullah GÜLEN, uluslar arası platformda Türkiye’de İslami kesimin lideri olarak tanıtılmıştır.

  • Finans Kaynakları: Fetullah GÜLEN yoğun ve kapsamlı faaliyetlerini yürütebilmek için geniş finans kaynaklarına sahiptir. Bu finans kaynakları genel olarak bilinmekle birlikte diğer irticai gruplara oranla mali ilişkilerini büyük bir gizlilik içinde yürütmektedir.

Fetullah GÜLEN müminlerin zengin olmalarını şart olarak görmektedir. Ancak, şahısların tek tek çok zengin olmalarından ziyade küresel Siyonist sermaye destekli büyük sermayeli, ancak çok hisseli şirketlerin kuruluş şeklinde bu görüşünü uygulamaya koymaktadır. Çünkü çok zengin olan kişi dünya işleri ile uğraşmaya önem vererek hedeflere ulaşma yolundaki çalışmalarını aksatacaktır.

Fetullah GÜLEN grubunun büyük bir gayrimenkul varlığı vardır. Bu gayrimenkullerden yüksek rakamlara varan kira geliri elde etmektedir. Örneğin gruba bağlı Akyazılı Vakfı'nın 23 ilde çok miktarda konut, dükkan, büro, okul, mağaza, dershane, yurt binası bulunmaktadır.

Fetullah GÜLEN grubunun siyasi partilere siyasi destek sağladığı yolunda duyumlar mevcuttur. 1997 yılı Eylül ayında kendisine bağlı Asya Finans Kurumu, devletten 553 milyar Türk lirası teşvik almıştır. Bu iki husus birlikte değerlendirildiğinde finans desteği için siyasi partileri ve bürokratları kullandığı, böylece bu kişiler vasıtasıyla devlet imkanlarından yararlanmasına göz yumulduğu sonucuna varılmıştır.

Fetullah GÜLEN eğitime finans sağlamak amacıyla kendisine bağlı kişi ve kuruluşlardan vergilendirme adı altında aylık ve yıllık aidat toplamaktadır. Özellikle Fetullah GÜLEN'in Kazakistan'daki okulları için Denizli’deki taraftarlarınca 1 milyon dolarlık kaynak aktarıldığı, Afyon, Malatya, Kayseri ve İzmir illerinde de bu yolda faaliyetler yürütüldüğü anlaşılmıştır.

Fetullah GÜLEN grubu yurt dışındaki üniversite, orta dereceli okul, ilkokul ve dil eğitim merkezlerinden büyük gelir elde ettiği ve bu gelirlerin bu kurumların finansmanı ve geliştirilmesinde kullanıldığı düşünülmekte ise de işin aslı daha başkadır. Çünkü bu paralar sadece Siyonist Lobilerinin Fetullahcılara aktardığı milyonlarca doları aklama aracı olarak kullanılmaktadır.

Işık Sigorta, Asya Finans gibi büyük kuruluşların gelirleri,

İş Hayatı Dayanışma Derneği (İŞHAD) ve Genç İşadamları Derneği (GİAD) bünyesindeki işadamlarının bağışları da Fetullah GÜLEN’in finans kaynakları arasında büyük bir yer tutmaktadır. Ayrıca televizyon, radyo, gazete, dergi gibi yayıncılık alanından da büyük gelir sağlanmaktadır.

Fetullah GÜLEN'in çalışma sisteminde "imkanlar nispetinde maddi yardım yapmak, yapamayacaksa bedenen çalışmak" kuralı uygulanır. Bu bedeni çalışma karşılığında ücret almaması veya ucuz bir ücret alması maliyeti ucuzlatmaktadır.

Dış güçlerin Fetullah GÜLEN'e verdikleri yurt dışı desteği karşılığında, onu kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmelerinin kuvvetle muhtemel olduğu unutulmamalıdır.

  • Fetullah Gülen’in Siyasi Hesapları:  Fetullah GÜLEN’i kullanan merkezler; İlk etapta devlete karşı savaş vererek hedeflere ulaşmanın yıpratıcı olacağını anlamış, bu nedenle mevcut sistemi yıkma yerine, devlet modeline uygun bir örgütlenme ile devlete alternatif bir sistem kurmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle tüm devlet birimlerinde yerel yönetimlerde ve sivil sektörde örgütlenmeye çalışılmaktadır.

“Ilımlı ve modern” imajı ile siyasi partiler ve hatta Atatürkçü laik kesim içinde desteğini artırma çabasındadır..

Siyonist merkezlerin güdümündeki Fetullah GÜLEN tüm dinler ve uluslar ile iyi ilişkiler kurarak onlardan gelecek karşı girişimleri engellemeyi hatta kendini desteklemelerini sağlamayı hesaplamaktadır. İleride kuracağı ılımlı İslam modelini, “Aman Fetullahcılar Şeriatı getiriyor, Kur’an nizamı kuruluyor” diye göstermek, bunların sinsi hıyanetini gizlemeyip, dindar halkımızı bunların tuzağına itmekten başka işe yaramamaktadır. “İslami düzen getirecek, Osmanlı dönemini diriltecek” gibi iddialar, Onu örnek bir Müslüman ve gerçek bir kahraman konumuna taşımaktır. Oysa O, sadece basit bir piyon ve taşeron olarak kullanılmaktadır.

  • Fetullah Gülen Grubu’nun Büyük Kuruluşları: Emniyet Genel Müdürlüğü’nün tespitlerine göre Türkiye'nin dört bir yanında, bütün illerimizde şirketlerini, okullarını, yurtlarını, dershanelerini, vakıflarını, yayın organlarını kurarak faaliyete geçirmiş bulunan Fetullah GÜLEN grubu, ülkemizin her yanını bir ağ gibi sarmış bulunmaktadır. Bu kuruluşların en önemlilerini şu şekilde sıralayabiliriz.

a) Zaman Gazetesi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına İstanbul ili, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No 21 sayılı yerde gündelik olarak yayınlanan  bir gazetedir.

b) Samanyolu TV: Samanyolu Yayıncılık Hizmetleri AŞ. Adına İstanbul İli, Ferah Mahallesi, Ferah Caddesi, Reşitbey Sokak, No: 12/22 Çamlıca adresinde faaliyet gösterir.

c) CHA (Cihan Haber Ajansı): Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ. Adına İstanbul İli, Bahçelievler, Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak No:19 sayılı yerde faaliyet gösterir.

d) Sızıntı Dergisi: Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) adına 1374 ncü sokak No:10 Kat: 1 Durmaz İşhanı İzmir adresinde faaliyet gösterir.

e) Aksiyon Dergisi: Feza Gazetecilik AŞ. Adına Bahçelievler Çobançeşme Mahallesi Kalender Sokak, No: 21 sayılı yerde haftalık olarak yayın yapar.

f) İş Hayatı Dayanışma Derneği (İSHAD) : Emniyet Evleri Mahallesi, Yeniçeri Sokak, Emin Han İş Merkezi No: 6/5 4. Levent adresinde faaliyet gösterir.

g) Asya Finans Kurumu: Altunizade, Kısıklı Caddesi, Kuşbakışı Sokak, İlim Yayma Vakfı Blokları A-13 Blok, No: 12 Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

h) Işık Sigorta AŞ. : Kozyatağı Ankara asfaltı, Yan yol Mega Plaza B Blok, Kadıköy İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

ı) Çağ Öğrenim İşletmeleri A.Ş. : Derviş Ali Mahallesi, Dolaplı Bostan Sokak No: 25 Fatih İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

j) Fatih Eğitim ve Öğrenim Kurumları AŞ. : Atatürk Mahallesi, Alemdar Caddesi No: 80/4-51 Ümraniye İstanbul adresinde faaliyetini sürdürmektedir.

k) Samanyolu Basın Yayın Sanayi ve Ticaret AŞ. :Kocaüveys Mahallesi, Sarıgüzel Caddesi, No: 78/1 Fatih İstanbul adresinde bulunur.

l) Feza Gazetecilik AŞ. : Çobançeşme Mahallesi, Kalender Sokak, No: 21 Yenibosna Bahçelievler İstanbul adresindedir

m) Ufuk Eğitim İşletmeleri Ticaret AŞ. : Merkez Mahallesi, Ali Galip Caddesi, No: 19 Gaziosmanpaşa İstanbul adresindedir.

n) Fırat Eğitim Merkezi İstanbul Ticaret AŞ. : Küçükçamlıca Caddesi No: 20 Altunizade Üsküdar İstanbul adresinde faaliyet gösterir.

o) İstanbul FEM Dershaneleri: Ufuk Eğitim Hizmetleri Ticaret AŞ. adı altında İstanbul ilinde 21 adet şubesi bulunduğu bilinmektedir.

p) Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı: Genel Merkezi İzmir Bahçelievler, 50272 nci sokak No : 39 adresinde faaliyet gösterir.

r) Türkiye Öğretmenler Vakfı (TÖV) : Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

s) Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı: Ankara İl Merkezinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

t) Özel Maltepe Dershaneleri: Ankara İl Merkezinde 12 adet şubesi ile faaliyetlerini yürütmektedir.

u) Fatih Üniversitesi: Merkezi İstanbul’da bulunmakta olup. Ankara İli Yenimahalle ilçesi Şenyuva Mahallesi, Alparslan Türkeş Caddesi No: 53 adresinde faaliyet gösteren üniversitenin 128 yatak kapasiteli Tıp Fakültesi hastanesi, ayrıca üniversiteye bağlı Çankaya Tıp Merkezi olduğu bilinmektedir.

Bu okullardaki ve kurslardaki: öğrencilerin, öğretmenlerin, öğretim görevlilerinin ve diğer Fetullahcı kurumlarda hizmet yürütenlerin büyük çoğunluğunun; iyi niyetli, istikametli, gayretli ve kabiliyetli insanlarımız olduğundan asla şüphe edilmemektedir. Fetullah Gülen’in gerçek zihniyet ve mahiyetini bilmediklerinden veya hüsnü zan ettiklerinden Onun peşine düşmüşlerdir. Gerçekleri gördükleri ve siyonizmin maskesi düştükten sonra bu kardeşlerimizin saf değiştirecekleri kesindir.

Milletin Parasıyla, Ordusunu Gâvurlara Gammazlayan Gafiller!

Hangi ülkenin insanı, kendi Askerine düşmanlık yapar? Kim, askerini bu kadar yabancılara jurnallemeyi marifet sayar? Kim ordusuna komplo hazırlar? PKK ile canını dişine takarak mücadele eden, subaylarının zindanlarda sürünmesine hangi soysuzlar alkış tutar?

Ilımlı İslamcı ve siyonist uşağı Fetullah Gülen’den ve AKP’li döneklerden başka kim milletimizin adını, “PEYGAMBER OCAĞI” koyduğu bir kurumu, ABD’ye heyetler göndermek suretiyle,  “Aman, ASKERLER DARBE yapacak, lütfen mani olup bizi kurtarın!” diye, Amerika da kapı kapı dolaşıp TSK’yi kötülemek ve kötürüm hale getirmek için çamur atar?

Üstelik bu işi yaparken, Milletin sırtından alınan vergilerle, Dışişleri bakanlığı tarafından büyük paraların ödenerek Türkiye’nin lobi çalışmalarını yapan Amerika’daki resmi halkla ilişkiler şirketi, Zaman Todays gazetesi yazarlarına Randevu ayarlama yapması nasıl izah edilir?

“Fleishman Hillard“ın Amerika’daki halkla ilişkiler faaliyetleri için Türk Dışişleri’nin her yıl büyük paralar ödediği bir siyonist şirkettir.

Bu Siyonist çöp çatanlar kimin emri ile Fetullahcı takımına rehberlik etmektedir?

Cemaatin yayın organı Today’s Zaman’dan bir grup köşe yazarları Bülent Keneş, Yavuz Baydar, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı ve Lale Sarıibrahimoğlu, 2009 Haziran ayında Washington turu gerçekleştirmiştir. Her gittikleri ABD’li resmi-gayri resmi kurumlarda Düzmece feto-kopi darbe belgesini öne sürüp Amerikalı ağabeylerinden yardım istenmiştir. Amerikalılara “Türkiye’nin askeri vesayet altında olduğuna” inandırmaya çalışan, bu ekip hangi ülkenin ve ülkelerin hizmetindedir?

Gazeteci Tülin Daloğlu’nun, medya dünyasını sarsacak bir iddiayı gündeme getirmesinin ardından aylar geçtiği halde, Dışişleri Bakanlığından TIK yok… 

Daloğlu, Today’s Zaman Gazetesi köşe yazarlarının Ergenekon davası ile ilgili olarak ta “ABD’yi harekete geçirebilmek için geçtiğimiz günlerde Washington’da kulis faaliyeti yürüttüklerini” belirtmiştir.

Dışişlerinin Parasını ödediği ABD’li bir danışman kuruluş olan Fleishman Hillard şirketinin, TSK’yi gammazlama konusunda Dışişleri bakanlığı, bir açıklama yapmadığına göre bu çalışmaların bizzat AKP iktidarı ile Fetullah Gülen Cemaati ile yapılan ortak çalışma olduğunu göstermez mi?

Nitekim Abdullah Gül’ün Dışişleri bakanlığı döneminde, Türk Elçiliklerine “Fetullah Gülen”in okullarına destek çıkılmasını ve sorunlarının giderilmesi konusu da emri olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Peki AKP’nin ve Gülen Cemaatinin, TSK’yi yıpratmak amaçlı çalışmalarını, vicdanını yitirmemiş bir insan nasıl hoş görebilir?  

Türkiye, TSK tarafından İŞGAL Mİ edilmiş ki ordumuza karşı böylesine düşmanca tavır sürdürülmektedir?

Peki çoğunluğu açıkça Türkiye’nin ÜNİTER yapısına karşı olan, ÇİRKEF ve İFTİRA yapmakta usta kadrolar oluşturan, Fetullahcıların bedava dağıtılan Zaman ve Yabancı elçililikler için çıkarılan İngilizce zaman todays gibi gazete ve bir sürü dergi ve TV kanalıyla sürekli ordu düşmanlığı yapmasına izan ve insaf ehli nasıl fetva verebilir?

Fetullah Gülen’in Nesebi ve Soru İşaretleri

Hikmeti bilinmez, Fethullah Gülen babasının Alvar Köyü'nden ayrılması ile ilgili olarak "KÜÇÜK  DÜNYAM " kitabında nedense bir açıklama yapmaktan çekinmiştir.

Oysa bu, son derece ciddi ve açıklama gerektiren bir meseledir. Bizim hiç kimsenin kökeni ve nesebiyle uğraşmak görevimiz değildir. Geçmişi Hıristiyan, Yahudi veya Ermeni bir insan, çok samimi bir Müslüman da olabilir. Ancak Dinini, devletini, ülkesini ve Milli menfaatlerini, dış güçlere ve siyonist merkezlere böylesine rüşvet veren ve hıyanet eden bir kişinin, Müslüman ve bir Türk olamayacağı da elbette hatıra gelmektedir.

Gülen'in suskunluğu akla, "neleri ve niçin gizlediği" sorusunu getirmektedir.

Mesala; Fetullah Gülen’in, "Sahabe efendilerimize cinnet derecesinde sevgisi vardı" şeklinde tanımladığı babası Ramiz çocuklarına, Sahabelerle hiç ilgisi olmayan isimler vermiştir:

Fethullah, Sıbgatullah ve Mesih.

Gülen'in babasının, oğullarından birine, Türkiye’mizde ve İslam ülkelerindeki Müslüman ailelerde hiç rastlanmayan, ama Yehova Şahitleri'nin propaganda yayınlarında sık sık kullanılan "Mesih" adını vermiş olması dikkat çekicidir!?[2]

İşin gerçeği şu; “Fetullah Gülen’in Ermeni olan dedesinin; Pasinler’li İbrahim Bey'in hizmetkârlığını yaptığı yıllarda, Rus işgali sırasındaki Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkârlarının hıyanet ve tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey bunların bir bölümünü öldürüp ardından, intihar eder.

Olaydan sağ kurtulan Fethullah Gülen'in babası olan RAMİZ ise, 18-19 yaşlarındayken, İspir'e gelip yerleşir.

Önce, Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Gülen'in babasının, 'Öyle bir evlat yetiştiriyorum ki, bunları  (Müslümanları) kendi dinleri ile vuracak' dediği de rivayet edilmektedir."[3]

Mesih: Bir şeyin üzerine el sürmek ve ondaki kirleri ve kerih şeyleri gidermek anlamına gelir. Hz. İsa AS. Bazı cilt hastalıklarını eliyle sıvazlayıp mucize olarak iyileştirdiği için kendisine “İSA MESİH” denilmiştir.

Ancak, ne İslam tarihinde ne de günümüzde, Müslümanlar arasında çocuklarına “Mesih” ismi koymak adet değildir. Çünkü Mesih, daha çok Deccal’i ve şerli-şeytani kişileri hatıra getirir ve onlar için söylenir.

Hatta Mesih-i Deccal’in, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik ve Putperestliği karıştırıp yeni bir din ortaya süreceği bildirilir.[4]

Şimdi Fetullah Gülen’in Babasının oğluna “MESİH” ismi koyması, Yahudi ve Ermenilerde, ahir zamanda geleceği ve İslamiyeti ortadan kaldırıp tüm dünyaya Haçlı siyonizmi yerleştireceği inancıyla ilgili olması gerekir.

CIA Üç Türk İstihbaratçıyı Tutukladı mı?

Uçuk iddia: “Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD tutuklanıyor. Bunlar özenle basında gizleniyor. Peki, neden tutuklandılar? Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendiriliyor. CIA bu kişileri gözaltına alıyor. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor.”

www.sendika.org sitesinin yazarı Mustafa Peköz, CIA’in Genelkurmay’ın üç istihbaratçısını tutukladığını, ancak tutuklamanın basından özenle saklandığını yazmıştı:  “Eşek arısının, erkek aslanı ürküteceğini” iddia edecek kadar saçma olan bu yazıda: “Amerika destekli Fetullahçıların, TSK’yı hizaya getirdiği” ortaya atılmıştı.

“Türkiye’de rejim değişikliğinde mücadele esasen iki güç tarafından yürütülüyor. Bunların bir tarafını kendisini cumhuriyetin kurucusu ve sahibi gören Genelkurmay, yani Türk Askeridir. İkinci tarafını ise 1965’ten beri sistemli olarak devleti ele geçirmeye çalışan ve ekonomik olarak bir tekel haline gelen, uluslararası ilişkilerde önemli bir güç olmaya başlayan Gülen cemaatidir. Kıyasıya bir rekabet içinde olan, bazen açık bazen gizli yürütülen çatışmada galip gelenin Gülen cemaati olduğu artık giderek ordu tarafından da kabul edilmek mecburiyetindedir.

Bölgesel ilişkiler bakımından Ordu ile ilişkilerini dengeli yürüten ABD, bu kez, Gülen cemaatini çok hızlı bir şekilde ön plana çıkartıp desteklemektedir. Türkiye’nin iç politikasında ılımlı İslamcılığın bir model olarak uygulanması için politik zeminini giderek genişletmiştir. Bu yönelim, aynı zamanda ordu için politik alanın daralması anlamına gelmektedir.

ABD için ikincil duruma düşen ve artık istediği gibi hareket edemeyen generallerin bütün darbe hazırlıkları anında deşifre edilmektedir. Elindeki iktidar olanaklarını giderek kaybetmeye başlayan ordunun direnci, bütün çırpınışlarına rağmen önemli oranda kırılmış görünmektedir. Dengeler Gülen cemaatinin lehine gelişmektedir.

Gülen ve AKP iktidarını bitirme planı olarak ortaya atılan ‘yeni’ darbe hazırlıkları ciddi bir tartışmaya sebebiyet vermişti. Genelkurmay, böylesi bir planın kendileri tarafından hazırlanmadığını belirtti ve kesin bir dille reddetti. Hiçbir internet girişi olmadan bu belge nasıl geldi ve kamuoyuna servis edildi. Aslında generaller bunu çok iyi bilmekteydi. Söz konusu belge, ABD tarafından Gülen’e servis edildi. Gülen bu belgeyi, çok özel olarak güvendiği danışmanı Bünyamin ile Erdoğan’ın Yeni Şafak’ta Yasin Doğan adıyla yazan danışmanı Yalçın Akdoğan’a elden teslim mi etti diye sormak gerekir!?

Ordu ile ilgili belgeleri deşifre etmekle görevlendirilmiş bulunan Taraf Gazetesine bu belge elektronik posta ile gelmedi, doğrudan elden iletildi. Bünyamin denen kişi, Gülen ile Erdoğan-Gül arasındaki elçiydi. Bu kişi istediği zaman Başbakan ve Cumhurbaşkanı veya her hangi bir bakanla görüşebilirdi.

Generallerin birçok telefon konuşması deşifre edilmekte ve birçok faili cinayetin azmettiricisi gösterilen subayın isimleri basında verilmektedir. Bu bilgeler ABD tarafından alınıp, Gülen üzerinde İslamcı AKP hükümetine iletilmektedir. Bunların internet girişlerini bulmak mümkün değildir. Recep T. Erdoğan rahat, çünkü bilgilerin kaynağını bilmektedir.

Örneğin, Genelkurmay’ın 3 istihbarat elemanı ABD’de tutuklu bulunuyor. Bunlar özenle basında gizleniyor. Genelkurmay istihbaratçıları Gülen hakkında özel olarak bilgi toplamak ve daha sonra suikast yapmak için görevlendiriliyor. CİA bu kişileri gözaltına alıyor. ABD, belki bu istihbaratçıları daha sonra orduya karşı bir tehdit unsuru olarak kullanmak için elinde tutuyor.

Gülen ile ABD arasında çok daha ilginç bir ilişki biliniyor. Gülen ABD’de süresiz oturum almak için yaptığı başvuru dosyasına koyduğu bir belge var: 35 yıldır CIA’dan maaş aldığına dair banka dekontları bu dosyanın içinde bulunuyor. Genelkurmay bu belgeden haberdar olmasına rağmen hiçbir şey yapamıyor. Çünkü Gülen, komünizme karşı mücadele politikasında, görünüşte genelkurmaya bağlı, gerçekte Amerika’dan talimatlı Özel Harp Dairesi ile ilişki içindeydi ve aktif görev almıştı.

Gülen, ABD’de kendinden emin bir şekilde 180 dönümlük arazi üzerinde kurulmuş bir malikânede kalıyor. 220 tane FBİ ajanı tarafından çok sıkı olarak korunuyor. Her gün dünyanın değişik ülkelerinde ziyaretçileri oluyor. Türkiye’den de sık sık ziyaretçileri gidiyor. Gülen, kurulan ‘Dünya İslam Birliği’nin liderliğini ABD’nin kontrolündeki bu malikânede yapıyor. Bütün gelişmeler, toplantılar, alınan kararlar CIA tarafından biliniyor ve Gülen’e iletiliyor.. Hatta Genelkurmay, bütün gelişmeleri takip ediyor ama müdahale edemiyor.

Generallerin direnci henüz tam kırılmamakla birlikte, yeni sürece sessizce ayak uydurmaya çalışılıyor. İslamcılaşan Türkiye’nin politik-toplumsal yapısına uygun olarak ordunun yeniden konumlandırılmasına yönelik adımlar atılmaya başlanması, gelişme sürecinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Gülen cemaatinin ordu içerisindeki örgütlenmesine karşı hassas olan Generaller sürekli tasfiyeler yapıyor. Yüksek Askeri Şuura kararlarıyla ‘İrticai faaliyetleri’ nedeniyle bazı subay ve astsubaylar ordudan atılıyor. Ancak bu kararların pek başarılı olmadığını gören Genelkurmay, toplumun İslamcılaşma sürecine kendisini uyarlamaya başladığını gösteriyor.

Genelkurmay sitesinde yapılan bir açıklamadan anlaşılıyor: “1983 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin ilköğretim okulları ile lise ve dengi okullarda okutulacak zorunlu dersler arasına alınmasından sonra, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu esas alınarak hazırlanan, Türk Silahlı Kuvvetleri Orta Öğretim Okulları Yönetmeliği’ne göre İzmir Maltepe, İstanbul Kuleli askeri liselerinin 9, 10, 11 ve 12’nci sınıflarında ‘Din Kültür ve Ahlak Bilgisi derslerinin verilmesi için ilahiyat branşından çeşitli rütbelerde, 10 subay istihdam” edileceği açıklanıyor.

Ordunun Ilımlı politik İslamcı sisteme doğru yeniden konumlandırılması sürecinin fiilen uygulandığı seziliyor. Türkiye’nin iç politik iktidar ilişkilerinde ordunun önemli oranda güç kaybetmesine paralel olarak arka planında daha çok Gülen’in bulunduğu İslamcı politik hareketin etki gücü artmaya devam ediyor.”

Bu iddiaların, Fetullah Gülen’i olduğundan güçlü gösterme, TSK’yı küçük düşürme ve hizaya getirme amaçlı olduğu sırıtıyordu. Çünkü, o kadar güçlü sanılan, ama Amerika’da sığıntı gibi yaşayan Fetullah Gülen, ülkesine bile dönemiyordu. Demek ki, ne siyonist patronlarının ne de Fetullah gibi piyonlarının Milli Türkiye’ye güçleri yetmiyordu. Hem bu iddialar da; “Fetullah’ın hayatını kullandıkları gibi, şimdi ortadan kaldırıp hatırasını kullanmak isteyen” malum odakların, bu suikastlarının suçunu TSK’ya yükleme şeytanlığı da kokuyordu.

Fethullah Gülen'e İlginç Sorular!

DYP Eski Genel Sekreteri ve asker kökenli eski milletvekili Tevfik Diker, haberanaliz.net adlı siteden Fetullah Gülen'e çarpıcı sorular yöneltmişti.

İşte Diker'in yazısı:

Türkiye'de zaman zaman gündemin ilk sırasına oturmaktasınız.

Nitekim Albay Dursun Çiçek imzalı "AKP' yi ve Gülen'i bitirme planı" ile tekrar gündemin ilk sırasında yer aldınız.

Hakkınızda olumlu olumsuz, doğru veya yanlış birçok makale ve haber yazıldı.

Zaman Gazetesi Köşe Yazarı Hüseyin Gülerce bir röportajında şu an için Türkiye'de yaklaşık 6 milyon seveninizin olduğunu aktardı. Bu rakam doğruysa küçümsenmeyecek bir orandı. Türkiye'de her on kişiden biri sizi seviyor anlamındaydı.

Şimdi, 6 milyon seveni, 750 bin tirajlı bir gazetesi, gündem yaratan etkin bir dergisi, tv. kanalı, radyosu, başarılı sonuçlara imza atan okul ve dershaneleri ve yurt dışındaki okulları olan bir oluşumun liderini, yani zatıâlinizi yok saymak veya ilgisiz kalmak elbette yanlıştı.

Ayrıca, 30 milyar dolarlık bir gücün kontrolünü elinizde tuttuğunuz da bazı odaklarca vurgulanmaktaydı.

Aşağıdaki sorulara vereceğiniz cevaplarla hakkınızda oluşan bazı kafa karışıklıklarını çözmekte fayda görmekteyim. Türkiye'nin buna ihtiyacı vardı.

O Soruları güncelleyip genişleterek aktarıyoruz:

1- Yurt dışındaki okullara bugüne kadar Türkiye'den kaç üst düzey e.komutan ziyaret yapmıştı?

2- Eski Hava Kuvvetleri Komutanı E.Hv.Pilot Org. Halis Burhan, ve eski başbakan Bülent Ecevit Türk Dünyası'ndaki okullara yaptığı ziyaret sonrası zatıâlinize ne gibi değerlendirme ve tavsiyeler sıralamıştı?

3- Yurt dışındaki okullardan bugüne kadar kaç öğrenci mezun olmuştu ve şimdi hangi ülkelerde etkin konumdalardı?

4- Okullarınızdan mezun öğrencilerden Dünya Bankası, IMF, BM gibi kuruluşlarda çalışanlar var mıydı?

5- AKP dışındaki siyasi partilere bakışınız nasıldı? Özellikle Milli Görüş’e niçin mesafeli durulmaktaydı?

6- Bir Erzurumlu Damadı olarak soruyorum: Kökeniz hakkında çok menfi propagandalar yapılmaktadır. Doğruluk payı var mıydı?

7- ABD'den ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz? Gelişiniz çok mu sakıncalıydı?

8- Osmanlı Padişahları Abdülhamit ve Vahdettin hakkındaki düşünceleriniz nedir?

9- Atatürk hakkındaki eski düşünceleriniz belliydi, yeni yaklaşımınız nedir?

10- İsmet İnönü, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve R. Tayyip Erdoğan’ın siyaset alanındaki uygulamalarında beğendikleriniz vardı. Ama Necmettin Erbakan’la ilgili kuşku ve korkularınız nereden kaynaklanmaktaydı? (Erbakan’ın İslami ve evrensel projelerine engel olabildiğiniz kadar rütbe ve rağbet bulmanız şaşırtıcıydı!..)

11- Başkanlık sistemine bakışınız nedir? Türkiye için uygun sayılır mı?

Bir soruda bizden:

Papa’dan Yahudi lobilerine, ABD’den AB’ye bütün dış güçler arkanızda; AKP iktidarı, yandaş ve yavşak medya yanınızda; bankalarınız, borsalarınız, okullarınız, yazar ve prof yaftalı kiralık kullarınız ve bürokratlarınız safınızda olmasına rağmen, hala neden Türkiye’ye dönemiyor vatan hasreti çekiyorsunuz?

Yoksa bu malum ve mel’un mahfillerden daha güçlü bir “Milli Merkez”mi vardı? 


[1] Ercan Geçgin / Odatv.com / 10 Ağustos 2009

[2] Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve ekibince hazırlanan Fetullah Gülen Raporu, s.18'e atfen, Star Gazetesi, 14 Haziran 1999

[3] E.M.H. 2 Haziran 1999

[4] Bak: Elmalılı. Hak Dini Kur’an Dili. C.5. sh.4172

KAYNAK: BAYRAM YÖNEM-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EKİM2009

9月10日

TÜRKİYE-İSRAİL İLİŞKİLERİ VE ERBAKAN ENGELİ

“İsrail’i destekleyen; Müslümanlıktanda, insanlıktanda nasipsizdir!”

Çünkü 60 yıldır Filistinli mazlumlara karşı acımasızca yürütülen vahşetin; Irak ve Afganistan işgalindeki dehşetin; bizdeki PKK ve Hizbullah gibi terör örgütleri ve cinayetlerin; asker, polis ve sivil kanattaki çeteleşmelerin; Bosna ve Sincan’da ki soykırım ve hıyanetlerin; Afrika’daki iç savaş ve sefaletlerin; milyonlarca kişinin telefine ve medeniyetlerin tahribine yol açan 1. ve 2. dünya harplerinin; yetmiş yıl süren ve insanlara kan kusturan Rusya ve diğer ülkelerdeki komünist melanetin; bütün insanlığı manen mahveden ve vicdanen çürüten her türlü ahlaki rezaletin birinci suçlusu ve sorumlusunun Siyonist Lobileri ve İsrail’in yöneticileri olduğunu, artık herkes bilmektedir. Bu korkunç zulümlere karşı çıkan; Yahudiler de, Hıristiyan kesimler de, putperest ve ateistler de elbette vicdan ehli kimselerdir. Ancak bütün bu haksızlık ve ahlaksızlıklarına rağmen, doğrudan veya dolaylı biçimde, İsrail’e ve Siyonist projelerine destek veren kimseler, bırakın Müslümanlığı, onurlu ve sorumlu insan bile değildir. Ve hele asırlar boyu İslam’a bayraktarlık yapmış, insanlığı medeniyet ve merhametle tanıştırmış şanlı bir tarihin ve Aziz bir milletin varisi olan Türkiye’nin siyasileri, yöneticileri, sivil ve askeri yetkilileri olup ta, şahsi makam ve menfaat uğruna, ülke çıkarlarımızı ve temel insan haklarımızı Siyonist lobilere ve İsrail’e peşkeş çekenler, her türlü laneti ve nefreti hak etmişlerdir. Böylelerini kahraman sanmak, Dinimize ve devletimize yönelik hıyanetlerine kılıf uydurmak ise, en hafif deyimiyle, eblehliktir.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihi:

  • İsrail'in Kuruluş niyetini sezen Atatürk tepki göstermişti, ama Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ise destekledi

ABD Başkanı Solomon Truman'ın baskılarıyla B.M. Genel Kurulunun 29 Kasım 1947 tarihli oturumunda Filistin'den koparılan toprakların yurt olarak verilmesi kararına aleyhte oy kullanan Türkiye, her ne olduysa, İsmet İnönü Cumhuriyetince 15 Mayıs 1948 de ilan edilen İsrail Devletini kuruluşundan bir yıl sonra tanımıştır.

Başlangıçta; “SSCB'nin Filistin'in taksimini savunması ve bölgede bir Yahudi Devleti kurulmasına sahip çıkması” karşısında yeni kurulacak İsrail Devletinin Sovyetler Birliği taraftarı olacağı ve Sovyetlerin Ortadoğu'ya girişinde bir köprübaşı oluşturacağı” korkusuyla İsrail'in kurulmasına karşı çıkan Türkiye'nin endişeleri, Batılı devletlerin İsrail’e destek verdiğini gördükten sonra ortadan kalkmıştır”[1] iddiaları ya saflıktır veya sahtekârlıktır.

  • 1950-1960 Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri

Türkiye ile İsrail arasında ilk resmi diplomatik ilişki tesisi 4 Temmuz 1950'de imzalanan "Ticaret ve ödeme Anlaşmaları" ile atılmış ancak iki ülke yönetimi Arap faktörü nedeniyle dikkati çekmeme politikası izlemiştir.[2]

Ticaret alanındaki işbirliğini müteakip, kültürel işbirliği kapsamında Türk ve İsrailli öğrencilerin birbirlerinin ülkelerinde eğitim görmeleri için burslar verilmiştir.[3] Dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın, merkezi Avrupa'da olan "Evrensel İsrail Birliği" tarafından Yahudilere dil öğretmek için dünyanın dört bir yanında kurulan "Alliance Israelite" okulunun Bursa Şubesini, İsrail'in kurucusu Ben Gurion'un ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmesi ve İzmir Amerikan Kolejinden mezun olan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes'in en yakın dostlarını İzmirli Yahudi sosyetesinin teşkil etmesi[4] bu dönemde iki ülkenin ilişkilerinde önemli etkendir.

Türkiye ile Irak arasında 1955 yılında kurulan “Bağdat Paktından” sonra biraz bozulan Türkiye İsrail ilişkileri, 1956 yılında patlak veren Süveyş krizi sırasında Türkiye'nin İsrail'i kınaması ile kopma noktasına gelmiş ve 26 Kasım 1956'da Türkiye Tel Aviv' deki büyük elçisini geri çağırarak, İsrail ile ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine indirmesi göstermeliktir.[5]

Çünkü Türk Hükümeti ekonomik ve istihbarat alanındaki işbirliğinin yanı sıra Amerikan Kongresinde çok güçlü ve etkili olan Yahudi Lobisinin desteğini kaybetmemek için İsrail ile ilişkilerini bilinçli olarak tamamen kesmemiş, el altından daha da güçlendirmiştir.[6]

Ticari işbirliğinin yanı sıra istihbarat konusunun önemini çok iyi değerlendiren İsrail, Ağustos 1957'de MOSSAD'ın Casusluk ve Özel Görevler Bölüm Başkanı Eliahu Sasson'u Ankara'ya büyük elçi olarak atamıştır. Türkiye'yi işbirliği için ikna etme görevi verilen Sason, o dönemde MİT'in karşılığı olan Türkiye MAH (Milli Amale Hizmet) Teşkilatı Başkanı Hüseyin Avni GÖKTÜRK'ün yanı sıra, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU ve Başbakan Adnan Menderes'le de görüşmeler yapmış ve daha sonra MOSSAD Başkanı Ravven Shiloah'ın da katıldığı iki ülke istihbaratçılarının ortak toplantıları sonucunda, bölgede İran, İsrail ve Türkiye'yi kapsayacak bir güvenlik üçgeni oluşturulması konusunda Türk yöneticilerin iknası için ABD'den yardım isteyen İsrail'e ABD yönetimi destek olmuş ve Türkiye'nin İsrail ile işbirliği konusunda ikna edilmesi ABD'nin girişimleri sonucunda sağlanmıştır.[7]

Ankara'nın işbirliği konusunda ikna edilmesinden kısa bir süre sonra İsrail'den Türkiye'ye üst düzey ziyaretler başlamış ve İsrail Başbakanı Ben Gurion Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Perez ve Genelkurmay Başkanı Zvi Zur 28 Ağustos 1958 de Adnan Menderes ile görüşmek üzere Ankara'ya gelmiş, ancak İslam âleminin tepkisini çekmemek için ELAL uçağının arıza nedeniyle Ankara'ya mecburi iniş yaptığı açıklanmıştır.[8]

İran'ı da içine alan ve istihbarat alanında işbirliğini geliştiren bu görüşmeden sonra Amerikan Merkezi Haberleşme Teşkilatı CIA," İsrail, Gizli Servisler ve Dış İstihbarat" başlıklı bir rapor hazırlamış ve raporda MOSSAD, MİT ve İran Gizli Servisi SAVAK arasında imzalanan üçlü işbirliği anlaşması değerlendirilirken; Türkiye-İsrail işbirliği de ele alınmıştır. Türkiye-İsrail ve İran İstihbarat örgütleri arasında kurulan ve Trident adı verilen bu ağ üç ülkenin gizli servis başkanlarının yılda iki kez toplanarak, ele geçirdikleri istihbarat konusunda değerlendirme yapmalarını amaçlamıştır.[9] İşin aslı ise, Türk İstihbaratı fiilen İsrail’in kontrol ve güdümüne kaydırılmıştır.

Bu bağlamda Menderes döneminde, özellikle Adana ve çevresi İsraillilerin çalışma alanı olarak verilmiş ve Türk İstihbarat Teşkilatı MAH'ın Başkanı Ziya Selışık da alışılmışın ötesinde İsrail Elçiliği ile temaslarda bulunmaya başlamıştır.[10] Ziya Selışık, Ankara’dan ziyade, Telaviv’e bağlıymış gibi bir tavır takınmıştır.

  • 1960-1990 Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri

1967 Arap İsrail savaşında kuvvet kullanılarak toprak edinilmesine karşı olan Türkiye zahiren İsrail'i kınamış ve 1973 Arap-İsrail savaşından sonra Arap ülkelerine daha paralel politikalar izlemeye başlamış; savaş sırasında İsrail'e yardım etmek isteyen ABD'nin, İncirlik Üssünü kullanmasına izin vermemiş”[11] ve İslam dünyasına yaklaşmıştır. Erbakan Hoca’nın etkili olduğu bu politikalar yüzünden ihtilaller yapılıp MSP kapatılmıştır.

1980 de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi ve 30 Temmuz 1980 de Kudüs'ü İsrail'in baş şehri ilan etmesini müteakip Kenan Everin'in 26 Kasım 1980 de Doğu Kudüs'teki başkonsolosluğunu kapatıp İsrail'le diplomatik ilişkilerinin seviyesini "ikinci kâtiplik" düzeyine indirmesi, bu çerçevede THY'nin İstanbul-Tel Aviv seferi ile Türk gemilerinin İsrail limanlarına yaptığı seferleri iptal etmesi[12] Siyonistlerde panik yaratmıştır.

Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği bu politika ABD Yahudilerince tepkiyle karşılanmış ve 1981 yılı Ocak ayında Türkiye'nin Washington Büyükelçiliğine bir mektup gönderen 61 ABD'li Senatör, “Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği politikanın Türk-Amerikan ilişkilerini de olumsuz yönde etkileyebileceği” uyarısında bulunmuşlardır. Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi Hükümeti'nin ABD'nin bu tepkisine, “Türkiye'ye gelmek isteyen bir İsrail Spor Kafilesine vize vermeyerek” cevap vermesi, ABD Kongresindeki Yahudi Lobisini son derece kızdırmıştır.[13] Acaba Kenan Evren’e duyulan rahatsızlıkların temelinde İsrail'e yaptıkları mı yatmaktadır? ABD Yahudi Lobileri, “Bizim çocuklar!” dedikleri Kenan Evren ve ekibi tarafından aldatılıp ters köşeye yatırıldıklarının farkına çok geç varmışlardı. Çünkü Kenan Paşa’nın İsrail’e karşı tutum ve yaptırımları, öyle göstermelik ve geçici değil; ciddi, cesaretli ve etkili tavırlardı. Sağcı, solcu, İslamcı; Siyonistlerin üfürdüğü düdüğü çalan “Küresel köyün kavalcılarının”, hiç dinmeyen “Kenan Evren kini” nin altında, kim bilir ne derin kuyruk acıları depreşip durmaktaydı!?

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gittikçe kötüleştiğini gören ABD, Türkiye'nin İsrail'e karşı izlediği sert politikayı gözden geçirmesi ricasında bulunmaya mecbur kalmış ve Cumhurbaşkanı Kenan Evren 14 Şubat 1982'de Türkiye'deki Yahudi Cemaati Lideri Hahambaşı Dawid Aseo ile görüşerek ilişkileri yumuşatmaya çalışmıştır.[14]

  • 1990-2000 Döneminde Türkiye-İsrail İlişkileri

Ülkemizin İsrail'e karşı izlediği politikada 1990 sonrasında meydana gelen en önemli değişiklik; BM'in 10 Kasım 1975 tarihli oturumunda Hükümet ortağı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın özel gayretiyle “Siyonizm'i ırkçılık kabul eden” kararına "evet" oyu veren Türkiye'nin, maalesef 16 Aralık 1991 tarihinde bu kararın iptali için yapılan BM oylamasında çekimser kalması ve dolayısıyla İsrail yanlısı bir tutum takınmasıdır.

Diğer yandan Türkiye ile İsrail arasındaki işbirliğinin savunma boyutunun gittikçe güç kazanması, Türk Amerikan ilişkilerinin de en önemli temellerinden birisi halini almıştır.[15] 1996 yılında Tansu Çiller ve Deniz Baykal iktidarında Filistinlilerle İsrailliler arasında gerçekleştirilen anlaşmayla Ortadoğu barış sürecinin yolunun açılmasından ve bunun ortaya çıkardığı olumlu atmosferden yararlanan Türkiye ile İsrail arasında imzalanan Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması ilişkilerde güvenlik boyutuna geçiş şeklinde ortaya çıkan köklü değişikliğin başlangıç noktası olmuş, 23 Şubat 1996 da Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'in, İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret sırasında iki ülke Hava ve Deniz Kuvvetlerinin işbirliği yapmasını öngören bir anlaşma imzalanmıştır.

11 Aralık 1996 da ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İsrail'i ziyaret eden ilk Türk Cumhurbaşkanı sıfatını almıştır. Ziyaret sırasında Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kasım 1997 de İsrail ve Amerikan kuvvetleri ile Doğu Akdeniz de ortak bir tatbikat düzenleyeceğinin açıklanması ise Türkiye'nin geleneksel olarak; “İsrail ile ilişkileri ileri noktalara vardırmadan uzak durma politikası” göz önüne alındığında birçok kesim için sürpriz bir gelişme sayılmıştır.[16]

Bu gelişme İsrail ve ABD açısından o kadar önemliydi ki İsrailli Bakan Moshe Arens, Türkiye ile İsrail arasındaki askeri ittifakın bölgesel güç dengesini değiştirdiğini söylemeye başlamıştır. Şubat ve Ağustos 1996 da imzalanan ve birçok hükmü gizli kalan anlaşmalar, Deniz ve Hava Kuvvetlerinin ortak tatbikatlar yapmasını öngörmekle kalmamış, İsrail Deniz Kuvvetlerinin, Türk limanlarından faydalanmasına. Hava Kuvvetlerinin de geniş Anadolu platosu üzerinde eğitim uçuşları gerçekleştirmesine de izin ve imkân sağlamıştır. Bu arada ABD'nin de yardımıyla hassas kameraların, alıcıların ve uyduların kullanılmasını içeren ortak bir sınır kontrol sistemi de uygulanmaya başlamıştır.[17] Refah-Yol Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın daha önce imzalanan bu anlaşmaları savsaklaması ve işlevsiz kılması ve ülke çıkarlarını ve bölge halklarını savunması; İsrail’i ve Siyonist Lobileri kızdırmış ve 28 Şubat tezgâhıyla Refah-Yol yıktırılmıştır.

Söz konusu ilişkilerin geliştirilmesinde bir baskı ve teşvik unsuru olarak rol alan Amerika'nın Türk-İsrail yakınlaşmasını desteklediği açıktır. İsrail ile Türkiye ortak tatbikat yapmaya karar verdiklerinde Amerikan yönetimi sadece zamanlama konusunda endişelerini dile getirmiş, zamanını değiştirmede tarafları ikna ettikten sonra kendisi de tatbikata katılmıştır. Amerikalıların tatbikata bir Ürdün’lü Donanma Komutanını da dâhil etmeleri, hem ortaya çıkabilecek Arap muhalefetini yatıştırmaya çalıştıklarının, hem de bu ikili ittifakı genişleterek bölgede önemli bir gruplaşma haline getirmeye istekli olduklarının kanıtıydı. 1996 yılının Mart ayında İsrail şirketleri Türkiye'nin 54 adet F14 savaş uçağının modernizasyonuyla ilgili yarım milyar dolarlık bir projeyi almışlardır.[18] Aralık 1997 de 48 adet F-5 savaş uçağının modernizasyonu da ABD’lilerce “ya İsrail’e yaptırın, ya da çöpe atın” dayatmasıyla İsraillilere aktarılmıştır. Ancak, Erbakan Hoca, bunu fırsata çevirmiş, ABD’de yapılacak modernizasyon masrafını yarıya yakın düşürerek, Türkiye’yi kârlı çıkarmıştır. Ayrıca Türkiye ile İsrail Arrow Füzelerinin ortak yapımı konusunda anlaşmaya varmışlardır.

Bu arada Türk-ABD ilişkilerinde, özellikle ABD'nin Türkiye'ye teknoloji transferinde isteksiz davrandığı dönemlerde, Türkiye'nin alternatif ülke olarak İsrail'e yöneldiği dikkate alındığında; ABD'nin Türk-İsrail yakınlaşmasını temin için böyle bir yönteme başvurmuş olabileceği hususu da dikkate alınmalıdır.

  • 2000 Sonrası Dönemde Türkiye-İsrail İlişkileri

Bu dönemde özellikle AKP'nin iktidara gelmesinden itibaren, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde çok büyük gelişmeler yaşanmış ve siyasi ve askeri işbirliğinin yanı sıra ticari ve kültürel alanda da birçok ihale İsrail firmalarına verilmeye başlanmıştır.

AKP döneminde İsrail'e sağlanan çıkarların başında, “Yabancılara toprak satışı konusunda İsrail'e tanınan özel ayrıcalıklar” ön sıradadır. Bu konuda yapılan ilk gayrı hukuki uygulama, yabancılara toprak satışında mütekabiliyet esaslarının gözetilmesi gerekirken bu kuralın İsrail için göz ardı edilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle yabancı ülkeler kendi topraklarında Türk vatandaşlarına mülk alma konusunda hangi hakları veriyorsa Türkiye Cumhuriyeti de o ülkenin vatandaşlarına Türkiye'de mülk edinme konusunda aynı hakları sağlanmıştır. Ancak bilindiği gibi İsrail'de yabancılara toprak satışı yasaktır. Dolayısı ile İsrail vatandaşlarının Türkiye'de toprak satın alması hukuken mümkün olmamasına rağmen, AKP İsrail vatandaşlarına tek taraflı olarak Türkiye'de toprak satın alma hakkını tanımıştır.

Bu konuyla ilgili bir diğer özel uygulama da, dönemin İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından İsrailliler için yayınlanan "gizli kararname" ile ortaya çıkmıştır. İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu tarafından yayımlanan 1 Haziran 2006 tarihli gizli genelge ile “İsrail vatandaşlarının Türkiye'de taşınmaz satın alabilmeleri için gerekli olan 6 aylık ikamet şartı” kaldırılmış ve İsraillilerin mülk edinmeleri için gereken "ikamet izni" devre dışı bırakılmıştır.[19]

Aynı dönemde Cargill adlı firmanın Bursa'da tarım arazisine tesis inşa etmesine göz yumulmuş, bu konudaki yargı kararına rağmen tesis yıktırılmamış ve tarım arazilerine sanayi tesisi yapılmasına imkân veren yasa TBMM'den İsrail hatırına çıkarılmıştır. Halk arasında bu yasa Cargill yasası olarak anılmaktadır.

Bu dönemde İsrail'in, Türkiye Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük, GAP'ın suladığı alan kadar bir araziye "mayın temizleme" karşılığı talip olması olayı da son derece önemli bir ayrıntıdır. Bu konuyu gündeme taşıyan Milli düşünceli ve sorumluluk ehli yazarların sözlerine kulak kabartmalıdır.

"Irak'ın kuzeyinde kurulan "Yahudi Kürdistan"ın Türkiye'den toprak talepleri eskidir ve bu taleplere Türkiye içerisinden destek veren unsurlar da herkesçe bilinmektedir. Yine Türkiye'nin bu bölgesinde, Arz-ı Mev’ud hayalleri peşinde koşan İsrail'in talepleri ve projeleri yürütülmektedir. İsrail, Irak'ın kuzeyindeki yeni oluşumu desteklemektedir, bu oluşumun lideri durumundaki Barzani sülalesi ise Hahamlar yetiştirmiş bir ailedir. Dahası, İsrail kuruldu kurulalı Barzani ailesine maddi, istihbarı ve askeri elinden gelen her türlü yardımı yapmış ve bu yardımlar neticesinde işte bu günlere gelinmiştir. İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir'in 1983'te Türkiye'yi, "Kürdistan'ı işgal altında tutmakla" suçladığını da hatırlatmak gerekir.

İşte böyle bir zeminde İsrail, Türkiye Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük, GAP'ın suladığı alan kadar bir araziye "mayın temizleme" karşılığı istemektedir. Niçin, Elbette Yahudi Kürdistan'ın Akdeniz'e açılabilmesi için bir koridor oluşturmak peşindedir. Bir toprağın 49 yıllığına kiralanması ne demektir? 49 yıl sonra İsrail'i oradan kim çıkartabilir? Elimizde şunca imkân, şunca güç varken bile, Ankara'dakiler Şaron'dan izin almadan Bush'la görüşmemiştir ve elde bunca imkân varken İsrail Türkiye'nin kırmızı çizgilerini morartan, Irak'ın kuzeyindeki oluşuma destek vermiş ve AKP Türkiye’si buna da gık diyememiştir..

Ardından Ankara Glocal Forum'un organize edeceği bir toplantıya ev sahipliği edilmiştir. Glocal Forum Başkanı Irak'ın kuzeyindeki Kürdistan'ın oluşumunda önemli rol almış Mossad ajanı David Kimche. Kimche’dir Ankara'ya gelmiş, Güneydoğu'da ne yaptıklarını gizleme zahmetine katlanmayan PKK'lı belediye başkanlarının da katılacağı bir fuarı organize etmiştir. Öyleyse, Mossad Ajanı David ile ilgili bir başka bilgiyi aktarmanın tam zamanı gelmiştir.

1992'lerde Yüce Katırcıoğlu, Ajan Kimche'nin Türkiye'de önemli bir Yahudi ailesinin akrabası olduğunu ileri sürmüştü, iddia birilerini çok rahatız etti ki, tartışmanın bitirilmesi için, Şalom gazetesi Kimche için bir ölüm ilanı yayımlayıvermiş ve böylece Kimche ölmüş gösterilmişti.

1994'te Tansu Çiller Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak İsrail'i ziyaret etmişti. Öldü ilanı verilen Kimche, öldükten iki yıl sonra(!),"Türk İsrail Dostluk Derneği Başkanı" olarak Çiller'i ağırlayanlar içerisindeydi. Bu ziyarette Çiller, "Arz-ı  Mev’ud'ta bulunmaktan çok mutluyum, İsrail'in vaat edilmiş topraklarda oturma hakkı var!" demişti. Peki, Çiller kimdi ve o vaat edilmiş topraklar içerisinde Türkiye'nin bulunduğunu bilmiyor olabilir miydi? 1992'de öldüğü söylenen Mossad ajanı 1994'te İsrail'de Çiller'i konuk etmiş, 2006'da Ankara'da Büyükşehir Belediye Başkanı ve Zaman Yazarı Fetullahçı Hüseyin Gülerce ve Devlet Bakanı Cemil Çiçek gibi, İngiliz Masonlarının kurduğu “Yeniden Milli Mücadele” elemanı Melih Gökçek ile malum fuarı tertiplemişti. CHP'li Gökhan Durgun, "Maliye Bakanı Suriye sınırındaki araziyi Yahudi Ofer'e kiralamaya söz vermiş" demişti.

Şimdi biz, Türkiye İsrail'in çiftliği mi demeyelim de, ne diyelim"?[20] Tespitleri yerden göğe haklıdır.

Bu arada İsrail'e mayın temizleme karşılığında 49 yıllığına kiralanması düşünülen arazide TPAO tarafından yapılan sondaj çalışmalarında Mardin'in Nusaybin İlçesi yakınlarındaki mayınlı arazilerde açılan 5 kuyudan 3'ünde petrole rastlanmıştır. TPAO, daha önce Sınırtepe'de 12, Çamurlu'daki kuyuda 16 gravite petrol bulmuştu. AKP hükümetinin 49 yıllığına yabancıya vermeyi düşündüğü bölgedeki kuyu sayısı böylece 5'e çıkmıştı.

İki İsrail firmasının talip olduğu, Suriye sınırındaki arazilerin, mayından temizlenmesi karşılığında 49 yıllığına kiralanmasının amaçlandığı ve Muhalefet partilerinin yanı sıra askeri yetkililerin ve sivil toplum örgütlerinin de "güvenlik" gerekçesiyle karşı çıktığı projeye zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün "Mayınların temizlenmesi için 40-50 milyon dolarlık bir bütçe gerekiyordu. Ancak mayınlar yer değiştirdi ve maliyet 500 milyon dolara çıktı. Bu kadar paramız yok" diye sahip çıkması da ilginç bir yaklaşımdır.

Başbakan Erdoğan'ın Rusya'ya yaptığı ziyaret sırasında “Mavi Akım Projesi'nin İsrail'e kadar uzatılması konusunun ele alınması” bir diğer ilginç gelişmedir. Ziyaretten sonra BOTAŞ Dış İlişkiler Müdürü İsmail Çapanoğlu, “Hazar petrollerinin İsrail'e kadar gönderilmesiyle ilgili görüşmeler yapıldığını” bildirmiştir. Dünyada enerji ihtiyacının her geçen gün arttığına dikkat çekerek Hazar Havzası ve Orta Asya'nın yıldızının 21. yüzyılda da parlayacağını ve Doğu Akdeniz Bölgesi'nin de projeler nedeniyle öneminin sürekli artacağının altını çizen Çapanoğlu, Ceyhan'a ulaşan petrolün bir miktarının Uzak Doğu pazarlarına taşınması amacıyla İsrail'e gönderilmesiyle ilgili görüşmeler yapıldığını belirterek, "Ceyhan sadece Doğu Akdeniz petrol piyasasına değil, kurulacak rafineri sistemi ile Türkiye ve Doğu Akdeniz'deki petrol ürünü piyasasına da önemli katkılar sağlayacak"[21] açıklamasını yapmıştır. Konuyu ilginç kılan diğer bir ayrıntı ise; 20.05.2005 tarihli Yeniçağ Gazetesinde açıklanmıştır: Tüpraş'ın Koç'a satışından 6 ay önce, borsa'daki TÜPRAŞ hisselerini toplayarak, cebine açıktan 800 milyon dolar koyan, Koç'un TÜPRAŞ'taki ortağı, Kuşadası limanını 46 yıllığına kiralayan, Park Otel'in sahibi, Galataport'un en yüksek teklif veren alıcısı İsrail pasaportlu Yahudi işadamı Sami Ofer; 2004 yılında özel uçağı ile Ceyhan'a gelerek, mavi akım için kurulacak tesislerin arazisinde inceleme yapmış ve 25 gün sonra, Rus Gasprom heyeti ile buluşmuştur. İsrail basınında da yer alan habere göre, Sami Ofer, Ankara'ya kadar uzanacak Rus Doğalgazı’nın İsrail'e ulaştırılması konusunda, heyete bir proje sunmuştur.

Tohumculuk yasası ve Türk çiftçisinin İsrail’e ezdirilmesi!

AKP’nin dönem içinde İsrail lehine kotarılan uygulamalardan biri de "Tohumculuk Yasası "dır. Söz konusu yasa ile Türkiye bir yandan İsrail ve ABD başta olmak üzere, yabancı tohum pazarı haline getirilirken, diğer yandan Türk çiftçisinin kendi tohumuyla ekim yapması yasaklanmış ve İsrail ve ABD firmalarından tohum satın almak zorunda bırakılmıştır. Üstelik ithal edilen tohumların genetik yapısı ile oynandığından bu tohumlarla yapılan ilk hasattan sonraki ekimlerde toprağa kanserojen maddelerin bulaştığı ve o topraklarda en az 20 yıl ürün yetiştirilemediği de ortaya çıkmıştır. Konuyu kendi web sitesinde değerlendiren bir uzmanın yorumu oldukça dikkat çekicidir:

"Türkiye'nin patates deposu olan Niğde ve Nevşehir bölgelerinde yetiştirilen patateslerde kanserojen maddeye rastlandığı için, artık patates ekimine izin verilmemektedir. Yani İsrail, sadece tohumu tek başına satmıyor. Tohum alana hastalığı da bedava bulaştırıyor!

Tohumların içine hastalık yerleştiren İsrail bu sayede zirai ilaç satımını da garanti altına almış oluyor. Bütün bu acı tabloya rağmen Türkiye'de hala yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor. İşin daha da korkuncu AKP buna zemin hazırlıyor ve hiçbir tedbir almıyor. Köylümüz kendi bahçesinde tohum bırakamayacak. Aksi halde uluslararası mahkemede yargılanmasına imkân sağlanıyor. Şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak'tır. İkincisi de AKP Türkiye’si oluyor!".

Bu arada AKP hükümetinin Resmi gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren kararına göre, bundan böyle resmi ve özel kurslarda İsrail devletinin resmi dili olan İbranice'nin ve PKK'ya destek olan Hollanda'nın resmi dili Felemenkçe'nin eğitiminin resmileşmesi kararlaştırılmıştır.

Bakanlar Kurulu’nun söz konusu kararını "korkunç" diye niteleyerek, Yahudi destekli yabancı sermayenin ülkeyi işgal etmesinden sonra, İbranice'nin de resmileştirilmesi ile yeni bir kültürel işgalin başlatıldığına dikkat çeken araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın açıklamalarını yorumsuz olarak aşağıda sunuyoruz:

"Bu kararı ancak AKP hükümeti alabilirdi. Almanya, Hollanda ve İngiltere gibi ülkelerde Türkçe yasaklanırken, İsrail'de Türkçe resmen kabul edilmemişken, hükümetin dünyanın en az konuşulan dillerinden biri olan İbranice'yi resmileştirmesi açıkçası art niyetli bir karardır. Hangi Mason ağabeyleri bu aklı verdi belli değil. Türkiye İsrail'in sömürgesi midir? İsrail'de Türkçe var mı? AB ülkelerinde Türkçe yasaklanırken, Türkiye'de İbranice'nin resmileşmesi nasıl açıklanabilir? Bu kararın bir adım sonrası Türkiye'nin İsrail'in sömürgesi haline getirilmesidir. Son olarak Hollanda merkezli bir şirket Oyak Bank'ı aldı. Ancak diğer yabancı şirketler gibi bu da Yahudi sermayesidir. Ülkenin finansal kaynaklarının birer birer Yahudi sermayesinin hakimiyetine girmesinden sonra, bu kez de kültürel olarak İsrail'in hakimiyeti altına alınmak isteniyoruz"

Yukarıdaki bilgilere ilave olarak Yahudilerin Türkiye'yi soykırımla suçlayan örgütü ADL(Anti-Defamation League)'nin Başbakan Erdoğan'a yüksek cesaret nişanı verdiğini de unutmamalı, Onun Davos’taki fos çıkışlarını alkışlayıp avunmaktan utanmalıdır.

AKP döneminde Türkiye ile İsrail arasında sürdürülen faaliyetlerin bir diğer önemli göstergesi de iki ülke arasında Devlet Başkanı, Başbakan ve çeşitli bakanlar seviyesinde yapılan karşılıklı ziyaretler ve verilen mesajlardır. Erdoğan ve Gül'ün İsrail ziyaretlerinin yanı sıra, İsrail Başbakanı Olmert ve Devlet Başkanı Peres'in Türkiye'de ağırlanması ve Peres'e TBMM'nde konuşma yaptırılması Türkiye Cumhuriyeti'nde talihsiz bir ilki oluşturmaktadır.

Bu konuda fazla söze gerek olmadığı, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi'nin aşağıda yer alan ifadelerinden anlaşılmaktadır:

"Başlangıçta AKP ile ilişkimiz bir 'aşk hikâyesi' değildi. Ama zaman içinde 'sevgi'yi yakaladık. Birçok konuda aynı anda, aynı çıkarları savunuyoruz."[22]

Acaba AKP’nin Siyonizm hizmetkârlığı ve İsrail’in AKP’ye bakışı bu resmi itiraflar kadar, daha nasıl anlatılacaktır?

 

 

 

 

 

 

 



[1] Ömer Lütfi Taşçıoğlu, ABD’nin Küreselleştirme Politikaları, Ankara, 2006, s.49

[2] Türel YILMAZ, Türkiye-İsrail Yakınlaşması, İmaj Yayınevi, Ankara, 2001, s.9

[3] Yusuf BASASEL, Yahudi Tarihi, Üniversal Dil Hizmetleri ve yayıncılık, İstanbul, 200, s.13

[4] Nezih, TAVLAS, Türk-İsrail Güvenlik ve İstihbarat İlişkileri, Avrasya Dosyası (İsrail Özel), c.5, 1999, s.81-82

[5] Ömer Kürkçüoğlu, Türkiye’nin Arap Ortadoğu’suna karşı Politikası, Ankara SBF Yayınları, Ankara 1972, s99-100

[6] Hüseyin Bağcı, Demokrat Parti Dönemi Dış Politikası, İmge Kitapevi, Ankara, 1990, s.81

[7] Yılmaz, Türkiye…, s.22

[8] Lbid,

[9] Lbid, s.23

[10] Lbid, s.24

[11] Gencer, ÖZKAN, 50nci Yılı Biterken Türkiye İsrail İlişkileri, TTK yayınları, Ankara 1999, s.541-542

[12] Basalel, Yahudi…,s.302

[13] Tavlas, Türk..,s.86

[14] lbid

[15] Nasuh, USLU, Türk Amerikan İlişkilerinde Kıbrıs, 21nci YY Yayınları, Ankara 2000, s.150

[16] Malik, MÜFTİ, During the Caution in Turkish Foreign Pociy, Müddle East Journal, c.52, No:1, 1988, s.35,36,47

[17] Uslu, Türk…,s.353

[18] Uslu, Türk…,s.353

[19] 20.07.2006 Yeniçağ

[20] 13.06.2006 Hasan Demir

[21] 30.03.2007, Yeniçağ

[22] Utku Çakırözer, 21.07.2007, Milliyet

UFUK EFE-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ -EYLÜL2009

Gül-Erdoğan arasında; AKP’DE KADROLAŞMA VE KUYU KAZMA OPERASYONLARI HIZLANIYOR!

"Türk bayrağı asılmayacak" diye bağıran, kendine aşırı güvenli asık suratlı, sinirli DTP’li kadınlar TC’ye kin kusuyor. Birisi de seçimlerden sonra, Ağrı'da galiba belediye başkanlığını kazanan AKP'liyi istemiyor, saymıyor ve "burada falanca kazanmıştır" diye haykırıyor.

Aynı fuarda askerlerimizi şehit eden katil teröristler için saygı duruşunda bulunuluyor. Yer Batman. Bir fuar açılıyor. DTP'li milletvekilleri ayakta, saygı duruşunda. İstiklal marşı yok. Bayrağımız bulunmuyor.

Bu arada ABD'li komutan Petreus, ABD ordusunun Irak'tan çekilmesi için Türkiye'den üs ve liman arayışında, bizimkilerin nabzını yokluyor. Bu Petreus gavuru, başımıza çuval geçiren kişi oluyor.

Bu arada, Sayın Cumhurbaşkanımızın da Kırgızistan'daki ABD üslerinin açılması için arabuluculuk ettiği söyleniyor!?

Ekonominin resmiyette %14, ama gerçekte %34’e yakın küçülme üzerinde durulmuyor.  Ekonomistler buna benzer bir küçülmenin ta 1945'lerde yaşandığını söylüyor.

Albay Çiçek olayının, bu görülmemiş dibe vuruşu örtmesi için çıkartıldığı da söyleniyor. Bu arada; Albay Çiçek hadisesini ortaya çıkaran muhabirin, soyadından hareketle ve "isim bilim"e dayanılarak, İbrani asıllı olduğu söyleniyor. İbrani asıllı olmak, elbette suç da değildir, günah da; ama ülkemiz, bölgemiz ve devletimizin üzerindeki Siyonist ve sabataist hesapları da unutmamak gerekiyor.

Bir son dakika gelişmesi daha: AKP'nin oyları yüzde 35’e gerilemiş görünüyor. Yorumcular, son "askerle didişme" olaylarının puan kazandıracağı umulurken, bunun beklendiği gibi çıkmadığı fikrinde birleşiyor. İnen olaylar ise SP, CHP, MHP’ye gidiyor.

Bazı kulağı delikler: Ufukta bir büyük krizin yaklaştığını,

Uluslararası değil, ulusal bir kriz yaşanacağını,

Bu krizin bazılarına büyük fırsatlar yaratacağını,

Yahudilerin, sabataistlerin ve işbirlikçi hainlerin servetine servet katacağını ve Anayasa Kitapçığının bu kez tersten fırlatılacağını” söylüyor.

16 Haziran 2009 tarihli gazetelere bakıyoruz:

OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "Bir kıdemli başçavuş, 31 yılın sonunda OYAK’tan 195.7 bin lira alacak. Bu, bir ev, bir arabaya yetiyor" diyor. Ulusoy, ellerindeki 3 milyar dolar nakitin gücüyle dünyada kömür ve demir madeni arayışına girdiklerini de ekliyor.

Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), 48’inci yılında üyelerine "iki anahtar"ı, yani "bir ev, bir araba"yı garantiliyor. 2008 sonu itibariyle 31 yıllık OYAK üyesi bir kıdemli başçavuş emekliliğinde 195 bin 770 lira toplu para alacak duruma geliyor. 39 yıllık OYAK üyesi bir korgeneral için de bu rakam 441 bin 404 liraya çıkıyor. OYAK Genel Müdürü Coşkun Ulusoy, "OYAK’ın toplam bilanço varlıkları 2008 sonu itibariyle 10 milyar 588 milyon liraya ulaştığını, böylece, 241 bin 048 üyemizden her yıl emekli olan 5 bin dolayında kişi, artık OYAK’tan eline geçecek toplu parayla bir ev, bir araba alacak noktayı yakaladığını" müjdeliyor.

Yoksa! Acaba? Asker ve sivil 250 yüksek bürokratın emekliye ayrılıp saf dışı edileceğinin altyapısı ve “gönül alması” mı hazırlanıyor?

Parti İçi Pazarlıklar Kızışıyor!

AKP'deki güç kaybı, parti içinde kılıçların çekilmesine neden oluyor. Erdoğan partinin seçimden başarısız çıkmasının sorumlusu gördüğü, bazı bakanları görevden aldığı biliniyor. "Gülcü"ler ise seçim başarısızlığının faturasını Erdoğan'a kesiyor.

Menfaat ve hıyanet koalisyonu AKP'deki derin çatlak, partinin ilk seçim başarısızlığıyla su yüzüne çıkıyor. Partiyi oluşturan güç odakları, hesapları alt üst eden seçim sonucu ile birlikte kılıçları karşılıklı olarak çekmiş görünüyor. Partinin bir kanadı diğerini hedef alırken, biribirlerini Ergenekonculukla bile suçluyor.

İlk hamle Gülcüler'den geliyor

29 Mart akşamı, seçim sonuçları az çok belli olduktan hemen sonra Gülcüler sahneye çıktı ve operasyonu başlattı. Zaman gazetesinin etkili yazarı ve Erdoğan'a karşı Gül'ü destekleyen Fetullahçıların has adamı Hüseyin Gülerce seçim gecesi, Kanal D'de katıldığı programda şöyle konuştu: "Halk, Başbakan'a “one minute” dedi."

Yeni Şafak'ta Taha Kıvanç takma adıyla yazan Fehmi Koru da 1 Nisan tarihli köşesinde Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı. Taha Kıvanç, yazısında AKP'nin seçim kampanyasında Tayyip Erdoğan'ı ön planda kullanmasını eleştirip, AKP içinde şu yorumun yapıldığını da aktardı: "Tayyip Bey; çıkan sonucu da partisine değil kendisine tepki olarak yorumluyordur. Beklediğini alamadı çünkü."

Gül, Tayyip'e karşı televizyon mu kuruyor?

Çevresindekilere Cumhurbaşkanıyla ilgili olarak: "omuzlarımın üzerinden ateş ediyorlar" diyen Erdoğan ve Abdullah Gül'ün ekipleri şimdi karşı karşıya geldiği söyleniyor.

Abdullah Gül, ulusal çapta yayın yapacak bir televizyon kanalı kurdurmak için yandaşlarını harekete geçiyor. Kayseri merkezli yayın yapan yerel bir televizyon kanalının ulusal yayını için hazırlıkları tamamlandığı belirtiliyor. Seçimden birkaç hafta önce bu televizyon için uydu frekansı tahsis ettiriliyor. Televizyonun teknik donanımı Almanya'dan getirtiliyor. Televizyon kanalının kuruluş işini, Gül'e yakınlığıyla bilinen Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki yürütüyor. Yine Kayseri'deki Gül'ün en önemli destekçilerinden Boydak Holding de televizyonun gizli finansörlüğünü yapıyor.

Gül-Erdoğan kapışmasında Kayseri üs rolü oynuyor

AKP içindeki Gül-Erdoğan yarışında Kayseri önemli bir rol oynuyor. Kayseri'deki saflaşma özellikle 22 Temmuz seçimlerinde su yüzüne çıkmıştı. Abdullah Gül, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Özhaseki'yi de milletvekili yaparak Ankara'ya getirmek istemiş, Erdoğan'ın son andaki müdahalesiyle Özhaseki listeden çıkarılarak yerine Mustafa Elitaş yazmıştı. Kayseri listesindeki tek Erdoğancı aday olan Elitaş, 5'inci sırada girdiği seçimleri kazandıktan sonra Erdoğan tarafından AKP Grup Başkanvekilliğine taşınmıştı.

Sanki kedi yavrusu gibi: “6 bakanı kapı dışarı koyarım” deniyor!

Seçimlerden bir gün sonra Bakanlar Kurulu toplantısındaki istifa tartışmasının Sabah Gazetesi'ne yansıması, Hükümet içindeki gerilimin ulaştığı boyutu göz önüne seriyordu. İlginçtir, Tayyip Erdoğan’ın yakın arkadaşı ve damadının patronu Çalık'ın gazetesi Sabah'ta çıkan bir haber, Tayyip Erdoğan'ın büyük tepkisine neden oluyordu. Sabah 1 Nisan'da, Bakanlar Kurulu toplantısında konuşulanları ve bakanların istifalarını sözlü olarak sunduklarını yazıyordu. Toplantıda, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, 'partiyi başarısız gösterir' gerekçesiyle istifalara itiraz ettiği bilgisi de gazetenin haberinde yer alıyordu.

Erdoğan bu habere o kadar sinirleniyordu ki, ağzından çıkan sözlerin ne gibi sonuçlar doğuracağını hesap edemeyecek duruma getiriliyordu. Erdoğan G-20 zirvesi için İngiltere'ye uçmadan önce havaalanında bu konuyla ilgili soruya "toplantıda konuşulanlar dışarı sızdırdıysa, bunu sızdıran 6 bakanı da dışarı koyarım" diyordu. Erdoğan, tepki gösterdiği bu haber için gazete yöneticilerini de aradığını ve gazete yöneticilerinden "6 bakandan da teyit aldık" cevabını aldığını da ağzından kaçırıveriyordu. Erdoğan'ın "6 bakan" ifadesi şaşırtıcıydı. Çünkü, Sabah'ın haberinde böyle bir sayı verilmiyordu.

Cemil Çiçek Ergenekonculukla suçlanıyor!

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in seçim sonuçlarıyla ilgili Hürriyet Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu'na yaptığı değerlendirmeler de kırılmanın bir başka merkez üssü oluyordu. Çiçek'in, "DTP Iğdır'ı aldı, yani Ermenistan sınırındalar, güvenliğe dikkat etmek gerekir" demesinin ardından başta Taraf olmak üzere Amerikancı ve neoliberal tüm gazeteler Çiçek'e yönelik kampanya başlatıyordu. Bu açıklama üzerine AKP yöneticileri basın aracılığıyla tartışmaya başlıyor ve Nihat Ergün, “Çiçek sanki bir başka partinin mensubuymuş gibi değerlendirmeler yaptı” diye çıkışıyordu.

Ahmet Altan 1 Nisan günü Taraf’taki köşesinde, şu ifadeleri kullanarak Cemil Çiçek'i Ergenekoncu olmakla suçluyordu: "AKP'nin içinden dört kişi daha Çiçek gibi konuşsun, Ergenekon'a, askerî darbeye, 'yok mu kapatılacak bir parti' diye ortada dolaşan Anayasa Mahkemesi'ne gerek kalmaz. AKP kendi kendine kadük olup silinir ortadan. Belki de bunu bildikleri için Ergenekoncular, AKP'yi bölme planı yaparken ilk sıraya Çiçek'in ismini yazmışlar. Çiçek, AKP'yi sadece bölmez, bir fırsat verilirse un ufak eder. Hatta anlayabildiğim kadarıyla, bir fırsat verilmezse de bunu yapmak niyetinde."

Fetullahçı siteler: "Cemaate düşman bakan" ilan ediyor

Hemen ardından Fetullahçı internet sitelerinde Cemil Çiçek'e yönelik bir kampanya başlıyordu. Aktif haber isimli internet sitesi, Cemil Çiçek'in derin ilişkilerinin Ankara'da uzun süredir konuşulduğunu, özellikle de TSK'nın en şahinlerinden dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Aytaç Yalman'la samimi olduğuna dair bir haberi okuyucularına duyuruyordu. İnternet sitesi, Yalman'ın emekli olurken dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e veda ziyaretinde bulunmasını, Çiçek ve Doğan Grubu arasındaki iyi ilişkileri kurulmasını haberine kanıt olarak gösteriyordu. Haberde ayrıca Çiçek'in Yahudi Cemaati lideri Bensiyon Pinto'yla samimi olduğu ve Çiçek'in dünürü Nurcan Cicioğlu'nun da Fenerbahçe Lions Kulübü'nde 2003-2004 yılları arasında başkanlık yaptığı da özellikle vurgulanıp, Çiçek'in muhafazakar çevredeki itibarı iyice zedelensin isteniyordu. Yine aynı sitede "Çember Çiçek için daralıyor" ve Fetullahçıların gasteci.com adlı sitesindeyse "Cemaate düşman Bakan Cemil Çiçek" başlıklarıyla yazılar yayınlanıyordu. Ama nedense, Fetullah Gülen’in ABD Siyonist Yahudi Lobilerinden madalya aldığı ve onların himayesinde “İslam’ı yozlaştırma hizmeti” yaptığı yazılmıyordu.

Çiçek yetmez, Hilmi Güler de Ergenekoncu yapılıyor!

Aynı internet sitesi, bir tören dönüşü dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un arabasına bindiği gerekçesiyle Enerji Bakanı Hilmi Güler'i de Ergenekoncu ilan ediyordu. Haberde, Bakan Güler'in Beypazarı'ndaki Bor madeniyle ilgili bir tören sonrası, dönüşte dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur'un makam otomobiline bindiği, ikilinin Ankara'ya kadar koyu bir sohbet içine girdiği ve bu sohbetle başlayan samimiyetin sonrasında da devam ettiği belirtiliyordu.

Aynı Bakan'ın Ergenekon davası sanığı Albay Levent Göktaş'la da samimi olduğunu iddia eden site, Erdoğan'ın tüm bu gelişmelerden haberdar olduğu ve Kabine revizyonunda bu derin bağlantıları göz önünde bulunduracağını savunuyordu.

Kabinede "Gül-Erdoğan kavgası" derinleşiyor

AKP'deki erimenin faturasını Recep Tayyip Erdoğan'a kesen Gül ekibi, kabine değişikliği konusunda bastırıyordu. Abdullah Gül ekibinin bazı bakanları hedef alan kampanyası sürerken, Erdoğan da bu kampanyaya nasıl karşı koyacağını ekibiyle tartışıyordu. Öte yandan geçen haftaki "Gül Tayyip'e muhalif televizyon kuruyor" haberimiz Gül ekibinde tedirginliğe neden oluyordu.

Cemaatler koalisyonu AKP'de başlayan hesaplaşmanın, partiyi bölünmeye kadar sürüklemesinden korkuluyordu. Tayyip Erdoğan'ı kontrol altında tutmayı sürdürmek isteyen Gül ekibi, başlattıkları kampanyanın amacının: "Kabinedeki Erdoğancı ağırlık tasfiye edilecek, yerine Abdullah Gül'ün adamları getirilecek" deniyordu.

Gülcüler "yanıltma taktiği”yle bakan hazırlıyor

Seçimin hemen ardından başarısızlığın faturasını Erdoğan'a kesen Gülcü köşe yazarları, kabine revizyonunda hedef aldıkları kişileri karalama kampanyası başlatıyordu. Cemil Çiçek ve Hilmi Güler gibi bazı bakanları hedef alan yayınların ardından, yeni bakan isimleri dillendirilmeye başlanıyordu. Örneğin, Hilmi Güler'in yerine AKP Kayseri Milletvekili Taner Yıldız'ın getirileceği söylentisi yayılıyordu. Söylentiyi yayanlar, Yıldız'ın Erdoğan ekibinden olduğunun da altını çizerek Yıldız'ı kabineye sokmaya çalışıyor ve sonunda başarıyordu.

Erdoğan, ekibiyle "mini zirve" yapıyor

Gülcülerin kılıçları kuşanması üzerine Erdoğan da kendi savaş ekibini hazırlıyor ve kendi ekibini 8 Nisan sabahı Üsküdar'daki evinde toplantıya çağırıyordu. 4 saat süren toplantıda Egemen Bağış, Faruk Çelik, Zafer Çağlayan ve en önemlisi de Cüneyd Zapsu bulunuyordu.

AKP kulislerinde, bu mini zirvede 'kabine savaşı'nın yanı sıra 'parti içi temizlik' operasyonunun da masaya yatırıldığı konuşuluyordu. Bu senaryoya göre Kasım ayında yapılacak AKP Olağan Büyük Kongresi öne alınarak, Eylül ayına olağanüstü büyük kongreye gidilecek, bu sayede hem parti vitrini hem de TBMM'deki vitrin yenilenecek” deniyordu. Ama en önemlisi, her iki ekip de, parti yönetiminde ve temsiliyette daha fazla söz sahibi olabilmek için tüm kozlarını oynuyordu.

Tayyip Erdoğan'dan Abdullah Gül'e suçlama geliyor

AKP'deki saflaşmada CIA/MOSSAD imalatı "muhafazakar demokratlık" misyonunu A. Gül sahipleniyordu. Tayyip Erdoğan'a ise "Milli Görüş"ün devamı kimliği kalıyordu. Erdoğan'ın, giderek daha kesin hatlarıyla ABD ve İsrail'den uzak bir görüntü vererek iç güçlerden destek almaya çalışacağı konuşuluyordu. Ancak AKP hükümeti dış destek olmadan varlığını sürdüremez. Gül de dış destek kozuyla Tayyip'i susturuyordu. Batıcı yazarlar kampanya halinde Erdoğan'ı topa tutarken, Gül'ü parlatıyordu.

‘Omzumun üzerinden ateş ediyor ve sırtımdan geçinmeye çalışıyordu!?

Tayyip Erdoğan yakın çevresine Abdullah Gül'den yakınarak böyle söylüyordu. Bu sözü Ergenekon için söylüyordu ama genel bir anlam yüklüyordu.

Ancak son gelişmeler, Abdullah Gül'ün artık Tayyip Erdoğan'ın omzunun arkasında olmadığını ortaya koyuyordu. Gül, Erdoğan'ı siper edinemiyordu.

Son İsrail saldırısı Erdoğan ve Gül arasındaki çelişmenin daha belirginleşmesine yol açıyordu. Önümüzdeki günlerde koltuğunu bırakacak olan İsrail Başbakanı Ehud Olmert, Türkiye'yi ziyaretinin ardından Gazze'ye yönelik büyük bir katliam başlatınca, Tayyip Erdoğan'ın tepkisi beklenenden büyük oluyordu. Gerçi Tayyip Erdoğan, daha önce de İsrail saldırganlığı konusunda sert açıklamalar yapmıştı ama bu seferki farklıydı. Olmert, Türkiye ziyaretinde Tayyip Erdoğan ile 5 saat baş başa görüşmüştü. "BOP eşbaşkanlığı" misyonu çerçevesinde İsrail-Filistin, İsrail-Suriye arasında, Haaretz gazetesinin deyimiyle "kuryelik" yaptırılan Tayyip Erdoğan, saldırının ardından "kandırıldım" açıklamasını yapıyordu. Bu çıkışın, diplomatik bir değerlendirme olmaktan çok kişisel bir serzeniş ve tepki olduğu sırıtıyordu. Ancak, Abdullah Gül'ün İsrail saldırısı karşısında Tayyip Erdoğan'a göre ton farkı da gözden kaçmıyordu.

Olmert, Tayyip Erdoğan'ın yanı sıra Abdullah Gül ile de Çankaya Köşkü'nde görüşmüştü. Ziyarete, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ertuğrul Apakan da katılmıştı. Diplomatik kaynaklar, Hamas ile ateşkesin sona ermesinin ardından İsrail'in böyle bir saldırı planladığının belli olduğunu, Olmert'in Türkiye ziyaretinde bu mesajı verdiğini kaydediyordu.

Ergenekon tertibinde Gül, Tayyip'i öne mi sürüyordu

Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül arasındaki çelişmenin kökleri AKP'nin kuruluş yıllarına kadar uzanıyordu. Ama giderek derinleşmesi ve ikisinin farklı kamplara doğru çekilmesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dayanıyordu. Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesinin ardından Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı adayı olarak sahneye çıkması ve bu konudaki ısrarını sürdürerek Çankaya'ya tırmanması, Tayyip Erdoğan'ın gönülsüzce sürüklendiği bir süreç olmuştu.

Aynı süreçte Ergenekon tertibinin de düğmesine basılıyordu. Düğmeye basan ise doğrudan Abdullah Gül'dü. Danıştay suikastinin ardından MİT ve Emniyet'in brifingiyle süreç başlatılmış, Gül, "Bir Savcı bulun, bunları delillendirsin" talimatını veriyordu. Savcı bulunuyor ve Cumhurbaşkanlığı seçim tartışmalarının yoğunlaştığı günlerde hazırlıklar tamamlanıyordu. Haziran 2007'de Ümraniye bombalarıyla başlayan operasyon, Abdullah Gül'ün seçimlerden sonra Çankaya Köşkü'ne çıkışının ardından bir üst aşamaya sıçratılıyordu. Çankaya'daki mevziye oturan Abdullah Gül, operasyonun yoğun günlerinde perde gerisinde duruyordu. Hatta İlhan Selçuk'un gözaltına alınması üzerine Cumhuriyet'in Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ile görüşüp bu duruma tepki gösterir pozu veriyordu. Gül, bu süreçte, sanki Tayyip Erdoğan'ı öne sürüyordu.

Tayyip Erdoğan'a gayrı resmi danışmanlık yapan Şükrü Karaca, 31 Mart 2008 tarihli Milliyet'te Devrim Sevimay'a verdiği röportajda Ergenekon operasyonunu değerlendirirken şunları söylemişti:

Şükrü Karaca: "Başbakan bu işte siyasi kurban" itirafında bulunuyordu

"Başbakan bu işte siyasi kurban. Çünkü birileri Başbakan'ın arkasında durmuş omzunun üzerinden ileriye doğru ateş ediyor. Ama ne yazık ki Başbakan o omzundan ateş edenleri teşhis etmekte, bunların hangi komplikasyonlara yol açacaklarını öngörmekte bazı sıkıntılar, eksiklikler yaşıyor. Yoksa bir siyasetçi hiçbir şey yapmasa bile en azından kendini koruma içgüdüsüyle buna mani olurdu.

-Bu gücün AKP'yle ilişkisi nedir?

-Bu tür unsurlar pazarlıkçı unsurlardır. O yüzden bunların AKP'yle işbirliği tamamen taktikseldir. Bugün Erdoğan'la iş tutarlar, yarın başka biriyle... Onların geleneksel tarzı budur. Çünkü kendileriyle sınırlı bir Türkiye tarifleri vardır ve ona ulaşmak için son derece pragmatiktirler. Sonuçta kimseye karşı bir mesuliyetleri yok, o yüzden iktidarlar zayıflar, onlar zayıflamazlar.

-Size göre ne yapmalı Başbakan?

-Başbakan şu anda sırtında birilerinin yükünü taşıyor; bu kamburdan kurtulmalı. Kendi kontrol edemediği unsurların devleti huzursuz etmesinin önüne geçmesi lazım."

Karaca ayrıca, "Davul Başbakan'ın omzunda, ama sanki tokmak başkasının elinde. O tokmağı geri alması gerekiyor Başbakan'ın” değerlendirmesi yapmıştı. Kapatma davası Erdoğan'ın tokmağı eline almasını erteledi. Kapatma davasının sonuçlanmasının ardından Abdullah Gül'ün özellikle Ermenistan ziyaretiyle başlayan süreç ve Irak'ta Kukla Devlet'in kabulü ve PKK'ya af konusundaki atağı, Karaca'nın deyimiyle Tayyip Erdoğan'ı tokmağı eline alması için hamle yapmaya sevk etti.

Tayyip Erdoğan, "kuvvetli adamım. Sırtıma çıkıp, benden kuvvet alıyor. Benim arkama saklanarak ateş etti Ergenekon'a ve Ordu'ya!" diyordu.

Başbuğ: "Herkes doğru yerde dursun" derken, Erdoğan: "ben doğru yerde duruyorum" yanıtını veriyordu

Aktütün baskının ardından Taraf gazetesinden Ordu'ya yönelik CIA destekli ağır saldırıları üzerine Gül-Erdoğan çelişmesi yeni bir boyut kazanıyordu. Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un "Herkes doğru yerde dursun" "çağrısından" sonra, "Ben doğru yerde duruyorum" diyerek yeni yerini ilan ediyordu. Abdullah Gül artık Tayyip Erdoğan'ın arkasına saklanamıyordu.

Fehmi Koru'nun Gül adına çıkışı: "Erdoğan Obama gibi geldi, Buş gibi oldu"

İşte bu süreçte Abdullah Gül açıktan Tayyip Erdoğan ile mücadele başlatıyordu. Fehmi Koru'ya, "Obama gibi geldi, Bush gibi oldu" çıkışını yaptıranın Gül olduğu söyleniyordu.

Aynı dönemde Taraf gazetesi ve Fetullahçı çevrelerin Tayyip Erdoğan'a bindiren açıklamaları arka arkaya gelmesi dikkat çekiyordu. Bu çevrelerden özellikle, "Ergenekon'un Ordu'daki uzantılarına da dokunulmalı ama bunun için siyasi irade lazım" çağrıları dikkat çekiyordu.

Yine aynı çevreler, Tayyip Erdoğan'ın DTP'yi eleştiren sözlerine karşı günlerce kampanya yapıyordu. Bu arada aynı çevrelerin Abdullah Gül'ü parlatan sunuşları gözlerden kaçmıyordu.

Önder Aytaç-Emre Uslu ikilisi 13 Aralık'ta Taraf’ta Ergenekon tertipçilerinin “gizli korkusunu” ele veren bir yazı kaleme alıyordu. Aytaç-Uslu ikilisi, mahkemenin tavsadığını ve tertibin üzerlerine yıkılmakta olduğunu saptıyor ve bu durumdan yerel seçimler öncesinde iktidarın büyük puan kaybedeceği, okların Hükümet'e yöneltileceği tehdidiyle Erdoğan'ı yeniden yanlarında saf tutmaya çağırıyordu. Yazıdan bazı bölümler şöyle:

"(...) Washington'daki etkili çevreler, bu konuda (Ergenekon kastediliyor) üniformalı Türk bürokrasisinden umudunu kestiler, ama her şeye rağmen yine de hükümet'in nerede durduğunu da çok merak ediyorlar.

"(...) Öncelikle Amerika'nın Türkiye ile olan siyasal ve kurumsal ilişkileri yeniden sorgulanacak. Sonradan da Amerika'nın bütün bu ilişkileri, Ergenekon operasyonunun düzenletmek için kurduğunun altı kalın çizgilerle çizilecek. Şimdiden bazı merkezlerden planlandığını duyduğumuz bu büyük psikolojik harekat kampanyasının mahkemenin sonuçlanmaya başladığı dönemlerde büyük gürültüyle kamuoyuna yandaş Ergenekon medyası ve köşe yazıcıları tarafından duyurulacağını sanıyoruz.

"(...) Mahkemenin ne zaman biteceği bilinmez, ama önümüzdeki Mart seçimleri öncesinde böylesi bir psikolojik harekat kampanyası ile AKP iktidarı hedefe oturtulacak gibi."

Ermeni özür bildirisi çelişmeyi derinleştiriyor

Ermeni özür bildirisi Erdoğan ile Gül arasındaki çelişmeyi iyice derinleştiriyordu: "Özür diliyorum"cuların bildirisine Tayyip Erdoğan tepki gösterirken Abdullah Gül destek çıkıyordu. Gül açıklamasında çok açık bir şekilde "özür diliyoruz"cuların bildirisini savunuyor, yürütücüsü olduğu "Ermeni açılımı"nın parçası olduğunu "bunun yolu buradan geçer" sözleriyle vurguluyordu.

Gül, konuyla ilgili soruya şu yanıtı veriyordu: "Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor... Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer".

Tayyip Erdoğan ise Gül ile aynı gün yaptığı açıklamada imzacılara sert çıkıyordu:

"Herhalde onlar böyle bir soykırımı işlemiş olacaklar ki özür diliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle bir sorunu yok. Yani eğer ortada böyle bir suç varsa suç işleyen özür dileyebilir. Ama ne benim ne ülkemin ne milletimin böyle bir sorunu yok. Yani yazarlar, çizerler böyle demiş diye, böyle bir kampanya başlatmış diye bu kampanyaya uymak, bunu kabul etmek bizim tarafımızdan kabul edilebilecek bir şey değildir. Ben şahsen başlattıkları o kampanyayı kabul etmiyorum, desteklemiyorum ve onun içinde de yer almam. Çünkü suç işlemedim ki özür dileyeyim. Böyle bir şey yok ortada. Tarihçilerin tartıştığı bir konu var ortada, bu tartışılıyor. Ben bu yazarçizerlerimizi de anlamakta doğrusu zorlanıyorum. Nasıl bir yaklaşımdır anlamak mümkün değil" diyordu.

TÜSİAD’ın yanından Tayyip'e salvo

Ekonomik kriz tartışması Abdullah Gül için de bir fırsat oluyordu. Abdullah Gül, 19 Aralık'ta Ankara'da TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısına katılması bile başlı başına Hükümet'e mesaj niteliği taşıyordu. Çünkü Tayyip Erdoğan, TÜİSİAD çevrelerinin ekonomik kriz konusundaki çıkışlarını "fırsatçılık" olarak nitelemiş ve açık tutum almıştı. Gül, toplantıda yaptığı konuşmayla da Hükümet'e iş dünyası adına çağrı yapıyordu:

"Türkiye'nin ekonomik krizden etkilenmeyeceğini düşünmek mantıklı olmaz. Uzaktan gelen dalgalar Türkiye gemisini dalgalandırmaya başladı. Hükümet, iş dünyası büyük bir dayanışma içine girmez ve suçlayıcı söylemlerden kurtulamazsa hep beraber kaybederiz."

Belli ki Abdullah Gül "uzaktan gelen dalgalar"a göre yelken açmak için harekete geçiyor. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ile Abdullah Gül'ün vurgularındaki paralellik kimsenin gözünden kaçmıyordu.

AKFEN Holding'in patronu Hamdi Akın'ın Abdullah Gül için söylediği iç gıcıklayıcı sözleri de toplantıya damga vuruyordu. Hamdi Akın toplantıdaki konuşmasında Abdullah Gül'e "Sizin Başbakanlığınız döneminde ekip ruhu vardı. Bakanlar birbirleriyle kardeş gibiydi. Şimdiki Hükümet takım ruhu yaratamadı. Bırakın iş alemiyle işbirliği yapmayı kendi aralarında bile anlaşamıyorlar" diyor ve Gül bu sözler üzerine gülüyordu. Toplantıda en fazla alkışı Akın'ın konuşmasının alması da dikkat çekiyordu.

Aynı gün Tayyip Erdoğan ise İstanbul'da Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu'nun toplantısına katılıp şunları söylüyordu:

"Krizden kendisi için yarar, fırsat devşirmeye çalışanlar var. Bu çevrelerin de bu rakamlara, gelişmelere bakıp, bundan vazgeçmelerini diliyorum".

Gül'ün ABD ile gizli sözleşmesindeki “PKK'ya af planı” kafa karıştırıyor

Abdullah Gül'ün, tarafları Talabani-Barzani-DTP-PKK olan ABD'nin Kürt planındaki rolü ortaya çıkıyordu. Talabani, 23 Aralık günü Akşam gazetesinde Hüsnü Mahalli'ye verdiği röportajda, Abdullah Gül ile Mart ayındaki Türkiye ziyaretinde PKK'ya af konusunu konuştuğunu, ancak Tayyip Erdoğan'ın Temmuz ayındaki Bağdat ziyareti sırasında konunun görüşülmediğini belirtiyordu. Talabani, süreci Abdullah Gül ile yürüttüğünü ifşa ediyor ve daha önemlisi Gül'den bu konuda söz aldığını ima ediyordu.

Gül'ün "kulak rahatsızlığı" nedeniyle ertelenen Diyarbakır ve Erbil-Kerkük ziyaretlerinin de bu çerçevede düzenlendiği biliniyordu. Gül, ABD'nin iki aşamalı planı çerçevesinde, önce Diyarbakır'da "Kürt açılımı" mesajı vermesi, ardından Kukla Devlet'i resmen tanıma doğrultusunda, aynen Ermenistan ziyaretinde olduğu gibi Cumhurbaşkanı düzeyinde resmi tavır göstermesi isteniyordu. Plan erteleniyor, ama iptal edilmiyordu. Gül, konuyla ilgili sorulara, altını çizerek "iptal etmiş değilim" diye yanıt veriliyordu.

Abdullah Gül, Talabani'nin PKK'ya af doğrultusunda adımlarla ilgili açıklamalarını, "Güzel sözler. Herkes bir şey yapmaya çalışıyor" diyerek destekliyor, buna karşılık, Tayyip Erdoğan Irak Başbakanının ziyareti sırasında "Bu konu bizim iç işimiz. İsteyen etkin pişmanlık yasasından yararlanır" diye af konusuyla ilgili farklı tutum alması dikkat çekiyordu.

Abdullah Gül, hükümeti bölme çabası mı yürütüyor?

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda kendi adamları vasıtasıyla ayrı bir kanaldan Hükümet işlerine karışmasından son derece rahatsızlık duyuyordu. Abdullah Gül'ün önce dış politika konularında daha sonra da diğer konularda öne çıkması, Tayyip Erdoğan'ın otoritesini zorlayan ve ondan farklı girişimlerde bulunması, rahatsızlığı artırıyordu.

AKP'de "3 K" kuralı işliyordu:

1) Karadenizliler 2) Kayserililer 3) Kürtler

Kayseri grubu (Orta Anadolu grubu) A. Gül'ün denetimindeydi. Karadeniz, Tayyip'in ekibiydi. Batı/Orta Karadenizliler A. Gül'e yakın görünmekteydi.

Kürt milletvekilleri üzerinde esas ağırlığın Abdullah Gül'de olduğu belirtiliyor, AKP'deki iç kapışmanın da Tayyip Erdoğan'ı güçlendireceği değerlendiriliyordu.

Gül, kabine içinde kilit bakanlıkları kontrol ediyordu. Ali Babacan ile Abdullah Gül'ün beyin takımındaki Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanlığındaki önemli operasyonları Gül adına yürütüyordu. Dış politika konusunda en güvendiği isimlerin başında gelen Davutoğlu'nun Gül için bir işlevi daha bulunuyor: "Tayyipçi ekibe karşı koymak ve Gül'ü bu ekibin dış politika oyunlarından korumak" Ve bu yüzden Kırım kökenli Karaimlerden ve Ülker’in dünürlerinden Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı yapılıyordu. Ali Babacan da Kırımlıydı. Karılarının adı da “Sara”, kızlarının “Sefure” olması da dikkat çekiyordu.

Gül, Tayyip Erdoğan ekibine karşı Davutoğlu'naun önemini göstermek için Ona Büyükelçilik unvanı veriyordu. Erdoğan ekibinin ise Davutoğlu'nun fazla öne çıkmasından dolayı "rahatsız olduğu" belirtiliyor, ama Dış Bakan atanmasına mani olamıyordu...

Gül'ün güvendiği bir başka isim de İçişleri Bakanı Beşir Atalay oluyordu. Atalay, Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü'nden İrtica'ya göz yumduğu için alınmıştı. Abdullah Gül'ü siyasete hazırlayan araştırma kuruluşu ANAR'ın başındayken yaptığı kamuoyu araştırmalarında, AKP'yi sürekli yüksek gösteren anketler yaptırıyordu. Ayrıca bu anketleri medyaya da yazdırdı. AKP'nin kuruluşu ve ilk toplantıları da ANAR'da yapılıyordu.

Gül, önemli konularda ona danışmadan adım atmıyordu. Çünkü, Atalay üzerinden Emniyet'te kontrolü sağlıyordu. “Emniyet'teki bu ekibin, gerekirse Tayyip Erdoğan'ı da harcamaya hazır olduğu” konuşuluyordu ve bu bilgileri aktaran Aydınlık, nedense: “Dış güçlerin ve Siyonist-Yahudi Lobilerinin, AKP gibi işbirlikçi partileri, daha rahat kullanmak ve güdümünde tutmak için, böylesi hizipleşmeler çıkardıklarını ve her iki tarafı da kendilerine daha mecbur ve mahkûm konuma taşıdıklarını” atlıyordu.

Arap basınını: Davutoğlu’nu Kissinger’e benzetiyor!

Başbakan Tayip Erdoğan’ın dış politika danışmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığına atanmasına Arap basını geniş yer ayırıyordu. Suudi Arabistan’ın El Riyad gazetesi, Ahmet Davutoğlu’nun Amerika’nın ünlü Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’e benzetiyordu. Kissinger’in, görev yaptığı 1973-1979 yıllarında Ortadoğu barışı için etkin rol oynamış, İsrail ile Mısır arasında diplomatik ilişki kurulmasını sağlamış, Yahudi asıllı bir Siyonist olduğu biliniyordu.

Ürdün'de yayınlanan El Ghad gazetesinde çıkan bir makalede de Davutoğlu'nun, yedi yıllık AK Parti iktidarı dönemi boyunca Türk dış politikasının 'temel direği' olarak görüldüğüne dikkat çekilerek "Son yıllarda Türk siyasetindeki derin okumalar, Davutoğlu'nun düşüncelerini okumadan tamamlanmaz" deniliyordu. Yazıda, Davutoğlu'nun 'stratejik teorisyeni' olduğu yeni Türk dış politikası 4 temele dayandırılıyordu:

1- Türkiye'nin eksenler içinde taraf değil, merkez ülke olması.

2- Komşu ülkelerle sıfır sorun politikası

3- Çok boyutlu siyaset anlayışı

4-Siyasi çekişmelerle mücadelede ekonomik gerçeklere öncelik tanınması…

Yani, kahramanlık rolüyle, bölgede İsrail’e dayalı hizmetkârlık siyaseti güdülüyordu.

Sn. Abdullah Gül, Mahmut Abbas’ı destekliyor!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Orta Doğu'da gerçek barış sağlanabilmesi için, iki bağımsız devletin yan yana yaşaması ve başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti'nin kurulması gerektiğini" söylüyordu. Gül, Türkiye'ye çalışma ziyareti gerçekleştiren ve daha önce sürpriz bir şekilde Kıbrıs Rum yönetimiyle Türkiye aleyhine ilişkilere giren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Çankaya Köşkü'ndeki baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenleyerek: Abbas'ı, geçen Şubat ayındaki ziyaretinin ardından bir kez daha Türkiye'de ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu.

NEVZAT GÜNDÜZ-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EYLÜL2009

MEHMET KALYONCU’NUN İTİRAZ VE İTİRAFLARI VE FETULLAHÇILARA ÇAĞRI!

Soner Çağaptay Yahudi asıllı “Beyaz Efendi Türkler” takımındandı. Yani Sabataist’ti ve Amerika’daki Siyonist düşünce kuruluşlarının önde gelen bir adamıydı. Newsweek Dergisinde (17.05.2009) “Türkiye’deki Cadı Avının Ardında Yatanlar” başlıklı yazısında, Fetullah Gülen’cilere ve AKP’cilere, tenkit görüntülü bazı dolaylı tavsiyeler yapmıştı.

a-  Biz (Siyonist Lobiler) Fetullahçılık hareketini çok daha önemli günler için hazırlıyoruz. Siz ise, Ergenekon gibi kof davalara fazla dalmak ve sahip çıkmakla, potansiyelinizi ucuza ve lüzumsuzca harcıyorsunuz!

b- AKP Ergenekon bahanesiyle ölçüyü kaçırmak ve bu davayı bir intikam aracı olarak kullanmaya kalkışmak suretiyle, AB’ye giriş sürecini sıkıntıya sokmakta ve sekteye uğratmaktadır. Oysa ABD’nin gizli Derin Devleti olan Yahudi Lobilerinin Siyonist Dünya Hakimiyeti planları açısından, Türkiye’nin AB’ye katılması ve böylece milli kimlik ve bağımsızlığının kısırlaştırılması, hayati önem taşımaktadır!

c-  Bay Beyaz Türk Soner Çağaptay, bu örtülü önerilerine tarafsızlık kılıfı ve tutarlılık kazandırmak; Fetullahçıların devlet kademelerindeki örgütlenme gücünü hatırlatmak ve onlara karşı çıkanların gözünü korkutmak için de, “Bunların Polis Teşkilatındaki kadrolaşmalarını ve özellikle Ergenekon takip ve tutuklamalarındaki kaba ve katı tutumlarını güya tenkit ediyor” tavrı takınmıştı. Ama bu dolaylı desteği, bay Fetullahçılar bir saldırı olarak algılamış ve Todays Zaman’da Mehmet Kalyoncu, onu yalanlamaya çalışırken, kendi yamukluklarını ve Siyonist-emperyalist (Yahudi-Haçlı) ittifakının bir yan kuruluşu olduklarını da, şöyle itiraf buyurmuşlardı:

“Soner Çağaptay’ın amacı, ileride Gülen hareketinin aleyhine kullanılabilecek yazılı materyal üretme gayesini de güdüyor olabilir. Göze ilk çarpan, Çağaptay'ın, Gülen hareketini tarikat olarak tanımlaması ve sırf savcılar tarafından aranan kişileri tutukladığı için, Türk polislerinin bu tarikatın üyesi olduğunu iddia etmesi. Bir sivil toplum hareketi olarak içlerinde Müslümanların, Hıristiyanların, Yahudilerin, Hinduların, Budistlerin, agnostiklerin, ateistlerin ve daha başkalarının bulunduğu dünya çapındaki sivil toplum örgütleriyle birlikte dinler arası ve kültürler arası diyalogu teşvik eden ve yüzü aşkın ülkede okullar, hastaneler ve başka hayır kurumları açmaları için hayırseverleri harekete geçiren Gülen hareketi bir tarikata pek de benzemiyor.

Durum böyle değilse; dinler arası diyalogu teşvik edecek bir jest olarak 1997 yılında Fetullah Gülen'i Vatikan'a davet eden Papa İkinci Jean Paul, Gülen'in başlattığı dinler arası diyalogun savunucusu haline gelen İsrail Hahambaşı Eliyahu Bakşi-Doron, Gülen'in dinler arası diyaloguna resmen destek veren Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Moskova'da Gülen'in teşvik ettiği bir okula kefil olduğu iddia edilen Türk Yahudi işadamı ve sanayicisi Üzeyir Garih ve Müslüman kökenden geliyor gibi durmayan daha pek çokları da, Çağaptay'ın iddia ettiği tarikatın üyesi olmalıydı.”[1]

Fetullahçı Mehmet Kalyoncu böylece:

  • Fetullah Gülen’in Papa II. Jean Paul’la fikir ortaklığını ve bu İslam düşmanına hürmetkârlığını
  • İsrail Hahambaşı Eliyahu Bakşi Doron’un Siyonist amaçlarına, Fetullah’ın hizmetkârlığını
  • Vatan haini Rum Ortodoks Patriği Bartholomeus’a Fetullah’ın derin saygısını ve yandaşlığını
  • Türk Yahudi ve Mason işadamlarının Fetullahçılara dünya çapındaki destek ve yardımlarını, açıkça ifşa ve itiraf ediyorlardı.

Biz yıllardır bu gerçekleri hatırlatıp toplumu uyarmaya çalıştığımızda bize; “iftira ediyorsunuz, uydurup çamur atıyorsunuz, büyük bir Allah dostunu ve hizmet ekolünü karalamaya çalışıyorsunuz!..” diye sataşanlar, şimdi kendi adamları Mehmet Kalyoncu’nun bu itirafları karşısında, ya artık gerçekleri görüp İslami ve insani bir tavır koyacaklar, veya bile bile gavur uşaklığı yaptıklarını kabullenmiş olacaklardı.

Fetullahçı ve Zaman yazarı Ali Bulaç’ın hazırladığı Kur’an Mealinde:

“Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; Onlar biribirlerinin dostudurlar. Sizden kim, onları dost edinirse, kuşkusuz (o da) onlardandır. Şüphesiz Allah (Yahudi ve Hıristiyanları dost edinen) zalimler topluluğuna hidayet vermez.”

“İşte kalplerinde hastalık olanları (bu ilahi uyarılara rağmen): “Devranın, felaketleriyle aleyhimize dönüp bize çarpmasından korkuyoruz!” diyerek (münafıkların Yahudi ve Hıristiyanlarla) aralarında (gizli ilişki ve işbirliği) çabaları yürüttüklerini görürsün. (Oysa) Umulur ki Allah (yakında) bir fetih veya katından bir emir getirecek de; onlar nefislerinde gizli tutuklarından dolayı pişman olacaklardır” (Maide: 51-52 ayet)

Ali Bulaç bu meallere ayrıca önemli bir dipnot yazmıştır:

“Bu ve devamı olan ayet; “ateist (dinsiz)lere karşı, Ehli kitap’la İttifak kurmayı, Müslümanların bağımsız kalmaları yolunda tek çare” göstermek isteyenlere ve “ehven-i şer” gibi fıkhi ve pratik bir hükmü, siyasal felsefe haline getirenlere, cevabi bir işaret görülebilir. Ancak Müslümanların, Müslüman olmayan zümrelere karşı davranışlarında aşırılığa kaçmamaları da gerekir.”

Şimdi Sn. Ali Bulaç, kalksın desin ki:

  • Ya, “Ben bu Meali ve dipnotu yazmamışım.”
  • Ve ya, “Öyle yazdım, ama aldanmışım ve yanılmışım.”
  • Ya da; “Bu gibi ayetlerin lafzı Kur’an’da duruyor, ama hükmü kaldırılmıştır. Bu nedenle Siyonist Yahudileri ve haçlı emperyalist Hıristiyanları veliler edinmek ve Hıristiyanları veliler edinmek.Onların güdümüne girmek münafıklık değil, akıllılıktır”!?

Artık, Fetullahın bir sürü Ali Bulaç gibi yazarı, Prof. etiketli ilahiyatçısı, kalkıp bu soruların doğru yanıtını, muhkem ayetlere ve sahih hadislere göre Fetullah ve avenesinin konumunu ortaya koyacaklarına; hatta televizyonlarına çıkarıp, bütün hocalarını da çağırıp, bizi susturmak, varsa haksızlık ve yanlışlıklarımızı kusturmak suretiyle; beyinlerini yıkadıkları camialarını ve tüm halkımızı rahatlandıracaklarına, niye acaba bu teklifimizden özenle ve kesinlikle korkulmakta ve kaçınılmaktadır? Hatta onların TV ve gazeteleri izin vermiyorsa, bu soruların ilmi yanıtlarını göndersinler, biz Milli Çözüm’de yayınlayalım.

Yoksa Fetullahçılar ve münafıklığa fetvacılar:

“(Manevi marazları ve münafıklıkları nedeniyle) Allah’la karşılaşıp huzuruna çıkmayı hiç arzulamayan (ahireti bırakıp dünyaya sarılan) kimselerin söyledikleri gibi:

“(Bu işimize gelmiyor) Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir!..”(Yunus Suresi: 15. ayet)

diyenler takımından mıdır?

Evet, evet… Kur’an “Furkan”dır. Yani mü’minle münafığı, sadıkla sahtekârı, çok net ve kesin ölçülerle ortaya koymaktadır. Sadakallahul-azim-Allahuazimüşşan doğru buyurmaktadır.

Bu arada Fetullah Gülen'e yakın isimlerden Hüseyin Gülerce, Newsweek’ten Murat Yalnız ve Adem Demir'in sorularını yanıtlarken:

“Milli Görüş zihniyeti Türkiye gerçeklerine uymuyor. Dinin anlaşılması ve yaşanmasında da bir farklılık var. Erbakan ve çevresindekiler artık bir köyün ihtiyar heyeti gibi. Numan Bey'in en büyük problemi Erbakan'dan bağımsız karar alamayacak olması. Erbakan'ın AB görüşleri belli... Ama toplumun büyük kesimi, Türkiye'nin AB üyesi olması gerektiğine inanıyor. Şimdi Numan Bey'in SP'si AB'ye tam üyeliği savunabilecek mi?”

“CHP; Gülen'i insafsızca eleştiriyor, sonra da 'Bunlar hep AKP'ye oy veriyor' diyor. Kardeşim sen benim oyumu almak için hiç talip olmadın ki. Halbuki CHP böyle düşünmediğini son seçim öncesindeki dini açılımlarla gösterdi. Radikal dindarlara dönük açılımlardı. Oysa, o radikallerden daha yakındır Gülen camiası CHP'ye, Radikal İslamcılara açılım yapıyor, daha ılımlı bir camiayı görmezden geliyor. Bizim CHP'ye tavrımız yok, onların bize var. Camianın AKP dışında oy verebileceği bir yer yok. Ama AKP, Milli Görüş gömleğini çıkardık diyor ama bir türlü o yaklaşımdan kurtulamıyor.”

“Biz 115 ülkede okullar açtık. Almanya'da, ABD'de, İngiltere'de... Dünyanın en kuvvetli istihbarat teşkilatları var buralarda. Kafamızdakileri onlar tespit edemiyor, Türkiye'dekiler bir bakışta anlıyor. Gizli saklı bir iş yapmıyoruz. Türkiye'deki istihbarat kurumları isterse rahatlıkla sızar bu hareketin içine” diyordu, ama; zaten ABD, İngiltere, Almanya ve diğer ülkelerde CIA ve MOSSAD gibi istihbarat örgütlerinin destek ve himayesiyle bu işleri yürütebildiklerini ve onların sinsi ve Siyonist emellerine hizmet ettiklerini gizliyordu ve sanki kimse bilmiyordu!

Üstelik Hüseyin Gülerce’nin bu sözleri: “Fetullahçılar Milli Görüş’ün evrensel prensiplerini ve İslam Birliğini engellemek karşılığı, Siyonist güçlerce desteklenmektedir” anlamına geliyordu.

Şu Sabataist Soner Çağaptay’ı biraz daha tanıyalım:

Soner Çağaptay: Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'nde etkin bir görevde bulunmaktadır. Çağaptay'ın, ABD kamuoyunu ve Türkiye'nin resmi görüşünü etkileyebilecek bir konumda bulunması, yazılarını tanınmış gazete ve dergilerde yayımlamasına kolaylık ve fırsat sağlamaktadır. (Washington Post'taki, 'Türkiye'nin Batı'ya sırtını dönüşü' başlıklı makalesi ile yukarıda bahsettiğimiz makale son örnekler.) Sık sık, fikrini bildirmek üzere, ABD Senatosu'na ve Kongre'nin Dış İlişkiler komitelerine çağrılmaktadır. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü'ndeki Türkiye araştırma programını yöneten bir insandır. Ayrıca, Arlington-Virjinya'daki ABD Dış İlişkiler Enstitüsü'nde, Türkiye'de görev yapacak olan ABD'li diplomatlara ve üst düzey askerî görevlilere eğitim verdiği konuşulmaktadır. ABD'li diplomatların, Türkiye'deki görevlerine, Türkiye'ye ve Türk toplumuna dair ne tür bir fikri alt yapıyla başladıkları da böylece ortaya çıkmaktadır.

İşte bu Soner Çağaptay Newsweek’te şunları yazmıştı:

Ergenekon davası, AKP'nin özgürlükleri kısıtlamak için kullandığı bir araç oluyor. Hepsinden öte bu dava; aynı zamanda Türk polisini kontrol eden Gülen cemaatinin gücünü, eğitim, kurs ve burs pazarındaki tekelini koruma iradesini yansıtıyor.

Misyonerlik faaliyetleri ve gönüllülük çalışmaları sayesinde, Gülen cemaati geçtiğimiz on yıllar içinde küresel düzeyde toplumsal ve politik bir güç elde etmiş görünüyor. Cemaatin Washington ve Brüksel'de lobi çalışmaları yapan iş ve düşünce grupları, dünyanın her yerinde üniversiteleri, bankaları, televizyon kanalları ve gazeteleri, ayrıca çoğu tam burslu olmak üzere 2 milyondan fazla olduğu düşünülen öğrenciye eğitim veren okulları bulunuyor.

Cemaat Türkiye'deki politik gücünü 90'larda çeşitli partilere sağladığı destek dolayısıyla ulaşmıştı. Karşılığında Emniyet ve Milli Eğitim Bakanlığı'nın en kilit pozisyonlarına cemaate yakın isimler atandı. Bu büyüyen güç, Türk ordusu 1997 yılında o sırada iktidarda olan Refah Partisi'nin politikalarının, Türkiye'nin laik anayasasını ihlâl ettiği yönündeki uyarı bildirisiyle tırpanlandı. Birbirini izleyen Refah Partisi aleyhtarı gösteriler ve bir medya kampanyası bu hükümetin sonunu hazırladı. Kısa bir süre sonra Türk mahkemelerinde Gülen aleyhine açılan davada, kendisinin takipçilerinden "sistemin ana damarları içinde ilerleyip güç merkezlerine ulaşana kadar varlıklarını kimseye hissettirmemelerini" söylediği ve Türkiye'yi kontrolü altına almak istediği” ortaya atıldı. Gülen Türkiye'yi terk edip Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşme kararı aldı.

Refah Partisi'nin küllerinden inşa edilen AKP, 2002 yılında göreve geldiğinde Gülen cemaati de bir canlanma yaşadı. Cemaat AKP'yi destekledi, bunun karşılığında üyeleri büyük ihaleler almaya başladı ve cemaatin Emniyet içindeki gücü doruğa çıktı. Ergenekon’daki son tutuklamalar da Gülen cemaatinin gücünün kanıtı sayılmıştı: Polis, AKP aleyhtarı olduğu düşünülen liberal kadınların ve aydınların evlerini dinlemiş ve ardından savcıdan bunları tutuklama kararını çıkartmıştı. Kadınlar günlerce sorgulanmış ve beraat edip bırakılmıştı. Polis dosyaları, ifadeleri ve kadınların özel hayatlarıyla ilgili detaylar Gülen cemaatinin elindeki medya organlarına sızdırıldı. Adı geçen medya organları bu kadınları terörist örgüt üyesi olarak tanımlayıp ÇYDD Başkanı Türkan Saylan'ın İsviçreli Hıristiyan bir anneden doğmuş olması dolayısıyla hakkında negatif yorumlara başladı. Gülen cemaatinin retoriğinin dinlerarası diyalogu desteklediği düşünülürse, bu da rahatsız edici ve açıklanması zor bir yaklaşımdı.

Dava, AKP'nin ve Gülen cemaatinin liberallere baskı yapmalarını ve isimlerini lekelemelerini sağlayan bir gösteri halini aldı. 26 Nisan'da Adalet Bakanı polis istihbaratının ülke genelindeki 70 bin kişinin özel telefon görüşmelerini dinlediğini açıkladı. Bu rakam Türkiye'deki neredeyse her bin Türk'ten bir tanesinin polis gözetimi altında yaşadığını ortaya koymaktaydı. Amerika Birleşik Devlerinde ise bu oran 137 binde bir olmaktaydı.

Ergenekon davası ne yazık ki, bir cadı avına dönüşmüş durumdaydı. Eğer bu konuda şüpheniz varsa herhangi bir arkadaşınızı arayıp davayla ilgili fikrini sorun. Arkadaşınız size bu dava hakkında detaylı bilgiler aktaracaktı. Bu Batı dünyasında insanların kamuda bu kadar yer eden bir davadan konuşmaktan imtina ettikleri en son vaka olan ABD'de, 1950’li yıllarda McCarty davasını hatırlatmaktaydı. Avrupa Birliği yolunda ilerlemesi gereken Türkiye, paradoksal olarak böyle bir korku ortamının içine doğru yuvarlanmaktaydı...

 

Acaba Polis Akademisi, ‘Işık Evi’ne mi çevrilmeye başlamıştı?

Polis Akademisi'nin başkanlığına Cemaat'e yakınlığıyla tanınan Prof. Dr. Zühtü Arslan'ın atanması haberi bazı gazetelerde yer almıştı.

Arslan'ın bu göreve atanması bir sürpriz değil, Akademi'de son yirmi yıl içinde yaşananların bir sonucu yani malumun ilanıydı.”

1984 yılında dönemin içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun girişimiyle çıkarılan "Akademi Yasası" bu sürecin başlangıcıydı! Akademi'nin öğretim kadrosu ve öğrencileri arasında başlayan cemaat örgütlenmesi, hızı kesilmeden 1991 yılına kadar giderek artmıştı.

1991 yılında Ünal Erkan'ın Emniyet Genel Müdürü ve Ümit Erdal'ın da Polis Akademisi Başkanı olduğu dönemde cemaat örgütlenmesine karşı mücadele verildiği saptanmıştı.

EGM Polis Teftiş Kurulu Başkanlığı'nın 1991/313 sayılı ve Başmüfettiş Ahmet Nihat Dündar ve müfettiş İzzet Sezgin Şenel imzalı raporunda Akademi'deki Fetullahçı öğretim üyeleri isim isim saptanmıştı. Okul mezunlarının görev yerlerini belirleyen kura çekimleri sırasında yapılan hileler suçüstü yapılmış ve bunlar hakkında soruşturmalar açılmıştı.

Ancak sonuçlanamamış Akademi, sanki Cemaate bırakılmıştı. Ümit Erdal görevinden alınmış, APK’ya yani kazığa çekilip etkisiz kılınmıştı. Ölene kadar da önemli bir göreve atanmamıştı.

Peki, müfettişlere ne yapılmıştı?

Haklarında inanılmaz bir iftira kampanyası başlatılmış, soruşturmalar açılmıştı. Onlar da kızağa alınmış ve bir süre sonra da emekli olmuşlardı.

Şimdi Zühtü Arslan'ın başkan olması bu sürecin son noktasıdır. Bazılarına göre artık “Işık Evleri”ne gerek kalmamıştır.

Çünkü, Polis Akademisi “Işık Evi” konumuna taşınmıştır” iddiaları kafaları karıştırmaktaydı. Burada ürkütücü olan dindar ve dürüst insanların polis olması değil, Emniyeti Fetullah Gülen üzerinden CIA güdümlü kadroların kuşatmasıydı. Ve bu konudaki soru işaretleri, hala yanıtlarını aramaktaydı.

Büyükanıt Paşa: “Bana istihbarat getirecek kurum, hakkımda istihbarat topluyor” diye yakınmıştı

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Beykent Üniversitesi'nde verdiği "Politikacı ve Ordu" konulu derste, Adalet Bakanlığı'nın İçişleri Bakanlığı'na, MİT'in Emniyet'e, Emniyet'in de MİT'e güvenmediğini belirterek, kurumlar arasındaki güvensizlik nedeniyle devletin hasta olduğunu söyledi. E. Org. Büyükanıt, "Bu kurumların uyumlu çalışmasından, Anayasa gereği Başbakan değil, Cumhurbaşkanı sorumlu" dedi. Büyükanıt şunları söyledi: "Devlette kurumlar arasında güvensizlik varsa, şüpheler varsa o devlet sorunludur. Ben asker olarak emniyetin istihbaratına güvenmiyorsam, çünkü bana istihbarat getirecek kurum benim hakkımda istihbarat topluyor. Bunlar gerçek vakalar."

E. GKB Yaşar Büyükanıt’ın bu tespitlerine katılan Aydınlık, Büyükanıt’ın, Mason ve Sabataist İttihatçılarla ilgili sözlerine karşı çıkarak:

“İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet de olmazdı! safsatasını tekrarlamıştı

"Tarih bir askerin en büyük silahıdır. İki periyodu subay çok iyi bilmeli. İlki 1830'lardan başlayıp Osmanlı'nın yıkılışına kadar olan dönem, ikincisi, belki de en önemlisi 1908-1918 İttihat Terakki dönemi. Osmanlı bu dönemde çöküşe girdi, çöküş hızlandı. Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 7 Mayıs 2009 akşamı Kanal D'de 32. Gün programında böyle söyledi. Büyükanıt'ın bu sözleri diğer açıklamaların yanında kaynadı gitti. Büyükanıt'ın açıklamalarına ilişkin yazıların hiçbirinde bu konuya değinen olmadı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışını ittihatçıların "hızlandırdığı" ve hatta yıkılışa İttihat ve Terakki yönetiminin neden olduğu iddiaları yeni değildir. Dinci-gerici tarihçilerden, liberal aydınlara kadar geniş bir yelpaze İttihatçıları hiç sevmezler. Doğaldır. Bu gurup, tarihimizde devrimci olan her şeye düşmandırlar.

Elbette İttihat ve Terakki karşıtlarının başında "Düveli Muazzama" gelir. 1908-1918 arasındaki on yıllık İttihatçı yönetimi, emperyalist Batı tarafından "hasta adam" ilan edilmiş ve emperyalist paylaşımın en büyük pastası olarak görünen bir devleti ayağa kaldırabilmek için verilen inanılmaz bir mücadele dönemidir.

Daha düne kadar bu ülkenin genelkurmay başkanlığını yapmış olan bir şahsiyetin, yakın tarihimizi böyle değerlendirmesi düşündürücüdür" demişlerdi. Bunlara göre:

Türkiye'nin 150 yıllık milli demokratik devrim tarihinin köşe taşlarının başında İttihat ve Terakki Cemiyeti sayılmalıymış.

Türkiye devrimcilerinin köklerinde Jön Türkler varmış…

İttihat ve Terakki olmasaydı Kemalizm olmazmış…

İttihatçılar olmasaydı Cumhuriyet olmazmış…

Biz de bunlara bir cümle ekleyelim: Dünya siyonizmi ve Osmanlı’ya sızmış Sabataist-Mason hainleri olmasaydı, İttihat Terakki de olmazdı!

Ümraniye bombaları ve Fetullahçı polis şeflerinin ordu düşmanlığı!

Tarih: 12 Haziran 2007

Yer: İstanbul-Ümraniye

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Terörle Mücadele polisleri Ümraniye Çakmak. Mahallesinde kimsenin oturmadığı bir gecekonduya operasyon yapmıştı. Gecekondunun çatı arasında bir sandık bulundu ve sandıktan 27 adet el bombası ile patlayıcılar çıktığı açıklanmış, 'Dalga dalga' yürütülen Ergenekon tertibi, işte böyle başlamıştı.

Aradan tam 23 ay geçtikten sonra Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının görüntüleri, 7 Mayıs 2009 günü, davaya bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesine ancak yollanmıştı.

Kamera kaydı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespiti Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekip tarafından, Ümraniye Asayiş Şube Amirliği'nde hazırlanmıştı. 7 dakika 32 saniyelik kayıt, bazı haber kanallarında da yayınlanmıştı. Ancak görüntülerde gözden kaçırılan önemli bir nokta vardı. Büroda bulunan polislerin kendi aralarındaki konuşmalar da kayda alınmıştı. İşte o konuşmalar, tertibin en önemli kanıtıydı.

Tertibin adı daha o zaman konulup konuşulmaktaydı!

“Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim hâkimi, savcıyı"!

Bu sözler, bir polis şefi tarafından, Ergenekon tertibine dayanak yapılan Ümraniye bombalarının video kaydı yapılırken harcanmıştı. Tarihin 27 Haziran 2007 olduğu, yine kamera kaydından anlaşılmaktaydı.

Oysa Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, "Ergenekon" adının, 21 Ocak 2008'de yapılan ilk büyük operasyonda şüphelilerden ele geçirildiği iddia edilen belgelerden çıktığını açıklamıştı. Nitekim Ergenekon iddianamesinde de 12 Haziran 2007'de Ümraniye'de bomba bulunması üzerine başlatılan soruşturmanın 'derinleştirildiği', böylece Ergenekon yapılanmasına ulaşıldığı yazılmıştı.

Ancak, daha ortada ne 'Ergenekon belgeleri' ne de 'derinleştirilmiş' bir soruşturma varken, Ümraniye bombaları operasyonuna katılan bir polis şefi, soruşturmanın 'Ergenekon' soruşturmasına dönüşeceğini bilinmekte ve küfürler savrulmaktaydı. Kamera kaydının 2. dakika 43. saniyesinde aynen şöyle diyor: "Soruşturma 'Ergenekon' olduğu zaman s...rim  hâkimi, savcıyı!"

F tipi polisin hedef gösteren itirafı: Bunun altında Genelkurmay vardı!?

Soruşturmanın adının daha o tarihte bilinmesinin yanı sıra, tertibin hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nin olduğu da F tipi polislerin konuşmalarından anlaşılmaktaydı.

Kamera kaydının 25. saniyesinde polislerden biri şöyle diyordu: "Bu çok önemli aslında, ne biliyon mu?" Bir diğer polis yanıt veriyor: "Bu askeriye! Askeriye demek!"

Görüntülerin 2. dakika 56. saniyesinde de hedef itiraf ediliyor: "Genelkurmay falan var bunun altında". Bu cümlenin ardından polis, konuşmasını küfrederek sürdürüyor:

-O... çocuğu.

-Genelkurmay Başkanı gerçekten toplumu kutuplara ayırdı.

-Allah'tan hakimler çok iyi yaptı.

Bombaların sayıları ve numaraları her tutanakta farklıydı

Ümraniye'de ele geçirildiği iddia edilen bomba ve fünye sayıları, düzenlenen bütün tutanaklarda ve iddianamede, bir diğerinden farklı. Hatta kafile numaraları bile birbirini tutmuyor.

Bütün tutanakları, imhadan önce ve imhadan sonra çekildiği iddia edilen bomba fotoğraflarıyla karşılaştıran Oktay Yıldırım, birbirinden farklı numaralar taşıyan 36 fünye ve 35 bomba gövdesi olduğunu saptamış. Değişmeksizin bütün tutanaklarda yer alan sadece 1 bomba ve 19 fünye bulunuyor.

-İddianamede 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünye olduğundan bahsediliyor.

-İmha öncesi çekildiği iddia edilen fotoğraflarda 27 fünye ile 9 bomba gövdesi görünüyor.

-İmha tutanağında, 27 adet bomba gövdesi ve aynı sayıda fünyenin imha edildiği; 20 adet el bombasının maşa ve gövde kısmının TEM Şube Müdürlüğü'ne teslim edildiği yazıyor.

-İmha sonrası çekildiği iddia edilen fotoğraflarda ise 28 fünye ve 27 bomba gövdesi olduğu sırıtıyor!?

Öte yandan imha sonrası fotoğraflarda 18 adet MKE yapımı bomba gövdesi görünüyor. Ancak bu bombalar imha öncesi fotoğraflarda yok.

Oktay Yıldırım, bombalarla ilgili tutanaklardaki ve fotoğraf gruplarındaki bu tutarsızlıkları, davanın 51. duruşmasında belgelerini de göstererek açıklamıştı.

Bombalar dirilmiş ve doğurmuşlardı

Tutanağa göre, bombaların 26 Haziran 2007'de imha edildiğini hatırlatarak, dikkatleri 24 Temmuz 2007 tarihinde düzenlenen bir başka tutanağa çekelim. Altında 2 polis memuru ile 2 bomba uzmanının imzası bulunan Teslim Tesellüm Tutanağı'nda, bombaların TEM Şube Müdürlüğü görevlilerine teslim edildiği bildiriliyor! Bir ay önce imha edilen bombalar dirilmiş!

Ayrıntıları, bombaların sahibi olmakla suçlanan Oktay Yıldırım'ın anlatımıyla aktaralım:

"Öldükten sonra dirilen bu bombalar, aynı zamanda doğurarak 27 maşa ve 20 gövde sayısına ulaşmıştır. Düşününüz, imha edenler 20 fünye ve 20 gövde iade ediyor, ama bir ay sonra 27 maşa ve 20 gövde olarak yeniden diriliyorlar!"

İmha için Jandarma'ya haber verilmemiş olması şaşırtıcıydı!

Dava dosyasında, bombaların imhasına ilişkin belgeler de eksik. Tutanakta bombaların "meskûn mahal dışında imha edildiği" yazıyor. "Meskûn mahal dışı" olarak tanımlanan bölge, Jandarma'nın asayiş sorumluluğunda. O nedenle Emniyet, Jandarma bölgesinde bir imha işlemi gerçekleştireceğine dair, ilgili Jandarma birimine haber vermek zorunda. Ancak dava dosyasında Emniyet ile Jandarma arasında böyle bir yazışma da yer almıyor.

İmha işlemlerinde haber verilmesi gereken bir diğer kurum İl Sağlık Müdürlüğü. Çünkü imha alanına, önlem olarak bir sağlık ekibi çağrılması gerekiyor. Ancak dava dosyasında, sağlık ekibinin de imha işlemi sırasında hazır bulunduğunu ve işleme tanık olduğunu gösteren bir tutanak yok.

Oktay Yıldırım, imha işleminin kimseye bildirilmeden yapılmış olmasını ve imha edilen bombaların dirilmesini, 51. duruşmada şöyle açıklamıştı: "Bu işlemin gizlice yapılmasının tek sebebi olabilir; Böyle bir işlem yoktur! Bu sayede, olmayan bombalar gizlice imha edilmiş gibi yapıldığı için, küllerinden dirilmiştir ya da tertibin bu kısmından haberi olmayan personel, kazayla o tutanağı tutmuştur."

Veli Küçük’ten tarihi itiraf: “İran'da kargaşa yaratmadığım için harcandım!”

E. General Veli Küçük 8 Mayıs'taki duruşmada söz alarak, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Eric Edelman'ın SESAR Başkanı İsmail Yıldız'ı üç kere ziyaret ederek: "Beni Veli Küçük ile tanıştır" dediğini anlatmıştı. E. General Veli Küçük şunları açıklamıştı:

"Dünya Azerbaycanlılar Kongresi'nde Başkan seçildim. Eğer Güney Azerbaycan'da, İran'da karışıklık çıkarırsam, bu şekilde İran'da halkı yönetime karşı kışkırtırsam BOP yerine oturacaktır” denildi. Ben bunu kabul etmedim, o yüzden buradayım.

"Benim bunu yerine getirmem imkânsızdı. Ayrıca bende o güç de yoktu, abartıyorlardı. Kazakistan'a gittim. Beni Azerbaycan'da severler. İran'da devlet bütünlüğünü savundum, Amerika'nın istediğini yapmadığım için dışlandım ve suçlandım!" İtirafları, dolaylı olarak, Veli Küçük’ün bir zaman dış güçler tarafından bazı işlerde kullanıldığını, ama vicdanını rahatsız eden ve gözü kesmeyen “İran’ı karıştırma” gibi teklifleri kabul etmediği için gözden çıkarıldığını da ortaya koymaktaydı.

Veli Küçük’ün bu itirafları, Ahmedi Nejad’ın yeniden kazandığı seçimler sonucu, İran’daki iç savaş ve isyan kışkırtıcılığını da CIA ve MOSSAD’ın yaptığı yolundaki iddialarla örtüşür durumdaydı!


[1] Today's Zaman 18 Mayıs 2009

RAMAZAN YÜCEL-MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EYLÜL.2009


1992 yılında Kudüs'te inşa edilen İsrail Anayasa Mahkemesi binası, İsrail Parlamentosu Knesset'in karşısında bulunuyor. Özel mimarisi dolayısı ile bina olumlu yorumlar almış ve mimarları eski ile yeni, ışıkla gölge ve düz çigilerle kavisleri harmanlamaları dolayısı ile övülmüşlerdi. Fakat hiç bir yorumcu veya gazeteci binada her yerde görülen okült-ezoterik sembollerden sözetmedi. Masonluğa ve Illuminati'ye dair sembollerin binanın her yerine nakşedilmiş olması bu binanın arkasındaki gücü fazlası ile belli ediyor. 

Rothschilds'lerin Evi

Rothschilds ailesi, dünya çapında bir finans ve bankacılık imparatorluğu kurmuş olan uluslararası bir hanedanlıktır. 1744-1812 yılları arasında yaşamış olan Mayer Amschel Rothschilds'in çocukları bütün Avrupa'ya yayılarak, kıtanın sosyal, ekonomik ve politik hrayatında önemli aktörler haline gelmişlerdir. İngiltere, Avusturya, Fransa ve İtalya'nın elitleri ile yakın ilişkiler kuran Rothschilds'lar geçen yüzyılların bir çok politik olayının arkasındaki gizli güç konumuna gelmişlerdir. Alternatif tarihçiler, Rothschilds'ların, Dupont'larla birlikte Illuminati'nin 13 ailesinden biri olduğunu iddia etmektedirler.

Rothschilds'lar Siyonist hareketin kurucularından biridir ve İsrail devletinin kuruluşunda aktif rol oynamışlardır. James A. de Rothschild; İsrail'in ana politik binası olan Meclis binası Knesset'i finanse etmiştir. Bu binanın önünde ise bir başka hanedan üyesi olan
Dorothy de Rothschild'in bağışı olan İsrail Anayasa Mahkemesi yeralmaktadır.

İsrail Anayasa Mahkemesi'nin girişinde ; Rothschilds'ları Şimon Perez ve İzak Rabin'le birlikte gösteren resim


Kudüs'ün bu bölgesinde karşılıklı duran Knesset ve İsrail Anayasa binasına dikey bir kesitte , bir diğer elit hanedanlık olan Rockerfeller'ların müzesini görebilirsiniz. Bu bölgenin sahiplerinin kim olduğu konusunda bir fikriniz oluşmaya başlamıştır.

Jerry Golden bir kaç sene önce İsrail Anayasa Mahkemesi hakkında yazmış ve binaya nakşedilmiş okült-ezoterik simgeleri açıklamıştı. Bu tarz binaları incelediğinizde aynı temaların sürekli tekrarlandığını görürsünüz; aydınlanma, piramit, yükseliş, 13 veya 33 sayısı, falik/yonik semboller , v.s. Bu binada hepsi ve daha fazlası mevcut.

Aydınlığa Çıkan Yol

Anayasa Mahkemesi'nde yapacağınız bir tur Aydınlanma (Illumination) ile ilgili sembolik bir kurs niteliğindedir. Bu turun nihai hedefi, Yahudi tapınaklarında kutsalın kutsalının oturduğu alanın üzerinde kurulu olan ve binanın tepesine inşa edilmiş olan piramidin tepesine erişmek olarak kurgulanmıştır.

Piramidin en uç noktasının her bir yüzünde "Her Şeyi Gören Gözü" temsil eden bir açıklık bulunmaktadır ki bu masonik Yüce Mimar'ı temsil eder.



Karanlıkta Işığa Giden Merdiven

İsrail Anayasa Mahkemesi'ne girenler kendilerini yukarıdaki ışığa doğru çıkan bir merdivenin başında karanlık bir alanda bulurlar.


Bu merdivenleri tırmanan bir kişi merhaleler halinde karanlıktan sıyrılarak aydınlığa kavuşur. 3 setten 10'ar yani toplam 30 merdiven vardır. Bunlar Farmasonluğun; cahil insanın maddi hayatın karanlığından bilgeliğe ve ışığa taşındığı 30 derecesini temsil ederler. Farmasonluğun 33 derecesi olduğunu biliyoruz ve ilerleyen safhalarda diğer üç aşamanın binaya nasıl işlendiğini göreceğiz.

Merdivenin sağ tarafı Kudüs'ün eski duvarlarını anımsatan taşlarla döşeli iken, sol tarafta ise modern bir duvar bulunmakta. Bu eski zamanlardan günümüze aktarılan ezoterik öğretilerin zamansızlığını temsil etmekte.

Merdivenleri çıkan kişi Kudüs'ün panoramik görüntüsüne sahip aydınlık bir lobiye ulaşır.  Sembolik olarak yükselen insan ruhani bir görüş açısı elde eder.

Bu alanın tabanında ziyaretçileri kütüphaneye yönlendiren işaretler bulunmaktadır. Kütüphane ise piramidin altında konuşlandırılmıştır.

Kütüphane; Farmasonluğun son üç derecesini temsilen  (31,32,33) üç kattan oluşmaktadır. İlk kat avukatların, ikinci kat hakimlerin ve üçüncü kat emekli hakimlerin katıdır. Kütüphanenin işleyiş tarzı - farklı seviyelerin seçilmiş kişilere açık olması - belli bilgilerin sadece alt dereceyi tamamlayan seçilmiş isimlere açıldığı ezoterik öğretilerle uyumlu olması dikkat çekicidir.

Kütüphanede yasal, adli, felsefi ve ruhani eserler bulunmaktadır. Üst katlarda emekli hakimlere ayrılmış katlarda ezoterik eserlerin bulunduğuna şüphe yoktur. Kütüphanenin; 33. dereceyi temsil eden üçüncü katının en tepesinde ise piramid bulunmaktadır. Bu nokta Farmasonluğun derecelerinin sona erdiği ve Illuminati'nin gizli derecelerinin başladığı noktadır.


Piramidin en uç noktasının tam altına denk düşen yerde "kutsal" geometri desenleri bulunmaktadır.

Jerry Golden konu ile ilgili yazdığı makalede bu desenlerin tam ortasında ; piramidin gözüne denk düşen noktada bir kristalin bulunduğunu belirtmektedir. Bu neyi sembolize ediyor?

Mahkeme salonlarının girişlerinin eski Yahudi mezarlıklarını andırdığı söylenmektedir. Kapıların tepesindeki delikler, vücuddan kurtulan ruhun uçup kurtulması için açılmıştır. Ayrıca eski ile yeni arasındaki tezata dikkat edin.



Mahkemede hücreler, mahkeme salonları ve hakimlerin odaları üst üste inşa edilmiş durumda ki bu dünyanın üç katmanlı yapısını temsil eder. Mahkumlar, düşük maddi dünyanın mahpusluğunu temsil eden hücrelerde tutulurlar. Hücrelerin tam üstündeki mahkeme salonları, kutsallığın insanlıkla temas ettiği üst dünyayı temsil eder.


Mahkeme salonlarında hakimlerin oturduğu bölge doğal ışık tarafından aydınlatılmaktadır. Dolayısı ile kitlelerin taleplerini dinleyen hakimler kutsal ışık tarafından kutsanırlar. Duruşmadan sonra hakimler karar vermek üzere üst kattaki ofislerine çıkarlar; sembolik olarak kutsal dünyaya yükselirler. Kararı verdiklerinde alttaki dünyaya kutsal ışığı taşımak üzere aşağı inerler.

Doğurganlık Sembolü

Mahkeme salonlarının dışında alt kata inen bir merdiven bulunur. Hiç bir ezoterik tapınak bu iki sembol olmadan olmaz.
Merdiven boşluğunun ortasında fallik bir sembol olan direk tarafından duhul edilmiş ve kadının genital organını simgeleyen sembol bulunur. Bu eril ve dişil unsurların birleşimini sembolize eden bariz bir doğurganlık sembolüdür. Bir çok ezoterik tapınak doğurganlık sembollerini alt katlara yerleştirirler.

Dışarısı

Anayasa Mahkemesi'nin dışında da bir dolu sembolik özellik bulunmaktadır. Dorothy de Rothschild tabelasının sizi yönelttiği yöne doğru gitmeniz yeter.

Obelisk


Karşınıza Dorothy de Rothschild'in koruluğu çıkar. Obelisk dünya çapında en sık kullanılan ve en bariz ezoterik sembollerden bir tanesidir. Eski Mısır mitolojosinde, ıbu fallik sembol , Seth tarafından 13 parçaya ayrılan Tanrı Osiris ile özdeşleştirilmişti. ISIS; Osiris'in dört bir yana dağılmış parçalarını toplamak için dünyayı köşe bucak dolaştı ama Osiris'in penisini bulamadı ki bu bir balık tarafından yutulmuştu. "Kaybolmuş fallus" dolayısı ile kaybolmuş eril enerjiyi temsil eder ve her zaman dişil enerjiyi temsil eden bir daire içine yerleştirilir.

Dairenin içine yerleştirilmiş obelisk zıt güçlerin birleşimi yani cinsel birleşmeyi temsil eder. Dünyamızda obelisklere bütün önemli alanlarda rastlayabilirsiniz ve bunlar ezoterik elitlerin güç sembolü haline gelmiştir.

Avlu

Avlunun zenvari bir havası vardır. Avlunun ortasında kaynayan bir su dar bir kanaldan diğer uçtaki garip bir taşa doğru akar. Anayasa Mahkemesi'nin resmi açıklaması bu avlunun 85:11 nolu Mezmur'a uygun şekilde inşa edildiğini söylemektedir. Bu mezmur şöyle der :

      Gerçek dünyadan kaynaklanır ve adalet cennetten dünyaya bakar.

Hakimlerin ofisleri avluya bakmaktadır, dolayısı ile hakimler sembolik olarak cennet katındadır. Su, garip ve muamma bir taşa doğru düz akmaktadır.

Bu taş nedir ve neden dünyadan kaynaklanan gerçek bu taşa doğru akmaktadır? Taşın cilalı yüzü avlunun çarpıtılmış bir görüntüsünü yansıtır. Bu neyi temsil eder?

Üzerine Basılan Haç


Park alanlarının ortasında Hristiyan haçı olarak şekillendirilmiş patikalar bulunmaktadır. Jerry Golden bu haç şekillerinin ziyaretçiler tarafından özellikle üstlerine basılması için orada bulunduğunu belirtmektedir. Büyük ihtimalle doğru bir tahmin. Bütün sembolik ayrıntıların düşünüldüğü bir binada, bu tarz patikaların üzerinde düşünülmediğini söylemek yanlış olur. Diğer bir deyişle bunlar tesadüfi olamaz. Ziyaretçiler, haça ulaşmak için alt kata inmek yani alt dünyaya alçalmak zorundadırlar. Dikkatinizi çekmiştir, bu binada alt kata inmek ve üst kata çıkmak eylemleri çok sembolik ve önemlidir ve bu haç konusu da istisna değildir.

Ezoterik gizli cemiyetler; kendilerini sürekli mahkum eden ve yeraltına inmeye zorlayan Kilise ile tarihi bir ihtilaf içindedirler. Ortaçağ'da; Farmasonluğun başlangıcını temsil eden Tapınak Şovalyeleri, Hristiyanlar tarafından törenleri sırasında haçı çiğnemekle suçlanmışlardır. Bugün bu suçlamanın intikamını alıyor olabilirler mi?

Narlar


Yerde yatan bu nar heykelleri ortalama bir ziyaretçi için önemsiz heykelcikler olarak görülebilir. Ne varki Farmasonluk ve Ezoterizm üzerine çalışanlar için bu heykellerin çok özel anlamları bulunur.

"Eski çağlardaki gizemli öğretiler arasında nar sembolü o kadar önemli bir kutsal sembol olarak algılanıyordu ki, gerçek anlamı asla açıklanamazdı. Cabiri tarafından yasaklanmış sır olarak adlandırılmıştı. Bir çok Yunan tanrı ve tanrıçası, hayat ve bolluk verdiklerini sembolize edercesine ellerine nar meyvesi veya çiçeğini tutar halde resmedilmişlerdir. Süleyman'ın tapınağının girişinde yeralan Jachin ve Boaz sütunlarının üzerinde nar heykelleri vardı ve tanrının buyruğu ile rahiplerin giydikleri giysiler altına nar tomurcukları işlenirdi" (Manly P. Hall; Bütün Zamanların Gizli Öğretileri)

Hall'ın da belirttiği gibi nar heykelleri ; Süleyman'ın tapınağının önündeki iki sütun üzerine konulmuşlardı. Masonik öğretiler hakkında giriş seviyesi düzeyinde bilginiz olsa dahi, Süleyman Tapınağının ve girişindeki Jachin ve Boaz isimli sütunların ne kadar önemli olduğunu bilirsiniz.

Masonların, Süleyman'ın Tapınağı'nı ilk yerinde - Kudüs'te şu anda Mescid-i Aksa'nın bulunduğu alan - tekrar inşa edecekleri günü sabırsızlıkla beklediklerini biliyoruz. Bu nar heykelleri, inşa edilecek bu tapınağın sütunları üzerine yerleştirilmek üzere mi Anayasa Mahkemesi'nin bahçesinde bekletiliyor?

Bu yazı; İsrail'in Anayasa Mahkemesi'ndeki ezoterik sembollere sadece yüzeysel olarak ele almaktadır. Binanın, Aydınlanma (Illumination) felsefesine ve bunla bağlantılı ezoterik ruhaniliğe dair önemli sembolleri taşıdığı kesin. Bu binada ne Yahudiliğe, ne de herhangi bir diğer dine dair bir sembol bulunmamakta. Anayasa Mahkemesi binası, pagan törenlerle kutsal metinlerin ezoterik yorumlarının harmanlanmasından oluşan bir gizemler tapınağı. Bu gizemlerin öğretisi sadece Rothschilds'ların da üyesi olduğu gizli ezoterik cemiyetlerin üyelerine açık. Bu binanın ezoterik manası kamuoyundan özellikle gizleniyor ama gören gözler için dünyada gücü elinde tutanlara dair gerekli ipuçlarını içeriyor.

Kaynak: The Vigilant Citizen - Çeviri : Açık İstihbarat


 

TÜRKLER'İN ÖZ YURDU DOĞU TÜRKİSTAN VE EMPERYALİZM.

Bugün Türkiye'de bir kimlik sorunu olduğunu iddia edenler, sanıyorum ki bu sorunun, Türk kimliğine yönelik bir sorun olduğu gerceğini artık kabul ederler. Zenci olarak tanımlanmak icin, yanlızca insanın derisinin siyahi olması ön koşulunu da ortadan kaldırmış oluyoruz böylece. Türkiye’de solcu, sağci, ülkücü, marksist, Islamcı Turklerin bir coğu  zenci Türklerdir. Türkiye’deki Beyaz Türkler(sabetaist dönmeler) ise Türkiye'yi yöneten, Türklere kim olduğunuzu öğreten, kimlikleri şekillendiren, konjöktür gereği darbe yapıp, daha önceden listeleri hazırlanmış isimleri asan, “Bizim çocuklar”dır.”

 

Hatırladığım  kadarı ile Dogu Turkistan adini ilk duydugumda, herhalde bes veya alti yaşlarindaydim. Buyuk sair Orhan Veli’nin dizelerinde kendisini bulan hayati yarilamamistim. Dis Turklerden bahsetmenin suc oldugu bir devirdi. Türkiye’de ne suc degildi ki zaten; En büyük suç ise Türk olmak idi. Çünkü devleti elinde bulunduran Küresel Emperyalizme bagli gucler, Necip Fazil’in Sakarya Turkusu'nde belirttigi gibi bizi kendi ulkemizde parya yapmislardi.

 

“Vicdan azabına es, kayna, kayna Sakarya,

Öz yurdunda garipsin, öz, vatanında, parya!”

 

Oysa Gulca olaylarinin ikinci yildonumu olan 1999 yilinin 4 Subat’inda, Washington DC Kongre Binasinin onunde duzenledigimiz protestoda yedi kisiydik, dort Turkiyeli Turk, uc Dogu Turkistanli Uygur Turku. Aradan yedi yil gecip, 2006 yilinin Haziran’inda Dogu Turkistan uzerine konusma yapmak icin, Cin Milliyetleri Universitesi (Central University for Nationalities) tarafindan Cin'e davet edildigimde, beni karsilayan Musluman Cinli bilim adami Dr. Hui guzel Turkcesi ile bana; Uygur Turkleri'nin sosyal, ekonomik ve politik olarak cok iyi durumda olduklarini soylediginde, acaba mi diye dusundugumu hatirliyorum.

 

Simdi iki sene geriye gideyim ve 2004 yilinin Mayis ayinda Dogu Turkistan Cumhuriyeti'nin eski yoneticilerinden Isa Yusuf Alptekin’in oglu Erkin Alptekin’in Washington DC’ye gelecegini ogrendigimdeki sevincime degineyim. ATAA'nin halktan yanaligi tescillenmis o gunlerdeki baskani, Ercument Kilic’a rica ederek Erkin Bey'in, Dogu Turkistan uzerine bir konusma yapmasini arzu ettigimizi ilettigimde, kendiside bir Azeri Türku olan Ercument Bey, bunu buyuk bir heyecanla kabul etmisti. Bu kisa konferanstan en az Çin kadar mutlu olmayan bir kesim ise, daha sonra Ercument Bey'e yakinarak, sen bizim Çin ile aramizimi bozmak mi istiyorsun serzenisinde bulunan, Turkiye Elcisi Faruk Loğoglu ve O’nun ile birlikte hareket eden Washington’daki Beyaz Turkler olmustu.  Haluk Sahin’in dedigi gibi Turk olmak kolay degildi. Cunku serde paryaligi kabullenmemek vardi.   

 

Çinlilerin Xinjiang, günümüzdeki Turkce versiyonu Sincan, yani Çince'den Turkce'ye tercumesi ile "yeni ulke" olarak adlandirdiklari bolge ise, bizim atayurdumuz Dogu Turkistan’da Turklerin durumlari ve yasam standartlari nasildi acaba? Bu merak ile Cin Milliyetleri Universitesi toplantisindan bir hafta sonra, Turklerin atayurdu Dogu Turkistan’i ziyaret icin Urumci’yi kendi gozlemlerim ile degerlendirmek istedim ve Uygur Turkleri'nin bana anlatilan durumunu gormeye gittigimde, ne yazik ki farkli bir tablo ile karsilastim.

 

28 Haziran 2009 gunu 150’den fazla Turk'un katledildigi Urumci, Uygur Turklerini asimile etmek icin kurulmus bir sehirdi. Urumci tarihi, Kaşgar sehrine alternatif bir sehirlesme ornegi sergilerken, ayni zamanda da Han Çinlililerini bolgeye cekmek icin finansal olarak desteklenmekte oldugu, Cin kulturunun temsilcisi bir ticaret merkezi konumundaydi. Urumci’nin butun onemli hukumet kurumlarinda Han çinlileri calistigi gibi, sehrin ekonomik yapilanmasi da onlarin kontrolunde tutuluyordu. 2.5 milyona yakin nufusu ile 1990’lardan sonra gelismeye baslayan Urumci merkezi, hukumetin en fazla onem verdigi sehirlerden birisiydi. Cunku burasi, Cin’in dis dunyaya, yani Bati’ya, Orta Asya’ya ve Orta Dogu’ya acilan kapisiydi. Urumci’ye varmam ile edinmis oldugum kanilarla, ne Tibet'in ne de Tayvan'in, Çin icin sorun olamayacagi inancim iyice perçinlesti. Zengin yeralti kaynaklari, farkli bir dine ve milliyete mensup yapisi, genis bir coğrafyasi ile Dogu Turkistan’in Çin acisindan öneminin anlasilirligi artik beynimde netlesmisti.

 

Machiavelli’nin meshur eseri Prince’den 400 yil once yazilmis, Turklerin ilk siyasetnamesi olan Kutadgu Bilig’i yazan, Karahanli devletinden Yusuf Has Hacib’in vefat ettigi Kasgar’a vardigimin birinci gunu, ilk is, bu Turk bilgesinin turbesini ziyaret etmek oldu. Bugun konustugumuz Turkce'nin ozunu temsil eden ve dilimize gramer yapisi kazandiran Divan’i Lugat-it Turk’un yazari Kasgarli Mahmut’un turbesi, ikinci duragim olmustu. Bu iki turbenin bulundugu bolge, Anadolu’daki Erenler'e ait turbelerden pek farki olmayan, gayet sade, fakat buram buram koklu bir tarih kokan, Turk Kulturu'nun ozunu temsil eden bir kutsaldi.

 

Bahsi gecen her iki Turk Bilgesi de hemen hemen ayni donemlerde yasamis olup, Turk Kultur ve Siyaset Tarihi'ne buyuk katkilari olan, bizi biz yapan kimligimizi temsil etmis, Turk Tarihi'nin en onemli kisilikleridir. Acidir ki; Gunumuz televole kulturunun toplumumuz ustundeki psikolojik harekati neticesi olarak, cocuklarimiz Michael Jackson’a ait hemen hemen tum detaylari bilirken, bu iki Turk Buyugu hakkindaki bilgi birikimleri, Jackson ile mukayese bile edilemeyecek kadar kisitlidir. Fakat yeni nesillerimizin kendi ozlerine ait degerleri bilememeleri, maalesef dogal gorulmelidir. Çünkü, Türk Tarihi'ni 1923 ile başlatmak inadındaki Beyaz Türkler, binlerce yıllık tarihimize, şanli geçmişimize kara bir serit çekmislerdir. Bu serit, küresel emperyalizmin sistematik olarak yikadigi beyinlerimize yerlestirilmis bir bilgisayar cipi islevi gorurcesine, tuketim kulturune bagimliliginin devamli olarak devrede kalmasini saglamakta ve ureticilikten uzak, ezberci beyinler klonlamak istercesine gecmisimizi hafizadan silmeye calismaktadir.

 

Gecmisi gunumuzde de yasatmakta olan Kasgar, yanlizca bu iki onemli sahsiyetin yasadigi, eserlerini yazdigi, dusundugu, ve hizmet ettigi bir yer olmayip, belki de bu iki sahsiyet kadar onemli ucuncu bir Turk Buyugu'nun Turbesi'nin bulundugu bir Turk sehriydi. Daha da acikcasi, bizim bugun Musluman olmamizin en onemli mihenk tasi olmus Abdülkerim Satuk Buğra Han’in turbesinin bulundugu sehirdi. Buram buram Türk kokan Kaşgar ve Uygur Turkleri, Anadolu Halki ile olan 1000 yillik ayrimina rağmen, Anadolu kasabasindan farki olmayan, hatta yer yer Anadolu Alevi Kültürü'nü vurgulayan bir diger benzesik yapi sergiliyor ve yanlizca kulturumuzun bir parcasi gibi degil, adeta kendisi gibi duruyordu karsimda. Uygur Turkleri, bolgedeki egitim seviyesinin dusuklugu, belki de egitimin Uygur Turklerinden uzak tutulmasi planinin neticesi olarak, tarimla ugrasma zorunlugu yaratmis ve bunun getirisi olan ekonomik alt yapi, kendi evinde oksuz birakilmis bir cocugun acinasi hissini yaratmisti bende.  Yani Dr. Hui’un anlattiklari ile benim gozlemlerimin benzesmekte oldugu soylenemezdi. Cin isgali altindaki bu atayurdunda bir huzun, halkta ise yilginlik vardi. Çinliler tarafindan yaratilmis olan bu atmosfer, Uygur Türklerinin görünümleri, Afrika'da hegemonyasini olusturmus batili emperyalist ülkelerin yönetimindeki Zencileri hatirlatti.

 

Eminim ki; Dunya'da Uygur Turklerinin bagimsizlik ve ozgurluk mucadelesinin, yani Gokbayrak’in yasaklandigi yanlizca iki ulke oldugunu, cogu Turk bilmiyordur. Bu ulkelerden birincisinin Çin oldugu asikar iken, ikincisinin ise bir basbakanlik genelgesi ile Turkiye oldugunu soyledigim zaman, bu satirlari okumakta olan cogu kisi, okuduguna inanmak istemezken, diger bir kesim ise, duymus olduklari hiddet ile, belki de suc olarak nitelenebilecek dusunceler geciriyorlardir beyinlerinden.

 

Bugün Turkiye'de bir kimlik sorunu oldugunu iddia edenler, saniyorum ki bu sorunun, Türk kimligine yönelik bir sorun olduğu gercegini artik kabul ederler. Zenci olarak tanimlanmak icin, yanlizca insanin derisinin siyahi olmasi ön koşulunu da ortadan kaldirmis oluyoruz böylece. Turkiye’de solcu, sağci, ülkücü, marksist, Islamci Turklerin bir coğu  zenci Turklerdir. Turkiye’deki Beyaz Türkler ise Türkiye'yi yöneten, Turklere kim olduğunuzu öğreten, kimlikleri şekillendiren, konjonktur gereği darbe yapip, daha önceden listeleri hazirlarmis isimleri asan, “Bizim çocuklar”dır.”

 

Bu boylelik degismedigi surece de, kendi topraklarinda parya olan bu millet, yetmiyormus gibi yurt disinda da parya olmaya mahkumdur. Muslumansaniz Islamci, milliyetci iseniz irkci, demokrasi isterseniz bolucu olarak tanimlanir, Uygur Turku iseniz de Cin ile iliskilerimiz bozulmasin diye bir kenara itilirsiniz.

 

Iste bu yuzdendir ki Uygur Turklerinin merkezi, Mesut Yilmaz’in karari ile yururluge konulan Uygur Turklerinin Turkiye icinde faaliyetlerinin yasaklanmasi genelgesi ile Turkiye disina aktarilmistir. 1950’lerin basindan beri Uygur Turklerinin bagimsizlik ve insan haklari mucadelesinin merkezi olan Turkiye, Beyaz Turklerin Uygur genelgesi ile bu merkezi ozelligini kaybetmistir.

 

Nedeni ogrenmek icin de siyasi otorite olmaya gerek yok. Hemen kuresel emperyalizmin calismalarina dikkat ediyoruz ve emperyalizmin bos durmadigini, Washington merkezli Amerikan Uygur dernegi kurulmus oldugunu, basina Hristiyan bir Uygur getirilmis oldugunu goruyoruz. Sizin hic Uygur Turklerini Hristiyanlastirma faaliyeterinizden haberiniz var mi? Michael Jackson’in cenaze torenine ayiracaginiz zamani bence internet uzerinde bu konuyu arastirmaya ayirin, eger icinizde bir miktar Turkluk ve Islam var ise. Eger yok ise, bu yaziyi buraya kadar okumaniz bile suctur. Zaman kaybetmeyin!       

 

Iste, gunumuzdeki Rabiya Kader, Dogu Turkistan davasindaki Dalay Lama konumuna NED tarafindan getirilmistir. Burada Rabiya hanimi suclamak yerine, O’nu bu konuma getirenleri elestiriyorum. O’nu NED’ye bagimli kilanlarin, O’nu IRI’ya bagislayanlarin, 28 Haziran gunu Cin Emperyalizmi tarafindan katledilen Uygur Turklerine bizim kadar uzulduklerini zannetmiyorum.    

 

Kuresel emperyalistlerin bolgesel cekismelerinin sonucu, bir emperyalist gucun zincirinden kurtulmaya calisirken, diger bir emperyalist gucun gudumune kapilabilecek Uygur Turklerinin bu konuma gelmesinde en buyuk hata, belki de kasit yine Turkiye ve O’nu  yoneten Beyaz Turklerindir.

 

Her ne kadar bazi Uygur dostlar kizsalar da, bugun geldikleri noktada kendilerinin de sucu olup olmadigini dusunmeleri gerekmektedir. Hutu-Tutsi ornegi hala hafizalarimizdaki yerini korumakta iken, oylesine bir akibetin ikinci kez tekrarlanmaya calisilabilecegini, daha sonra da bu planlamanin katliamlarla neticelenmesinin senaryosunu yazanlarin, bolgeye insan haklari ve bolgesel baris temsilcileri olarak gelebilecegi, ve de alkislarla karsilanma hatasinin tekrarlanabilecegi asla unutulmasin.

 

Bugun Dogu Turkistan’da bulunulan zulum, oldurulen Musluman Uygur Turkleri konusu, belki de Ibrahim Karagul'un bahsetmis oldugu Kafkasya bolgesindeki kivilcimin, Dogu Turkistan'a tasinma planlamasi da olabilir. Emperyalizm, Uygur hareketini Cin’e kiskirtarak, Turk soydaslarimizi dosenecek mayinlar misali kullanip, mayinlarin temizlenmesi ihalesini ise kendi almayi planliyor olamaz diyebilir mi kimse ?

 

Gelismelerin gorunen yuzunden ya da, gercek yuzunu arastirmadigimiz taktirde, emperyalist yayilmaciligin kilit konumundaki isimleri ve kurumlari, J. Millward, F. Starr, NED gibi oyun kuruculari dikkate almadan atilacak adimlar ile varilacak nokta, gercek tehlikenin basladigi noktadir. Cozum, bagimsiz hareket etmekten gecmektedir. Uygur Turklerinin sorunu, butun Turklerin sorunudur ve emperyalizmin amaci ise Cin’e karsi avantajli hale gecebilme temasindan baska bir guduye sahip degildir.

 

28 Haziran gunu isgalci Çin emperyalizmi tarafindan katledilen Uygur Turklerine diger emperyalizm sevinmektedir, cunku soguk savas mucadelesinde avantajli konuma gelmistir. Bu avantaji dezavantaja donusturmek ise, Turk Dunyasi'nin alacagi akilci kararlara baglidir. Destegimiz  ve acimiz Dogu Turkistan’a ve Musluman Uygur Turklerinedir; “Vur Amerika Vur Demokrasi Kur” diyenlere degil.     

 

YAZAR: Tuğrul KESKİNGÖREN    

 

 



6月29日

GÜNEYDOĞU ADIM ADIM KÜRDİSTAN’A MI?

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı hangi özel amaçla kuruluyor?

Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığı'na bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı'nın kurulmasını öngören tasarı TBMM Başkanlığı'na sunulmuştu.

Tasarıya göre, güvenlik kuruluşları ve ilgili kurumlar arasında terörle mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamak, bu alandaki politika ve uygulamaları değerlendirmek amacıyla Terörle Mücadele Koordinasyon Kuruluna gerek duyulmuştu.

Kurul; İçişleri Bakanının başkanlığında, Genelkurmay İkinci Başkanı, Jandarma Genel Komutanı, MİT, Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, Emniyet Genel Müdürü ve Sahil Güvenlik Komutanından oluşuyordu. Gerektiğinde gündemle ilgili diğer kurum ve kuruluş temsilcileri de toplantıya davet yetkisi bulunuyordu.

İçişleri Bakanının daveti üzerine toplanacak Kurulun gündemi, Kurul üyelerinin görüşleri alınarak İçişleri Bakanı tarafından belirleneceği ve Kurulun sekretarya görevinin Müsteşarlık tarafından yerine getirileceği belirtiliyordu.

94 kişilik kadroyla çalışacak

Müsteşarlık merkez teşkilatına; Müsteşar, 2 müsteşar yardımcısı, 6 daire başkanı olmak üzere 94 kadro ihdas edileceği ve bu kadroların; hukuk müşaviri, uzman, çözümleyici, programcı, mütercim, veri hazırlama ve kontrol işletmeni, mühendis, istatistikçi, sosyolog, psikolog, antropolog gibi unvanlardan oluşacağı söyleniyordu.

Güvenlik politikaları ve sosyo-ekonomik politikaların uyumlu bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere illerde “İl Sosyal Etüt ve Proje Müdürlüğü” kurulacak ve bu nedenle İçişleri Bakanlığı taşra teşkilatına 81 atama yapılacak” deniyordu.

Müsteşarlığa; gerekli görüldüğünde görevleri ve hizmet süreleri belirtilmek kaydıyla Müsteşarın teklifi ve İçişleri Bakanının onayı ile özel ihtisas ve araştırma komisyonları kurma görevi de veriliyordu..

“Sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılması” kafa karıştırıyor!

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığında; müsteşar, müsteşar yardımcısı, I. Hukuk Müşaviri, daire başkanı, hukuk müşaviri, uzman, çözümleyici, programcı, mütercim, istatistikçi, mühendis, sosyolog, psikolog, antropolog ve veri hazırlama ve kontrol işletmeni kadrolarında, sözleşmeli personel çalıştırılabilecek. Özel uzmanlık isteyen konularda kadro karşılığı olmaksızın, tam gün veya kısmi gün veya belli bir konu veya proje bazında, konu veya projenin süresi ile sınırlı olmak koşuluyla sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılabilecek. Ödenecek ücret, Müsteşarın teklifi üzerine Bakan onayı ile belirlenecek. Başbakanlık merkez teşkilatında sözleşmeli personelin yararlandığı ücret artışlarından Müsteşarlıkta çalışan sözleşmeli personel de aynı usul ve esaslara göre aynen yararlandırılacak. Söz konusu personele, Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarında birer aylık sözleşme ücreti tutarında ikramiye ödenecek.

Üstün gayret ve çalışmaları sonucunda emsallerine göre başarılı çalışma yaptıkları tespit edilenlere Müsteşarın teklifi üzerine Bakan onayı ile Haziran ve Aralık aylarında birer aylık sözleşme ücreti tutarına kadar teşvik ikramiyesi verilebilecek.

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının çalışma usul ve esasları ile disiplin ve sicil işlemleri Müsteşarlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle düzenlenecek.

Müsteşarlık, kanunla belirlenen görevleri yerine getirirken, bakanlıklar, kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde çalışacak. Müsteşarlık tarafından istenen her türlü bilgi ve belge talebi, ilgili bakanlık, kurum ve kuruluşlar tarafından gecikmeksizin yerine getirilecek.

Örtülü ödenek

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununa tabi genel bütçeli bir idare olacak. Kanun kapsamında yürüttüğü ve gizlilik içeren işler için Müsteşarlık bütçesine, örtülü ödenek konulacak. Müsteşarlığın 2009 yılı harcamaları için gereken ödenek ihtiyacı, İçişleri Bakanlığınca karşılanacak. İçişleri Bakanlığının hazırlayacağı yönetmelikler, kanunun yayımı tarihinden itibaren 6 ay içerisinde yürürlüğe girecek.

İstihbarat değerlendirme merkezi

Terörle mücadele alanında oluşturulacak politika ve stratejiler ile alınacak tedbirlere esas olmak üzere, ilgili birimlerden stratejik istihbaratın alınması ve değerlendirilmesi amacıyla doğrudan Müsteşara bağlı “İstihbarat Değerlendirme Merkezi” oluşturulacak.

Bu çerçevede güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimleri ile Dışişleri Bakanlığınca elde edilecek stratejik bilgi ve istihbarat bu merkezde toplanacak.

Terörle mücadeleye yönelik strateji belirlemek amacıyla ihtiyaç duyulan istihbari bilgiler; Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından Müsteşarlığa verilecek. Bu bilgiler doğrultusunda yapılacak analiz ve değerlendirmeler ilgili birimlerle paylaşılacak.

Müsteşarlık, Planlama ve Koordinasyon ve Sosyal Destek Daire Başkanlığı, Araştırma-Geliştirme Daire Başkanlığı, İletişim Daire Başkanlığı, Dış İlişkiler Daire Başkanlığı ana hizmet birimlerinden oluşacak.

İnsan Kaynakları ve Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı adı altında yardımcı hizmet birimi bulunacak olan Müsteşarlığın, Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği, Müsteşarlık Müşavirleri adı altında danışma hizmet birimleri bulunacak...

Şimdi, Kafaları karıştıran şu: Gerektiğinde ve uzmanlık isteyen işlerde sözleşmeli yabancı personel kullanılması” maddesi, acaba güvenliğimizin doğrudan CIA ve MOSSAD’a havale edilmesine bir kılıf mıydı?

Müsteşarlığın görevleri

Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, terörle mücadele alanında şu görevleri yerine getirecek:

  • ''Politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek ve bu politika ve stratejilerin uygulamasını kolaylaştırmak,
  • Güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak,
  • Gerekli araştırma, analiz ve değerlendirme çalışmaları yapmak veya yaptırmak,
  • Güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik bilgi desteği vermek ve bunlar arasında koordinasyonu sağlamak,
  • Kamuoyunu bilgilendirmek ve halkla iletişimi sağlamak,
  • Uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde izlemek, değerlendirmek ve gerekli tedbirleri almak,
  • İnceleme ve denetleme yapmak ya da yaptırmak.''
  • Müsteşarlığın, güvenlikle ilgili operasyonel bir görevi olmayacak.

Hezimet ve hıyanete zafer havası mı veriliyor?

"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Prag dönüşü, sanki Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığını bitirmiş gibi havalı davranıyordu. Oysa Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memedyarov, Prag görüşmelerinde hiçbir ilerleme kaydedilemediğini açıklıyordu. Türkiye hani birinci lige çıkmıştı? Sözü dinlenen bir ülke olmuştu?.." sorularıyla  yazısına devam eden Tercüman yazarı Sırrı Yüksel Cebeci, gelişmeleri "ümit fakirin ekmeği..."ne bağlıyordu.

 Türkiye, NATO Genel Sekreterliğine Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in getirilmesine karşı çıkmıştı. En önemli sebep de, Rasmussen'in karikatür krizinde İslam’a tavrıydı. Ama ABD Başkanı Barack Obama araya girince, Türkiye'nin ağzına bir parmak bal çalındı ve iş tatlıya bağlandı. Rasmussen, İslam Dünyası'ndan özür dileyecekti. Roj TV kapatılacaktı. Genel Sekreter Yardımcılığına ve NATO'nun Afganistan misyonunun başına birer Türk getirilecekti. Rasmussen, bu şartlarla NATO Genel Sekreterliği koltuğuna oturuverdi ve İstanbul'da kaldığı otelde sabaha karşı esrarengiz şekilde kolunu kırdı, ama vaatlerin hiçbiri yerine getirilmedi. Yani Türkiye'ye açıkça oyun oynanıyordu.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan, zafer kazanmış komutan edasıyla yurda dönüyordu. Türkiye hani birinci lige çıkmıştı? Sözü dinlenen bir ülke olmuştu? Uluslararası ilişkilerde başarıdan başarıya koşuyordu?

17 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye'nin katılma müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlamasına karar verdiklerinde yer yerinden oynamıştı. AKP iktidarı, zafer şarkıları söylüyordu. Sanki AB'ye üye olmuştuk. Aradan beş yıl geçti. AB'den pek söz eden yok. Yol haritasında ve tüm başlıklarda tarama sürecinde hangi aşamaya gelindi? Başmüzakereci Egemen Bağış ne yapıyor? İddia edildiği gibi, 2013'te, yani dört yıl sonra AB'ye girmiş olacak mıyız? Fransa ve Almanya'nın muhalefetine rağmen...

Türkiye, Fransa ve Almanya'nın desteğini almadan AB'ye giremez. Tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık öneren Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, "Türkiye AB üyeliğini unutsun" diyor. Almanya Başbakanı Agela Markel de Sarkozy'den beter sözler söyledi, "Türkiye ile imtiyazlı ortaklığa 'evet', AB üyeliğine 'hayır' diyoruz" dedi. Agela Markel'in başkanlığını yaptığı Hıristiyan Demokrat Parti'nin Gençlik Kolu Başkanı Philipp Messfelder ise adeta kin kustu:

"Avrupa'nın ortak değerler temelinde kurulmasını istiyoruz. Türkiye'nin burada yeri yok!" Agela Markel ve Messfelder konuşurlarken, Sarkozy de oradaydı. Hatta Messfelder, ortak tutumundan dolayı Sarkozy'e teşekkür bile etti. Siz bu kafa ile hâlâ Türkiye'nin AB'ye üye olacağını mı sanıyorsunuz? Ne zaman? 2013'te mi yoksa 2020'de mi?

Ümit fakirin ekmeği...” yedir yedir bitmiyordu!

“Tarihi fırsat” niye milletten gizleniyordu?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "Kürt meselesinde iyi gelişmeler olabilir" diyordu. “Cumhurbaşkanı tarihi fırsattan” söz ediyor, ama bunun ne olduğunu açıklamıyordu.

Acaba ortada sorunun çözümüne, terörün durmasına ve PKK'nın silah bırakmasına yönelik bir işaret mi var da "tarihi bir fırsattan" söz ediliyordu?

Böyle bir fırsat var ise bunun kamuoyundan neden saklandığını anlamak zordu. ABD'nin Irak'tan çekilme planlarının bir parçası olarak PKK sorununun halledileceği düşünülüyorsa, bunu bir "tarihi fırsat" yerine “tarihi fesat” olarak değerlendirilmesi gerekiyordu. Dışarıdan dayatılacak çözümlerin, bu coğrafyada hiçbir zaman işe yaramadığını biliyoruz çünkü. Sorun çözülecekse, bu Türkiye'nin ortaya koyacağı siyasi iradeyle çözülebilir. Ve bu irade her halükârda muhalefetin desteğiyle ortaya konmalıdır ki işe yarasın. Geniş kapsamlı bir demokratikleşme planının parçası olmadan, sadece terörü geçici olarak durdurmaya yarayacak "af" gibi önlemlerin de sorunun çözülmesine hizmet etmeyeceği zaten biliniyordu.

Bu nedenle Cumhurbaşkanı'nın sözünü ettiği "'tarihi fırsatı" açması bekleniyordu. Hükümet ne düşünüyor, ne planlıyor bunları da bilmeliyiz. Ve bunlar tepeden inme bir dayatma olarak ortaya konmamalıdır. Türkiye'nin sorunlarının çözüleceği yer TBMM'dir ve şu anda bu zeminde bir hazırlık da görünmüyordu. Bu sorunun günlük gelişmelere göre verilen demeçlerle çözemeyeceğimizi hatırlatmak ve artık toplumu oyalayıp aldatmayı bırakmak gerekiyordu.

Almanya modeli “Kürt açılımı” şeklinde yutturulmaya çalışılıyor!

Gül ve Erdoğan'ın "Kürt sorununda açılımlar olacak" ve "Kürt sorunu için tarihi fırsat" sözleri ile ilgili kulislerde yeni Kürt açılımında "Almanya Modeli" üzerinde durulduğu konuşuluyordu.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarına da zaman zaman katılan üst düzey bir yetkili "Çok yakında bazı açılımlar olacak. Bunlar, Avrupa'daki Türkler için biz ne istiyorsak onları kapsıyor. Mesela oradaki Türkler kendi çocuklarına istedikleri ismi koyabiliyor, istediği dili öğrenmesini sağlıyor, kendi kültürlerini yaşıyorlar. Almanya'daki, Avusturya'daki Türklerin haklarını artık biz de Kürt kökenli vatandaşlarımıza sağlamalıyız" diyordu. "Almanya Modeli" olarak nitelendirilen önerinin satır başları şöyleydi:

İSİM: Avrupa'daki Türkler, istedikleri isimleri koyabiliyorlar ancak Türkiye'deki Kürtler içinde "q, w, x" geçen isimleri kullanamıyor.

DİL: Avrupa'daki Türklerin kendi dillerini öğrenme hakkı var. Türklerin çocuklarına Almanca'nın yanı sıra bazı okullarda Türkçe eğitimi de veriliyor. Bu şekilde Türkiye'de Kürtçe'nin seçmeli ders olarak okutulması gündeme gelecek.

DİN: Almanya'daki Türklerin dini özgürlükleri var. Başta, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği olmak üzere dini ibadetlerini örgütlenerek yapabiliyor.

ÖRGÜTLENME: Avrupa'daki Türklerin örgütlenme hakkı var, istedikleri derneğe üye olabiliyorlar, kendi dillerinde pankart taşıyabiliyorlar. Kürtler de aynı haklara sahip olacak.

TV: Türklerin Almanya ve AB ülkelerinde Türkçe yayın yapan radyo, televizyon ve gazeteleri bulunuyor. Aynı şekilde Kürtçe yayının önündeki engeller kaldırılacak.

Ne demişlerdi?

Cumhurbaşkanı Gül, Prag'a hareket ederken yaptığı açıklamada, "'Sadece dış politika bağlamında değil, içeride terör açısından da bu fırsat yılı kaçırılmamalıdır. 2009'da ana sorunlarda adım atmalıyız" buyurmuşlardı. Ardından dönüş yolunda gazetecilere, "İyi gelişmeler olması lazım. Herkes, işin çok daha farkında. Böyle bir ortamda iyi şeyler olur. Bu fırsatın kaçmaması lazım" ifadesini kullanmıştı. Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, Başbakan Erdoğan ile yaptığı 1 saatlik görüşmenin ardından şunları yazmıştı: "Daha önce Kürt sorununun kültürel ve kimlik boyutunda çok kapalı durduğu konuları daha fazla konuşulabilir bulmaya başladığı izlenimine de sahibim Başbakan'ın. Bazı sembolik adımlar, mesela Kürtçe ismi değiştirilen köy, mezra vs. isimlerinin geri verilmesi gibi konularda adımlar gelebilir, aynı şekilde yerel TV'lerdeki Kürtçe yayın saati kısıtlaması da gözden geçirilebilir." Bu şifreli ve şaibeli girişimler, aslında Türkiye Kürdistan’ını oluşturmanın hukuki adımlarıydı.

Türkiye, Kürt meselesini tartışırken Taraf, barış yolundaki en pratik güven arttırıcı önlemleri soruyor. Sözde uzmanlar ise “kendi küçük etkisi büyük” adımları sıralıyor!.

İşte o öneriler:

  • Başbakan DTP lideri Türk ile görüşmekten kaçınmasın..
  • Kürtçe yer isimleri serbest bırakılsın.
  • Yasaklı ekim alanları tarıma açılsın.
  • Cezaevlerindeki görüşte Kürtçe yasağı kalksın.
  • Korucu alımı durdurulsun, hatta koruculuk kaldırılsın.
  • Kürt basını üzerindeki baskılar kalksın.
  • Üniversitelerde Kürt Enstitüleri kurulsun ve yaygınlaşsın.
  • Üniversitelerde seçmeli Kürtçe dersi konulsun
  • TRT Şeş’e yasal güvence sağlansın.
  • Seçimde Kürtçe siyasi propagandanın önü açılsın.
  • Kürtçe vaaz serbest yapılsın.
  • Öcalan’ın cezaevi koşulları iyileştirilip uygunlaştırılsın.
  • Devlet tiyatrolarında Kürtçe oyun sergilemeye başlansın.
  • Arıcıların güvenlik gerekçesiyle yer değiştirilmesinin engellenmesi durdurulsun
  • Dağlardaki ‘milliyetçi sloganlar’ silinip kazınsın.
  • Bölgeye Kürtçe bilen personel atansın.
  • 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler için devlet özür dileyip (PKK ile barışsın).
  • Operasyonlarda ölen PKK’lıların cenazeleri ailelerine verilsin.
  • TSK Operasyonlara ara versin, PKK da mayınlı tuzaklar kurmayı ve saldırıları bıraksın.
  • Bölgedeki mayınların temizlenmesi hızlandırılsın.
  • Terör ve Terörle Mücadele’den doğan zararların karşılanması hakkındaki kanuna başvuru süresi uzatılsın.

Sorosçu TESEV’den ‘Yol Haritası’ geliyor!

TESEV Demokratikleşme Programı’nın yürüttüğü Kürt Sorunu Projesi kapsamında, Aralık 2008’de yayımlanan “Kürt Sorununun Çözümüne Dair bir Yol Haritası: Bölgeden Hükümete Öneriler” raporunda özetle şunlara yer vermişti:

  • Ülke içi ve sınır ötesi bütün operasyonlar bir an önce durdurulmalıdır.
  • PKK militanlarının silahlarını bırakmasını teşvik edecek bir yasal düzenleme yapılmalıdır. Böylesi bir yasa hazırlanırken geçmişteki hatalar tekrar yapılmamalıdır.
  • Anayasa ile Milli Eğitim Temel Kanunu değiştirilerek tüm eğitim kurumlarında Kürtçenin ikinci dil veya seçmeli dil olarak kullanılabilmesinin önü açılmalıdır.
  • Çocuk yoksulluğunun en önemli boyutu olan beslenme sorununu hafifletmek amacıyla okullarda en azından bir öğün ücretsiz sıcak yemek dağıtılmalıdır.
  • İlköğretim okullarında her hafta yapılan törenlerde okutulan ve “Türküm, doğruyum” diye başlayan ant kaldırılmalıdır.
  • Devlet, genel olarak topluma, özel olarak Kürt halkına yönelik en azından bir özür borcu olduğunu unutmamalıdır.
  • Tarafsız, bağımsız bir hakikatleri araştırma komisyonu oluşturulmalıdır.

Evet, Taraf Gazetesiyle, TESEV’in aynı Siyonist odaklarca beslenip bilgilendirildiği açıkça sırıtıyor! Ve bu Dış Güçlere hıyanet pezevenkliği yapanlar, açıkça TSK’ya savaş açmış bulunuyor!

Ve karanlık kafalı kiralık Aydınlar yol gösteriyor!

Mehmet Altan (Akademisyen): Yerleşim birimlerine Kürtçe adları iade etmek gerekir. Genel affın başlatılması lazım. Anayasanın 66. maddesindeki 12 Eylül vatandaşlık tanımını bir ırka dayandırmadan yapmak gerekir. Barajın düşürülmesi olabilir. Bir şekilde DTP’nin de Türkiye halkının iki buçuk milyonunun oyuyla gelen bir olup, buna karşı özenli davranmak olabilir. Kürtçe seçmeli ders olabilir her tarafta. Kürdoloji olabilir. Devletin, Kürt dilinin ve Kürt kültürünün önünü açacak pratik etkin önlemler geliştirmeli.

Ali Bulaç (Yazar): 25 yıldır süren bir çatışma ortamı var. Sivil siyasetin tamamiyle insiyatif alması gerekir. Fakat bunu siyasiler tam olarak yapamıyorlar. PKK ve asker arasında insanlar sıkışıp kalıyorlar. Diylaog çok önemli. Geliştirilmesi lazım. Başbakan Ahmet Türk’ün elini sıkmıyor ve konuşmuyor. Meşru bir partinin lideri olarak görülmeli. Bir görevde aydınlara düşüyor. Kürt sorununa müdahil olan tarafların sorunu geniş bir yelpazede tartışılmalı.

Ümit Fırat (Yazar): Hasan Cemal’in Murat Karayılan’la yaptığı röportajda yaptığı bazı açıklamalar var. Bu açıklamalara ilk olumlu cevabı da Gül’ün Hasan Cemal’i köşke davet etmesi ile gördük. Bunlar iyiye gidiş işaretleridir. Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü konusunda söylenmemiş bir şey yok. Mesele bunların hayata geçireceği zeminlerin olmasıdır. PKK bu süreçte kendi örgütünü kontrol ettiğini ortaya koymalıdır.

Mithat Sancar (Akademisyen): İlk önce cumhurbaşkanı, hükümetin ve genelkurmayın bir araya gelip PKK’nın silah bırakması için elverişli şartların bir ortaya koyması gerekir. Silah bırakma sürecine PKK’nın da doğrudan dahil edilmesi gerekir. Koruculuk sisteminin aşamalıda olsa bitirileceğine dair bir planın da hazırlanması gerekir. Yerel radyo ve televizyonlarda Kürtçe üzerindeki baskıların kaldırılması gerekiyor.

Murat Çelikkan (Yazar): Toplumsal uzlaşma ve barış için savaş, militarizm, biz ve ötekiler dilinden vazgeçilsin. Siyasiler, devlet görevlileri olmak üzere cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, hükümet üyeleri başkanları barış, uzlaşma ve demokratik çözüm için komuoyunu hazırlamak adına sürekli açıklama yapsın. Böyle bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için bir genel af konusunda ne yapılabileceği ciddi bir biçimde tartışılsın.

Fuat Keyman (Akademisyen): Devletin inandırıcı olması için Kürt sorununun varlığını kimlik sorunu olarak gördüğünü ilan etmesi gerekiyor. Başbuğ’un bahsettiği dağdan indirme planının başlaması gerekiyor. İşsizlik ve yoksulluk, kimlik talepleri, anadil hakkı ve birinci sınıf vatandaşlık ile bölgedeki silahların susması sürecin normale dönmesi gibi sosyal adalet boyutlarının irdelenmesi gerekir. Bunun için bölgedeki aktörler devreye girmelidir. Erbil’deki benzeri bir konferansın Türkiye’de de yapılması bu anlamda önemlidir.

Nevzat Çiçek (Gazeteci): PKK silahı bıraktığını teyit etmeli ve ordu operasyonları durdurmalı. Kürtçe’nin kullanımıyla ilgili yasaklar kaldırılmalı, Öcalan’ın durumu ile ilgili bir iyileştirme yapılmalı.

 KAYNAK: MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ TEMMUZ 2009

6月16日

AMERİKA'NIN PAKİSTAN PLANLARI.

Dünyanın yedinci büyük ordusuna sahip olan ve savunma sanayinde iddialı konuma gelen Pakistan, önemli bir füze programına sahip ve geliştirdiği projelerle yerli üretime büyük önem veriyor.

Güney Asya'daki coğrafi konumu itibariyle, savunmasında dışa bağımlılığı azaltmak, savunma harcamalarının maliyetini düşürmek amacıyla yerli sanayiye dayalı projeleri harekete geçiren Pakistan, Türkiye'nin de ‘'milli gemi'' projesi kapsamında geliştirdiği korvet sınıfı savaş gemisinin tedarikiyle ilgileniyor. Yaklaşık 921 bin askerle dünyanın yedinci büyük ordusuna sahip Pakistan, 2006 rakamlarına göre gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 4,5'ini (4,26 milyar dolar) savunmasına ayırdı. Keşmir sorunu yüzünden Hindistan ile bağımsızlığını kazandığı 1947 yılından bu yana üç kez savaşan Pakistan, özellikle uzun menzilli füzeler geliştirilmesi çalışmalarına ağırlık veriyor. Yerli imkânlarla kendi tankını, zırhlı personel taşıyıcısını ve Çin ile ortak savaş uçağını üreten Pakistan, ayrıca Türkiye ile de savunma sanayi alanında ortak projeler üzerindeki çalışmalarını sürdürüyor.

Füze programı, yerli savaş uçağı ve tank yapımı emperyalistleri ürkütüyordu

Balistik füze üreten birkaç ülkeden biri olan Pakistan'ın, karadan karaya balistik füze programı 1980 yılının başında ‘'Hatf-1'' ve ‘'Hatf-2'' füzelerinin geliştirilmesiyle başladı. Nisan 1989'da 80 kilometre menzilli ‘'Hatf-1'' ve 300 kilometre menzilli ‘'Hatf-2'' füzeleri denendi. Pakistan, bu füzelerin tamamen yerli üretim olduğunu açıkladı. Batılı kaynaklara göre ise Pakistan Çin'den bu konuda teknik destek aldı. Pakistan, 12 Ağustos 2005'de, yerli üretim ‘'Babur'' cruise füzesini başarıyla denedi. Böylece, 500 kilometre menzilli ve konvensiyonel ve nükleer başlık taşıyabilen ‘'Babur'' ile Pakistan cruise füze teknolojisine sahip 12 ülke arasına katıldı. Pakistan ayrıca Anza karadan havaya füzelerini (SAM) üretiyor.      

Pakistan, ayrıca kendi tank üretimi projelerini yürütüyor. Pakistan Silahlı Kuvvetleri için Pakistan Mühendislik Endüstrisi'nin belkemiği Heavy Industries Taxila (HIT) firması, ülkenin ana muharebe tankı Al-Khalid'i üretiyor. HIT firmasının yürüttüğü Al-Zarrar tank projesinde de Pakistan'ın T-59 tankları son teçhizat, silah, ateş kontrol ve zırh sistemleriyle yenileniyor. HIT firması ayrıca Pakistan ordusunun ihtiyacı olan zırhlı personel taşıyıcı Al-Talha'yı üretiyor. Tasarımı ABD'nin M113-A2 zırhlı personel taşıyıcısına benzeyen Al-Talha'dan Pakistan ordusuna 2010 yılına kadar 2.000 adet verilmesi planlanıyor.

İngilizler, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerginliği yumuşatmaya çalışmıyor, tersine ateşe körükle gidiyordu.

İngiltere Başbakanı Gordon Brown, Hindistan'ın Bombay şehrindeki saldırıların Pakistan'daki Leşker-i Tayyibe teşkilatı tarafından gerçekleştirildiğini söyledi. Hindistan'a program dışı bir ziyaret gerçekleştiren Brown, Başbakan Manmohan Singh'le görüştü. İngiltere Başbakanı, Hindistan'ın endişelerini Pakistanlı liderlere ileteceğini ifade etti. Brown, "Pakistan'da bazı tutuklamalar olduğunu biliyoruz. Yine saldırılardan Leşker-i Tayyibe'nin sorumlu olduğunu da biliyoruz" dedi.  Hindistan da Bombay'da 173 kişinin öldüğü saldırılardan Leşker-i Tayyibe'yi suçluyordu. Hindistan, Mumbai kentinde düzenlenen terörist saldırılar nedeniyle Pakistan'da faaliyet gösteren Leşker-i Tayyibe adlı örgütü suçluyor ve Pakistan hükümetinden bu gruba karşı operasyonlar düzenlemesini istiyor.

Brown ayrıca, Pakistan'ı geçen ay Hindistan'ın Bombay şehrinde yapılan saldırıların arkasındaki örgütlere karşı "kuvvetli adımlar" atmaya çağırdı. Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari'yle ortak bir basın toplantısı düzenleyen Brown, "Teröristlerin Pakistan'da barınmamaları için gereken her şeyin yapılmasını sağlamak için çalışacağız. Laf değil icraata geçmek zamanı gelmiştir" dedi. İngiltere Başbakanı, Zerdari'nin, Bombay saldırılarının arkasındakilere karşı kararlı adımlar atılacağına dair kendisini ikna ettiğini söyledi.

Pakistan hava sahası sürekli ihlal ediliyordu.

Hindistan Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçaklarının Pakistan hava sahasına girdiği rapor edildi. Pakistan Hava Kuvvetleri'nden yapılan açıklamaya göre, Hindistan Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları, Kaşmir ve Lahore sınırlarının kesiştiği noktadan Pakistan hava sahasına girdi. Durum üzerine savunmaya geçen Pakistan Hava Kuvvetleri'ne ait savaş uçakları, Hintli pilotları bölgeden çıkardı. Bu arada Hint jetlerinin silahlı olduğu bildirildi. Öte yandan geçtiğimiz ay Bombay'da yaşanan terör saldırısının ardından zaten gergin durumda olan Pakistan ve Hindistan ilişkilerinde tansiyon daha da arttı. 170 kişinin hayatını kaybettiği saldırıdan sonra Hindistan, olayda Pakistan'ın da sorumluluğu bulunduğunu açıkladı. Bu arada her iki ülkenin de nükleer gücünün bulunması, bölge için büyük bir tehdit oluşturuyor.

ABD: "Meksika ve Pakistan her an parçalanabilir" diyor.

Joint Forces Command (JFC) adıyla anılan, Amerikan Müşterek Kuvvet Komutanlığı'nın 2008 yılı değerlendirme raporuna göre; Meksika ve Pakistan 1990'lı yılların Yugoslavya'sı misali, "hızla çökme tehlikesi olan" iki ülkeden biri olarak gösteriliyor.

Rapora göre, Pakistan'ın ve ‘komşusu kırılgan' Afganistan'ın parçalanması zaten uzun süredir göz önünde tutuluyordu. Rapor, ABD ile 3141 km uzunluğunda sınırı bulunan Meksika da, ‘organize suç'tan dolayı parçalanmaya doğru gittiği tespitini yapıyor. Yani Amerika Pakistan'ı parçalamaya hazırlanıyor.

Pakistan'ın yeşil vadisi "SVAT" ve gelişmeler

Svat Vadisi Pakistan'ın Kuzey Doğusu'nda yer alan, Çin ile Afganistan'a doğru uzayan bir bölgenin tam ortasındadır. Beş bin üç yüz otuz yedi km2 olan ve doğal güzellik ve zenginliği sebebi ile "Pakistan'ın İsviçresi" olarak tanımlanan bu vadinin insanları da diğer bölgelerden farklı, güzel, daha açık renk tene sahip, uzun boylu kişilerden oluşmaktadır. Bir milyon dört yüz bin kişinin yaşadığı bu bölge farklı etnik bir yapıya sahip. İdari ve sosyal yapısı tamamen aşiret yapısı olan Svat Vadisi, Pakistan'ın eyaletlerinden birisidir.

Afganistan savaşından fazlası ile etkilenmiş olan bu bölge ve civarında bulunan diğer yöreler ( ki bunların içine Bajur, Hayber, Kuram ve Veziristan da girmektedir) son yıllarda büyük bir sıkıntı ve baskı altında bulunmaktadır.

Afganistan savaşından kaçıp gelen muhacirler ve sığınmacıların bir kısmı bu bölgelerde iskân edilmektedir. Dolayısıyla bunca karışık ve karmaşık gruplar arasında tam bir disiplin, sükûnet ve asayişin olduğu pek de iddia edilemez.

Tümü ile bölge muhafazakâr bir bölge olup, gelen muhacirler ve diğer gruplar, çok daha muhafazakâr yerlerden gelerek, durumu daha da katı bir hale getirmişlerdir. Bir taraftan birbirlerini pekiştirirken, diğer taraftan da birbirlerine duydukları şüphe ve tabii yabancılık dolayısı ile kendi içlerine daha da kapanarak çok daha fazla korumacı ve muhafazakâr hale gelmişlerdir. Özellikle Swat vadisinde din adamı Molla Mevlana Fazlullah, bölgede şeriat idaresini savunmaya başlamıştır.  21 Ocak 2009 tarihli The News adlı Pakistan gazetesinin haberine göre Taliban idaresi Swat vadisinde kızların eğitilmesini tamamen yasaklamıştır. Böylece 400 özel okul kapanmış ve yaklaşık 40,000 kız öğrenci eğitimine son verilmiştir. Mingora adlı kasabada eğitimi tekrar kızlara açmaya çalışan 10 okul yakılmış ve bombalanarak mahvedilmiştir. Hemen burada bu davranışın hangi kanun ve esasa göre yapıldığı sorgulanmalıdır. Zira İslam'ın ilk kelimesi "Oku"dur. Ayette sadece erkekler okusun denmemektedir. Kadın, erkek ayırımı yapmadan "oku" denilmektedir.

Bu arada, ABD askerlerinin ve NATO güçlerine gönderilecek mühimmat ve silahların Pakistan üzerinden Afganistan'a geçişi de aynı bölge üzerinden olmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra bu yörenin Güney Doğusu'na düşen bölgede, alt kıta bölgesinin en problemli alanı Keşmir bulunmaktadır. Keşmir'deki çatışmalar, sürekli gergin durum ve hem Pakistan hem de Hindistan ordularının tenakuzda olmaları da yöreyi ve oradaki istikrarı sarsmaktadır.

Dahası, Afganistan'dan Çin'e uzanan dar bir koridor şeklindeki kara geçidi de Swat Vadisi yakınlarından geçmektedir. Bu koridorun Çin'e bağlandığı bölgede ise Çin Türkleri yaşamaktadır. Hatta bazı uzmanlar o bölgeyi "Taş Oğuz Yöresi" olarak adlandırmaktadır. Dolayısı ile Çin kendisine bu kadar yakın ve konum olarak da bu kadar kaygan bir bölge civarında savaş ve çatışma istemediğini defalarca belirtmiş bulunmaktadır.

Emperyalist etkiler:

ABD'nin Afganistan savaşı tüm bölgeyi ve etrafındaki devletleri etkilemiş bulunmaktadır. Yukarıda bahsedilen hususların pek çoğu bu savaş sebebi ile ortaya çıkmış olan konumlardır.

Afganistan'da El-Kaide hâkimiyeti pek çok yörede hissedilmekte ve NATO güçleri buna karşı fazla bir başarı kaydedememektedirler. Taliban ise tam olarak nerede olduğu, merkezlerinin nerede bulunduğu bilinmeyen son derece gevşek ve kaygan bir teşkilatlanmaya sahiptir. Taliban hem Pakistan'ın bu aşiret bölgelerinde hem de Afganistan içinde bulunmaktadır.

Söz konusu gruplar ve yardımcıları Pakistan ve özellikle bu bölgeler üzerinden Afganistan'daki Amerikan ve NATO güçlerine yardımların gitmesini istememekte ve buna mani olmaya çalışmaktadırlar. Taşıyıcı kamyonlar yerli Pakistan kamyonları olmakla birlikte, hem bu kamyonlar, hem onlara refakat eden NATO arabaları ve içlerinde taşıdıkları malzemelerle birlikte pusulara düşürülerek, içleri boşaltılmakta, daha sonra kamyonlar yakılmakta ve boş bir araziye bırakılmaktadır. Bu o bölge halkının "yeter artık, bu kadar savaş ve ölüm yeter" mesajı olarak algılanmalıdır.

Afganistan'ın bizzat içindeki siyasi ve askeri durum da pek iç açıcı olmayıp, savaş bir çıkmaza girmiş durumdadır. ABD, Afganistan'dan "bir başarı" ile "zafer" ile çıkmak istemektedir. Bölge uzmanlarının görüşüne göre, bu istek ve hedeflere rağmen şu anda ABD askeri güçleri, yıllar önce Sovyet askeri güçlerinin yapmış olduğu hataları tekrarlamaktadırlar.

Pakistan Hükümetinin çıkmazı:

Yıllardır ABD'nin müteffiki olarak ABD'nin Afganistan operasyonunda ister istemez destek verir durumda kalan Pakistan, bir taraftan da kendi insanlarının tepkisini de üstüne çekmiştir. Geçen sene Kırmızı Mescit olayı ve Pakistan askerlerinin mescit baskını, muhafazakâr ve dindar kesimleri fazlası ile rahatsız etmiştir.

ABD ordusu özellikle son aylarda bilhassa aşiret bölgeleri olarak bilinen bu bölgelerde "drones" yani "insansız uçak" kullanarak saldırı ve taramalar yaparak hemen hemen her gün birçok sivilin ölümüne sebep olmaktadır. Bu durum aşiret ve Kuzey sınır bölgelerinin halkını fazlası ile tedirgin edip, kızdırmıştır.

Son günlerde bu "drone" saldırıları artmış olup, halk adeta bir isyan halet-i ruhiyesine girmiş bulunmaktadır. Üstelik Amerikan Kongresi'nden, "Silahlı Kuvvetler Komitesi" başkanından yapılan açıklamada, bu insansız uçakların korunması ve yanlışlıkla Pakistan hava kuvvetleri tarafından vurulmaması için yetkili Pakistan hava trafik uzmanlarının, bizzat İslamabad'daki ABD elçiliği içinden olaya müdahil oldukları açıklanmıştır. Dolayısı ile bu ABD açıklaması, Pakistan hükümetini çok zor bir durumda bırakmıştır.

Bütün bu baskılar arasında, en az o kritik bölgede durumu sakinleştirmek ve tansiyonu düşürmek amacı ile Pakistan hükümeti Taliban ile masaya oturmuş ve 16 Şubat 2009 tarihinde bir anlaşmaya varmıştır. Onlar ayaklanmaları durdurup sakin ve disiplinli bir duruma geçecekler, buna karşılık Pakistan, ordu güçlerini o bölgeden çekecek ve durum aynen ülkenin başka eyaletlerinde olduğu gibi olacak. Öte yandan Svat Vadisi bölgesinde Taliban grubu "şeriat mahkemelerinin" kullanılmasını talep etmiş bulunmaktadır.  Tehreek-e Nafaz-e Shariat-e Mohammai'nin başı olaran Sufi Muhammed, hali hazırda kullanılan mahkeme sisteminin çok fazla yavaş işlediği, çok masraflı olduğu ve adaleti dağıtmakta geciktiği için şeriat sistemine geçilmesini talep etmiş olduklarını ifade etmiştir. Hükümet bu talebi kabul etmiş ve taraflar arasında bir antlaşma imzalanmıştır. Tabii, Taliban'nın neden kızları eğitimsiz bırakmak istediği bir türlü anlaşılamamıştır.

ABD dâhil Batı bu konuda çok olumsuz yorumlar yapmıştır. Ama olayın gerisini, mevcut sıkıntıları inceleyen pek çıkmamıştır. Son iki günden beri ordu birlikleri Swat vadisinden çekilmekte olup, aşiretlerin tümü barış ilan ettiklerini duyurmuşlardır.

İran'la olan dalaşması sebebi ile oraya komşu olan Pakistan'ın Belucistan bölgesinde karışıklıklara zemin hazırlamaya çalışan ABD'nin genel stratejisi, eski İngiliz veya emperyalist metodu olan, "böl ve yut" veya "böl ve yönet" uygulamasıdır.

Irak'tan askerlerini çekmeye hazırlanan ABD, bunlardan en az 30,000 kadarını Afganistan'a aktarmayı düşünmektedir. Bu da o bölgedeki durumun daha da kritik hale gelmesi demektir. Dolayısıyla bölge devletlerinin de kendileri ve gelecekleri açısından en iyi olacağını düşündükleri stratejilere yönelmeleri anlaşılabilir davranışlardır. Olayları mutlaka arkalarında gizli olan faktörler ve gelişmelerle analiz etmek gerekmektedir. Bu anlaşma acaba Pakistan'a istediği barış ve sükûneti getirecek mi? Yoksa daha da büyük karışıklıklara mı yol açacak, bunu da zaman gösterecek.

Pakistan son derece zor bir kavşakta bulunmaktadır.[1]

  "Ortadoğu'da barış Türkiye merkezli"

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Anıl Çeçen, dünyanın küresel bir savaşı da öngören önemli gelişmelerin eşiğinde olduğunu, Türkiye'nin bu süreçte savaşın önündeki en büyük engeli oluşturduğunu ve bölgede kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için, ABD ve AB'nin müdahale etmeyeceği Türkiye merkezli yeni bir yapılanmanın zorunlu olduğunu söylüyordu. Çeçen, dünyanın artık Batı merkezli olmaktan çıkarak 6 kutuplu yeni bir görünüme yöneldiğini, bu gelişmeler yaşanırken devam eden hegemonya mücadelesinin olası bir savaşı da gündemde tuttuğunu hatırlatarak, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgenin, aslında ‘'dünyanın merkezi'' olduğunu belirten Çeçen, bu merkezle bağlantılı olarak ortaya çıkan gelişmelerin, dünyanın hiçbir ülkesinin geleceğini güvenli kılmadığını hatırlatıyordu.

Hindistan'ın Ankara Büyükelçisi Raminder Singh Jassal:

"Şiddete karşı işbirliği yapmalıyız" diyordu.

Hindistan'ın yeni Ankara Büyükelçisi Raminder Singh Jassal, Ankara ve Yeni Delhi'nin benzer sıkıntılara sahip olduğunu, terörü bitirebilmek için işbirliği yapılması gerektiğini söyledi. Üç yıllık Washington Büyükelçiliği misyonunun ardından, geçtiğimiz ay Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e güven mektubunu sunarak Türkiye'deki görevine başlayan Büyükelçi Raminder Singh Jassal, çeşitli temaslarda bulunmak üzere geldiği İstanbul'da Cihan'a özel açıklamalarda bulundu. Raminder Singh Jassal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Kasım'da yaptığı Hindistan ziyareti sırasında, Hintli Başbakan Manmohan Singh ile terörizmi bitirebilmek için neye ihtiyaç duydukları konusuna odaklandıklarını belirtti. İki ülkenin de şiddet olaylarının etkin olduğu bölgelerde olduğuna dikkat çeken Hintli Büyükelçi, Türkiye ve Hindistan'ın demokratik, laik, dinamik ekonomilere sahip olmalarının yanı sıra, benzer sıkıntıları yaşadıklarını, terörizmin de bunlardan biri olduğunu kaydetti. Afganistan Devlet Başkanı Hamid Karzai ile Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari'nin Türkiye'nin arabuluculuğunda İstanbul'da buluşmalarına değinen Raminder Singh Jassal, Kabil ve İslamabad hükümetlerinin terörizm konusuna çok boyutlu olarak yaklaşmaları gerektiğini ifade etti.

Hintli Büyükelçi, ülkelerin birbirleriyle işbirliği yaparak terör tehdidini savuşturmayı denemeleri gerektiğini vurgulayarak, "Komşularımızdan terörist organizasyonlara karşı gözle görülür adımlar atmalarını, bunun yanında alt yapısını tasfiye etmelerini bekliyoruz. Mumbai'de olanlar, yerli ve yabancı masum insanlara karşı korkunç bir saldırıydı. Bütün olanlar komşu bir ülkede iyi düşünülmüş, planlanmış ve koordine edilmiş" diye konuştu.

Demeci sırasında dünyada Müslüman nüfusa sahip ikinci ülke olduklarını hatırlatan Jassal, Mumbai'deki saldırıların ülkedeki bütün din ve toplumlara mensup kişilere hakaret olduğunu dile getirdi. 

Pakistan terörizme kurban ediliyordu.

Hindistan'ın Bombay saldırısından sonra iç siyaset konusundaki kaygılarını anlıyoruz. Ancak Pakistan'ın teröristlerle işbirliği yaptığını öne süren suçlamalar zaten karmaşık olan durumu daha da karanlık hale getirmekten başka bir şeye yaramayacaktır. Hindistan, Pakistan ve ABD için Bombay saldırısına karşı verilecek en iyi cevap terörizme karşı birlikte mücadele etmektir. Tüm dünya Pakistan'ın ekonomisini ve demokrasisini güçlendirmeye katkı sağlamalı, sivil toplumu güçlendirmek için yardım etmeli ve terörizme kaşı savaşımızda daha etkin olabilmemiz için bize lojistik destek sağlamalı. Benazir Butto, demokrasiyi, diktatörlüğün suçlarının intikamını almanın en mükemmel yolu olarak görüyordu. Bugün de uzlaşma ve yakınlaşma Hindistan ile Pakistan arasında bir çatışma, bir medeniyetler çatışmasını tahrik etmeye çalışan karanlık güçlerden intikam almanın en mükemmel yoludur.[2]

Pakistan'a örtülü savaş açılıyordu. 

Seçim kampanyasında Pakistan'a yeni cephe açmaktan söz eden ABD'nin yeni lideri Barack Obama koltuğa bile oturmadan düğmeye basıldı. Aralarında "Şabat Evi" olarak adlandırılan Yahudilere ait bir sinagogun da hedef alındığı bir dizi terör saldırısı Pakistan'ın üzerine yıkılmaya çalışılmıştı.  Küresel medyanın eliyle hem Hindistan yönetimi hem de ABD, Pakistan'a psikolojik harekâta başlamıştı.

 Hindistan, saldırılardan Pakistan'ı sorumlu tutarken ajanslara düşen Amerika menşeli rapor, ABD'nin aşağılık oyununu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmıştı. ABD'de sözde tarafsız bir komisyon tarafından yapılan yine sözde araştırmada; Amerika'ya 2013'e kadar nükleer bir terör saldırısı ya da daha kuvvetli ihtimalle bir biyolojik silah saldırısı beklendiği iddiası ortaya atılmıştı.

Raporla ilgili olarak, ABD'de başkan yardımcısı seçilen Joe Biden'e bilgi verildiği belirtilerek, "Güvenlik marjımız küçülüyor" deniliyor ve ekleniyordu: "Bugün terörizm ve kitle imha silahlarının bir haritası çıkarılacaksa tüm yollar Pakistan'da kesişir..."

Araştırmaya başkanlık eden eski senatör Bob Graham, şarbonun, halen en muhtemel biyolojik silah olduğunu, nükleer ya da biyolojik saldırı ihtimalinin bu konularda yeterli önlem alınmamış olmasından değil, husumetin giderek yayılmasından dolayı arttığını öne sürüyordu. Raporda ABD'ye nükleer bir saldırı gerçekleştirmek isteyen örgütün de El Kaide olduğu iddia edilerek henüz nükleer bir silah elde edecek kapasitede olmadığını ancak örgüt saflarına nükleer silah uzmanı bir kişinin dahil olması ile durumun değişeceği öne sürülüyordu. Komisyon, terörizm, nükleer ya da biyolojik silahların kaynağı konusunda en muhtemel ülkenin Pakistan olduğunu iddia ediyordu.

Peki ABD, terörle mücadele adı altındaki savaşta en büyük müttefiği olan Pakistan'ı niçin hedef seçiyordu?

Hatırlayacak olursak; ABD'nin baskılarına rağmen Pakistan eski Devlet Başkanı Pervez Müşerref, İran doğalgazının Pakistan ve Hindistan üzerinden taşınma projesini sürdüreceğini açıklamıştı. Müşerref'in bu tutumuyla Hindistan ve Pakistan yakınlaşması gerçekleşmiş, iki ülke tarihi adımlar atmıştı. Pakistan ve Hindistan'ın düşmanlığından çıkar sağlayan ABD, sadece İran gazının Çin'e taşınacak olmasından değil, iki ülkenin birbirine yakınlaşmasından da müthiş rahatsız olmuş ve projeye şiddetle karşı çıkmıştı.

Kısacası gelinen noktada anlaşılmaktadır ki; artık Pakistan'ı bölme ve nükleer gücünü elinden almak üzere düğmeye basılmıştır. Dolayısıyla İslam dünyası, bu kötü dönemde Pakistan için vakit kaybetmeden harekete geçmeli ve ortak destek planı hazırlamalı ve Erbakan Hoca'nın D-8 Projesi mutlaka canlandırılmalıdır.

Hindistan, Pakistan'dan güçlü tepki bekliyormuş

Hindistan, Pakistan'ın; 195 kişinin hayatını kaybettiği Bombay saldırılarının sorumlularına karşı "çok sert bir şekilde harekete geçmesi" çağrısında bulundu.  Hindistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Vishnu Prakaş, Pakistan'ın Hindistan'daki en yüksek temsilcisinin Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldığını kaydetti. Sözcü Prakaş, Pakistan temsilcisine "Hindistan'ın, Pakistan'dan; olayla bağlantılı kişi ve gruplara karşı çok güçlü bir şekilde harekete geçmesinin istendiğini" bildirdi. Bu arada bugün silahlı saldırganlar hakkında yeni detaylar ortaya çıktı. Hindistanlı yetkililer, teröristlerin komandolara karşı koyabilmek için hayatta kalma eğitimi aldıklarını açıkladı.  Hayatta kaldığı bilinen tek canlı terörist Cumartesi günü yakalanmasının ardından polise verdiği ifadede, saldırıları gerçekleştiren grubun, Pakistan'daki Leşkeri Taiba grubunun kamplarında aylarca eğitim aldığını söylediği öğrenildi. Terörist, yakın mücadele teknikleri, esir alma, patlayıcı maddeler, uydu navigasyonu ve açık denizde hayatta kalma teknikleri öğrendiklerini belirtti. 

Pakistan hükümeti, Bombay saldırıları konusunda Hindistan'a ortak soruşturma teklifinde bulundu. Pakistan Dışişleri Bakanı Şah Mahmud Kureyşi, TV'den yaptığı açıklamada, "Hükümetimiz ortak soruşturma mekanizması kurulmasını teklif etti. Soruşturmaya yardımcı olmak için ekip kurmaya hazırız" dedi. Hindistan, Mumbai'de geçen hafta 170'den fazla insanın ölümüyle sonuçlanan terör saldırılarından Pakistanlı grupları sorumlu tutuyor.

Hindistan-Pakistan gerginliği tırmandırılıyordu:

ABD'nin Pakistan'a askeri müdahale planı devreye sokuluyordu.

Hindistan'ın Bombay kentindeki terörist saldırıların bilançosu ağır olurken, Hindistan-Pakistan gerginliği bilinçli olarak tırmandırılmaya devam ediyor. Saldırıları düzenleyenlerin tamamının Pakistan kökenli olduğu iddiasına karşı Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari "teröristlerin bölgeyi savaşa sürükleyebilecek güce sahip olduğu" uyarısında bulundu.

"Müşerref, ülkesinden gelen terörle mücadele için daha fazla çaba göstermezse Pakistan'ı vururuz" Bu sözleri Obama, seçim kampanyasında söylemişti. Öte yandan İsrail ise Pakistan'ı nükleer silah edinmesinden dolayı hedef göstermişti. İngiliz The Financial Times gazetesinin 4 Aralık'ta yaptığı habere göre, Amerikan Kongresi tarafından terör tehdidi üzerine hazırlanan bir raporda, uluslararası toplumun harekete geçmemesi halinde terörist grupların nükleer silah ile eylem yapma gücüne ulaşabileceği ve nükleer bir güç olan Pakistan'ın "en zayıf ve terörist grupların yollarının kesiştiği yer" olduğu yazıldı. Dışişleri Bakanı Rice 4 Aralık'ta Amerika'nın uyarılarını yapmak üzere Pakistan'a gitti. Gelişmeler alt alta konulduğunda, Hindistan'da olayları tetikleyen terör saldırılarının Pakistan'a müdahale planının parçası olduğu anlaşılıyor.

"Zayıf devlet" kavramı müdahale zeminini oluşturuyordu.

Amerikan Kongresi tarafından geçen hafta içinde hazırlanan raporda en zayıf ülke olarak Pakistan hedef gösteriliyor. Raporda, 2013 yılına kadar dünyanın herhangi bir yerinde nükleer güç kullanılarak eylem yapılabileceği vurgulandı. Raporda şu ifadelere yer veriliyor: "Pakistan Amerika'nın güvenliğine orta vadede ciddi tehlike teşkil ediyor.

Bütün terörist grupların yolu Pakistan'da birleşiyor. Pakistan müttefik bir ülke ancak bu ülkede büyük bir tehlike var. Pakistan istemeyerek de olsa Amerika'ya saldıracak terörist bir grubun çıktığı ülke olabilir. Zayıf Devletler (Weak States) veya Başarısız Devletler (Failing States) kavramı ABD'nin küresel stratejik çıkarları için gerektiğinde müdahale gerekçesi olarak geliştirilen bir kavram. Bu tür devletler, "Fiziki güvenlik ve devlet fonksiyonlarının yetersizlikleri nedeniyle barış ve istikrara risk ve tehdit kabul edilmektedir." 2008 yılı Zayıf devletler sıralamasında Somali ilk sırada koyulmuşken Pakistan, Irak'tan sonra 9. sırada yer alıyor.

Raporu hazırlayan Amerikan Kongresi, görevi devralacak Obama'ya Pakistan için yeni bir strateji belirleyerek, bu ülkeyi terörist grupların etkisinden kurtarmak için tüm yolların denenmesi gerektiği yönünde öneride bulundu.

Raporla ilgili değerlendirmelerde bulunan Amerika İç Güvenlik sorumlusu Michael Chertoff'ın "dünyadaki terörist grupların hâlâ nükleer silaha sahip olacak kapasitede" olduğunu söylemesi, ABD'nin askeri müdahalesini meşrulaştırma konusunda ürettiği yeni bahane olduğu görülüyor.

Zerdari: "militanlar bölgeyi savaşa sürükleyebilecek güce sahip" diyordu.

Hindistan yönetiminin olayları Pakistan'a mal etme çabalarına karşı, her fırsatta yalanlama yapan Pakistan yetkilileri, "daha önceki vakalarda da onlar böyle davrandı, ancak sonra bütün bunların yanlış olduğu ispatlandı" ortak bir düşmana karşı savaşıyoruz. Bunun üstesinden gelmek için bir araya gelmeliyiz" açıklamaları yaptılar. Sonrasında Pakistan Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari, Hindistan'dan, Bombay'da geçen hafta düzenlenen saldırılar yüzünden ülkesini cezalandırmamasını istedi ve militanların bölgeyi savaşa sürükleyebilecek güce sahip olduğunu söyledi. Bu açıklama Leşker-i Tayibe adındaki ismi pek bilinmeyen terörist örgütün dışarıdan desteklendiği ve kullanıldığını gösteriyordu.

Teröre karşı bölgesel savunma önerisi geliyordu.

Pakistan, uluslararası kamuoyuna da gereken yanıtı vermekte gecikmedi. Pakistan ordusu, Afganistan sınırı yakınlarında hava saldırısı düzenlendi ve 30 militanın öldürüldüğünü açıkladı. Diğer yandan Çin'le Hindistan'ın teröre karşı ortak askeri tatbikat yapacak olması Atlantik ötesinden gelen tehditlerin engellenmesi yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Çin Savunma Bakanlığı sözcüsü Huang Şüeping, "6-14 Aralık tatbikatı dost Pakistan'a mesaj vermeye yönelik değildir" dedi. Bununla birlikte Medvedev, 3 günlük Hindistan ziyaretinden önce yaptığı açıklamada, 171 kişinin ölmesine neden olan terör saldırılarının, ziyaretini engellemeyeceğini belirtti. Korkmanın teröristlerin amaçlarına ulaşmalarını sağlayacağını ve onlara verilecek tek yanıtın, kesinlikle korkmadıklarının gösterilmesi olduğunu vurguladı. Hindistan ile terörle mücadele konusunda kapsamlı işbirliği yapmaya hazır olduklarını söyledi. Hindistan'ın en etkin ve bazı eyaletlerde iktidarda olan Hindistan Komünist Partisi (Marksist) bölge üzerinde oynanan oyuna karşı şu açıklamayı yaptı. Açıklamada "Bu tür barbarlık suçları, artık hem Hindistan hem de Pakistan halklarının dünya barışı ve ahengi için ortak bir tutum geliştirmesinin, tüm derece ve renkleriyle köktenciliğe ve terörizme karşı savaşma zamanının geldiğini insanların anlamalarını sağlamalıdır" denildi. Bölge, tehdit ve çeşitli çatışmalar üzerinden ABD'nin, Asya'nın içlerine girme planını yaşarken aynı zamanda bu sürece direnecek Çin, Rusya ve diğer bölgesel ittifak dinamiklerini oluşturmaya çalışıyor. Irak'tan sonra dünyanın yeni cephesinin Pakistan-Hindistan sınırı olacağı görülüyor.


[1] Oya Akgönennç / Milli Gazete

[2]  Asıf Ali Zerdari / Pakistan İslam Cumhuriyeti Devlet Başkanı / Le Monde, 12 Aralık 2008    

YAKUP GÖZBÜYÜK/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ/HAZİRAN 2009

ŞİİR:BELANIZI BULMANIZ YAKIN!

Münafığın dindarlığı; sahte ve yapay

Kılık kıyafet yerinde; ruhu hastadır!

Laik demokrat geçinir, çoğu Sabatay

"Devletlü" bir Türkiye'de, bak ki Fasta'dır!

 

Koparıldı insanlık ve doğa özünden

Fark edilmez oldu artık, yazı güzünden

Bu emperyalist Siyonist, sistem yüzünden

Maalesef bütün mazlumlar, her gün yastadır!


Patrikhane bir Vatikan, olma peşinde

Kürdistan'ı savunuyor, bak on beşinde

Siz medeniyet ararken, gavur çişinde

Ermenistan gözü hala; Van'da Kars'tadır!


Yahudi'den ödül alan, kalmaz mecali

BOP'un eş başkanı Kâhya, uşak misali

Bu Ortadoğu projesi, İblis hayali

Siyonist Haham şeytanla, hep transtadır!


Ilımlı İslamcılarla, katı laikler

Neden Erbakan Hocayı, duysa panikler

Makam için davasından, dönen enikler

Sanıyorlar ki, güç; kalpte değil, kastadır!


Siyon-Mason Locaları, bunları tavlar

Laiklik bahanesiyle, İslam'a havlar

İstiklal Marşından bile, huzursuz baylar

Saltanatınız sallanır, putuz pastadır!


Kaş kaldırma diye gözler, çıkaran doktor

Bu yaldızlı kof laflara, karnımız toktur

İmanı olamayanların, kalbi bozuktur

Zehire bal katarlar, hem; altın tastadır!


Çağdaşlaşıp çıplak gezin, ve viski için

Dışın süslü ya, çürüsün; özün ve için

Huzura ve hürriyete, kavuşmak için

Şuurlu gayret gerekir, sanma şanstadır!

KAYNAK:MİLLİ ÇÖZÜM/ALİ ÇAĞIL/HAZİRAN 2009

5月2日

İRAN'A SALDIRI SENARYOSU VE ZAMAN GAZETESİNİN SOYSUZLUĞU.

"İsrail'in oturup roket bekleyecek hali yok"muş!..

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Ortadoğu turunun Kudüs ayağında, "İsrail'in oturup, Gazze'den atılan ve halkını terörize eden roketleri bekleyecek hali yok" demişti.


Mısır'ın Şarm el Şeyh kentinde düzenlenen "Gazze'nin yeniden imarı için yardım" konferansına katılan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, oradan Kudüs'e geçerek İsrailli yetkililerle bir araya gelmişti. Clinton, Gazze'den atılan ve halkını terörize eden roketler karşısında İsrail'in eli kolu bağlı oturamayacağını" belirtmişti. Bu İsrail ve ABD'nin İran'a saldıracaklarının işaretiydi.  

Zaman Yazarı Mehmet Yılmaz:

İsrail ile İran arasında füze savaşı çıkar mı? yazısında iblis gibi İsrail şakşakçılığı yapıyordu:

"Bana göre Irak için sonun başlangıcı, Körfez Savaşı sırasında İsrail'e 39 adet Scud füzesinin fırlatılmasıydı.

1981 yılında Irak'ın nükleer santralini hava operasyonuyla yerle bir eden İsrail, on yıl sonra Irak'tan topraklarına gönderilen bu füzelere engel olamamanın acısını hissetti daima.

İsrail 1991'de üzerine bir 'kâbus' gibi çöken Scud'ları da, bunları fırlatanları da hiç ama hiç unutmadı.

Unutmadığı için de güvenliğini tehdit eden Irak'ın 'zayıf' bir ülke haline gelmesi için elinden gelen bütün gayreti gösterdi.

Sonunda başardı da...

Ortadoğu'da Irak'ın geçmişteki rolünü oynayabilecek birkaç ülke var hâlihazırda. Onlardan biri de İran.

Her ne kadar Barack Obama ile birlikte 'iyimser' bir hava esiyor olsa da bölgedeki atmosfer hayli gergin. İran da İsrail de kendilerini bir savaşa hazırlıyor sanki.

Bu gerilimin altında İran'ın 'nükleer' silah elde etme arzusu yatıyor elbette. ABD, Tahran'ın bu niyetinden rahatsız... İsrail ise nükleer silaha sahip bir İran'ın kendisini Irak'tan daha fazla tehdit edeceğini düşünüyor.

Ve İran'ın nükleer silah elde etme kapasitesini ortadan kaldırmak istiyor.

Ancak cevaplanması gereken bir soru var ortada:

İsrail bunu nasıl yapacak?

1981'de Irak'ı vurduğu gibi ani hava operasyonu mu düzenleyecek?

Yoksa...

İran'ı da işgal etmesi için ABD'yi teşvik mi edecek?

İşte bu soruya ışık tutabilecek bir rapor yayınlandı hafta başında. ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (CSIS) tarafından neşredilen 114 sayfalık rapora göre İsrail, sahip olduğu uzun menzilli Jericho füzeleri ile İran'ı vurabilir.

Söz konusu füzelerin hedefi vururken çok az sapma gösterdiği, ayrıca 750 kilogram savaş başlığı taşıyabildiği vurgulanıyor raporda. Buna göre 42 Jericho ile İran'ın ana nükleer tesisi Natanz'ı yok etmek mümkün.

Bu durumda İran ne yapıyor peki?

O da bir yandan hava savunma sistemini Rus S-300 füzeleriyle güçlendirmeye çalışıyor. Diğer yandan da uzun menzilli Şahap füzelerini geliştirmek için çaba sarf ediyor.

Rusya kaynaklı haberlere göre iki yıl önce S-300'lerin İran'a satışı konusunda Tahran ile Moskova arasında bir sözleşme imzalanmış. Ancak Ruslar henüz İran'a bir teslimat yapmamış.

Şüphesiz bu açıklama İsrail ve ABD'yi endişelendiren bir gelişme. Çünkü S-300'ler Jericho'larla baş edebilir.

Bu hazırlıklar bir savaşla sonuçlanır mı bilinmez. Ama Türkiye'nin olup bitenleri yakından takip etmesinde fayda var" sözleriyle nükleer başlıklı binlerce füzeye sahip İsrail'in "nükleer hazırlık yapıyor" bahanesiyle İran'a saldırmalarını haklı göstermeye çalışıyordu.

 "Hesaplaşma Günü" yaklaşıyordu!?

Taşlar yerinden oynuyor. Hesaplar revize ediliyor. Ülkeler dış politikalarında ciddi değişikliklere gidiyor. İttifak üyesi ülkeler, birbirini hazmedemez hale geliyor.

Ezeli düşmanlar birbirlerine ellerini uzatıyor. "Terör ortak tehdidi" söylemi şimdiden eskimiş sanki. Sadece ABD politikalarında değil, Avrupa Birliği üyelerinin birbiriyle ve dünya ile ilişkilerinde değişiklikler izleniyor. Birlik olarak krizi merkeze alan yeni küresel stratejiler belirleme çabası öne çıkıyor.

1- İran: Nükleer üretime dün başladı. ABD, özellikle İsrail için dünyanın en önemli krizi haline gelen İran'ın nükleer meydan okuyuşunu önleyemedi. İsrail'in ABD'den bağımsız bile saldırıya girişeceği söylenirken tam tersi oluyor. ABD, İsrail'e rağmen İran'la yakınlaşma içine girmeye çalışıyor. Hatta Türkiye'nin iki ülke arasındaki yakınlaşmada ara bulucu olması bile söz konusu. Şu bir gerçek artık: Tahran şöyle ya da böyle nükleer güç oluyor. Bütün baskılara rağmen bunu başarıyor. İsrail, İran konusunda yalnız kaldı. Bu yılsonundan itibaren İsrail'in de, ABD'nin de İran'a karşı caydırıcı güç gösterisinde bulunma lüksü olmayacak. Bu yeni gerçek, en önemli sonucunu bölgesel dengelerde ortaya çıkaracak. Başka ülkeler de nükleer güç olma yolunda ilerleyecek. Ama en önemlisi, İsrail Ortadoğu'daki caydırıcı nüfuzunu önemli ölçüde kaybedecek. Kendisini ciddi oranda sınırlanmış hissedecek. Hareket alanı, ileriki yıllarda daha fazla daralacak. Bu yönüyle kriz eksenli değişim en büyük darbesini İsrail'in güvenliğine vuracak gibi.

2- Suriye: Irak işgalinden sonra ikinci tehditti. Son on beş yılın en önemli bölgesel stratejilerinin merkezinde Irak'la birlikte Suriye'nin de tasfiyesi öngörülüyordu. Çünkü bu çalışmalar önemli ölçüde İsrail'in güvenliğini esas alıyordu. Birkaç yıl önce, ABD ve İsrail'in saldırı ihtimaline karşı Suriye sokakları alarmdaydı. 2007 Eylül'ünde İsrail savaş uçakları Türkiye hava sahasını da kullanarak Suriye'nin el-Kibar bölgesini bombaladı. ABD ve İsrail'e göre burada nükleer tesis kuruluyordu. Sadece Türkiye çok sert tepki gösterdi. Dünya sustu...

Çünkü Suriye artık kurbandı. ABD yönetimi şimdi bütün bunlardan vazgeçti. Dahası Suriye birçok bölgesel konuda ortaklık kurmak istiyor. Şam'a yeni roller öneriliyor. ABD de, Avrupa ülkeleri de Türkiye'nin tezlerine yaklaştı. Şahinlerin Gazze provokasyonu olmasaydı, İsrail bile Suriye ile yakınlaşacaktı. Er geç buna mecbur kalacak. Bu arada Suriye'deki Doğu Araştırmaları Merkezi'nin hazırladığı bir rapor var: Ülkedeki stratejik petrol rezervinin 24.3 milyar varil olduğu ortaya çıkarılmış. Bu kaynaklar nerde, biliyor musunuz? Ülkenin Kuzeydoğu'sunda. Yani Türkiye'ye yakın yerlerde... Bunu da bir not olarak aktaralım. Şam direndi, kazanıyor. Eski mağluplar zafere doğru ilerlerken, eski galipler yalnızlaşıyor.

3- ABD ile Irak arasında yapılan anlaşma ile ABD birlikleri 2011 yılında Irak'tan çekilecekti. Şimdi, Obama'nın, askerlerin 2010'da çekilmesi için emir vereceği, bu açımlamanın önümüzdeki günlerde yapılacağı söyleniyor. Öyle görünüyor ki, asıl değişim bu çekilme ile birlikte kendini gösterecek.30[1]

Medvedev, Rusya'nın askeri planlarını açıklıyordu

Rusya Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev, Rusya'nın saldırgan askeri planlarının bulunmadığını ama Rusya'nın savaş gücünü güçlendireceğini bildirmişti.

 www.rusya.ru portalında yer alan www.dni.ru haber ajansına dayandırılan habere göre, Rusya'da kutlanan 'Vatanın Savunucuları Günü' ile bağlantılı olarak açıklamalarda bulunan Medvedev, Rusya vatandaşlarının güvenliğinin her şeyden önemli olduğunu söylemişti.

Rusya'nın kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlanması ve garanti alınması gerektiğini kaydeden Medvedev, bu yüzden Rusya ordusunun ve donanmasının askeri gücünün arttırılması gerektiğini kaydetmişti.

Yeni bir vizyonu olan bir ordunun oluşturulmasının günümüzün gereği olduğunun altını çizen Medvedev, ordu ve donanmanın günümüz tehlikelerine cevap verebilecek düzeyde olması ve günümüzde yaşanan tüm ekonomik sıkıntılara rağmen bu görevlerinin yerine getirilmesi gerektiğini belirtmişti.

Konuşmasında, 2. Dünya Savaşını da değinen Medvedev, SSCB'nin savaşı kazanan taraf olduğunu, son zamanlarda savaşın SSCB'nin kazanmadığı aksine müttefik güçlerin savaşı kazandığı yönünde asılsız teorilerin ortaya atıldığını, Rusya'nın savaşı SSCB'nin kazandığı gerçeğini savunmaya devem edeceğini sözlerine eklemişti. Bütün bunlar Amerika'nın muhtemel bir İran'a saldırısında Rusya'yı karşısında bulacağının işaretiydi..

Irak'a demokrasi dışında her türlü felaket ve sefalet getiriliyordu!

Irkçı emperyalistler "demokrasi getireceğiz" diye işgal ettikleri Irak'a 6 yılda, kan, vahşet açlık, yokluk, ölüm, mülteci ordusu, 2 milyon dul kadın ve ölümü bekleyen yüz binlerce çocuk getirdi.

2 milyonun üstünde Iraklı ölüyordu

ABD liderliğindeki işgal güçlerinin 20 Mart 2003'de başlayan Irak işgalinin 6. yıldönümünde, savaşla ve Irak'la ilgili göstergeler korkunç bilançoyu gözler önüne serdi. 2 milyon kadının dul kaldığı Irak'ta sivil kayıpları milyonu geçti.

3 milyon Irak'lı mülteci konumuna düşüyordu

2008'de savaş nedeniyle ülke içinde evlerinden kaçmak zorunda kalanların 195 bin kadarı eski evlerine geri dönebildi. Hâlâ Irak içinde evlerinden ayrılmak zorunda kalmış 3 milyon kişi var.

İşgal güçlerinin sayıları ürkütüyordu

Irak'ta halen 140 bin Amerikan askeri var. Kiralık katillerin oluşturduğu özel Amerikan sözde güvenlik şirketlerinin binlerce katili halen Irak'taydı. ABD'nin resmi verilerine göre, ölen Amerikan askerlerinin sayısı ise yaklaşık 5 bin kadardı.

Irak'ın geleceği karanlık görünüyordu

İşgal edilmesinin üzerinden 6 yıl geçen Irak'ta ülkenin geleceği karanlıktı. Ülkedeki çatışmalar Musul ve çoğunlukla kuzeyde devam ediyordu. Etnik gruplar arasında kaynakların paylaşımı için mücadele de artıyordu.

Siyonist Yahudi ve Hıristiyan ittifak, Irak'ı cehenneme çeviriyordu

Savaşın ABD'ye maliyeti: 620 milyar doları geçiyordu

Resmi verilerine göre askeri operasyonların toplam maliyeti, şimdiye kadar 605 milyar dolardan fazla. Savaşa ayrılan resmi bütçeyse şimdiye kadar 657 milyar dolar. Kongre Bütçe Bürosu, Ağustos 2008'de savaşın gelecek on yıldaki ek maliyetinin 440 milyar ila 865 milyar doları bulabileceği tahminini yaptı. Ekonomist Linda Bilmes ve Joseph Stiglitz, savaşın devam eden askeri operasyonlar, artan borç, faiz ödemeleri ve devam eden sağlık sigortası ve gaziler için danışmanlık hizmetlerinin maliyetleri toplandığında en az 3 trilyon dolar olacağını hesapladı.

AKP Timsah gözyaşları döküyor ama İsrail'le derin ilişkilerini sürdürüyordu:

Gazze'de yüzlerce Filistinliyi katleden İsrail'e karşı AKP saflarından bile tepkiler yükseliyordu. Çünkü AKP işbaşına geldiğinden bu yana İsrail ile derin bir ilişki kurmuştu. Bu gelişmelerde Abdullah Gül'ün dikkat çekici bir rolü bulunuyordu. İşte Erdoğan-Gül ikilisinin İsrail'le ilişkilerinin kısa tarihi...

CIA Başkanı John Deutch 1995'in Ağustos ayında Türkiye'yi ziyaret ediyordu. Tansu Çiller ve Alparslan Türkeş'i de ziyaret eden Deutch'un bir diğer adresi de Abdullah Gül oluyordu. Ancak o dönemde bu tür gelişmelerin tabana nasıl anlatacağı kaygısını taşıyan Gül, bu görüşmeyi basının duymasını istemiyordu.. 6 Kasım 1996'da Sabah gazetesinde Sedat Sertoğlu "Gül Amerika yolcusu" başlıklı yazısında "ABD yönetimi üzerinde son derece etkili olan Yahudi lobisi de Gül'ü merak ediyor. Onun Refah Partisi içindeki bazı unsurlar gibi anti-semitik olmadığı görüşündeler" diye yazıyordu. Abdullah Gül ise Sertoğlu'nun bu yazısından 4 ay sonra, Şubat 1997'de ABD'ye giderek burada Yahudi kuruluşlarıyla bir araya geliyordu. Arkasına ABD ve İsrail desteğini alan Gül ve Erdoğan ikilisi "Milli Görüş"ten koparak AKP'yi kuruyordu.

Yahudi lobileri ve ABD'yle henüz AKP kurulmadan çok önce başlayan ilişkiler, 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından daha üst bir boyut kazanıyordu. Görünüşte "İslamcı" bir gelenekten geldiği söylenen AKP, dış ilişkilerde İsrail'i kollayan politikalarıyla dikkat çekiyordu. İşin ilginç yanıysa, o günlerde de medyaya İsrail-AKP ilişkilerinin gerildiğine dair kasıtlı haberler servis ediliyordu. Ancak ne gariptir ki AKP hükümetinin ilk bir yılında İsrailli bakanlar art arda Türkiye'ye gelirken, hiç bir Filistinliye randevu verilmiyordu.

Gül'den Müslüman ülkelere: "İsrail'i tanıyın" diyordu.

2003 yılının Mayıs ayında Tayyip Erdoğan Cüneyd Zapsu'yu, Abdullah Gül ise Murat Mercan'ı ABD'ye göndererek önde gelen Yahudi lobi kuruluşlarıyla görüşmeler yapılıyordu. Bu tarihlerde Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül'ün önemli bir misyonu da Pakistan, Malezya gibi Arap kökenli olmayan Müslüman ülkelerde İsrail'i tanıtma çabası oluyordu. Gül bu ülke liderlerinden İsrail'i tanımalarını ve ilişkilerini geliştirmelerini istiyordu.

Erdoğan'a Siyonist Yahudiler, niye "cesaret ödülü" veriyordu?

26-30 Ocak 2004 tarihlerinde ABD'ye giden Tayyip Erdoğan'a İsrail'e hizmetlerinden dolayı Amerikan Musevi Komitesi tarafından "Cesaret Ödülü" veriliyordu. Erdoğan'ın bu ödülü almasından yalnızca bir kaç ay sonra, 2004 Mayıs ayında İsrail tekrar Filistin'e saldırıyordu. TBMM tarafından İsrail'e karşı hazırlanan bildiriye AKP'li vekillerin de destek vermesi Erdoğan ve Gül tarafından engelleniyordu.

GAP'ta İsrail faaliyeti, AKP döneminde doruğa çıkıyordu

2004 yılının en önemli gündem maddelerinden biri de İsrail'in GAP bölgesindeki faaliyetleri oluşturuyordu.

İsrail'in bölgeden büyük miktarda toprak satın aldığı ortaya çıkıyordu. Ancak bu iddiaların üstü, AKP hükümeti tarafından örtülüyordu. Tayyip Erdoğan 1-3 Mayıs 2005 tarihli İsrail ziyaretinin hemen ardından bu projenin temelini atıyordu. Şanlıurfa'nın göbeğindeki bu projeye İsrail büyük bir mali destek veriyordu.

AKP Lübnan'da İsrail'e destek veriyordu

İsrail ile AKP arasındaki bu yakınlık 2006 yılındaki İsrail-Lübnan krizinde de ortaya çıkıyordu. İsrail, Lübnan'a yerleştirilecek Birleşmiş Milletler barış güçlerinin çoğunluğunun Türkiye'den olmasını istiyordu.

AKP hükümetiyle İsrail arasındaki sıkı ilişkilerin önemli bir boyutunu da enerji hatları konusu oluşturuyordu. Rus petrollerinin Ceyhan üzerinden İsrail'deki Aşkelon limanına taşınmasını öngören proje, İsrail'i bölgede önemli bir enerji gücü haline getiriliyordu. Proje, Ceyhan'ı enerji merkezi olmaktan çıkaracağı için, enerji uzmanlarının tepkisini çekiyordu. Projeyi, Erdoğan'ın damadının CEO'luğunu yaptığı Çalık Grubu hazırlıyordu.

Ceyhan-Hindistan petrol koridoru ve Büyük Orta Asya Projesi ile

AKP, İsrail'in enerji yollarını ‘temizliyor'du ve Türkiye taşeron olarak kullanılıyordu

ABD ve Türkiye Stratejik Ortaklığın İlerletilmesi İçin Ortak Vizyon ve Planlı Diyalog Belgesi'ni 5 Temmuz 2006'da Washington'da imzalıyordu. Bu imzayla Türkiye, ABD'nin Orta Asya, Afganistan ve Kafkasya'da istikrara, demokrasiye, refaha/enerji güvenliğine, Irak, İran ve nükleer politikalarına, Filistin-İsrail çatışmalarının durdurulmasına, bölgeye yönelik NATO ve NATO dönüşüm politikalarına katkıda bulunmayı üstleniyordu.

ABD, başlangıçta Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) olarak gündeme getirdiği sonrasında adını Büyük Orta Asya Projesine   (BOAP)dönüştürdüğü proje ile Ortadoğu'nun sınırlarını Orta Asya, Güney Asya ve Kafkasya'yı içine alacak şekilde yeniden tanımladı ve bu coğrafyada NATO güçlerini devreye sokuluyordu. Bununla bölgedeki zengin petrol, doğalgaz ve yeraltı madenlerinin ele geçirilmesi amaçlanıyordu.

ABD; Ortadoğu'nun sınırlarını Orta Asya'ya taşıdığında BOAP dünya petrol ve doğalgaz kaynaklarının yüzde 80'ine sahip olacak avantajı sağlıyordu.

Stephen B. Cohen, 'Geopoli-tics of the World system' (Dünya sisteminin Jeopolitiği) adlı kitabında; Kuzey Afrika'dan başlayıp, Mısır, Sudan, İran, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, İsrail, Yemen, Lübnan, Afganistan,  Kafkasya ve Kazakistan'a uzanan bu projenin, emperyalizmin dünya hegemonyasına hizmeti hedeflediğini yazıyordu.


[1] İbrahim Karagül / Yeni Şafak
 

Yazar Osman ERAYDIN-MİLLİ ÇÖZÜM-MAYIS 2009 


ABD'NİN HIRÇINLIĞI, İNSANİ CEPHENİN HAZIRLIĞI.

Bugünkü, Amerikan merkezli küresel finans krizinin altında faizci sömürü zulmü yatmaktadır.

"Zulümden felakete; Faizden teröre ulaşılır!

Yazının başlığına bakıp da 'faiz' ile 'terör' arasında nasıl bir ilgi ve ilişki kurulabilir? 'ne alakası olabilir?' diyebilirsiniz. Elbette var, hem de çok var. Bu ilgi ve alakayı merak ettiyseniz, merakınızı gidermek için bu yazıyı sonuna kadar okumanız gerekecek. 

Kur'an'daki "Fesat": düzensizlik ve kargaşadır, bozulmadır, kuralların laçkalaşmasıdır, kanunlara uymamadır, anarşi ve terör anlamındadır.

Fesat ve fitnenin, anarşi ve terörün sebepleri, kökleri ve kaynakları vardır. Bunlar zuhur ettiğinde sebeplerini iyi anlamazsanız, anladıktan sonra da onları bertaraf edip kökünü kurutamazsanız, zamanla daha fazla fesat ve fitne çıkacak, anarşi ve terör azalacağına, sürekli artacaktır.

Malum olduğu üzere bugün ekonomi ve ticarette faizli işlemler yapılmaktadır.

Faiz ise, enflasyonu doğurmaktadır...

Enflasyon işsizlik ve yoksullaşmayı...

İşsizlik açlığı...

Açlık borçlanmayı...

Borçlanma yolsuzlukları...

Yolsuzluk rüşveti ve haksız kazancı...

Rüşvet isyanı ve mafyayı...

İsyan baskıyı...

Baskı da terörü oluşturmakta ve yaygınlaşmaktadır.

Tarihte, Firavun'ların ülkesinde buna benzer bir gelişme yaşanmıştır. Yolsuzluğun artmasıyla devlet çökmeye başlamış, iktidarlar değişmiş, ama hanedanlar değişmemiş, her hanedan fesadı biraz daha artırmış, azdırmış; sonunda koskoca Mısır uygarlığı ortadan kalkmıştır.

Aynı akıbete gidilmek istenmiyorsa, faiz sorununun kökünden çözülmesi kaçınılmazdır

Önce faizi kaldırmamız şarttır.

Sonunda enflasyonu durdurmamız ama refah ve sosyal adaleti yaygınlaştırmamız lazımdır.

Faiz ortadan kalkmadan enflasyon durdurulamaz.

Ondan sonra herkese iş imkânı sağlanmalıdır. Üretim olmalıdır, çünkü üretim olmadan tüketim borçlanma ve batmadır. Üretim olunca işsizlik sona erecek, açlık ortadan kalkacaktır. Borçlar ödenecek, yolsuzluğa ve rüşvete gerek kalmayacaktır. Memurlar ve diğer bütün çalışanlar dolgun maaş alacak. Halkın geliri tam ve yeterli olacaktır. Rüşvet veren de, alan da olmayacaktır. İsyan edilecek bir durum kalmayacaktır. Bütün bunların sayesinde baskı da kalkacak, terör kökünden kurutulacaktır.

Daha ileri ve adil bir hayatın oluşması için bu bozulmuş fesatçı ve fırsatçı anlayış ortadan kalkacaktır.

Yakın tarihe bakınız: Yozlaşan ve hantallaşan Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, yerini Türkiye Cumhuriyeti almıştır. Cumhuriyet saltanattan daha ileri bir yönetim şekli olmaktadır. Ne var ki burada da istenen başarıya henüz ulaşılamamıştır, çünkü imparatorluğun tüm hastalıkları cumhuriyete de taşınmıştır. Osmanlı devletini içten çürüten ve çökerten Siyonist ve sabataist zihniyet, maalesef Atatürk'ten sonra, Cumhuriyet Türkiyesi'ni de kontrolüne almıştır.

Bu durumda; ya "Adil Düzen" gelecek ve bu pislikleri ayıklayarak muasır medeniyetin fevkinde bir cumhuriyet kurulacaktır.. Ya da bugünkü haksız ve ahlaksız gidişat cumhuriyet hükümetlerini de yozlaştıracak ve bu zalim düzen yıkılacaktır.

Ardından gelecek "Adil Düzen", ondan sonraki yeni cumhuriyetin sağlam temeller üzerinde kurulmasını sağlayacaktır. Bizim uyarılarımız; devletimiz yıkılmadan imparatorluk kalıntısı ve İttihat-Terakki uzantısı pisliklerden temizlenip kurtulmamızı amaçlamaktadır.

Tarihin akışı içinde fesadın artması da söz konusudur, helâk olma ve felaketlere uğrama da söz konusudur.

Biz "Adil Düzen"le Türkiye Cumhuriyeti'ni bu akıbetten kurtarmaya çalışmaktayız ve tüm insanlığın hayrına çalışmaktayız.

Ne var ki, kimileri inatla "Adil Düzen"e karşı çıkmakta ve mukadder akıbetlerini çabuklaştırmaktadır. Bizim yapacağımız sadece çalışmak ve uyarmaktır. İşimiz meşru yöntemlerle, gerçek ve örnek cumhuriyete hazırlanmaktır."20[1] ABD merkezli son küresel kriz, faizci sömürü sisteminden vazgeçilip Adil bir Düzenin kurulmaması halinde, dünyamızın çok korkunç kaos ve kavgalara sürükleneceğinin bir uyarısıdır.

Değerli Araştırmacı Doç. Dr. Yaşar Onay'ın yıllar önceki şu tespitleri üzerinde dikkatle durulmalıdır

Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde öne çıkan aktörlerin içine düştükleri ekonomik kriz ve bu krize bağlı olarak Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya'da yaşananlar, ayrıca öngörülür bir gelecekte İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında patlak verme olasılığı giderek artan savaş tehdidi, adeta Soğuş Savaş dönemini aratır hale gelmiştir. Yaşanacak olanların nedenlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için yaşananların kısa bir özetinin yapılması şarttır. Buna göre, 1980'li yılların sonundan başlayarak genel bir gerileme sürecine giren dünya ekonomisi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'ni de etkilemiştir. Özellikle ABD'nin dış ticaret açığı hızla büyümektedir. Doların hızla değer kaybetmesine bağlı olarak euro'nun giderek öne çıkması, petrol üreticisi ülkelerin örgütü OPEC'in de euroya geçeceğini açıklaması kısa süre içinde ciddi krizlerin patlak vereceğinin ifadesi olarak değerlendirebilir.21[2] Öte yandan AB ülkelerinde işsizlik oranı hızla artmaktadır. Eurosat'ın yapmış olduğu araştırmaya göre, Avrupa Birliği üyesi 25 ülkede işsizlik oranı ortalaması, Kasım 2004 sonu itibariyle yüzde 8,9'dur.22[3] Ancak daha da önemlisi, AB'nin en önde gelen iki ülkesinde var olan işsizlik oranıdır. Bu oran Almanya'da yüzde 9.9, Fransa'da yüzde 9.6'dır. Kısaca bu rakamlar kendi yaşamsal çıkarları için, uluslararası sistemin önde gelen aktörleri arasında çetin bir dönemin başladığını göstermektedir. Bugün insanlığın karşı karşıya kaldığı bütün tehlikeler, derin bir ekonomik krize giren bu güç merkezlerinin dünya pazarlarını ve yatırım alanlarını yeniden paylaşmak, petrol ve doğalgaz yataklarına ulaşmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Amerika'da İkiz Kulelerin vurulmasıyla birlikte başlayan bu süreç, 2003, 2004 ve 2005 yıllarında artarak devam etmiştir. Özellikle ABD, "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP)" ile Kuzey Afrika'dan başlayan, Ortadoğu'yu ve Orta Asya'yı da kapsayan geniş bir coğrafyanın kendi egemenlik alanına girdiğini ve bu coğrafyada çok sayıda ülkenin sınırlarının değişmesi gerektiğini açık bir şekilde dile getirmektedir. Irak'ta yaşanan insanlık dramı, ABD'nin bu düşüncesinin bir ürünüdür. Büyük çoğunluğunu Müslüman ülkelerin oluşturduğu bu coğrafyanın aynı zamanda geniş bir petrol havzası olduğu da unutulmamalıdır. Ancak Mahir Kaynak'ın sürekli vurguladığı gibi petrolü denetim altına almak için her petrol kuyusunun başına bir Amerikan askeri koymak gerekli değildir. Öyleyse ABD'nin bu coğrafya da olmak istemesinin nedeni sadece enerji yataklarına el koyma ile sınırlı değildir. Amerika'nın enerji alanlarını veya enerji havzalarını denetimi altına almak istemesinin iki önemli nedeni vardır. Bunlardan ilki, çokuluslu (Siyonist) Amerikan şirketlerinin çıkarlarını korumak, diğeri ise bu enerji kaynaklarını elinde tutarak, kendisine direnme olasılığı olan diğer güç merkezlerini kontrol altına almaktır. Zira bugün ABD'nin Körfez'e bağımlılığı yüzde 10 düzeyindedir. ABD enerji ihtiyacının yüzde 90'ını ya kendi kaynaklarından ya da Körfez dışı kaynaklardan sağlamaktadır. Avrupa için ise bu oran yüzde 90'lara varmaktadır. Bir başka ifade ile Avrupa, yüzde 90'dan fazla Körfez'e bağımlıdır. Japonya'nın Körfeze bağımlılığı ise yüzde 80'ler civarındadır. Kısaca, Amerika, Körfez'in denetimini sağladığında çatışma sürecine girmiş olduğu Avrupa'yı da engellemiş olacaktır.

ABD'nin geleceği birçok nedenden dolayı bu coğrafyaya bağlıdır. ABD kendi geleceğini tehdit eden derin ekonomik sarsıntılar yaşamakta ve sarsılan konumunu yeniden tesis etmek amacıyla sonu şimdiden pek belli olmayan bir mücadeleye girmiş bulunmaktadır. Öte yandan Almanya, Fransa ve Rusya'nın da aynı coğrafyada yaşamsal çıkarları söz konusudur. ABD'nin Irak'ı işgal etmesini kendi nüfuz alanlarına müdahale olarak gören ve bu nedenle de en başından beri işgale karşı olan Almanya, Fransa ve Rusya'nın, Saddam Hüseyin döneminde Irak pazarlarını, petrol işletmelerini ellerinde tuttukları gerçeği unutulmamalıdır. Ancak içinde bulunduğumuz dönemde ABD'ye karşı askeri güç oluşturamadıklarından dolayı, işgale demokrasi ve insan hakları gibi nedenlerle karşı olduklarını söyleyen bu ülkeler, kendilerini askeri olarak ABD ile başa çıkacak konumda gördükleri anda tavırlarını değiştirmekte tereddüt etmeyeceklerdir.23[4] Bugün için AB, askeri alandaki güçsüzlüğünü euro ile dengelemek ve ABD'yi euro ile vurmak amacındadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin Saddam Hüseyin'i ani bir kararla yok etmesinin nedeni de budur. Saddam'ın ani bir kararla petrol birim fiyatı olarak dolardan euro'ya geçtiğini açıklaması, bugün Irak'ta yaşanan dramın gerçek nedenidir. Bu ülkede yaşananlar, gelecekteki sürecin daha çetin, çelişkilerle yüklü ve çatışmalı olacağını göstermektedir. Zira bugün de İran devlet başkanı Ahmedinecad, Tahranda açacağı petrol borsasının euro üzerinden işlem yapacağını ilan etmiştir.

Basit bir denklem

Dolar + Petrol = Amerikan Egemenliği

Euro + Petrol = Avrupa Birliği Egemenliği

Euro'nun doların yerini alması, ABD'nin dış borçlarını ödeyebilmek için euro satın almak zorunda kalacağı anlamına gelir. Bunun gerçekleşmesi durumunda ABD ekonomisi kesinlikle iflas edecektir. Alt kimlik-Üst kimlik sorunlarının giderek önem kazandığı bir dünyada, alt kimliğinin de, üst kimliğinin de ne olduğu tam olarak belli olmayan ABD'yi bekleyen sonuç ne olabilir? Dünyanın göreceği en kanlı parçalanma... İşte bu nedenle, ABD ne Irak'tan çıkar, ne de bölgeden uzaklaşır. ABD artık bu coğrafyanın kalıcı bir aktörüdür. Ve Tahran üstünde kara uçakların yeniden gözükeceği bir dönem başlamak üzeredir. 28 Haziran 2004'te İstanbul'da yapılan NATO zirvesinin gündeminde iki önemli konu vardı. Bunlardan ilki, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi "GOP" diğeri ise NATO'nun yeniden düzenlenmesiydi. Ancak bu toplantıda istenen ya da beklenen gerçekleşmedi. NATO, Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı kurulmuştu ve dönemin kendine has koşullarından dolayı NATO'yu oluşturan devletler, kendi aralarında var olan çelişkileri rafa kaldırmışlardı. Ve ortak düşman ortadan kalktıktan sonra, NATO içinde ABD-İngiliz ekseni ile Almanya-Fransa ekseni karşı karşıya geldiler. Bu toplantıdan çıkan en önemli sonuç, NATO içinde ABD karşıtlığının meydana çıkmasıydı. Almanya-Fransa ve Rusya ekseni ABD'nin karşısındaydı. NATO'nun İstanbul zirvesinden istediği sonucu elde edemeyen ABD, kendi örgütlediği bazı sivil toplum örgütlerinin aracılığıyla, Gürcistan'da başlayan ve Rusya'nın etkisindeki iktidarların iş başından uzaklaştırılması stratejisini daha sonra Ukrayna'da uyguladı. Gürcistan'daki iktidar değişimine "Kadife Devrim" ve Ukrayna'daki değişikliğe ise "Turuncu Devrim" adı verildi. ABD toplumsal dönüşümlerin öncüsü ve demokrasi savunucusu görünümünde bu sözde devrimlerin arkasındaydı. GOP'un merkezi Ortadoğu ve Ortadoğu'nun merkezi olarak ta Irak seçilmişti. Bu bağlamda, Irak'a demokrasi ve özgürlük götürme adına müdahale edildi ve Irak'ın maddi manevi ve tarihi değerleri yok edilerek, ülke kan gölüne çevrildi. Oysa işgalin gerçek nedeni dünya genelinde de parasal hegemonyanın sağlanma mücadelesiydi. Yani doların euro'ya karsı savaşıydı. Venezüella'nın petrol satışlarında, yarısını dolar, yarısını euro üzerinden talep etmiş olması, bir dizi petrol satıcısı ülkenin benzer bir konuma gelmiş olması, aslında ABD'nin dünya genelindeki hakimiyetini sarsma noktasında, belli çatışmaları gündeme getirdi. Irak'ın başına gelenler, bu gelişmelerin sonucuydu.

ABD'nin, Afganistan ve Irak'tan sonra günümüzdeki hedefinin İran olduğu artık bellidir. Bunda iki önemli neden bir araya gelmiştir. Bunlardan ilki, İran'ın nükleer silah sahibi olma isteği ve kararlılığı, diğeri ise Tahran'da açılacak Petrol Borsası'nın euro üzerinden işlem yapacağının açıklanmasıdır. Her iki neden de Amerika'nın çıkarlarıyla doğrudan çelişmektedir. Ancak İran'a müdahale, ABD açısından çok sayıda riski de beraberinde taşımaktadır. Müdahalenin askeri hedefleri ve nükleer tesisleri yok etme aşaması başarıya ulaşsa bile, ABD istediği sonuçlara ulaşmakta zorlanacaktır.

Soğuk Savaş döneminde oldukça abartılı bir şekilde vurgulanan Sovyet tehdidi, ABD halkını bir arada tutan en önemli yapıtaşlarından birisi olmuştu. Bu dönemin bitmesinin ardından gelen belirsizlik ve bu belirsizliliğin 11 Eylül'den sonra çok ani bir hızla kaybolmasından sonra, Sovyetler Birliği'nin yerini radikal İslamcı terör almaya başlamıştır. Böylece küresel düzeyde hareket etme meşru nedenine kavuştuğunu düşünen ABD karar alıcıları, özellikle savunma harcamalarını savunma anlayışının ötesine taşıyarak, hegemonik güç tesis etmeye yöneltmişlerdir. Savunma harcamalarının kabul edilebilir rakamların üstüne çıkması da Amerikan halkının belli bir kesiminin alıştığı refahı olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Başkan Bush'un dünyayı bizden olanlar ve olmayanlar şeklinde algılaması ve ABD yanlısı olmayan ülkeleri de şer ekseni olarak kabul ederek yok edilmeleri gerektiğini savunan anlayışı, Amerikan halkının refahının sürekliliğinin sağlanması için ayrılacak kaynakların başka alanlara aktarılmasına neden olmaktadır. Nitekim ABD hazinesi, 1980'de 1 trilyon dolar dış borca sahip iken 2005 sonunda bu rakam, 9 trilyon dolara ulaşmıştır.

Bugün ABD'de sağlık harcamaları, savunma GSMH'nın yüzde 12'sine çıkarılmış olmasına rağmen; Amerikan halkının çoğunluğuna hala doğru dürüst sağlık hizmeti verilememektedir. 39 milyondan fazla Amerikalının sağlık sigortası ve hiçbir sosyal güvencesi bulunmamaktadır. 40 milyon'dan fazla Amerikalı, her gün aşevlerinden karnını doyurmaktadır. 2004 yılında yaklaşık 750 bin kadar Amerikalı, kokain ve eroin gibi uyuşturucu bağımlısı olarak doğmuştur. Amerikan hapishanelerinde bir milyon yüz bin kişiden fazla hükümlü bulunmaktadır. Özellikle zencilere ve Hispaniklere karşı ayrımcılık üst düzeyde sürmektedir. Her yüz bin zenci Amerikalıdan üç binden fazlası hapishanede yatmaktadır. Amerika'da uyuşturucu kullananların da yaklaşık yüzde 13'ü zenci olmasına rağmen, uyuşturucu kullanmaktan hapse atılan insanların yüzde 74'ü siyah Amerikalıdır.24[5]

Los Angeles Times'da yer alan bir habere göre: "Siyah bir gencin hapse girme ihtimali, beyaz akranlarına göre altı kat daha fazla; ikisi de aynı suçu işlese ve ikisinin de sabıkası bulunmasa da... Çocuk mahkemesinde yargılanmaları gereken azınlıklara mensup suçlu gençlerin yetişkinler gibi gözaltında tutulma, yetişkinlerin mahkemelerinde yargılanma ve yetişkin gibi ceza alma ihtimali, beyaz gençlere oranla çok daha yüksektir."25[6]

Amerikan eğitim sistemi, 1990'lardan başlayarak bir çöküş içine girmiştir. İlk ve ortaöğretimde 46 milyon öğrenci ile yaklaşık 14 milyon yüksekokul ve üniversite öğrencisi bulunmaktadır. Amerika'da yüksek öğrenim dışında verilen öğretimin kalitesi giderek düşmektedir. 1960'lı yılların başlarından bu tarafa öğrenci yetenek testlerindeki başarı sürekli düşmektedir. 18 yaş altı herkese açık kamu tarafından sağlanan eğitime rağmen, lise düzeyindeki bütün öğrencilerin yüzde 20'si lise öğrenimlerini terk etmektedir. Bu oran şehir merkezlerinin fakir kesimlerindeki lise öğrencilerinde yüzde 50'dir. Amerikalı yetişkinlerin yüzde 24'ü mektup zarfı üzerine doğru dürüst adres yazamamaktadır. Ülkede yaklaşık 30 milyon insan okuma yazma bilmemektedir. 1990'larm ortasında dokuzuncu sınıf öğrencileri üzerinde on yedi ülkede uygulanan bir bilim testinde Amerikalı öğrenciler, bütün Avrupalı öğrencilerin ve Japon, Güney Koreli öğrencilerin gerisinde kalmışlar, sadece Hong Konglu ve Filipinli öğrencileri geçebilmişlerdir. Bugün durumun daha da kötüleştiği düşünülmektedir.

Yetişkin yedi Amerikalıdan biri, dünya haritası üzerinde ABD'nin yerini gösterememiştir. Yetişkinlerin yüzde 75'i de Amerikan kuvvetlerinin Körfez Savaşı için gönderildiği Basra Körfezinin haritadaki yerini bulamamıştır. Eğitimde mükemmellik milli komitesinin yayımladığı "Tehlike Karşısındaki Bir Millet" adlı raporun şu satırları, durumun önemini en iyi şekilde ortaya koymaktadır.

"Dostumuz olmayan yabancı bir devlet, bugün eğitimimizde mevcut olan vasat başarı derecesini ABD'ye zorla kabul ettirmeye kalksaydı, bu hareketi ülkemize karşı savaş açılmış olarak telakki etmemiz mümkündü."

Amerika'da seksi yaşama yaşı 11'e inmiştir. Çocuk-annelerin sayısı giderek artmaktadır. Kısaca ABD toplumunda bayağılık, endişe verici boyutlara ulaşmıştır.26[7] Öte yandan ABD'nin demografik yapısında da hızlı bir değişim ortaya çıkmaya başlamıştır. Özellikle ABD'nin güney eyaletlerinde, yüksek doğum hızı ve kaçak göçmen sebebiyle, 2030 yılına gelindiğinde nüfusun büyük çoğunluğunun Hispaniklerden oluşacağı tahmin edilmektedir.

ABD'yi tehdit eden diğer önemli bir konu da küresel iklim değişikliğidir. ABD bu değişimden en çok etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. Sözgelimi 2025 yılma kadar, Massachusetts eyaleti sahillerinde, 12 bin ile 40 bin kilometre karelik yüksek bir alanın kaybedilmesi ihtimali söz konusudur. Bu bölgede yapılan araştırmalara göre deniz seviyesindeki yükselme, 48 santimetreyi bulacaktır. Aynı araştırmaya göre gelecek 80-90 yılda bu eyalette deniz seviyesi 1,68 ve 2,44 metre arasında yükselecektir.27[8] Benzer konulardaki araştırmalara göre, Güney Carolina'dan New York'a kadar deniz seviyesinin yükselmesi daha etkili olacaktır. Tuzlu su, nehir içlerinden su kaynaklarına bulaşacaktır. Küresel ısınma bir taraftan su ihtiyacını artırırken, diğer yandan özellikle ülkenin doğu, kuzey ve orta kesimlerinde buzullaşma baş gösterecektir. Böyle bir gelişmenin Amerika'da nelere yol açacağını düşünmek kehanet olmayacaktır. Başkan Clinton'ın küresel iklim değişikliğinin terörizmden daha tehlikeli olduğunu vurgulaması tesadüf değildir. Büyük Ortadoğu Projesi'nin arkasında yatan sebeplerden biri de bu olabilir, zira uzmanlara göre BOP bölgesi, küresel iklim değişikliğinden en az etkilenecek bölgeler arasındadır.

Amerikan halkından saklanan diğer önemli bir gerçekte Amerikalıların Kızılderililere karşı uyguladıkları soykırımdır. David F. Stannard'ın araştırmalarına göre öldürülen Amerikan yerlisi Kızılderililerin sayısı yüz milyondan fazladır.28[9]

İşte burada anlatılanlar, Amerikan karar alıcılarının öncelikle kendi halkına bile neden dürüst olmadığının yanıtları arasındadır. Kendi halkına karşı dürüst olmayan bir yönetimin, dünyanın diğer halklarına karşı dürüst olması beklenebilir mi?

Adil Düzen ekonomisinde neler olacaktır?

İnsanlık yeniden altına dayanan paraya dönecek, "altın para" çıkaracaktır.

Ülkelerin toprak karşılığı, illerin maden karşılığı, bucakların zirai ürün karşılığı parası olacaktır.

İşletme senetleri altın, sipariş senetleri buğday, mal senetleri demir ve hisse senetleri toprak paralarla alınıp satılacaktır.

Mal ambara girecek, senetler çıkacak, senetler kasaya girecek, paralar çıkacaktır...

Paralar kasaya girecek, altın piyasaya çıkacaktır...

Artık karşılıksız para basılmayacak, "kaydî para" olacaktır.

Faizler sıfırlanacak, yerine "faizsiz kredileşme sistemi" gelecektir.

Halka "sipariş kredileri" verilecek, çalışanlara "emek kredisi" verilecek, imalatçılara "üretim kredisi" verilecek, müteahhitlere "inşaat kredisi" verilecektir.

Bunların tamamı "faizsiz" olacak ve cebrî icra uygulanmayacaktır, yani ödeme günü geldiğinde kesinlikle kapıya icra dayanmayacaktır. Tüm krediler istihkak mahiyetinde olup, takdirle değil mevzuatla düzenlenecektir.

Gümrükler ve vizeler kalkacak; emek, sermaye, mal ve bilgi serbestçe tüm dünyada dolaşacaktır. Üretim ham maddenin olduğu yerde olacak, mamuller oradan dağılacak; emek, sermaye ve bilgi oraya rahatlıkla gelecektir.

Genel sigorta olacak, aidatlı sigorta kalkacaktır.

Verilen faizsiz kredi karşılığı vergi alınacak; bu şekilde alınacak vergilerle altyapı hizmetleri, genel hizmetler, kamu görevleri ve genel sosyal sigorta sağlanacaktır.

İşte bunlar "Adil Düzen"in esaslarıdır, "Adil Ekonomik Düzen" kaçınılmazdır.

-Bunlara düşman kesilen uluslar tarihe karışıp "nesyen mensiyya" olacak, yıkılıp unutulacak;

-Bunları benimseyen uluslar geleceğin hakim ulusları olacaktır.

"Adil Düzen" sadece bir partinin, bir milletin, bir topluluğun değil, bütün insanlığın düzenidir. Hakkı üstün tutan peygamberlerin düzenidir, ilk insandan beri insanlığın uygarlık projesidir.

"Adil Düzen"i kabul edenler sadece Saadet Partisi'nin programını değil, insanlığın binlerce yıllık uygarlık programının geliştirilmiş son mükemmel şeklini kabul ediyor demektir. "Adil Düzen" anayasamızda yer alan demokratik, laik, liberal ve sosyal hukuk düzenidir. Demokratik düzen demek, hukuk düzeni demektir. Laik düzen demek, farklı inançların birlikte yaşadığı barış düzeni demektir. Liberal düzen, adaletli, faizsiz ve sömürüsüz olursa fayda verecektir. Hak düzen demek, sosyal düzen demektir. Hukuk düzeni demek, ahkâm (sağlam, adil ve çağdaş hükümler)  düzeni demektir.29[10]


[1] R. Nuri Erol / Milli Gazete

[2] Eurosat verilerine göre AB ülkelerinde işsizlik oranları şöyle: İrlanda (yüzde 4,3), Lüksemburg (yüzde 4,4), Avusturya ve İngiltere (yüzde 4,5), Hollanda (yüzde 4,6), Danimarka (yüzde 5,2), Kıbrıs Rum Kesimi (yüzde 5,3), Slovenya (yüzde 5,8), Macaristan (yüzde 6,1), İsveç (yüzde 6,4), Portekiz (yüzde 6,7), Malta (yüzde 7), İtalya (yüzde 7,7), Belçika (yüzde 8), Çek Cumhuriyeti ve Estonya (yüzde 8,4), Finlandiya (yüzde 8,7), Fransa ve Litvanya (yüzde 9,6), Letonya (yüzde 9,7), Almanya (yüzde 9,9), İspanya (yüzde 10,5), Yunanistan (yüzde 10,7), Slovakya (yüzde 17,3), Polonya (yüzde 18,4). http://www.internethaber.com/mays/article_view. php?aid =272680

[3] Korkarım bu neden, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınma nedeni olacaktır. Yani Kore'de Batı çıkarları için kanını döken Türk askeri, ileri de bir gelecekte de AB çıkarları için kanım dökecektir. Ne acı bir talihsizliktir bu...

[4] Karen Mingst, Essentials of International Relations, New York, W.W. Norton&Company, 1999, s.118.

[5] Los Angeles Times, 26 Nisan 2000, Black Youth Face Bias in Justice System

[6] George E Will, Ateşe Kim Odun Atacak? Newsweek, 9 Nisan 1990

[7] G.S. Diese ve D.G. Aubrey Massachusetts için 3 Senaryo, Oceanus, Cilt 30, No:3, 1987

[8] David E. Stannard, American Holocaust, Oxford University Pres, 1992

[9] Nuraniye Ekrem, Çin Halk Cumhuriyeti Dış Politikası (1950-2000),Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, sayfa 125, Ankara, 2003

[10] R. Nuri Erol / Milli Gazete


Yazar Necati AKGÜL -MİLLİ ÇÖZÜM-MAYIS 2009


IRAK'TAN ÇEKİLME PLANI MI TÜRKİYE'Yİ İŞGAL HAZIRLIĞI MI?

ABD'den talep bile gelmemişken, Başbakan Erdoğan, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçmelerine müsaade edeceklerini açıklamıştı

Peki, niye Başbakan buna dünden razıydı?


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD askerlerinin Irak'tan geri çekilmesi sırasında ABD yönetiminin izin istemesi halinde Türk topraklarının kullanılmasına müsaade edilebileceğini hatırlatmıştı. CNN'e değerlendirmede bulunan Başbakan Erdoğan, Irak'ta konuşlu bulunan ABD askerlerinin geri çekilmesi sırasında Türk topraklarının kullandırılabileceğini, ancak ABD yönetimi tarafından henüz bu yönde bir talebin bulunmadığını açıklamıştı. ABD tarafının izin istemesi halinde bu konunun değerlendirilebileceğini kaydeden ve Amerikan askerlerinin Türk topraklarını kullanarak çekilmesinde herhangi bir problemin yaşanmayacağını ve bu yönde pozitif bir tutum içinde yer alınabileceğine işaret eden Erdoğan askerlerle birlikte bölgede bulunan askeri mühimmatların neler olacağının ve bu mühimmatların daha sonra nereye götürüleceğinin açıkça belirtilmesi gerektiğini vurgulamıştı.[1]

Çekilme pazarlığı 2 koldan yürüyordu

ABD'nin Irak'tan hangi yolu kullanarak çekileceği, Türkiye ile ABD hükümetleri arasında yapılacak 'siyasi' görüşmeler sonucunda netlik kazanacaktı. ABD'nin Irak'taki askerini Türkiye üzerinden çekmesi konusunda uzlaşılırsa, devreye Genelkurmay Başkanlıkları sokulacaktı. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Ankara, ABD'nin Irak'tan çekilmesi süreciyle ilgili olarak kısa zamanda Türkiye ile teknik anlamda temasa geçmesinden yanaydı. Dışişleri Bakanlığı kaynakları, bu konu hakkında ilk olarak "iki ülkenin siyasi iradeleri tarafından görüş birliği sağlanması" gerektiğini belirtiyorlardı.

Üst düzey bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, söz konusu çekilme kararıyla ilgili olarak Ankara'nın belli kriterleri olduğunu, bu nedenle, siyasi kararın alınmasının ardından, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de sürece dahil edileceğini belirten yetkili, siyasi unsurların uzlaşması durumunda, iki ülke Genelkurmay Başkanlığı arasında yapılacak temaslar doğrultusunda, ABD'nin Irak'tan çekmek istediği mühimmatın miktarı, asker ve araç sayısı ile ilgili olarak görüşmelerde bulunacağını açıklamıştı. Aynı yetkili, söz konusu sürecin çok uzamasının beklenmediğini ve ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti sonrasında, asker çekmeye ilişkin konunun çözümleneceğini umduklarını hatırlatmıştı.

Washington, 3 rotayı da kullanmak istiyordu

ABD 2010 yılının sonuna kadar Irak'taki askerlerinin bir bölümünü geri çekmeyi, ya da Afganistan'a kaydırmayı planlıyordu. Binlerce ton mühimmat ve on binlerce askerin bölgeyi boşaltabilmesi için ise, 3 rota öne çıkıyordu. Bu rotalar, Türkiye'den Mersin Taşucu Limanı ile İncirlik Hava üssü ile Kuveyt ve Ürdün'deki ABD üsleri oluyordu. Washington yönetiminin ise, çekilmeyi güvenle gerçekleştirebilmek için bu 3 rotanın tamamını kullanmak istediği vurgulanıyordu. Ancak hem ekonomik hem de güvenlik açısından Kuzey'den yani Türkiye üzerinden çekilme olasılığı öne çıkıyordu.[2]

Coni yerine Mehmetçik mi ölsün? İsteniyordu

Sağcı, solcu, liberal hatta İslamcı olarak nitelendirilen medyanın bir kesimi de dahil olmak üzere, Türk basınının neredeyse hepsi zil takıp oynamıştı...

Niye?

Çünkü ABD Başkanı Barak Hüseyin Obama, Türkiye'ye teşrif buyurmuşlarmış..

Obama'nın, Türk-Ermeni ilişkileri, PKK, Kıbrıs ve İslam dünyasına verilen mesajları çok olumlu ve anlamlıymış!?

Daha sonra Hillary Clinton'un "Başkan Obama Türkiye'yi gelecek ay ziyaret edecek" şeklindeki beyanatıyla, "Müjdeler olsun Türk halkı! Obama, Türkiye'ye gelecek!" diye adeta mutluluk çığlıkları atılmış, toplum psikolojik olarak hazırlanmıştı!..

Yeni Şafak, "Rota değişti, dünya şaşırdı" başlığıyla manşetten verdiği haberinde, Obama'nın Türkiye'ye gelişini, "Türkiye merkezi önemde bir ülke, Türk diplomasisinin başarısı" şeklinde yorumlamıştı. Star Gazetesi, ziyareti "Muhteşem çuvallama" başlığıyla manşetine taşıyarak, "Obama'nın Türkiye'yi ziyareti, Davos sonrası "Dış politika çöktü. ABD, Türkiye'ye bedel ödetir" diyen yazar ve diplomatları ters köşeye yatırmıştı.. Yorumlar tarihe büyük bir yanılgının belgeleri olarak geçecek nitelikte" şeklinde yansıtılmıştı.

Zaman Gazetesi yazarlarından Ali H. Aslan ise "Obama'nın antidepresan ziyareti" başlıklı makalesinde şu ifadeleri kullanmıştı: ABD'nin dünyaca sevilen yeni başkanı Barack Obama'nın, ilk büyük uluslararası turunda Türkiye'yi de kendine durak olarak seçmesi, son derece olumlu bir gelişme. Dostları sevindirip onurlandıran, düşmanları çatlatan bu kararda emeği geçen Türk ve Amerikalı herkesi tebrik etmek lazım. Türkiye, büyüyen ekonomisi, gelişen demokrasisi ve aktifleşen dış politikası ile dünyada giderek dikkat çeken bir ülke. Herkesin ev sahipliği yapmak için adeta peşinden koştuğu popüler bir ABD başkanının, henüz görevinde ilk yüz gününü dahi tamamlamamışken Türkiye'yi ziyaret etmesi, ülkemizi olumlu manada dünya gündemine getirecek; uluslararası tanıtımına, prestijine ve etkinliğine büyük katkıda bulunacaktır. Obama, bu kararıyla 'Ben Türk halkını ve devletini çok önemsiyorum' mesajını vermiş, büyük bir jest yapmış oluyor. Dost düşman herkes bundan gerekli mesajları çıkaracaktır."

Bu ve benzeri yorumlarda bulunanlara sormak istiyoruz:

Türkiye'nin büyük ve güçlü bir ülke olduğunu şimdi mi fark ettiniz?

Ülkemizin ne ABD'ye ne de İsrail'e muhtaç olmadığını aksine bu iki ülkenin Türkiye'ye muhtaç olduğunu şimdi mi öğrendiniz?

Davos'ta yaşananlar sonrası İsrailli yetkililerin tavırları ve beyanatları bu konuda size bir ipucu vermemiş miydi?

Olayın bu boyutu bir kenara...

Asıl önemli nokta ya bilerek gizleniyor ya da bilmeyerek şu gerçeğin üzeri örtülüyordu:

Herkes bilir ki; Türkiye'ye ardı ardına ziyaretler düzenleyen Amerikalı yetkililerin görüşmelerinde yıllardır, Ortadoğu planları konuşulur, Irak, Kuzey Irak, PKK ve kara harekâtı, enerji koridorları, Afganistan işgalinde ABD'ye askeri destek istenir.

Ne zaman ABD'den bir üst düzey yetkili Türkiye'ye gelse, akabinde (Yahudi Lobilerinde) daha üst düzey bir yetkili ülkemizi ziyaret eder ve kabul edilemeyecek talepler iletilir.

Örneğin çok değil geçtiğimiz yıl 14 Eylül'de ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Michael Mullen, Türkiye'ye gelmiştir.

Rusya'nın Gürcistan'a girdiği, savaşın tarafı olduğu günlerdir.

Mullen, Ankara'yı ziyaretinde Türkiye'den Amerikan savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine izin vermesini istemiştir. Ankara'ya 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi'ni ihlal etmesini söylemiştir. Bu durum, Rusya'nın haklı tepkilerini çekmiştir.

Bir diğer çarpıcı örnek Irak'ın işgal süreci...

Bilindiği gibi Irak'a savaş açmadan önce Amerikalı yetkililer Türkiye'yi yolgeçen hanına çevirmişti. ABD Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanından sonra Amerikalı yetkililer peş peşe Ankara'ya gelmişti. Powell ve Orgeneral Richard Myers'ın ardından "işgallerin beyni" olarak kabul edilen Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Ankara'dan Kuzeyden açılacak cepheye onay vermesini istemişti. Dahası 65 binden fazla ABD askerinin ülkemizde konuşlanmasını talep etmişti.

ABD'nin talepleri bitmek bilmemiş ayrıca İstanbul'dan Trabzon'a kadar birçok havaalanının ABD askerlerinin emrine verilmesini istenmişti.

Akabinde de bir milyondan fazla kadının dul kaldığı, milyonlarca çocuğun yetim kaldığı, dört milyon insanın göçe zorlandığı Irak işgali gerçekleşmişti.

Ve gelinen noktada gördük ki; Türkiye hala bu işgallerden bölgesel temelde çok yönlü olarak büyük bir zarara ve yalnızlığa sürüklenmiştir.

Hal böyleyken ve Obama'nın Ankara'dan neler isteyeceği yüksek sesle dile getirilmesine rağmen, bu mutluluk çığlıklarını niye atıyorsunuz?

Yoksa siz, Amerikan askeri yerine Türk askerinin Afganistan'da ya da Irak'ta can vermesini mi istiyorsunuz?[3]

ABD, Afganistan'a asker istiyordu

Avrupalı müttefiklerine Afganistan'a ilave asker göndermeleri çağrısında bulunan ABD'nin Başkan Yardımcısı Biden'in NATO ve AB'nin üst düzey yetkilileri ile, Taliban'la mücadele için gereken uluslararası çabaları görüşeceği söylenmişti.

Biden'in, göreve başladıktan sonra çıktığı ikinci Avrupa gezisi kapsamında, NATO'nun ana karar alma organı Kuzey Atlantik Konseyinde konuşacağı ve NATO eski Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ile ittifakın Afganistan'daki askeri stratejisini ele alacağı belirtilmişti.  NATO müttefikleri ile görüşmelerinin ardından Biden'in, AB yetkilileri ile bir araya geldiği kaydedilmişti.

Afganistan savaşı konusunda yeni bir yaklaşım ortaya koymaya çalışan Obama yönetimi, 17 bin ilave Amerikan askerinin bu ülkeye gönderilmesi talimatını vermişti. ABD, Avrupalı müttefiklerine de Afganistan'a ilave asker göndermeleri ve mali yardımda bulunma çağrısını yinelemişti.[4]

Iraktaki ABD askerleri Türkiye'ye yerleşmeye hazırlanıyordu

Çekilme değil, işgal planıydı!

Amerika'nın yeni başkanı Obama göreve hızlı başlamıştı. Türkiye'ye önce NSA'nın asker kökenli başkanı, arkasından Obama'nın Ortadoğu Özel Temsilcisi yollanmıştı. Ardından Amerika'nın çiçeği burnunda Dışişleri Bakanı Bayan Clinton uğramıştı. Obama yönetiminin planı, 19 ay içinde Irak'taki askerlerini "çekmek" numarasıyla bölge ülkelerini oyalamaktı. Çekilmenin ağırlıklı güzergâhının Türkiye olması kafa karıştırıcıydı. Çünkü en az 2 yıl süreceği belirtilen bu faaliyet, "çekilme" den çok, Türkiye'nin güneydoğusunun bütünüyle Amerikan askerlerince işgal edilmesi anlamını taşımaktaydı. Ali Babacan, hemen yeşil ışığı yakmıştı. Ve Recep Erdoğan, bu işgal için davetiye çıkarmıştı.

ABD'nin yeni Başkanı Obama göreve gelir gelmez ağırlığı Ortadoğu'ya kaydırmıştı. Önce Ortadoğu Özel Temsilciliği'ne George Mitchel'i atayan Obama yönetimi, Ortadoğu'ya "yeni düzen" için temaslara hız katmıştı. Ortadoğu'ya "yeni düzen"in en önemli ayağını Türkiye oluşturmaktaydı. ABD açısından, bölgede Türkiye'nin Amerikan taşeronu olarak kullanılması kritik önem taşımaktaydı. Bunun için AKP Hükümeti canla başla çalışmıştı. Ama tek başına AKP Hükümeti'nin bu çabası yeterli olmayacaktı. İsrail-Filistin, İsrail-Suriye görüşmelerinde Tayyip Erdoğan'ın BOP Eşbaşkanlığı görevi çerçevesinde göğsünü gererek yaptığı temaslarla sonuç almanın mümkün olmadığı açıktı. Mesele, Türkiye'yi Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi'nde, bütün bölgede yapılacak uzun vadeli operasyonlarda bir sıçrama tahtası, bir merkez haline sokmaktı. Bunun için milli devletin tasfiyesi ve Türk Ordusu'na boyun eğdirilmesi lazımdı. İşte bu nedenle Obama yönetimi, Bush yönetimi gibi işe Ortadoğu'dan başlamıştı.

Obama yönetimi, Bush yönetiminin giderayak açıkladığı "Irak'tan çekilme" takvimini uygulamaya hazırlandı. Amerikan yönetim çevreleri, Irak'ta bulunan 140 bin Amerikan askerinin bir kısmının 19 ay içinde Türkiye, Kuveyt ve Ürdün üzerinden çekileceğini duyurmuşlardı.

ABD'li General Alexander'ın ziyareti ve kritik dönüm noktası

İşte tam bu dönemde Türkiye'ye, ABD yönetiminden üst üste önemli ziyaretler hız kazanmıştı. Önce Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (National Security Agency-NSA) adlı, dünyanın en büyük istihbarat-dinleme organizasyonu olarak bilinen kuruluşun Başkanı Tümgeneral Keith Alexander Türkiye'ye gelmiş, 19 Şubat'ta gelen Alexander'ın kimle görüştüğü, Türkiye'de ne kadar kaldığı açıklanmamıştı. Uzmanlara göre Alexander'ın ziyareti, PKK ve Irak konusunda AKP'ye yol haritası çizmeyi amaçlamıştı.

ABD, bu sayede Kukla Devlet'in Türkiye'ye doğru yayılması projesine askeri bir ağırlık da kazandırmış olacaktı. Irak'ta kalacak askerlerin bir bölümünün Irak'ın kuzeyinde Kukla Devlet'i korumak için konuşlandırılacağı biliniyordu. Peki, Türkiye'nin kendi güvenliği ile ilgili sınır ötesi harekâtları ne olacaktı? Bu soru büyük önem taşıyordu.

George Mitchell'in: "Türkiye büyük rol oynayabilir" açıklaması

Alexander'dan bir hafta sonra bu kez Ankara'nın kapısını çalan Obama'nın Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell oldu. Mitchell, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Ali Babacan ile ayrı ayrı görüşüyordu. Tayyip Erdoğan'la görüşmesinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, "Türkiye, ABD'nin önemli bir müttefiki ve Orta Doğu'da barış ve güvenlik için önemli bir güçtür. İsrail'le güçlü ilişkileri olan mühim bir demokratik ülke olarak oynayacağı eşsiz bir rol vardır ve Orta Doğu'da kapsamlı barışı teşvik çabalarımıza önemli katkısı olabilir" diyordu.

Babacan'ın: "ABD'ye yardım etmek isteriz!" itirafı

George Mitchell'in Türkiye ziyaretinden bir gün önce Ali Babacan, Irak'tan çekilme konusunda ABD'ye açık çek veren bir açıklama yapmıştı. Abdullah Gül'ün halefi ve Hükümet'teki en yakın arkadaşı Ali Babacan, "Irak'tan çekilişi sırasında Amerika'ya yardımcı olmak isteriz" diyerek Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye Amerikan İş Konseyi tarafından Çırağan Sarayı'nda çalışma yemeğinde gazetecilerin ABD'nin Irak'tan asker çekme konusundaki sorusu üzerine şunları söylemişti:

"Bunu gerçekleştirirken ABD'nin Türkiye'den olabilecek taleplerini biz her an görüşmeye hazırız ve bu konudaki desteğimizi, yardımımızı açıkçası vermek isteriz. Kuşkusuz bunun detayları karşılıklı konuşulup, görüşülmesi gereken konular. Bunları da talep geldiğinde mutlaka konuşuruz."

Türkiye ve ABD'nin dış politikalarında çok geniş bir ortak gündemin olduğunu ileri süren Ali Babacan, "Türkiye ve Amerika'nın en önemli 10 tane dış politika konusunu sıralasanız, bu listeler aşağı yukarı aynı listelerdir" diyerek ABD mandacılıklarını tescil etmişti.

"Çekilme" diyerek işgal planı hazırlanıyordu

Bütün bu trafikle birlikte, ABD'nin Irak'tan asker çekme tartışmaları anlam kazanıyordu.

ABD, Türkiye'yi çantada keklik görüyor. Amerikan Genelkurmay Başkanı Mike Mullen, "Ankara geri çekilme planımızı destekliyor" diyordu.

Bazıları: "ABD, Irak'tan çıkıp gidiyor, daha ne isteniyor? diye sorabilir.

ABD, Irak işgalinden önce de Türkiye'den Irak'a asker geçirmek istemiş, 01 Mart 2003'te TBMM'ye gelen tezkere Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan'ın bütün çabalarına rağmen AKP içinden de çıkan ret ve çekimser oylarla kabul edilmemişti. O zaman da, bu tezkereyi "Biz savaşta taraf olmuyoruz, Amerikan askerleri buradan geçecek" diye savunmaya çalışanlar vardı. Ama ABD'nin amacının basit bir asker geçirme operasyonu olmadığı daha sonra anlaşılmıştı. ABD ile Türkiye arasından aylar süren mutabakat muhtırasının ayrıntıları, "asker geçişinin" aslında Türkiye'nin özellikle güneydoğusunda uzun vadeli bir Amerikan işgali anlamına geldiğini, AKP hükümetinin de buna alet edildiğini ortaya çıkarmıştı.

1 Mart 2003'te olduğu gibi bugün de, ABD'nin amacı, Türkiye'nin güneydoğusunu Amerikan askerleri için açık bir üs haline sokmaktı.

Plan,  sadece bununla sınırlı kalmıyordu. ABD askerlerinin ve mühimmatının çekilmesi bahanesiyle başta İskenderun ve Mersin olmak üzere bazı limanların kullanılması da isteniyordu. ABD'nin "Afganistan'a lojistik noktası" olmak üzere Trabzon limanını istediğini de eklersek tablo iyice netlik kazanıyordu.

CIA-Pentagon haritalarındaki gibi: "Habur'dan Mersin'e kadar..." Kürdistan sayılıyordu

Çekilme denilen şey, en az 2 yılı bulacak bir süreci kapsıyordu. Uzmanlar, askerlerin tank vb. araçların ve mühimmatın taşınması sırasında Türkiye sınırları içinde "toplanma merkezlerinin" de kurulacağını vurguluyordu. Aynen 1 Mart 2003'te olduğu gibi! Irak işgali öncesinde tezkerenin geçeceğine güvenilerek hazırlıklarına başlanan Amerikan kışlaları gerekiyordu!

Türkiye'nin Güneydoğusunun tamamı, ama daha önemlisi CIA-Pentagon haritalarında "Kürdistan" olarak gösterilen bölge fiilen ve resmen Amerikan işgaline açılmak isteniyordu!

Onur Öymen: "Tezkeresiz olmaz!" diyordu

Aslında Ali Babacan "ABD'ye destek veririz" açıklamasıyla Hükümet'in bu konudaki hazırlıklarını da itiraf etmiş oluyordu. Çünkü Hükümet ABD'nin çekilme isteğini, ABD-Türkiye arasındaki ikili anlaşmalar, 2004 yılında ABD askerlerinin lojistik imkânlar için Türkiye'deki üs ve limanları kullanması için hazırlanan Bakanlar Kurulu kararnamesi ile Dışişleri Bakanlığı tebliği ve BM ile NATO'nun Afganistan konusundaki kararlarına dayanarak tezkeresiz halletmek istiyordu.

Eski Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Emekli Büyükelçi ve CHP İstanbul Milletvekili Onur Öymen, bunun Anayasa'ya aykırı olduğunu ve mutlaka tezkere gerektirdiğini belirtiyordu. Öymen "Bu konuda tezkerenin gündeme gelmemesi Anayasa ihlalidir. İster Batı tarafından, ister Doğu tarafından gelsin; Türkiye'de yabancı bir ülkenin askerinin konuşlanması için tezkere çıkarılması ve bu tezkerenin Meclis'ten geçirilmesi gerekiyor" sözleriyle hükümeti uyarıyordu.

Çekilme takvimi sürekli erteleniyordu

Öte yandan ABD'nin Irak'tan çekilme takvimi erteleniyordu. ABD Başkanı Obama, 27 Şubat'ta yaptığı konuşmada Amerikan muharip gücünün 2010'un Ağustos ayında Irak'ı tamamen terk edeceğini söylüyordu. Daha önce 2009 Haziran'ında muharip Amerikan askerlerinin Irak'tan çekileceği sözleri hatırlanırsa ABD'nin samimiyetsizliği ortaya çıkıyordu.

Obama, gönlümüzü alırken, gözümüzü oymaya çalışıyordu!

Basın ve televizyonlarda dolaşan laflara bakılırsa, Obama'nın Ankara'ya gelişinin nedeni tamamen Amerika'nın kendi çıkarları ile ilgili bulunuyordu. Zaten başka bir şey olsa şaşırırdık. Irak'tan Amerikan birliklerinin çekilmesinden, Afganistan'a asker gönderilmesine ve Ermeni meselesine kadar bir dizi konu gazete ve televizyonlarda yer alıyordu.

Amerikan birliklerinin Irak'tan çekilmesi teknik ve askeri bir konuydu. Obama'nın gelmesini gerektirecek kadar da önemli ise altında başka şeytanlıklar aramak gerekiyordu. Çünkü neticede Irak'tan çekilecek Amerikan askerlerinin bir tür rotasyon yoluyla Türkiye üzerinden Irak'tan çıkarken, ülkemizde, nerede, nasıl ve ne kadar kalacakları belirtilmiyordu. Bu konuda Amerikan Genelkurmayı ile Türk askeri birimleri yeterince işbirliği yapıp yapmadığı da bilinmiyordu.

Obama'nın Ankara görüşmelerinde muhtemelen Irak'ın kuzeyindeki kukla devlet yapısının geleceği ve güvencesi konuşuluyordu. El Maliki'nin seçimlerden başarılı çıktığı, Arapların gerek Sünni gerekse Şiiler olmak üzere Irak devleti ve ortak yönetim konusunda büyük bir görüş birliğine vardıkları böyle bir dönemde kuzeydeki Barzani-Talabani ikilisinin sonu pek parlak görünmüyordu.

Amerika'nın çekilmesi senaryoları da bu tabloya eklenirse, kukla devlet işinin iyice sarpa sarmakta olduğu anlaşılıyordu. Zaten Barzani'nin Türkiye'ye karşı, kendince daha kibar bir lisan kullanmaya başlaması da bunu gösteriyordu. Acaba Obama bu kukla devlet yapısını Türkiye'nin koruyup kollaması esasına dayanan bir plan peşinde mi koşuyordu? Ve bunu Türkiye'ye 'Kerkük'ün fethi' gibi senaryolarla yutturma politikası çerçevesinde mi Ankara'ya geliyordu?

Bir diğer konuyu da Afganistan oluşturuyordu. Amerika'nın Afganistan'daki savaşta boğulduğu, hatta kaybetmeye mahkûm olduğu konuşuluyordu. Birkaç yıldan beri Türkiye'den Taliban'a karşı muharip güç istediği biliniyordu. Obama'nın Afganistan'ı ön plana çıkaran politikaları çerçevesinde Türkiye'nin muharip birlik göndermesini isteyeceği anlaşılıyordu.

Ancak Afganistan'a muharip asker göndermek bilinen en Amerikancı hükümet olan AKP'nin bile cesaret edemeyeceği bir işti. Çünkü oradan gelecek cenazeler kamuoyunu ayaklandırabilirdi. Hatta en fazla tepki muhtemelen AKP tabanından gelecekti. Ama Afganistan konusunda iyice sıkışmış bir görüntü çizen Amerika'nın Ankara'dan bu talepte bulunmaktan başka çaresi de yok gibiydi.

Afganistan'a asker göndermek ise kelimenin tam anlamıyla bir cinayettir. Bunları şimdi Amerika'ya söylemeyeceksek, ne zaman??? diye haykıran Hasan Ünal haksız mıydı?

[1] İHA

[2] Akşam / 11 Mart 2009

[3] Hüseyin Altınalan / Milli Gazete

[4] Milli Gazete / 11 Mart 2009
 
Yazar Ufuk EFE -MİLLİÇÖZÜMDERGİSİ-MAYIS2009

ERGENEKON DAVA MI? DALGA MI?

Yazar Ahmet AKGÜL  

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ - MAYIS 2009 

Birinci iddianamenin ağırlık noktası ve dayanakları telefon görüşmelerinin kayıtlarıydı. Bu yüzden de Ergenekon davası, bant çözümlerinden ibaret kaldı ve inandırıcı bulunmadı. İkinci iddianamenin hazırlığı sırasında ise, tesadüfe bakın ki bir takım operasyonlarla ortaya krokiler, gömülü silahlar, bombalar çıkmıştı. Sanki Ergenekon'a inanmayanlar, bu insanların gerçekten çok karanlık işler planladıklarını ve bunun için cephanelik oluşturduklarını görsün diye bir kurgu hazırlanmıştı. Medyada "Dev dalga" diye yansıtılan, bir kısım rektörleri, öğretim görevlilerini ve sivil örgüt temsilcilerini kapsayan ve AKP'ye muhalif seslerin susturulmaya çalışıldığı izlenimi yaratan 12. tutuklama operasyonları da panikatak psikolojisinin tetiklediği bir pervasızlık anlamı taşımaktaydı.

Suça bulaşan, haddini aşan ve kanunsuzluğa kalkışan, sıfat ve statüsü ne olursa olsun, herkesin hesaba çekilir olması, devletimizin ağırlığının, saygınlığının ve tarafsızlığının ispatlanması, elbette sevinilecek ve sahiplenilecek bir olaydı.  Ama yargının ve emniyet organlarının "siyasi intikam almaya, muhalif sesleri bastırmaya, asıl ve acil ülke sorunlarını unutturup gündem saptırmaya" alet edilmeye çalışılması ise, çok ciddi ve endişe verici gelişmelere gebe bulunmaktaydı.

Üstelik, bu operasyonlar; "Acaba Atatürkçülük maskesi altında pek çok yolsuzluklara karışan, organ mafyacılığından, AB fonlarıyla toplumu çağdaşlaştırmaya; başörtüsü ve Kur'an kursu bahanesiyle İslam'a ve Müslüman halkımıza sataşmaya kadar birçok haksız ve hayasız işlerle uğraşan ve Kemalizm görüntüsüyle masonik hıyanetleri saklamaya çalışan bir takım karanlık adamları ve odakları aklamayı mı amaçlamıştı? sorularını bile hatırlatmaktaydı.  Yoksa, aslı ve astarı malum İhsan Doğramacı'nın varisi ve Morrison Süleyman Demirel'in hamisi Prof. Mehmet Haberal ile, Başbakan Recep T. Erdoğan'ın birbirlerine iltifat ve ikramlarını bilmeyen kalmış mıydı?

Rahmetli Bülent Ecevit'in hastalığı sırasında adı ortalıkta çok dolanmıştı. Ecevit az daha Haberal'ın yönettiği Vakıf Hastanesi'nde ölüyordu. Eşi Rahşan Ecevit ‘kocasını hastaneden kurtardığını!' açıklamıştı. Acaba dünyanın hiç bir ülkesinde hastanede son nefesini verecekken, çıkarılan ve iyileşen başka hasta var mıydı!

Ya Süleyman Demirel kimin adamıydı?

"Bu ülkenin hangi sokağında topal karınca var, ben bilirim" efelenmesini dilinden düşürmeyen ve kartel medyasına malzeme olarak veren Demirel'e beş yaşında babasız kalmış çocukların hesabını sorsak; karşımıza, "Binaenaleyh geçmişi kurcalamamak lazım" diyen bir adam çıkar? Anlaşılan, Demirel daha çok Ergenekoncu uğurlayacak, daha çok geçmiş olsun telefonları açacaktı...

"İnceldiği yerden kopsun" diyerek iki yüz altmış küsur milletvekilli partisini parçalamış ve ülkeyi 12 Mart'lara, 12 Eylül'lere sürüklemiş bir Demirel, Ergenekon'un hangi bağını koparmaya çalışmaktaydı?

Eşref Bitlis Paşa'nın uçağı düştüğünde hemen ona koşmuştu gazeteler: Acaba haberi var mı idi? Kameralara "Bu bir kazadır" beyanatını verirken O, ilk yardım ekipleri/araştırmacılar dahi ulaşmamıştı olay yerine. Kazaları bir yol açacağı olarak mı kullanıyordu birileri? Çankaya yollarının açılması mesela. Tarihlere dönüp bir daha baksak, fena olmazdı!

12. Ergenekon dalgasında gözaltına alınan Mehmet Haberal'ı uçağa bizzat bindirmiş Sayın Demirel. Kartel medyası romantizm katmış olaya. Haberal'ı bizzat ve şahsen Demirel uğurladı. Hebaral da dedi ki: "Ben de Zincirbozan'a uğurlamıştım."[1]

Şiddet, hiddet, zahmet ve hakaretle alındığına dair video görüntüleri TV kanallarında yayınlanırken insanın kanını donduran işkence sesleri ve ağlama inlemeleri altında Tuncay Güney'in verdiği ifadeler -kendisi bile defalarca işkence altında söylediği için reddettiği halde-bu zorla söyletilmiş dayatma kurguları üzerinden hazırlanan Ergenekon iddialarının ne denli hukuki ve ahlaki olduğu da herhalde daha çok tartışılacaktı.

PKK tanık, TSK sanık sandalyesindeydi!

İkinci iddianameyle, Türk Ordusu'na general seviyesinde komutanlık etmiş subaylar sanık sandalyesine oturtuluyordu.



Genelkurmay Başkanları terörist başı gibi gösterilmekteydi!

"Ergenekon demek TSK demektir!"

Tuncay Güney'in ifadesine yazdırılan bu çarpıcı cümle, Ergenekon tertibinin hedefini ortaya koyuyordu. Suçlananlar ve basında hedef tahtasına konulanlar, 5 genelkurmay başkanıydı.

İddianamede Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ da, Ankara Ticaret Odası'nda düzenlenen "Devrim Yasaları'nın 80. yılı" paneline katıldığı, bu panelde "yeni bir oluşumun kurulduğu" öne sürülerek hedef gösteriliyordu

PKK'lı gizli tanık sayısı 11'e yükseltilmişti

Emekli orgeneralleri suçlayan, aleyhlerinde tanıklık edenler ise ABD destekli terör örgütü PKK militanları oluyordu.

İlk iddianamede iki olan PKK'lı gizli tanık sayısının yeni iddianameyle on bire yükseldiği anlaşılıyordu.

Medyaya sızdırılan bilgilere bakıyoruz:

"Ergenekon soruşturması başlar başlamaz çok sayıda PKK'lı terörist savcılığa başvurarak ifade vermek istediklerini belirttiler... Birçoğu Ergenekon savcılarına mektup yazdı... Mektupların sonrasında PKK'lı olmaktan hükümlü ve tutuklu bulunan isimler tek tek Ergenekon savcılarına ifade verdiler... İddianamenin yazımı devam ederken PKK'lı tanık sayısı daha da arttı... Son iki hafta içinde tutuklu 3 kişi daha cezaevinden savcılığa götürüldü, ifadeleri alındı"...

Medyaya yansıyan bu ifadelere göre, Komutanların tutuklanmasıyla PKK'lılar yalan ifade vermek için F tipi Savcının kapısında, kuyruğa girmiş görünüyordu.

Apo'nun "kara kutusu; gizli tanık ve bilirkişiydi!

Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı ile yapılan yazışmalarda gizli tanık "Galip"in Hamza Bindal olduğu ortaya çıkıyordu.

Hamza Bindal asıl kimliği şöyleydi: "Abdullah Öcalan'ın köylüsü. Ağabeyi Hasan Bindal da Apo'nun çocukluk arkadaşı ve örgütteki iç çekişmeden dolayı öldürüldü. Hasan Bindal'ın ölümünün ardından Apo Hamza Bindal'ı (gizli tanık) yanından hiç ayırmadı."

Apo'nun 'kara kutusu' olarak bilinen Hamza Bindal halen Gaziantep Cezaevi'nde tutuklu bulunuyordu. PKK'lı "gizli" tanık Hamza Bindal "Ergenekon örgütü" ile ilgili bir şey bilmediğini de dosyasındaki ifadesinden ortaya çıkıyordu.

"Ben Ergenekon Terör Örgütü üyelerini ve bu şahısların yapmış oldukları faaliyetleri bire bir bilen biri değilim" diyordu.

Ve tabi Genelkurmay savcıları yalanlamakta gecikmemişti

Diğer PKK'lı "Deniz" kod adlı gizli tanık da "Ergenekon terör örgütü ile ilgili somut bilgi sahibi değilim" diyor. Ancak aynı "Deniz", 1993'te Diyarbakır da şehit edilen Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın PKK tarafından öldürülmediğini öne sürüyordu.

Ergenekon savcılarının gizli tanığının ifadelerini 5 Aralık 2008 tarihinde yalanladı. Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın'ın "bölücü terör örgütü ile çıkan çatışmalarda, birliklerini kahramanca sevk ve idare ederken bölücü terör örgütü mensupları tarafından açılan ateş sonucu vurulduğunu" belirtiyordu.

Timsahın çenesi ve gövdesiyle değil de, kuyruğu ile uğraşmak gaflet miydi, hıyanet miydi?

Türkiye'de Ergenekon tipinde, derin çeteleşmeler ve tehlikeli cepheleşmeler elbette vardı. Asker ve sivil bürokratlardan, marazlı medya patronlarından, yazar-çizer rambolarından, sömürü-sermaye baronlarından, kiralık din adamlarından ve satılık siyaset figüranlarından bu kirli ve gizli yapılanmalara katılıp kullanılanlar da herhalde bulunmaktaydı. Ancak:

a)            Bütün bunların dış bağlantısı ve uluslar arası boyutları niye hiç gündeme taşınmaz ve tartışılmazdı?

b)           Kurgu roman tarzında hazırlanan; temel hukuk kuralları ve özel hayatın kutsallığı ayaklar altına alınan ve masum kişilerin hayat boyu yaftalanıp bu iftiralarla yaşayacağı, uyduruk iddialar yazan ve yayınlatan bir yargıya nasıl güven duyulacaktı?

c)            Emperyalist odaklara, Siyonist uşaklarına ve iktidarın hıyanet ve haksızlıklarına karşı çıkan herkesi susturup pusturma operasyonuna dönüştüğü kanaati yoğunlaşan bir dava ile ülkenin sorunlarına nasıl deva bulunacaktı?

d)           Ve hepsinden daha üzücü ve ürkütücü olarak; her kurumda benzeri bozuk tiyniyetlerin çıkması doğal sayılan bazı şahsiyetleri bahane ederek; ülke varlığımızın ve bağımsızlığımızın sigortası konumundaki kahraman ordumuzu, topyekûn karalamaya, töhmet altına sokmaya, toplumdaki saygınlık ve ağırlığını sıfırlamaya, TSK'yı aciz, çaresiz ve desteksiz bırakmaya yönelik bu sinsi girişim ve gayretler, yoksa kasıtlı mıydı ve bu tahribatlar nasıl onarılacaktı? GKB Org. İlker Başbuğ'un 14 Nisan 2009'da Harp Akademilerindeki basın toplantısına, Ergenekon batağına bulaştırılmaya çalışılan, eski Genelkurmay Başkanları İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Yaşar Büyükanıt'la birlikte çıkması oldukça önemli ve anlamlı bir mesajdı.

Örneğin: Jandarma Albay Temizöz için, F tipi tutuklama emri mi verilmişti?

Yoksa asıl suçu Kayseri'deki ABD ve AB uşağı bazı Fetullahçıların gizli ve kirli ilişkilerini deşifre etmek miydi?

Albay Temizöz, 11 Mart'ta Fetullahçı astsubaylara suçlarını itiraf ettiren komutandı. 12 Mart'ta ise Fetullahçı Av. Musa Öncel, Temizöz'ün "Asit kuyularına atarım" dediği iftirasını attı. 13 Mart'ta Diyarbakır'da polisler aleyhinde ifade hazırladı. 23 Mart'ta gözaltına alındı. 25 Mart'ta yetkili olmayan Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tutukladı. Albay Temizöz Öcalan'ı sorgulayan ekibin de arasındaydı.

e)            Bütün bunlar; suçluları yakalayıp etkisiz bırakmaktan ziyade onları dolaylı biçimde aklamayı ve birkaç figüranı kurban edip asıl sorumluları ve sorunların kaynağını saklamayı mı amaçlamıştı?

f)              Bu "demokratik cesaret ve ciddiyet" kılıflı cambazlıklar altında, ülkemize yönelik: "Kürt Federasyonuna ruhsat ve Sevr'in uygulanmasına fırsat" tuzakları dikkatlerden mi kaçırılmaktaydı?

Devlet Bakanı Cemil Çiçek'in; Doğu ve Güneydoğuyu kastederek: "O bölgede başka parti kalmadı. DTP Iğdır'ı bile alıp Ermenistan sınırına dayandı"! anlamındaki haklı uyarıları, AKP içinde ve AB'ci kesimde neden tepkiyle karşılanmış ve üzerinde durulmamıştı?

Cemil Çiçek'in sözleri: "Doğu'da Kürdistan haritası oluşuyor" şeklinde okunmalıydı.

g) Sabataist hainlerden, Pakraduni Ermenilere; sosyalist Atatürkçülerden, Darwinist Türkçülere; Münafık dincilerden, marazlı laikçilere: ilerici ve değişimci geçinen sahtekârlar; yani Ergenekon'a sahip çıkanlarla, güya savaş açanlar, acaba Türkiye'deki tüm derin çabaların ve bünyemizi saran irinli çıbanların ortak karargâhı olan ve bu yüzden Mustafa Kemal tarafından kapatılan, ama maalesef İsmet İnönü eliyle yeniden açılan ve Bayar-Menderes marifetiyle resmiyet kazandırılan "şu mel'un Mason Localarının dış bağlantıları, akıl hocaları ve bunların Ergenekon irtibatları hakkında bir soruşturma açılsın" teklifimize niye herkes kulak tıkamakta ve gündeme bile taşımamaktaydı?

h) AB Ergenekon davasına niye destek vermekte ve AKP hükümetini cesaretlendirmekteydi?

Avrupa Birliği, Ergenekon terör örgütü soruşturmasına defalarca destek veriyordu.

Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından hazırlanan bir belgede Ergenekon davasının Türkiye'ye önemli bir fırsat sunduğu belirtiliyordu. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu (KPK) toplantısı için hazırlanan bilgi notunun ilk maddesinin Ergenekon'a ayrılmış olması dikkat çekiyordu. Bu 29 sayfalık belgede Ergenekon'dan Davos krizine kadar birçok gelişmeye ilişkin bilgi aktarılıyordu. AP Dış İlişkiler Daire Başkanlığı'nın kaleme aldığı belgede Ergenekon davasının siyasî cinayetlerin aydınlatılması ve devlet adına yapılan terör eylemlerinin ortaya çıkarılması için taşıdığı öneme dikkat çekiliyordu. Ayrıca suçlama bölümünde, terör örgütünün, hükümeti devirmek ve işleyişini şiddet yoluyla sekteye uğratmak istediğinin altı çiziliyordu.

Petrol ve doğalgaz boru hatlarının İsrail'e aktarılmasını amaçlayan Nabucco Projesi'ne de geniş yer ayıran bilgi notu, Türkiye'nin Hamas ile İsrail arasındaki ateşkesin sağlanmasında faal rol oynadığını kaydediyordu.

CHP'nin bu davayı askeriye ve adliyede güçlü biçimde temsil edilen "laik Kemalist-milliyetçi" cephe ile İslamcı AK Parti arasında süren mücadele olarak gördüğüne işaret eden AB belgesinde, AP Türkiye Raportörü Ria Oomen Ruijten'in Ergenekon soruşturmasına destek verdiği hatırlatılıyordu.

Bu arada:

2009 yılı Türk ekonomisi için zor bir yıl olacağı ve IMF yardımı ile ciddi bir iktisadi kriz ihtimalinin aşılacağı öğütleniyordu.

Türkiye'nin Ortadoğu'da oynadığı rol ile AB'nin bölgede varlığını artırması ve amaçlarına ulaşması için büyük bir imkân sunduğu vurgulanıyordu.

Aynı raporda Türk-İsrail ilişkilerinin Arapları hizaya sokacağı belirtiliyordu:

İsrail, Abdullah Planı'nı reddetti; ancak Türkiye'nin bölgede artan rolünü hesaba katmak mecburiyetindedir. Ayrıca ABD, Türkiye'nin bölgede daha faal bir rol oynamasını istiyor. Aslında Türkiye, Hamas ile doğrudan görüşen tek aktördü ve ateşkesin ilanında faal bir rol oynadı" deniliyordu.

İran'ı sıkıştırmak için AKP Türkiye'si kullanılıyordu:

Raporda: "İran, Türkiye'nin arabuluculuğunu reddetmesine rağmen Ankara ile ilişkilere büyük ehemmiyet atfetmektedir. İran'daki temaslarının ardından Cumhurbaşkanı Gül Nisan ayı başlarındaki NATO Zirvesi'ne katılarak İran'daki havayı ABD ve Batılı müttefiklerine aktaracaktır. Arabulucu olmasa da Türkiye NATO'da hem Ahmedinejad hem de Hamaney ile görüşebilen az sayıda ülkeden biridir" sözleriyle bu şeytani hesapları açığa vuruluyordu.

Şimdi soralım:

1- Müslüman Türkleri Anadolu'dan sürüp atmak için üzerimize tam 19 Haçlı seferi düzenleyen

2- Dünyadaki bütün Batılı barbar güçleri toplayıp Çanakkale'ye hücum eden

3- Bizi kendi işgallerinden ve vahşetlerinden kurtulmak üzere İstiklal Savaşımızı yapmamıza mecbur hale getiren

4- Erbakan Hoca'nın siyasi kararlılığı, Rahmetli Türkeş'in ve CHP'de Deniz Baykal gibilerin arka çıkması ve paşalarımızın milli ve cesaretli duyarlılıklarıyla, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel'in karşı tavırlarına rağmen başlatılan ve başarılan Şanlı Kıbrıs harekâtımızda, parasını peşin verdiğimiz silahları bile göndermeyen ve NATO'daki müttefiklik taahhütlerini yerine getirmeyen

5- PKK ile mücadelemizde, Türkiye'nin değil, anarşistlerin tarafını çeken ve her yönden destekleyen

6- Şimdide, Kuzey Irak'ta Barzani Kürdistanını kurduktan sonra, Türkiye'nin Güneydoğu'sunun PKK'nın temsilcisi DTP eliyle federasyona ayrılmasına ve Sevr'in uygulanmasına hazırlık gören;

Bu AVRUPA BİRLİĞİ'nin:

a) Ergenekon davasına destek çıkmasının altında bir şeytanlık aramak gerekmiyor mu?

b) Bu AB'nin Türkiye'nin iyiliğini isteyeceğini sanmak, ya ahmaklıktan veya alçaklıktan kaynaklanmıyor mu?

c) AB'nin, ABD'nin ve İsrail'in, bu Ergenekon senaryolarıyla, Sevr'in önündeki en büyük engel olan TSK'yı yaralayıp karalama ve devre dışı bırakma hesapları sırıtmıyor mu?

d) Bu gerçekleri savunan Milli Çözüm ekibine: "Ulusalcı, Atatürkçü takıntılı, statükocu devlet yanlısı" diye saldıran ve salyasını akıtanlara bir daha ve en yüksek sedayla sesleniyoruz:

Şayet ülkemizin birlik ve bekasına, dirlik ve bağımsızlığına, Milli ve manevi çıkarlarımıza sahip çıkmak ulusalcılıksa, alem şahit olsun ki, evet biz ulusalcıyız ve sizler gibi uşaklıktan uzağız!

Biz, Türkmenlerin, Çerkezlerin, Kürtlerin, Zazaların, Lazların, Arapların, Pomakların, Boşnakların ve daha başka köken ve toplulukların, İslam potasında ve çağdaş cumhuriyet rotasında kaynaşıp kucaklaştığı, tarihin ve medeniyetin izzetli ve azametli bir kimlik olarak TÜRK diye tanıdığı; bu kutsal kimyanın bozulması halinde her birinin basit kabileler halinde dağılıp başkalarının boyunduruğuna taşınacağına inandığımız, ASİL MİLLETİMİZİN asli bir unsuruyuz ve Milli Görüşçüyüz.

Irkçılığın ve ayrımcılığın her türlüsünü lanetliyor ve nefret ediyoruz.

Dindarız, ama laiklik ilkesini benimsiyoruz. Demokratız, ama ordu-Millet haysiyetimizi ve devletimizi önemsiyoruz. Çağdaşız, ama tarihimiz ve töremizi unutup yozlaşmıyoruz ve aşağılık kompleksiyle Barbar batıyı taklide özenmiyoruz.

Ilımlı İslamcıların da, radikal şeriatçıların da; Devrim yobazlarının da; Darwinist safsataların da; Türkçülük yapan Masonların da, Kürtçülük yapan münafıkların da; evet hepsinin aynı Siyonist odakların, sinsi uşakları ve Türkiye'yi parçalama piyonları olduklarını biliyoruz.

ŞİİR

Türkiyem, tek bir vücut gibidir

Şimdi, kolum bacağım parçalanıyor!

Göz göre, gövdem başımdan koparılırken

Yüzüm, demokrasiyle fırçalanıyor!

Bize; "Sinirlenme, sakin ol!" diyen soysuz

Hala, duymaz mısın, tehlike çanları çalıyor!



İşte bütün bu soruların cevabı ve sorunun çözüm kodları Ergenekon kitabımızda ortaya konulacak ve okurlarımızla paylaşılacaktı.

Ele geçirilen belgelere göre Ergenekon 1999'un Ekim ayında kurulmuşmuş... Aralıktan itibaren faaliyete başlamışmış... Aslında bu ordu içindeki iktidar savaşının sonucunda ortaya çıkmış bir örgütmüş... Dava konusu olan Ergenekon güya 28 Şubat kadrolarına karşı oluşturulmuşmuş... Bunların o dönemdeki rakipleri Batı Çalışma Grubuymuş... 1998 yılı 30 Ağustosta Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Emekli olmuş. Onun emekli olmasıyla iki grup arasındaki iktidar çatışmasında güç denemesi Ergenekoncular lehine değişmeye başlamışmış. Hüseyin Kıvrıkoğlu ise bir yıl, Karadayı'nın kendisine emanet ettiği kadrolarla çalışmış. 1999 Ağustos'undaki Şura'da ise kendi damgasını vurmuşmuş...

Oysa Kıbrıs'ta bir tören sırasında tribüne ateş açılmış ve Kıvrıkoğlu'un önündeki sıralardan birinde oturan bir albay ölmüştü.

Bu tatbikatı Özel Kuvvetler yapıyordu ve Özel Kuvvetler, Genel Kurmay Başkanlığına bağlı bulunuyordu. Burası karanlık bir nokta olarak gizemini koruyordu. Kıvrıkoğlu'nun Genel Kurmay Başkanı oluncaya dek 1998 yılı boyunca hiç uçağa binmediği ve özle programlara katılmadığı anlatılıyordu. Daha sonra 28 Şubat kadroları içinden Ergenekoncularla işbirliği yapanlar olduğu söyleniyordu. Aynı şekilde Susurluk'un içindeki bazı kadroların da Ergenekon'la işbirliği yaptığı iddia ediliyordu. Öyle ise 28 Şubat'ın lider kadrosundan Çevik Bir niye bugün ortalıkta görünmüyordu?

Bu Ergenekon çetesi, Deniz Baykal'ı CHP'nin başından indirecekmiş... Devlet Bahçeli'yi devre dışı bırakıp, Ümit Özdağ'ı MHP'nin başına getirecekmiş... Güya Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun itirafıyla:  "Kendi tarlalarını bile sürüp ekmişler" yani, Alperen Ocaklarını ve BPP teşkilatlarını ele geçirmişlermiş... Hatta AKP'de bile çok sayıda (60 kadar) milletvekili Ergenekoncuların güdümünde, her an emir beklemekteymiş... "Sarıkız" ihtilal dosyası ayrılmasaymış, Ergenekon davasının tamamı askeri mahkemelere devredilip, fiyaskoyla neticelenecekmiş... Ve Taraf denen gazeteye göre, DHKP-C militanı Osman Gürbüz, ikinci iddianamede, Gazi olaylarının tahrikçi tetikçisi olarak gösterilmekteymiş...

Eee bütün bunları üç beş subayın ve yazarın yapması mümkün olmadığına göre, bizim başından beri söylediğimiz gibi: Ergenekon'un suçlu ve sicili bozuk takımı sadece beşinci sınıf piyonlar yerindedir. Asıl patron CIA-MOSSAD-NATO ve GLADYO ağabeylerinizdir.

Aziz milletimiz şu iki şer odağının tuzağından mutlaka kurtulmalıdır.

1. "Dinler arası diyalog, ılımlı İslam, yeni Osmancılık" gibi dışı jelatinli ama içi zehirli kavramları kullanarak İslam'ı yozlaştırmaya ve emperyalizmle uzlaştırmaya, Müslüman halkımızı uyuşturup siyonizme "demokrat köleler" oluşturmaya çalışan, makam ve menfaat karşılığı kutsallarını satmaktan sakınmayan kesimlerin yürüttüğü din istismarından.

Bir zamanlar: "katı şeriatçı, radikal İslamcı, İran ve Taliban tipi cihatçı" geçinen, hatta Milli Görüşçüleri, tavizcilik ve gevşeklikle suçlayıp hücum eden Mehmet Metiner tipli sahte Mücahitlerin şimdi koyu bir "AB heveslisi, demokrasi havarisi ve AKP hamisi" kesilmeleri de aynen din istismarı sınıfında sayılmalıdır.

Ve yine Yaşar Nuri Öztürk gibiler de, "güya karşı çıkıyor ve Kuran'ın aslına çağırıyor" görüntüsüyle, çok çirkin bir din istismarı yapmakta, insanları "Allah ve Kuran ile aldatarak" Siyonist sömürü saltanatının devamına katkıda bulunmaktadır.

 2- Laikliği ve Atatürk ilkelerini dinsizliğe alet eden, Darwinist düzmeceyi bilim diye sahiplenip tüm manevi değerlerimizi tahribe heveslenen devrim sahtekârlarından.

Yüce yaratıcıyı inkârlara yönelen, tüm varlıkların kör tesadüfler sonucu kendiliğinden meydana geldiğini ve insanların da, maymun soyundan türediğini söyleyen; hiçbir manevi mesuliyeti ve ahiret düşüncesini kabul etmeyen, daha da beteri yaşamın vahşi ve acımasız bir mücadele ve elenme süreci (doğal seleksiyon) olduğunu, güçlülerin zayıfları ezme hakkı bulunduğunu belirten ve insanları da yabani hayvanlara benzeten ve bu nedenle batılı üstün ve güçlü kavimlerin, doğulu düşük ve zayıf milletleri ve Türkleri sömürmelerini ve öldürmelerini reva gören Darwin Yahudisinin safsatalarını örnek alanların, gaflet ve delaletten artık uyanmaları lazımdır.

Sonuç olarak:

Aziz Atatürk, tam seksen sene önce, hem çöküş nedenlerini, hem de çıkış çarelerini, meşhur gençliğe hitabesinde şöyle göstermektedir:

Ey Türk gençliği!

İstiklal (her bakımdan tam bağımsızlık) ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin (sermaye ve silah yönünden çok üstün bir kuvvetin) temsilcisi olabilirler. Cebren ile hile ile, (saldırı veya zorla veya hain iktidarların yaptığı ve milletten sakladığı hileli kanun ve anlaşmalar yoluyla) aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş (ekonomik ve stratejik kurumları ele geçirilmiş), bütün tersanelerine girilmiş,  bütün orduları dağıtılmış, (etkisiz yetkisiz ve çaresiz konuma getirilmiş) ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu ortam ve durumdan daha elim (üzücü) ve daha vahim (ürkütücü) olmak üzere, memleketin içerisinde iktidar sahibi olanlar (hükümet ve muhalefet partileri, sivil ve asker yüksek bürokrasi, yargı ve diğer yönetim yetkilileri) gaflet (vurdumduymazlık) ve dalalet (azgınlık ve dış güçlere yaslanmak) ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Daha da beteri, bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini; müstevlilerin (işgalci güçlerin, küresel sömürü çevrelerinin ve Siyonist emperyalist merkezlerin) siyasi emelleriyle (sinsi ve şeytani hakimiyet projeleriyle) tevhit edebilir (düşmanlarla iş birliğine girişebilir)ler.

Millet, fakr-u zaruret (işsizlik, fakirlik ve çaresizlik) içinde harap ve bitap düşmüş (yıkılmış ve yılgınlaşmış) olabilir.

Ey Türk istikbalinin (geleceğinin) evladı! İşte, bu ahval ve şerait (en kötü şartlar ve durumlar) içinde bile vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmak (milli bağımsızlık ve bekamızı ve halkımızın ülke yönetimine hakim olmasını sağlamak)tır.

Muhtaç olduğun kudret (sana gerekli ve yeterli olacak kuvvet ve cesaret, dış güçlerin himayesinde değil) damarlarındaki asil kanda mevcuttur. (Bizi asil ve şerefli kılan milli ve manevi değerlerimize; tarihi ve talihli dinamiklerimize, yani öz benliğimize ve bağımsızlık bilincimize sahip çıkmak suretiyle bütün bu tehdit ve tehlikeler aşılacaktır).


[1] Necati Tuncer / Milli Gazete
4月20日

ZEKİ CEYHAN KÖŞESİNDE NUMANCILARIN YÜZÜNE TÜKÜRÜYOR.

Türkan Saylan!

19 NİSAN / PAZAR 

"Türkan Saylan'ı sever misiniz?" diye sorarsanız, el cevap hemen ifade edelim:

Hiç sevmeyiz! 

"Türkan Saylan'ın düşünce ve görüşlerine katılır mısınız?" derseniz yine hemen cevaplayalım:

Zerrece katılmayız!

Ancak "Yiğidi öldür ama hakkını ver" atasözüne göre hareket etmeyi de şart olarak görürürüz!

Türkan Saylan'ın sağlık durumu ortada!

Ciddi sağlık sorunları yaşıyor!

Hani "Bir ayağı çukurda" tabirini de aşan bir görünüm arz ediyor!

Ama mücadele azmi ve gece gündüz çalışmaları ile her gün ekranları doldurmaktan geri kalmıyor!

Türkan Saylan onca hastalığına ve onca yaşına rağmen kendisini bir köşeye çekip sessiz sedasız ölümü beklemeyi tercih etmiyor!

Kendisine karşı alınan hiçbir karar onu sindirmiyor, korkutmuyor!

Aksine daha çok mücadeleye sevk ediyor!

Bu azim, bu coşku, bu ekrandan ekrana koşuşturma çabası karşısında şapka çıkartmamak mümkün mü?

Kendi davası uğruna, kendi inançları uğruna hiçbir şeyden yılmadan çalışmalarını aksatmadan sürdürmeye çabalıyor!

Türkan Saylan bu azmi ile takdirlerimizi kazanırken, kendisine bağlı olanlar da O'nu biran bile yalnız bırakmayarak, her an yanı başında yer alarak, desteklerini esirgemeyerek beğenimizi topluyorlar!

Ne yalan söyleyelim Türkan Saylan yandaşlarına gıpta ile bakıyoruz!

Hiçbiri "Senin bu yaşta aktif politikanın içinde ne işin var?" diye sorma nezaketsizliğini göstermiyor!

Böyle bir nezaketsizlik bir yana bir de hepsi Saylan'ın etrafında kenetlenerek kara gün dostluğu nedir cümle aleme gösteriyorlar!

Yandaşları hastane ile televizyon kanalları arasında ömrünü tüketmekte olan Türkan Saylan'a "Git evinde torunların ile oyna" gibisinden bir saygısızlıkta da bulunmuyorlar!

Yani? 

Yani kendi davaları açısından Türkan Saylan'ın kıymetini ve önemini biliyorlar, takdir ediyorlar, gereken saygıda kusur göstermiyorlar!

Ve ömrünün en zor döneminde Türkan Saylan, yandaşları arasında birlik ve beraberliğin en önemli unsuru haline geliyor!

Evet, Türkan Saylan'ı hiç sevmeyiz, görüşlerine zerrece katılmayız ama gösterdiği mücadele azmini takdirden de geri kalmayız, kalamayız!

Hatta bu mücadele azmine büyük bir gıpta ile baktığımızı itiraftan da geri durmayız!

Bir Türkan Saylan yandaşlarının bu mücadele azmi etrafında gösterdiği birlik ve beraberliğe bakıyoruz bir de kendimize!

Üzülerek bizim daha bu tür bir mücadele azmini takdir edecek ve gereğini yerine getirecek anlayışa ulaşamadığımızı görüyoruz!

Biz henüz küçük çıkar hesaplarını aşamamış durumdayız!

ZEKİ CEYHAN/MİLLİGAZETE-19 NİSAN

4月12日

TSK'YI KISITLAMA VE KISTIRMA HAZIRLIKLARI.

Pentagon dört senedir Müslüman ülkelerde gizli operasyonlar yapıyor; ABD'nin her gün yeni bir çıbanı deşiliyor!

New York Times gazetesi, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un, Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde "El Kaide'ye karşı operasyon" adı altında 12 kadar gizli saldırı düzenlediğini açıklamıştı

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon'un, Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde 12 kadar gizli saldırı düzenlediği öne sürüldü. New York Times gazetesinin, adları açıklanmayan 6'dan fazla askeri ve istihbarat yetkilileriyle işgalci ABD yönetiminin üst düzey politika belirleyicilerine dayanarak verdiği haberde, söz konusu askeri operasyonlara ilişkin yetki emrini eski savunma bakanı Donanld Rumsfeld'in, ABD Başkanı George W. Bush'un onayıyla gizli olarak imzaladığını belirten. Gazete, söz konusu gizli emirle, işgalci ABD ordusunun direnişçileri dünyanın neresinde olursa olsun vurma yetkisi kazandığını yazmıştı.

ABD ile savaş halinde olmayan ülkelere karşı operasyonlar düzenlenmesine ilişkin daha geniş çerçeveli bir emir sahibi olunduğunu ileri süren gazete, söz konusu emre karşın yine de her bir operasyonun düzenlenmesi için ayrıca yüksek seviyeli hükümet onayı gerektiğini hatırlatmıştı.

Müslüman ülkelerde cirit atılıyor!

Gazete, ABD yönetiminin üst düzey bir yetkilisinin yaptığı açıklamalara dayanarak verdiği haberde emrin, aralarında Suriye, Pakistan, Yemen, Suudi Arabistan ve diğer Basra Körfezi ülkelerinin de bulunduğu 15-20 ülkeyi güya 'El Kaide direnişçilerinin faaliyet gösterdiklerine veya sığınak bulduklarına inanılan' ülkeler olarak belirlediğini de yazmıştı. Üst düzey bir CIA yetkilisinin operasyonlardan birinin Pakistan'ın Bajuar bölgesinde bir binaya yapıldığını belirten gazete, haber kaynaklarının daha önce açıklanmayan operasyonlar hakkında ayrıntılı bilgi vermek istemediklerini ancak saldırıların Suriye, Pakistan ve diğer ülkelerde düzenlendiğini söylemekle yetindiklerini vurguladı.

ABD katliam üstüne katliam yapıyor

Afganistan'ın kuzeybatısında Amerikan işgal güçlerinin hava saldırısında kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu yüzlerce masum insan hayatını kaybediyordu.

Taliban rejiminin devrildiği 2001`den bu yana en kanlı saldırılara sahne olan Afganistan`da, geçtiğimiz yılın başından bu yana meydana gelen şiddet olaylarında 20 binden fazla insanın öldüğü bildiriliyordu.

Pakistan'a hava saldırıları da yüzlerce can alıyor

ABD'nin yaptığı saldırılar dışında Pakistan da, "mini Taliban ülkesi" olarak nitelendirdiği Bajur bölgesine de sürekli operasyonlar yapılıyor, yüzlerce masum insan katlediliyordu. ABD Ordusu bu operasyonlarda 2500 dolayında Talibanın öldürüldüğünü, 93 askerle 195 sivilin de hayatını kaybettiğini bildiriyordu ama gerçek kayıpların çok daha fazla olduğu biliniyordu. Evet, Irak, Afganistan, Pakistan ve İran'dan sonra şimdi sıra Türkiye'ye geliyordu.

Türkiye'nin parçalanması resmen ABD Kongresi'nde tartışılıyor

Amerikan Kongresi'ne sunulan RS22079 kodlu ve 25 Eylül 2008 tarihli raporun adı "Saddam'dan sonra Kürtler" adını taşıyor. Raporu hazırlayan kişi Kenneth Katzman, Amerikan Kongresi Araştırma Servisi (Congressional Research Service-CRS)'nin kıdemli Ortadoğu "uzman"larından. Kongre Araştırma Merkezi çalışanları CIA görevlilerinden oluşuyordu.

Rapor uzun ama esas olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeleri tanımlıyor ve buralarda bir devletin kurulması gerektiğini öne sürüyor. Raporun yazarı Katzman, projenin aslında bir kukla devlet oluşturma projesini olduğunu da açıkça vurguluyordu:

"Bugüne kadar Kürtler Ortadoğu topraklarında tutsak olarak yaşadılar. Şimdi Birleşik Devletlerin desteğiyle'' bu tutsaklıktan kurtulma şansını yakaladılar."

Tabii bu sözler söylenirken harita unutulmamıştı. Cumhuriyet Gazetesi'nin 26 Ekim 2008 tarihli manşetinde yayınlanan harita bildiğiniz gibi, Türkiye, İran, Suriye ve Irak'ı parçalara ayırmaktaydı. Bu haritanın önemi, resmi bir Amerikan kurumu hatta Amerikan yönetiminin en üst organı olan Kongre'ye sunulan bir raporun içinde yer alması. Yani parçalanmış Türkiye haritası artık resmen Amerikan Devleti'nin kurumlarına girmiş olmaktaydı.

Raporun adı da çok dikkat çekiciydi: "Saddam'dan sonra Kürtler!?". Bu başlık Irak saldırısının hedefini de çok açık biçimde ortaya koymaktaydı. 2002 yılında şu anda La Haye'deki Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesi'nde yargılanan Yugoslavya eski Genelkurmay Başkanı Nebojsa Pavkoviç, Irak savaşıyla ilgili yaptığı değerlendirmede şunu hatırlatmıştı:

"Amerika, Irak'a kuzey Irak'a yerleşmek için saldırıyor." Bu söz o zaman basit bir cümle ya da tespit olarak düşünülebilirdi, ancak bugün daha net anlaşılmaktaydı. Tabii Pavkoviç'in bu öngörüsünde, Yugoslavya'nın parçalanma süreciyle Irak Saldırısını aynı kategoride değerlendirmesi anlamlıydı. Yugoslavya parçalanmadan önce yine Amerikan Kongresi'ne Richard Hoolbrooke tarafından sunulan raporun başlığı, "Sosyalizm sonrası Balkanlar" adını taşımaktaydı. Hoolbrooke daha sonra Yugoslavya parçalanma süreci içinde aktif rol almıştı.

CIA ajanı Fadis'in kitabında TSK açıkça hedef alınıyor..

1990'lardan bu yana Türkiye'nin güneydoğusu ve Ortadoğu'da faaliyet gösteren CIA ajanı Sam Faddis, anılarını anlattığı ve geçen günlerde ABD'de piyasaya çıkan "Operation Hotel California" adlı kitabında, 2003 Irak Savaşı sırasında CIA timleriyle Türk askerleri arasında çatışmanın eşiğinden dönüldüğünü belirtmişti. Kitapta verilen tarihler gösteriyor ki TSK'nın bölgedeki birlikleriyle Amerikan güçleri arasında ki tartışmalar Çuval olayından sonra da devam etmişti. Kitaba göre, Faddis ve ekibinin TSK'yla sürtüşmesi Şubat 2003'ten sonra gözle görülür hale gelmişti. Faddis, "Gizli operasyonlar için İncirlik'ten gelecek malzemeye ihtiyacımız vardı. Her seferinde TSK'nın onayını almak gerekiyordu. Haftalar süren prosedür işimizi çok zorlaştırıyordu. Silopi'deki Türk komutan bizim Kuzey Irak'ta olmamızdan çok rahatsızdı" iddiasını dile getirmişti. Faddis, TSK'nin Kuzey Irak'a gidecek olan İncirlik merkezli sevkiyatları denetlemek istediğini belirterek "Sınıra gelen gizli görevli ekiplerimize çok kötü davranmaya başladılar" diyerek şöyle devam etmiştir: "CIA merkezindeki gizli operasyonlar bölümünden bir üst düzey görevli Şubat 2003'te durumu görmek için bölgeye geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri bu geziden çok rahatsız oldu. Toplantılara gözlemci sokmak istediklerini, bunun anlaşmalar gereği olduğunu söylediler. CIA bu iddiayı reddetti. Buna Silopi'deki Türk Özel Harekât Birimi Komutanı çok sinirlendi. Bir gün Salahaddin'deki toplantımıza gelen Türk Teğmen, 'Eğer bu gizli görevli sınırı geçerse Türk Ordusu kendisini gözaltına alacak' diye tehdit etmişti...!?

Apo'nun federasyon önerisi TBMM'ye geliyor.

Hatırlarsanız, DTP, Apo'nun Türkiye'nin bölünmesini öngören projesini Türkçe, Kürtçe ve İngilizce bastırıp milletvekillerine dağıtmıştı! Üstelik bu haber ajanslara 29 Ekim 2008 günü geçti. DTP'lilerin Abdullah Öcalan'ın ortaya attığı "demokratik özerklik projesi" olarak adlandırdıkları, Türkiye'nin federasyonlara bölünmesini öngören 2007 kongre kararlarını Türkçe, Kürtçe ve İngilizce bastırıp milletvekillerine dağıtması Meclis'te tartışmalar yaratmıştı. Abdullah Öcalan'ın avukatları aracılığıyla "tartışmaya açılması" talimatını verdiği "demokratik özerklik" projesi Türkiye'nin 20-25 özerk bölgeye ayrılmasını amaçlamaktaydı.

Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmayan DTP'li belediye başkanlarının yanında partinin "güvercinler" olarak adlandırılan isimlerin federasyon çağrıları yapmaları dikkatleri toplamıştı. Apo'ya kötü muamele yapıldığı gerekçesiyle "ayaklanma provaları" yapan DTP mitingleri ve Tayip Erdoğan'ın Diyarbakır ve Tunceli gezileri sırasında yaşananlarda unutulmamalıydı.

Barzani ve Erdoğan ABD'ye aynı amaçla gönderiliyor!

Kukla yönetimin sözde lideri Mesud Barzani, ABD Başkanı George Bush'la görüşmek Washington'a gitmişti. Bölgesel yönetimin yetkilisi Fuad Hüseyin, Mesud Barzani'nin ABD'ye gidiş gerekçesini, "Bush'un çağrısı üzerine Irak'la ilgili görüş alışverişinde bulunmak" olduğunu belirtmişti. Barzani'nin uzun bir süre Amerika'da kaldığı bu ziyareti ilginç kılan bir başka gelişme ise aynı günlerde Tayyip Erdoğan'ın da Amerika'ya gönderilmesiydi!.

Ergenekon Duruşması'nın ilk gününde Barzani'nin yaptığı bir açıklamada: "Türkiye'yle yeni bir sayfa açtık" demesi çok önemliydi. Bu açıklama Dışişleri heyetinin Kuzey Irak'ta olduğu dönemde yapıldığı için daha da dikkat çekiciydi. Metehan Demir'e bir röportaj veren Irak Genelkurmay Başkanı Babakir Zıbari, "Türkiye'nin Barzani'yle anlaşması halinde sınırların bile değişebileceğini" söylemişti.10[1]

Daha sonra Fethullah Gülen'in sığındığı Amerika'dan "Ergenekon davası sulandırılıyor. Emekli Generaller Gata-Kulli oynuyor!" sözleriyle yargı ve TSK'ya saldırması da, Ergenekon komplolarının fos çıkması ve Orduyu yıpratma kampanyasının başarısız kalması üzerine paniklediklerinin göstergesiydi.

Türk ordusuna yönelik psikolojik savaşı abd İsrail ve ab yönlendiriyor

TSK düşmanı Taraf devlet parasıyla finanse ediliyor

Tayyip Erdoğan'ın damadı Berat Albayrak'ın genel müdürü olduğu Çalık Holding'in alt kuruluşu Turkuaz Dağıtım Pazarlama A.Ş.'ye ait olan Sabah gazetesi Milli Eğitim Bakanlığı'nın yüz temel eseri içinden seçtiği elli kitabı promosyon olarak dağıtmıştı.

Böylece yüz binlerce kitap, Taraf Gazetesini çıkaran Alkım Yayınları tarafından basılacaktı. Bu durum, Ordu'ya yönelik psikolojik savaşta başı çeken Taraf gazetesine AKP desteği olarak yorumlanmıştı. Çalık, Sabah-ATV grubunu Vakıf Bank'tan AKP aracılığıyla usulsüzce çektiği krediyle aldığı hatırlanmaktaydı.

Tarafa yapılan AKP desteği medyaya da yansımıştı. Sözcü gazetesinden Mehmet Şehirli, 23 Ekim 2008 tarihli yazısında konuyu gündeme getiren yazısında "Sabah gazetesinin düzenlediği kampanyadaki kitapların yüz binlerce basılacağı düşünülürse, masrafların mali boyutu da ortaya çıkıyor. Milyon dolarları bulacak bu kaynak, Sabah'ın kampanyası aracılığıyla Taraf Gazetesi'ne aktaracak." Turkuaz'ın ATV-Sabah Grubu'nu devlet bankalarının kredisiyle aldığını hatırlatarak, "Acaba birileri konumu gereği yapmak isteyip yapamadığını bu gazeteyle yaptırarak askeri halkın gözü önünde küçük düşürmek mi istiyor? Yani Taraf maşa olarak mı kullanılıyor?" diye sormaktaydı.

Yeniçağ gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar da 23 Ekim tarihli yazısında Sabah'ın Taraf gazetesine desteğini hatırlatarak: "İşte Taraf gazetesinin finansörü" başlıklı yazıda, şu ifadeleri kullanmıştı: "Sabah, kendi baskı tesisleri ve kitap şirketi olmasına karşın bu yüz binlerce kitabın baskısını Alkım'a, yani dolayısıyla Taraf gazetesine yaptıracak. Bunun anlamı milyonlarca dolar baskı parasının buraya aktarılması demek. Peki, bu durum dolaylı olarak Tarafı finanse etmek değil de nedir?"

Taraf gazetesinde yayımlanan Fethullah Gülen Cemaati'ne ait reklam ve ilanlar aracılığıyla gazetenin nasıl finanse edildiğini yazmıştı. Haberde ayrıca Taraf gazetesinin basımının ve dağıtımının Çalık Holding'e bağlı Turkuaz Dağıtım Pazarlama A.Ş. tarafından yapıldığı da açıklanmıştı.

TSK'nın kolu kanadı kırılmaya çalışılıyor. Ve bu maksatla İçişleri Bakanlığı'na olağanüstü yetkiler veriliyor.

2008'in 14 Ekim tarihindeki Terörle Mücadele Değerlendirme Toplantısı ve 21 Ekim'deki Milli Güvenlik Kurulu toplantılarından, "terörle mücadelede kurumlar arası koordinasyonu sağlamak" gerekçesiyle yeni bir yapılanma kararı çıkmıştı.

En Büyük Yetki İçişleri Bakanlığı'na bırakılıyor.

Yeni yapılanmada, terörle mücadele konusunda tüm yetkiler İçişleri Bakanlığı'nın şemsiyesi altında toplanıyordu. Yeni yapılanmada İçişleri Bakanı aynı zamanda başbakan yardımcılığı görevi de üstlenerek yeni yetkilerle donatılıyordu. Plan çerçevesinde bir "İç Güvenlik Yüksek Kurulu" bir de "İç Güvenlik Genel Sekreterliği" oluşturuluyordu. İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve genel sekreterliğini; terörle mücadelede eşgüdüm, koordinasyon, strateji belirleme, geliştirme, bilgilendirme ve denetleme konularında çalışacağı söyleniyordu.

Emniyet Teşkilatı da Yeni Yetkilerle Donatılıyor

Yeni plan uzun vadede, iç güvenlik ve terörle mücadele konusunda Jandarma Genel Komutanlığının elindeki bazı yetkileri de kısıtlıyordu. Koordinasyon merkezinin İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulmasının ardından, bakanlığa bağlı emniyet teşkilatı da birçok yetkiyi Jandarma'dan devralıyordu. Emniyet Genel Müdürlüğünün de bir süre sonra müsteşarlığa dönüştürülmesi de planlanıyordu.

Ayrıca Sahil Güvenlik Komutanlığının da bu yapılanmaya bağlanması öngörülüyordu. Sınır güvenliği konusunda, bir müsteşarlığın kurulması amaçlanarak İç Güvenlik Yüksek Kurulu ve Genel Sekreterliği'nin Avrupa'da ve Ortadoğu'da temsilcilikler açması da planlanıyordu. Yeni yapılanma çerçevesinde, bilimsel araştırmalar yapacak bir bilgi bankası kurulması ve istihbarat havuzu oluşturulması ve PKK'ya katılımın önlenmesi ve topluma kazandırmayla ilgili projelerin geliştirilmesi de hedefleniyordu.

İç Güvenlik Yüksek Kurulu kurulduktan sonra Terörle Mücadele Yüksek Kurulu lağvedilmeyip kalması düşünülüyordu. Oysa uzmanlara göre, aynı görevi üstlenen iki kurul arasında yetki karmaşası oluşturması kaçınılmaz görülüyordu. Terörle mücadelede tüm yetkinin İçişleri Bakanlığı'na verilmesini eleştiren uzmanlar "terörle mücadele sadece İçişleri Bakanlığı'nın değil devletin bütün kurumlarının görevidir. MGK daha sağlıklı yapılandırılır ve çalıştırılırsa bu ihtiyacı görür" yorumunu yapıyordu.

İşin Başına Efkan Ala mı hazırlanıyor?

İç Güvenlik Yüksek Kurulu Başkanlığı için Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala'nın adı geçiyordu. Bir yıl önce Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilen Ala, bu görevinden önce Diyarbakır Valiliği görevini yürütüyordu. Gülen cemaati içinde yer aldığı belirtilen Efkan Ala'yı kamuoyu; Diyarbakır'da 2005 yılında yapılan 29 Ekim kutlamaları sırasında Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin açtığı Atatürk posterlerini "provokasyon olur" diye toplatınca tanıdı. Ala'nın şimdiki görevine, kamu kurumlarındaki tarikatçı kadrolaşmayı koordine etmesi için atandığı belirtiliyordu.

İçişleri Bakanlığının daha büyük yetkilerle donatılması, aynı zamanda polis ve Bakanlık'ta yuvalanan Fethullahçı gladyoya da yeni mevziler kazandırmak anlamına geliyordu.

"Ordu ve Demokrasi" Başlıklı Yazıda önemli gerçeklere ve tarihi geçmişine dikkat çekiliyor:

"Bilindiği gibi Anglosaksonlar Britanya adalarını. Franklar, Normanlar, Germenler Orta Avrupa'yı 5.-6. yüzyıllarda, Macarlar da Tuna kıyısını bizimle aynı yıllarda Orta Asya'dan gelip anayurt edinmişlerdir kendilerine. Ama bu yeni anayurtlarından sürülüp çıkarılmak için yüzlerce yıldır uğraşılan biz Türklerden başka bir halk daha var mıdır acaba yeryüzünde?

Karanlık kafalı kiralık aydınlarımız atalarımızın İznik'İ fethetmesinin hemen ardından düzenlenen ilk Haçlı Seferi'nden bu yana Avrupalıların bizi Anadolu'dan atabilmek için uğraştıkları tezini bir komplo teorisi diye yorumlayıp, sanki bizi bir an önce ordusuz bırakabilmek amacıyla da çıkardıkları özel gazetelerde "sivil demokrasi" yaygaralarıyla ordu ile demokrasi ilişkisini tartışıyormuş gibi var güçleriyle saldırıyorlar orduya.

Savlarını tanıtlamak için de, bilindiği gibi Genelkurmay Başkanları ile kuvvet komutanlarının Türkiye ile Avrupa ülkelerindeki konumlarını karşılaştırıp. Batı ülkelerinde kimsenin onların adını bile bilmediği halde, bizde siyasal gündemden hiç düşmemelerini en önemli kanıt olarak göstermektedirler ısrarla.

Oysa ordu ile demokrasi gerçekten birbirleriyle bağdaşabilmeleri olanaksız karşıt kavramlar mıdır acaba?

Biliyorsunuz demokrasi sözcüğünün Atina kent devletleri ve Roma İmparatorluğu'ndan sonra Avrupa'da yeniden kullanılması 19. yüzyılın ortalarından itibaren başlamıştır, ama demokrasi kavgasının tarihi ise ta 13. yüzyıla kadar inmektedir. Örneğin İngiltere'de "Lordlar Kamarası" 1215 yılında imzalanan ilk Manga Carta'nın ardından, "Avam Kamarası" 1300'lerin başlarında açılmış, yüzyıllar boyu süren kilise kavgalarından sonra 17. yüzyılın ortalarında Cromwell devrimiyle "secular" düzen gerçekleştirilirken, 1789 devrimiyle de Fransa'da ilk laik devlet kurulmuştur.

Aynı süreçte sanayi devrimini de gerçekleştirip dünyayı sömürgeleştirme yarışına girmiş ve genellikle parlamenter krallıklarla yönetilen bu Colonialist (sömürgeci) devletlerde seçimle oluşturulan demokratik düzenlerin temelini de, "colonel" sözcüğünün hâlâ İngilizce askeri argoda "albay, paşa" anlamında kullanıldığı düşünülürse Ordu'nun oluşturduğu, dolayısıyla bu demokrasilerin tıpkı "Roma demokrasisi" gibi birer,"askeri demokrasiler" olduğu gerçeği de ortadadır.

Ne var ki, ikinci Dünya Savaşı'ndan yeneni de yenileni de yenik çıkıp sömürgelerini yavaş yavaş yitiren, dolayısıyla nitelik değiştiren ordularının da artık yönetimde hiçbir etkinliğinin kalmadığı bu ülkelerde daha önceki demokrasi anlayışı ile bugünkü demokrasi anlayışlarının aynı olduğunu söyleyebilmek de kuşkusuz olanaksızdır.

Oysa 19. yüzyılda sanayileşmesini tamamlayıp daha 1898 yılında ispanya'nın Uzakdoğu'daki sömürgesi Filipin'i işgal eden ABD ise, Başkan Wilson'un 1915'de Meksika'ya asker yerleştirip Haiti adasına el koyduktan sonra 1917'de Birinci Dünya Savaşı'na katılarak 54 bin olan asker sayısını hızla 500 bine çıkarmasıyla tam bir emperyalist devlet haline dönüşmüş, artık eski dünya ile de yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Gerçi Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'yi mandalaştıramadıkları gibi, 1919 yılında Taşnakların yaptığı "kurulacak Ermenistan'ın Amerikan mandası olması" başvurusunu Senato'nun "kârlı (rantabl) bulmayıp" reddetmesi yüzünden Ortadoğu haritasının cetvel ve gönye ile çizildiği bu yağmadan bir pay kapamamışlardır.

Ama ikinci Dünya Savaşı patlar patlamaz askerliği zorunlu hale getirip ordudaki asker sayısını 1941'de 1,4 milyona, 1942'de 5 milyona, 1945'te de 8 milyona çıkaran ABD, savaş sonrasında artık"colonialism" yerine "mandaterisin" (Mandacılık) sloganlarıyla bütün dünyaya göz dikmiş bir emperyalist ülke, "Mandaterist" bir imparatorluktur.

Örneğin 1946 yılında ABD'nin 90 tümeni, tam bir milyon askeri denizaşırı ülkelerde görev yapmaktadır. Dünya petrol rezervlerinin % 67,5'ine sahip Ortadoğu da artık ilk hedeftir.

İlginçtir, söz konusu yıllarda Arabistan petrollerine çeşitli yöntemlerle el konulurken, ola ki Ortadoğu'nun sürekli denetim altında tutulması açısından önemli bir konumda bulunduğu için aynı anda Türkiye ile de yakından ilgilenilmiştir hemen.

Anımsanacağı gibi, önce Stalin'in Kars ve Ardahan'ı istediği haberleri çıkarılıp Türkiye ile Sovyetler Birliği'nin arasının açılmasına çalışılırken, acele yaptırılan 1946 seçimleriyle ülkede iki partili Amerikan usulü parlamenter düzenin kurulması sağlanmış ve hemen ikili anlaşmalarla ordumuzun üniforması değiştirilip, subaylar Amerika'ya götürülüp eğitilmeğe başlanılmış, 1950 seçimlerinin ardından da NATO'ya bağlanan Türk ordusunun bütün kademelerine Amerikalı uzmanlar yerleştirilmiştir. Daha sonra da ordunun devrimci niteliğinin bir an önce törpülenmesi için Başbakan Menderes'in sözcülüğünde "Battal Gazi ordusu", "Bu orduyu astsubaylarla da yönetirim" şeklindeki yaygaralarla ordu eleştirisi başlatılmıştır, ilk hedef olarak da subaylar seçilmiş ve 27 Mayıs devrimi fırsat bilinerek hemen ardından 7 bine yakın Kemalist subayın emekli edilmesinin sağlanmasından sonra da, ordu ile demokrasi kavramları siyasal tartışma gündemine girdirilip demokrasimizin sivilleştirilmesi (!) başarılmıştır.

Ve 12 Mart ile 12 Eylül örneklerinden çok iyi bilindiği gibi, bu Amerikancı sivil demokrasi ne zaman tökezlese NATO aracılığıyla göreve çağrılan ordu silah zoruyla hemen rayına oturtmuştur onu.

Kısacası, 21. yüzyıla kadar Türkiye'deki uygulamalarda da uyuşmazlıkları kesinlikle söz konusu olmayan ordu ile demokrasi ilişkisi, kuşku yok ki devletin niteliğine göre biçimlenmektedir. Bu nedenle ordu da devletin niteliğine göre ya mazlum halkları sömürgeleştiren bir saldırı ordusudur, ya da bir savunma ordusu. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu'nda Harbiye Nazırlığı (Savaş Bakanlığı) vardır, Cumhuriyet'te ise Milli Savunma Bakanlığı...

Ama bugün bize II. Dünya Savaşı'ndan tüyü tozağı dökülerek çıkmış, halen eski sömürge halklarının işgali altında ve geleceklerini bu eski sömürgelerinin genç kuşaklarına bağlamış köhne devletlerle, Lichtenstein, Monaco, İsviçre gibi sentetik devletleri örnek gösteren, ama ABD söz konusu olunca yalnız Pentagon'dakilerin de değil. Beyaz Saray'daki, hatta gazetelerdeki şahinlerin adlarını dahi bir çırpıda ezbere sıralayıveren Sorosçu aydınlarımız, ne acıdır ki Amerikan Demokrasisi'nin de, temelinde ordunun yattığı bir "askeri demokrasi" olduğunun sanki farkında bile değiller11[2]"

Evet, TC devletinin varlık ve bağımsızlık sigortası olan TSK, sürekli yıpratılmaya, zayıflatılmaya, kolu kanadı kırılarak etkisiz bırakılmaya çalışılıyor.  "Demokratikleşme, AB ile bütünleşme,"  hile ve hevesiyle ordumuzu güdükleştirmeye yönelik hıyanet ve hakaretler giderek artıyor, AB ve ABD güdümlü satılık yazarlar ve kiralık kovboylar, her geçen gün biraz da azıtıyor. Yani, kıçı kaşınan itler, kışla duvarına işiyor, ama kaçıp cami avlusuna sığınıyor!..
YAZAR:AHMET AKGÜL - MİLLİÇÖZÜM




[1] Bak: Aydınlık 2 KASIM 2008

[2] demirtasceyhun@ulusalkanal.com.tr Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır