ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
7月24日 TELEFONLA HASTALIK TEŞHİSİ.Araştırmacıların ürettiği telefona takılan bir aygıtla bundan sora sahip olduğumuz telefonlarla detaylı fotoğraflar çekip çektiğimiz fotoğrafları analiz ettikten sora verem gibi hastalıkların teşhisini koyma şansımız olacak.
Cell scope adı verilen florasan mikroskobu hastalığın belirtilerini tanıyabilme özelliğine sahip. Bu aletin amaçlarının arasında tıbbi olarak zayıf ama telefon sahibi olan insanların çok olduğu gelişmekte olan ülkelerde insanların bu aleti kullanarak hastalıkların teşhisinde bulunması da yer almaktadır.
Calirfornia Üniversitesi nin önde gelen araştırmacılarından biri olan David Breslauer “Bu Cell Scope ların üzerinde olan çalışmalar oldukça çok ama bizim icadımızın farkı sadece bir florasan mikroskobu yerine bu mikroskobu cep telefonuyla birleştirip kullanımını gayet kolay bir hale getirmemizdir.” Araştırmacılar testlerde Nokia nın 3.2 mega piksellik bir telefonunu kullandılar. Aygıtın az enerjiyle çalıştığı ve yüksek çözünürlüğü olduğu araştırmacılar tarafından söyleniyor.
Emir Kaan Karadağ/VETEKNOLOJİ_ 3月14日 ÇAYIN FAYDASI BİTMİYOR.Yapılan araştırmada siyah çayın bilinmeyen pek çok faydası ortaya çıktı. İşte uzmanlardan çayın faydaları... - Saçı şampuanla yıkadıktan sonra, son su olarak bir çaydanlık ılık çayla durulayın. - Ayağınız kokuyorsa, ılık çay dolu bir leğene ayaklarınızı koyun ve her akşam yatmadan önce 10 dakika tutun. 10 günde koku diye bir şey kalmayacaktır. - Cildiniz yağlıysa banyodan çıkmadan bir çaydanlık çay ile teninizi ovuşturun, balsam vazifesi görür. - Eliniz balık ya da soğan kokuyorsa, elinizi demli çayla yıkayın. Uzmanlar, ''Şişmanlar, kalp, sinir, mide ve karaciğer hastaları, romatizma ve nikristen şikayet edenler, böbreklerinde kum veya taş olanlar, yüksek tansiyondan yakınanlar, üremi veya albüminüri olanlar, mümkün olduğu kadar az çay içmeliler" uyarısında bulundu. Çay içenler ile çay içmeyenler arasında, kalp krizi sonrası ölüm oranları da araştırıldı. Çay tüketimi fazla olanlarda, çay tüketmeyenlere oranla yüzde 44 daha az kalp krizi nedenli ölüm görülüyor. Bir haftada 14 bardaktan daha az çay tüketenler ise, hiç tüketmeyenlere oranla yüzde 28 daha az kalp krizi sonucunda ölümle karşılaşıyorlar. VETEKNOLOJİ_ 2月25日 ÇAY FELÇ RİSKİNİ AZALTIYOR.Günde 3 - 4 bardak siyah ya da yeşil çay içmenin felç riskini yüzde 21 oranında azalttığı bildirildi. Los Angeles California Üniversitesi tarafından yürütülen ve İngiliz tabanlı , Lipton Çay Enstitüsü tarfından desteklenen çalışmada, yeşil ya da siyah çay çeşitlerinin felç riski üzerinde önemli bir etkisinin olduğu tespit edildi. Üniversitenin David Geffen Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Lenore Arab, yaptıkları analizle günde 3 ve daha fazla fincan çay tüketiminin iskemik felç riskini düşürdüğünü bulduklarını açıkladı. Arab, bulguların siyah ve yeşil çayı kapsadığını bitki çaylarını içermediğini belirtti. Lipton Çay Enstitüsü'nden araştırma direktörü Dr Paul Quinlan ise "Geçtiğimiz yıllarda, farklı sektörlerce yapılan çok daha fazla araştırma düzenli çay tüketiminin ruhsal ve fiziksel sağlığa önemli ölçüde fayda sağladığını göstermişti. Bu yeni araştırma bunlara felç riskini azaltmayı da ekledi. Bu çalışmayı desteklediğimiz için çok memnunuz" dedi. veteknoloji 2月13日 EGZERSİZ HAFIZAYI GÜÇLENDİRİYOR.Yapılan yeni bir araştırma, glikozun beyin için aslında o kadar da iyi bir şey olmadığını gösterdi. Glikoz hafıza sorunlarına neden olabiliyor. Bulgular, 65 yaş ve üstü 240 sağlıklı kişinin beyinlerinin fonksiyonel manyetik görüntülemeyle taranması, hafıza değerlendirmeleri ve glikoz testleriyle elde edildi. Denekler özellikle demans ve diyabet hastası olmayan kişiler arasından seçildi. Bilindiği gibi, diyabet hastaları şekeri enerjiye dönüştürmede sorun yaşıyorlar. "Glikoz metabolizması kişi yaşlandıkça bozuluyor; hafıza da 3O'lu yaşlarda zayıflamaya başlıyor" diyor New York'taki Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Doç. Dr. Scott Small. "Bu yeni araştırma bu iki bulgu arasında bir bağlantı olabileceğini gösteriyor çünkü yüksek kan şekeri, yukarıda söz edilen temel hafıza alanına hasar veriyor gibi görünüyor"diye ekliyor Small. Temel hafıza alanının işlevi tam olarak bilinmiyor. Bu alan, hipokampüsteki birçok devreden yalnızca biri ve hasar görmesi durumunda hafıza zayıflıyor. Örneğin, kişi yeni tanıştığı insanların adlarını aklında tutamıyor ya da arabasını nereye park ettiğini anımsayamıyor. Small'a göre temel hafıza alanındaki işlev bozukluğu ve glikozun yavaş yakılması arasındaki olası bağlantıyla daha önceden bedensel egzersizin hafızaya yararlı olduğu yönündeki gözlemler ve elde edilen bulgular açıklanabilir. Geçmişte de bilim insanları fiziksel etkinliğin (glikozun kas hücrelerince emilimini hızlandırdığı için) yaşa bağlı hafıza kayıplarını azalttığını düşünüyorlardı; ancak neden böyle olduğunu da tam olarak bilemiyorlardı. Small'a göre hipokampüsteki temel hafıza alanı zincirin eksik halkası olabilir. veteknoloji_ 2月6日 HAFIZA KAYBINA DİKKAT.Araştırmacı Mehmet Teber, güçlü bir hafızaya sahip olabilmek için yapılması gereken 6 kuralı açıkladı. İşte, altın değerinde 6 öneri.
Hepimizin şikâyetçi olduğu ortak bir nokta var: Unutuyoruz. İsimleri, yerleri, yüzleri, yapmamız gereken işleri, aramamız gereken şahısları unutup kalıyoruz... Hatta bazılarımız amnezi adı verilen "hafıza kaybı" hastalığına tutulmuş durumdayız. Bazı yaşlılarımız ise "bunama" olarak adlandırabileceğimiz alzheimer hastalığının pençesinde kıvranmakta. Unutkanlığa, amneziye ya da alzheimer'e yol açan birçok faktör var. Alkol kullanımı, beyinde meydana gelen hasarlar, psikolojik ya da duygusal travmalar, depresyon, baş yaralanmaları ve genetik faktörler bunların başlıcaları. Araştırmacı Mehmet Teber, güçlü bir hafızaya sahip olabilmek için yapılması gereken 6 kuralı açıkladı. İşte bu yöntemler: 1-İlk olarak kısa süreli hafızamıza aşırı veri giriş çıkışını engellememiz gerekiyor. Yoldaki tabelaları, reklam panolarını okumaktan vazgeçip elimizde bulundurduğumuz bir kitabı okumak en güzeli. 2- Uzun süreli hafızamı geliştirmek amacıyla her gün bir söz ya da bir şiirden bir parça ezberleyebiliriz. Hafızamızın zindeliğini koruması açısından bu çok önemli. Yine sevdiklerimizin telefonun cep telefonumuza kaydetmenin yanında aklımıza kaydetmeyi de alışkanlık haline getirmek faydalı olacaktır. 3- Sağ beynimizi geliştirecek etkinliklerde bulunmak güçlü hafızanın en önemli formüllerinden biri. Bu konu başlı başına bir konu olduğu için ayrıntılı bilgiyi kitaplardan ya da internet sitelerinden bulabilirsiniz. 4- Bol oksijen alabileceğimiz ortamlarda bulunmak beynimizin sağlıklı çalışması açısından çok önemli. 5- Depresyondan ve kaygıdan uzak bir hayat yaşamaya çalışmak hem unutkanlığa hem de sağlıklı bir hayata kapı açan en önemli anahtar olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. 6- Alkol ve sigara beyinden ciddi hasarlara yol açtığı için bu maddelerden oldukça uzak durmak en iyisi. saglık.haberi 1月15日 KULAKLAR NEDEN ÇINLAR?Kulakların çınlamasının sağlık açısından bir tehlikesi var mı?
Endüstriyel gürültü, yangın alarmları, trafik gürültüsü ve yüksek sesle müzik dinleme gibi çevresel etkenlerin kulak çınlaması rahatsızlığının en sık rastlanan nedenleri arasında yer aldığı bildirildi.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Hastalıkları Ana Bilim Dalı Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Oğuz Güçlü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kulak çınlamasının çoğu zaman kişilerin normal hayatlarını etkileyecek boyutlara ulaşabildiğini söyledi. Kulak çınlamasının birçok olası nedeni bulunduğunu, küçük bir kulak kirinin dahi geçici bir süre çınlama yapabileceğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Güçlü, bunun yanında enfeksiyon, kulak zarında delinme, orta kulakta sıvı birikmesi, orta kulaktaki kemiklerin eklem yerlerinin sertleşmesi, baş, boyun bölgesindeki damar genişlemeleri, denge ve işitmeyi sağlayan sinirde kaynaklanan bir tümörün bu rahatsızlığa yol açabileceğini vurguladı. Yrd. Doç. Dr. Güçlü, her durum için tedavinin çok farklı olduğunu, yüksek ya da düşük tansiyon, şeker hastalığı, tiroid problemleri, baş ve boyun bölgesine gelen darbeler, bazı romatizma ilaçları ile antibiyotikler, sakinleştirici ilaçlar ve aspirinin de kulak çınlamasını ortaya çıkarabildiğini söyledi. Bu tip rahatsızlıkların teşhis ve tedavisinde uzmanlaşmış bir doktora kontrol olmak ve kulak çınlamasının gerçek nedenini bulmanın önemli olduğuna işaret eden Yrd. Doç. Dr. Güçlü, şöyle konuştu: ''Kulak çınlaması, çoğunlukla işitme sinirlerinin uçlarında meydana gelen hasarlardan dolayı gelişir. Bu sinir uçlarında meydana gelecek bir hasar, işitme kaybı ve çınlamaya yol açar. Yüksek ses kulak çınlamasının en sık rastlanan nedenidir. Birçok insan endüstriyel gürültünün, yangın alarmlarının, yüksek sesle müzik dinlemenin ne kadar zararlı olduğundan ya habersiz ya da bunları umursamıyor. Stereo kulaklıklarla yüksek sesle müzik dinlemek riski daha da fazlalaştırıyor.'' Yrd. Doç. Dr. Güçlü, her şeyden önce işitme sisteminin vücudun en hassas ve kırılgan sistemi olduğunu belirterek, kulak çınlamasından korunmanın yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi: ''Kan basıncı sürekli kontrol ettirilmelidir. Tuz alımı kısıtlanmalıdır. Sinir sistemine uyarıcı etkisi olan kahve, kola ve sigara tüketimi azaltılmalıdır. Günlük egzersizler yapılmalıdır. Çok yorulmaktan kaçınılmalıdır. Sesten endişelenilmemelidir, kulak çınlaması insanların sağır olmasına ya da aklını kaybetmesine neden olmaz. Bu nedenle, sesler rahatsız edici, ama önemsiz bir gerçek olarak kabul edilmeli, olabildiğince yok sayılmasının öğrenilmesi gerekir. Sinirlilik ve gerginlik en aza indirilmeli, stresi kontrol altına alınmalıdır.'' haberturk ŞEKERDE BAĞIMLILIK YAPIYOR.Princeton Profesörü Bart Hoebel, şeker ve tatlının kokain veya eroin kadar bağımlılık yaptığını söyledi.
Princeton Üniversitesi tarafından modern bilimsel ekipmanlarla yapılan çalışma, şekerin/tatlının beyin fonksiyonlarını aynen eroin veya kokainin yaptığı gibi etkilediğini ve bağımlılığa sebep olduğunu ortaya çıkardı.
Princeton Psikoloji Profesörü Bart Hoebel tarafından yürütülen çalışma sırasında fareler üzerinde yapılan deneylerde, şekerin beyin fonksiyonlarını etkileyerek, daha fazla tatlı alma isteğini tetiklediği gözlemlendi. Tatlı açlığının, beynin bağımlılıkla ilgili kısmında dopamin salgılanması veya mevcut dopamin miktarının artmasıyla ilişkili olduğu söylendi. Beyin fonksiyonların değişimin kokain veya eroin bağımlılığında meydana gelen durumla aynı olduğu ve tatlı yoksunluğunda görülen psikolojik ve fiziksel semptomların da benzer olduğu açıklandı.
MedHeadlines'da yer alan bilgilere göre, kimi insanlar için şeker/tatlı bağımlılığı ciddi bir problem tekil ediyor. Uzmanlar güne ilk işi tatlı bir şeyler yiyerek başlayanlar için tedavi sürecinin çok daha zor olduğunu söylüyor. Tatlı açlığını bastırmak için, sabahları protein ve sebze ağırlıklı beslenilmesi tavsiye ediliyor. dunyabulteni KÜRESEL SAĞLIK SEKTÖRÜ,HASTALIK FAKTÖRÜDÜR.Kolalı içecekler ve hazır yiyecekler hastalık saçıyor! İşte duyarlı bir doktorun feryadı: Hastanemizin Ortopedi, Kadın-doğum ve Beyin Cerrahi uzmanları taburcu olurken hastalarına Kola'lı içecekleri yasaklıyordu. Oysa bunlar gazoz gibi bir şeydi, ucuzdu ve bakkallarda ve marketlerde serbestçe satılıyordu. Yaygın şekilde şehir panolarında gazete ve televizyonlarda reklâmı yapılıyor, çoluk-çocuk herkes içiyordu. Fayda ve zararları hakkında halk aydınlatılmıyordu. Araştırıp öğrenmemiz gerekiyordu. Vardığımız sonuçlar korkunçtu: Rekabet endişesiyle gerçek formülü gizlenen Kola'lı içecekler kol bacak veya kranyum operasyonlarından sonra ne kadar güzel bakılırsa bakılsın tedaviyi geciktiriyordu. Radyolojik tetkiklerde, kemiklerde kalsiyum yoğunluğunun-kireç oranının azaldığı-seyreldiği görülüyordu. Daha kapsamlı araştırmacılar, mediko-sosyal açıdan özellikle çocuklarda başlayan ısrarlı Kola içme isteğinin masum alışkanlıklardan öte, giderek tutsaklığa dönüştüğünü tespit ediyor. Bu alışkanlığın daha ileri yaşlarda çocuklarda refleks ve dikkat kaybıyla, dalgın, unutkan ve sarsak bir insan tipi ortaya çıkaracağı kabul ediliyordu. Günümüzde çocukların çarpma ve düşmelerde kemikleri kolayca kırılıyordu. Batı ülkelerinde genetiğiyle oynanmış gıdalar ve fastfud -Cola ile ayakta beslenme alışkanlığı Obesitenin kesin sebebi sayılıyordu. Batıda AİDS'i sollayan Obesite, yani kalp-damar hastalıkları ve Diyabete yol açan kontrolsüz şişmanlık giderek yaygınlaşıyordu. Obesitenin yayılması bazı uyanıklara, arada ani ölümlere neden olsa da bol para getiren bir tedavi endüstrisi oluşturuyordu. Kola, hangi yaşta olursa olsun osteoporozun yani kemik erimesinin bilinen sebepleri arasında gösteriliyordu. Yine Kola, soy hücrelerin yani Astrosit ve Sprmotozoonların tahrip ve tahrişine yol açıyordu. Kimyasal analizinde Kolalı içeceklerin düşük asiditesi (PH:3.4) dolayısıyla dişlerde malformasyon, erken çürüme ve dökülme görülüyordu. Cam ve pet şişelerde kocaman reklâmlarla tavsiye edilen Cola'nın tadı, rengi ve kokusu hoşumuza gidiyordu ama, içindeki kanserojen katkı maddelerinin sindirim sistemi kanserlerine yol açtığını bilmiyorduk ve bu gerçek gizleniyordu. Kola içen insan doku ve hücreleri adına kirli hava solumaktadır. Yani halk diliyle oksijenden fakir ve bir zehirli gaz olan Karbondioksit içmektedir. İyi bilmeliyiz ki: Kola, sigara gibi yaygın bir kronik intihar aracıdır. Ulusal basınımızda yer alan şu haber, magazin değildi. Gözden kaçıranlara bir kere daha hatırlatalım: Hindistan'da ve ancak çok zengin çocuklarının devam edebildiği Yeni Delhi Üniversitesinde tipik Amerikan hayranlığı ve şımarıklığı içindeki öğrenciler arasında: "Kim daha çok Cola içecek?" yarışması yapılıyor. Otuz beş öğrenci yan yana sıralanıp gülüşmelerle içmeye başlıyor. Nihayet arka arkaya kiloluk beş şişe Cola içen yirmi yaşındaki öğrenci belirlenen zamanda birinci geliyor. Ödülünü alıyor ve alkışlanıyor. Ancak on dakika geçmeden kameraların ve seyirci arkadaşlarının önünde yere yıkılıp ölüyor. Otopsi yapılıyor: Kan gazları arasında öncelikle beynin ihtiyacı olan oksijen seviyesi normalin çok altına düşmüş, buna karşılık bir zehirli gaz olan Karbondioksit artmış görünüyor. Kolayı yaygınlaştırmak için bazı ülkelerde dini duyguları, bazı ülkelerde de milli duyguları kaşırlar. İran'da Zemzem-Cola, Arabistan'da Mekke-Cola, Türkiye'de...? Adı ister diyet, isterse afiyet olsun hepsi de sindirim sistemi kanserlerinin sorumluları arasındadır. Hükümetten ümidimizi kestik. Ey, Öğretmenler, Anneler-Babalar! Bari sizler, Lütfen yavrularımızı bir kronik intihar aracı olan Cola belasından koruyun! Sağlıkta küresel oyunlar ürkütüyor! Küresel sağlık anlayışının gelişimini bilmeden, sağlık ve hayatımızı kilitleyen kara kutunun şifrelerini çözemeyiz. Hastalık üreten yaşam tarzında, tedavi etmeye yönelik bu anlayış nasıl gelişti? Küresel sağlık anlayışına yön verenler, modern toplumları bu kalıbın içine nasıl koydular? Emme basma tulumba gibi çalışan bu sistemi anlamaya çalışalım. Bu uzun bir hikaye: Her derdin dermanı vardı... İnsanların kolayca hasta olması için hastalık üreten yaşam tarzı size her türlü kolaylığı sağlıyordu... Sadece hasta ederken değil, tedavi ederken de şefkatli kollarını açmış bekliyordu. Çağrı çok açıktı: Hasta olmaktan ve hatta kanser olmaktan bile korkma! Geç kalmaktan kork, çünkü geciken hapı yutar. Sonuçta, fast-fooddan sigaraya, sağlığa zararlı katkı maddeleri ve genetiği değiştirilmiş gıdalardan alkole, çevre kirlenmesinden küresel ısınmaya kadar küresel şirketler özgürce rol alırken, küresel sağlık sektörü de tedavi etmek için fedakârca(!) çalışıyor. Emme basma tulumba gibi çalışan bu sistem, biriken servetin çok az bir kısmıyla yaşam tarzımızı istediği şekilde planlıyor. Pahalı ilaç ve teknolojiye dayalı bu cendereye girenlerde ise zaman içinde teşhis ve tedavi olmaya yönelik ‘sağlık bilinci' gelişmiş oluyor. Bilincin temeli akıllı hasta olmaya dayanıyor. Çekap madenlerinin bitmek bilmeyen rezervi olan akıllı hastaların ‘sağlık bilinci', yaratılan trilyon dolarlık sektörün can damarı ve hayat kaynağı. Peki, akıllı hasta nasıl olunur? Bu dev sektör iki kaynaktan besleniyor: Birinci kaynak; hastalık üreten yaşam tarzının ansızın çarptığı 'akıllı olmayan' hastalar. Takla atan taşıtların kaportacı veya hurdacıya gitmesine benzer şekilde hastane kuyruklarında ömür tüketen bu hastalar, hayatlarının kalan kısmında bu sektörün en sadık müşterileri. Kalp krizi ve felç geçirenler, şeker hastaları, aşırı şişmanlar, organ nakli bekleyen hastalar, kanser hastaları, kalp, böbrek, karaciğer yetmezliği ve daha niceleri... İkinci kaynak; 'akıllı hastalar'. Bu çarpık, bağımlı ve tüketici hayattan korkan çekap madenleri. Bu ikinci grup, taşıtların sürekli servisten geçtiği gibi, belli aralarla çekap denilen sağlık kontrollerinden geçerek teşhis ve tedavi için her fedakârlığı yapmaya hazır. Korku ve panik sektörünün körüklediği bu milyonlar, en pahalı cihazlar yardımıyla yapılan sayısız incelemelerin konu mankeni. Medyada gündeme gelen ani ölümler ve hastalıklar defileyi başlatmak için yeterli. Eğer her şey temiz çıkarsa bunun da ödülü var: bir şeyim yokmuş diyerek derin bir oh çeker, cebiniz hafifleyerek rahatlarsınız. Petrolden altına kadar tüm rezervler tükenirken, dünyanın bitmeyen tek kaynağı olan çekap madenleri sürekli işlenmeye hazır bekliyor. Pahalı yöntemler ve sayısız kontrollerle, ileri de çıkacak hastalıklara bu günden önlem almak akıl ve bilime uygun değil mi? Tabii ki uygun. Ancak bunun için gerekli olan yüz binlerce doktoru ve milyarlarca dolarlık harcamayı kim karşılayacak? Okinawa'da olduğu gibi sağlığı koruma ve hastalık üreten akvaryumu temizleyerek 120 yaşına kadar sağlıklı ve mutlu yaşamak mümkün değil mi? Hasta olmak zorunda mıyız? Sanki hasta olmak hak ve özgürlük, tedavi olmak ise lütuf ve ayrıcalık gibi sunuluyor. Kirlenmiş akvaryumda başka çıkış yok gösteriliyor. Eğitim sistemi ve küresel medya bu sorulara karşı beynimizi kilitlemiş bulunuyor. Varsa yoksa sihirli gıdalar reklam ediliyor. Genetiği değiştirilen ve sağlığa zararlı katkı maddeleri içeren gıdalar ise tam bir muamma. Bunlara karşı halkı kim uyaracak ve bunları kim yasaklayacak? Bunlardan bahseden yok. Çünkü bunlar reklamla yaşayan medyanın ve küresel yapının yaşam kaynağını oluşturuyor. Kimse bindiği dalı kesmek istemiyor. Reklâmlarla bilinçaltı kurgulama sonucu: sürekli ye-iç şişmanla, sonra aşağıda belirtildiği şekilde zayıfla. İster liposakşınla yağlarını aldır, ister radyofrekans dalgasıyla erit. İster ameliyatla mideni küçült, midene kelepçe taktır veya mideyi daraltan balonla fazla yeme isteğini frenle. İster 2 milyara koşu bandı al, ister 5 bin dolara tenis kulübüne üye ol. Paran varsa dert etme, her şey kolay! İster akupunktur, ister ayrıntılı bin bir diyet. Günde 50 gram beyaz peynir, ince bir dilim kepek ekmeği" deniyor. Peki bunun, ‘Yüzde 6.5 faiz dışı fazla vereceksin!' dayatmasından farkı ne? Bizim kendi irademizle yapamadığımız her konu hakkındaki yetki, yaşamak hevesine ve güya kısa bir süreliğine, bize yaptırması için bir başkasına veriliyor. Fakat bu kısa süreler hiçbir zaman bitmiyor ve bir müddet sonra yaşam tarzımız olup çıkıveriyor. Böylece özgürlük ve bağımsızlığımız kendi gönlümüzle, kendi elimizle başkalarına devredilmiş oluyor. Sonuçta yaşam tarzını değiştirmemiz, beynimize kaydedilen girdileri kontrol edemediğimiz takdirde, imkânsız hale geliyor. Ancak bu programı yapanların arzu ettiği şekilde değiştirme şansımız olabiliyor, ama bedavaya değil. Her şey parayla! Sivrisinek üreten bataklığı kurutmak, hastalık üreten sağlıksız yaşam tarzını bırakmak yerine, kuyruktaki hastalara cibinlik, şaplak, tablet, krem ve sprey dağıtılıyor ve satılıyr! Ne kârlı iş değil mi? Sistem bu! Küresel sağlık anlayışı, sağlıksız yaşam tarzıyla hasta ederken de sağlıklı olma ayrıcalığını sunarken de çok geniş bir sektör yaratıyor. Trilyonlarca dolarlık bu sektör, insanların hayır dualarını almayı da ihmal etmiyor. Zaten bu sektörü diğer sektörlerden ayıran kutsanmış özellik de bu oluyor! Kirlenmiş akvaryumu temizlemek gerekirken, içinde yaşayan balıkları önce temizlemek ve sonra tekrar kirli akvaryuma atmak ve tekrar detokslamak... Detoks ve pozitif enerji masallarıyla ve sihirli gıdalarla uyutmak, sağlıklı yaşama hakkını paraya çevirmenin en kestirme yolu. Küresel sağlık anlayışının yeni sömürme yöntemi böyle işliyor. Soluduğumuz hava zehir, yediğimiz içtiğimiz gıdalar sağlığa zararlı katkı maddesi içeriyor. Her taraftan zehir akarken, detoks yaptırmanın yararı kime? Zehirlenmeden yaşamak mümkün değil mi? Sağlık ve hayatımızı kirleten bu akvaryumu temizlemek ve akıllı filtreler takmak aklın ve bilimin gereği değil mi? Bu soruları sormak negatif enerji yüklemek oluyormuş. Pozitif enerji yüklemenin yolu ise basit: Hastalık üreten akvaryumu görmezlikten gelecek ve bu kirlenmiş akvaryumda yaşamaya devam edeceksiniz. Küresel köyün kavalcıları böyle söylüyor. Küresel sağlık anlayışının şifreleri: (Sürekli hastalık yaymaya dayanıyor!) Küresel sağlık anlayışı, hastalık üreten yaşam tarzının daima sonuçlarıyla ilgilenir. Sonuçları düzeltmek için araştırmalar ve keşifler yapar, çözümler üretir. Çünkü sonuçlarla uğraşmak karlı bir iştir; altın yumurtlayan trilyon dolarlık dev bir sektördür. Hastalık üreten yaşam tarzının sebeplerini ortadan kaldırmak ise, altın yumurtlayan tavuğu kesmektir. Hastalık üreten yaşam tarzının doğal sonucu olan hasta sayısındaki patlama, trilyon dolarlık sağlık sektörünün can damarıdır. Bu verimli kaynağın değerlendirilmesi için ne gerekiyorsa yapılır, hiçbir fedakârlıktan kaçınılmaz. On binlerce doktor ithal etmekten, milyar dolarlık bilimsel araştırmalara, on binlerce bilim adamı ve doktorun dünyanın bir ucundan öbür ucundaki kongrelere taşınmasına kadar her çeşit harcama finanse edilir. Ancak, hastalık üreten bataklığın kurutulmasına gelince, gerçek anlamda hiçbir mücadeleye izin verilemez. Sonucu etkilemeyen göstermelik çabalar, ‘dostlar alış verişte görsün' türünden reklama yönelik çalışmalar vaziyeti kurtarmak için zorunludur. Bunların hepsi gerçektir. Hastalıklar ve sağlık harcamalarının birlikte artması yüzünden, bu sektör giderek dev bir pazara dönüşüyor. Bu trilyon dolarlık sektörün başarısı için, herkes senaryoda verilen rolleri çok iyi oynuyor, kimse bindiği dalı kesmek istemiyor. Sağlığa ticari meta olarak bakıldığında, bundan doğal bir şey olamaz. Neden acaba? Müşterilerini azaltan bir şirket yaşayabilir mi? Sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesi için gerekli harcamaları kim finanse edecektir? Ölmesini veya hastalanmasını engellediğiniz ve sağlıklı yaşamasını sağladığınız insanlardan hangi gerekçeyle para alacaksınız? Sağlığın korunması ve hastalıkların önlenmesinin finansmanı ayrı bir sorun, azalttığınız müşteriler nedeniyle dev bir sektörün çöküşü başka bir sorun. Trilyon dolarlık masrafları ve kayıpları kim karşılayacak? Araştırmaların finansmanı, getirisi olan sonuçlara dayandığı için geri dönüşü olmayan bilimsel araştırmalar bilimin çıkmaz sokağı. Risk faktörleri ve hastalıkların önlenmesi geri dönüşü yok ediyor. Bu yüzden hastalık üreten bataklığı kurutma görevini şimdilik üstlenen yok. Bu görevi üstlenmesi gereken sosyal güvenlik ve kamu kurumlarının ise ayırabileceği kaynağı yok. Sektörün büyümesi ise bilimi teşvik ederken, gelişeceği yönü de belirliyor: Getirisi olan sonuçlar! Götürüsü olan sebepler ne olacak? Bu sorular bilim dünyasını aşıyor olmalı. İşte bu hastalık üreten bataklığı göz ardı ederek para getiren sonuçlarla uğraşan ‘bırakınız hasta olsunlar' anlayışı, küresel sağlık sisteminin temel şifresidir. ‘Erken teşhis hayat kurtarır' kampanyalarına destek veren küresel şirketler, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması savaşına her nedense destek vermezler. Çünkü erken teşhis kampanyaları sonrası, tedavisi gereken dev bir hasta potansiyeli keşfedilir. Bu zengin maden yatağı ilaç, teknoloji ve hizmet sektörü için piyangodan çıkan büyük ikramiyedir. Satışlarda patlama yaşanır. Böylece sektör yeni bir kampanya için gerekli enerjiyi fazlasıyla toplamış olur. Bir taraftan hastalık üreten yaşam tarzının pompalanması, diğer taraftan hasta edilen bu verimli madenlerin (insan neslinin) işletilmesi küresel sistemin yaşam kaynağıdır. Hastalıkların önlenmesine yönelik kampanyalar bu sektör için çok zararlıdır. Çünkü hastalıkların önlenmesine harcayacağınız her kuruş müşteri azaltan bu politika sonucu boşa giderken, bırakınız satışlardaki patlamayı normal cironuz bile eriyip kaybolacaktır. Bu yüzden hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması savaşını yönetmek, sivil toplum kuruluşlarına ve toplumun en büyük organize gücü olan devlete düşer. Aslında bu satranç oyununda yadırganacak bir durum yoktur. Yaşam tarzı dediğimiz bu hayat oyununun bir tarafında insan, toplum ve toplumun organize gücü olan ulus devletler vardır. Oyunun diğer tarafında ise insanın özgür iradesini yok ederek toplumun yaşam tarzını kendi istediği şekilde kurgulamaya çalışan küresel sistem vardır. Bu mücadelede gelişmiş ülkeler dahil tüm dünya ülkeleri, kendilerini mat edecek kadar zekice hazırlanmış bir oyunla karşı karşıyadır. Bu oyunun ilk hamlesinde, toplumun beyni olan aydınlar, küresel sistemin ödül ve cukkalarıyla memnun edilir. Her çeşit yayından bilimsel çalışma ve kongrelere kadar, toplum ve devletten destek alamayan aydınlar ve bilim adamları mecburen bu desteği, ilgi ve şefkati gördüğü küresel safa geçmek zorunda kalır. Bu satrancın kalan hamlelerinde beyin gücünden yoksun kalan ve körebeye dönen toplum ve devletler için, küresel oyunlar karşısında mat olmaktan başka bir seçenek yoktur. Çünkü bu oyunu, beyin gücünü kendi safına çeken kazanacaktır. Ve ilk saf değiştirmeye zorlanan da toplumun organize güçleri, aydınlar ve bilim adamları olacaktır. Bu saftan sökülen her çivi, toplum ve devlet binasının çöküşü demektir. Özellikle en büyük değerin para olduğu, ahlak ve hukuk gibi değerlerin ise para etmediği toplumlarda, bu oyunun galibi daima küresel sistem olacaktır. Beyin gücünü kaptıran devlet ve toplumlar ise, savaş meydanında başsız kalan cengaver gibi kelle koltukta haybeye kılıç sallayacak ve oyununun son sahnesi de acıklı olacaktır. Bundan daha doğal bir sonuç olamaz."[1] Değerli Dostumuz Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta Amerika'nın perde arkasını deşifre ediyor! Bir memleket düşünün ki... ‘tıbbi yanlışlar' her sene 100 bine yakın insanın ölümlerine yol açsın. Bir memleket düşünün ki... her sene bir milyon 700 bin insanda ‘hastane enfeksiyonu' ortaya çıksın ve bunların da 90 bine yakını bu yüzden ölsünler. Bunun için 11 milyar dolar harcanmış olsun. Bir memleket düşünün ki... ‘ilaç tedavisindeki yanlışlardan' her sene 1 milyon 500 bin kişi etkilensin ve bunların 7 bini de bu sebeple hayatını kaybetsin. Bunun için 3 milyar 500 bin dolar harcanmış olsun. Bir memleket düşünün ki... her sene 2 bin 600 kişi ‘yanlış ameliyat kurbanı' olsun. Bir memleket düşünün ki... vatandaşlarının neredeyse tamamına yakını sağlık hizmetlerinden şikayetçi olsunlar ve bunların yüzde 80' den fazlası sağlık sisteminin revizyonunu, hatta temelden yeniden yapılanması gerektiğini savunsunlar. Bir memleket düşünün ki... vatandaşlarının sadece yüzde 16' sı sağlık sisteminden nispeten memnun olsunlar ve sadece çok küçük bir reformu yeterli bulsunlar. Bir memleket düşünün ki... her 3 kişiden biri doktorlarının daha önce yaptırdıkları testleri tekrar istemelerinden veya gereksiz ilaç yazmalarından şikayetçi olsunlar. Bir memleket düşünün ki... vatandaşları doktorlarının hastalıkları ile ilgili gerekli bilgileri kendilerine yeterince paylaşmamalarından yakınsınlar. Bir memleket düşünün ki... hastaların yüzde 73' ü doktorlarından randevu almakta güçlüklerle karşılaşsınlar. Bir memleket düşünün ki... kalp-damar hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, diyabet, KOAH, daha önce geçirilmiş kanser... gibi sürekli takip ve tedavi edilmeleri gereken hastalıkları olan çalışma yaşındaki 11 milyon vatandaşının sağlık sigortası olmasın ve bunlar sağlık hizmetlerine ulaşmakta büyük güçlükler çeksinler. Bir memleket düşünü ki... 19-29 yaşları arasındaki sağlık sigortası olmayan genç nüfusun sayısı 2005' de 13 milyon 300 bin iken, bu rakam 2006' da 13 milyon 700 bine çıksın. Bir memleket düşünün ki... tam 47 milyon insanın hiçbir sağlık güvencesi olmasın. Bir memleket düşünün ki... 100 bin insanı ‘iyi sağlık hizmetleri ile önlenebilecek hastalıklar' yüzünden ölsünler. Bir memleket düşünün ki... 10 sene önce hastane acilinde doktor tarafından muayene edilmek için 38 dakika bekleyen, kimi trafik kazası kurbanı, kimi nefes alamayan, kimi kalp krizi geçiren... hastalar, artık 56 dakika beklemek zorunda olsunlar. Bir memleket düşünün ki... ‘doktorları ilaç firmalarının kucağına oturan finolardan farksız' olsunlar. Bir memleket düşünün ki... ilacın şampuan, gazoz, sakız... gibi reklâmı yapılsın. Bir memleket düşünün ki... devlet başkanları kene ısırdığı için mikrop kapsın ve bu yüzden tedavi görsün. Bir memleket düşünün ki... Moraliniz bozulmasın diye daha fazla uzatmıyorum, burada kesiyorum. Çünkü, ‘Olmaz olsun böyle memleket, olmaz olsun böyle sağlık sistemi...' dediğinizi net olarak duyuyorum. Peki, bu memleket neresi mi? Bu memleket Amerika. Evet... evet, Amerika. Hani ‘sivilcenizdeki büyümeden endişe edip koştuğunuz'... Hani ‘kıl dönmenizi düzelttirmek için acilen uçtuğunuz'... Hani ‘geniz etinizi yaktırmak için, araya adamlar koyup 6 ay sonraya randevu alıp durduğunuz'... memleket var ya, işte orası. Yani hayal yurdunuz Amerika... Hadi şimdi buyurun gidin Amerika'ya da görelim ense tıraşınızı." Çocuklara zehir yediriyoruz Uzmanlar uyarıyor: Patates cipsi çocukların geleceğini karartıyor Bursa Sağlık Müdürlüğü İletişim Merkezi'nce yürütülen bir proje kapsamında yapılan anketle, 3-6 yaş arasındaki çocukların cips ve gazlı içeceklere yoğun ilgi gösterdiği, süt, et, balık gibi önemli besinleri tüketmedikleri anlaşıldı. "3-6 Yaş Arası Çocukları Olan Annelere Yönelik Beslenme Alışkanları" konulu eğitim ve araştırma projesi çerçevesinde 600 anneye ulaşılarak anket uygulandı. Annelere yaş ve eğitim durumlarının yanı sıra çocuklarının tükettikleri gıdalarla ilgili soruların yöneltildiği anketin sonuçları, çocukların beslenme alışkanlıkları ile ilgili ilginç verileri ortaya çıkardı. Ankette "Çocuğunuz ne sıklıkla kırmızı et tüketiyor" sorusunu, annelerin yüzde 30.65'i "hiç tüketmiyor", yüzde 28.9'u "ayda bir", yüzde 12.2'si "ayda 2-3 gün" şeklinde yanıtladı. Anneler çocuğunun ne sıklıkla beyaz et tükettiği sorusunu yüzde 56.6 oranında "haftada 1-3 gün", yüzde 17'si "ayda bir gün", yüzde 16.5 oranında "ayda 2-3 gün", yüzde 6.3 oranında ise "hiç tüketmiyor" diye yanıtladı. Annelerin ankete verdikleri yanıtlara göre, çocukların yüzde 37.3'ünün haftada 1-3 gün tükettiği balığı, yüzde 34.2'si hiç yemiyor, yüzde 16.1'i de ayda bir kez yiyor. Çocukların yüzde 46.3'ünün her gün, yüzde 34.6'sının haftada 1-3 gün, yüzde 11.5'inin haftada 4-6 gün yediği yumurtayı, yüzde 5.9'luk bölümde kalan çocuklar ise tüketmiyor. Kuru baklagil tüketiminde ise haftada 1-3 gün yiyen çocuklar yüzde 70.8 ile ilk sırada yer alıyor. Çocukların yüzde 51.4'ü meyveyi, yüzde 49.8'i sütü her gün tüketirken, yüzde 25'i sütü, yüzde 3.7'si ise meyveyi ağzına sürmüyor. Makarna, bulgur ve pirinç tüketiminde ise bu gıdaları haftada 1-3 kez yiyen çocuklar yüzde 72.9, haftada 4-6 gün yiyen çocuklar da yüzde 23.4'lük oranlarıyla dikkati çekiyor. Cips ve gazlı içecekler Ankette yer alan çocukların ne sıklıkla cips ve gazlı içecek tükettiklerine ilişkin sorulara verilen yanıtlar, çocukların bu gıdaları çok tükettiğini gösteriyor. Çocukların yüzde 30.7'si her gün, yüzde 43'ü haftada 1-3 gün, yüzde 6.7'si haftada 4-6 gün cips yiyor. Cips yemeyenlerin oranı ise yüzde 11.6'da kalıyor. Gazlı içecekler ise çocukların yüzde 39.6'sı tarafından haftada 1-3 gün, yüzde 12'si tarafından her gün, yüzde 22'si tarafından ayda 1-3 gün tüketiliyor. Çocukların yüzde 21.8'i ise gazlı içecek içmiyor. "Cipse para var, süte yok" Yetkililer anket uygulanan kadınlara ailelerinin aylık gelirlerinin de sorulduğunu, bu soruya yüzde 16.5 oranında "0-400 YTL", yüzde 41.3 oranında "401-600 YTL", yüzde 33.2 oranında "601-1000 YTL", yüzde 9.8 oranında ise "1000 YTL ve üstü" yanıtlarının verildiğini söylediler. Proje için Bursa'nın sosyoekonomik açıdan en geri kalmış, yoğun göç alan bir bölgenin seçildiğini anlatan yetkililer, eğitim çalışmasına katılacak kadınlara öncelikle çocuklarının beslenme alışkanlıklarının sorulduğunu ifade ettiler. Yetkililer, anketle çocukların zararlı bir takım gıdaları tükettiklerini ama bazı faydalı gıdaların az tüketildiğini ya da tüketilmediğini ortaya koyduğuna değindi.[2] Hasta hakları nelerdir? Herkesin insan olması dolayısıyla saygı görmeye hakkı vardır. Herkesin özel yaşamına saygı gösterilmelidir. Herkes kendi ahlaki ve kültürel değerlerine, dinsel ve felsefi inançlarına sahip olma ve bunlara saygı gösterilme hakkına sahiptir. - Hasta, durumu ile ilgili tıbbi gerçekleri, önerilen tıbbi girişimleri, her bir girişimin olası risk ve yararlarını, önerilen girişimlerin seçeneklerini, tedavisiz kalmanın etkisini, tanı, sonuç ve tedavinin gidişi konularını içerecek şekilde tam olarak bilgilendirilme hakkına sahiptir. Hasta istediği takdirde, bilgilendirilmeme hakkına kendi yerine kimin bilgilendirileceğini seçme hakkına, ikinci görüş alma hakkına da sahiptir. - Hasta, kendisine bakan sağlık personelinin kimliğini, mesleki kimliğini öğrenme hakkına sahiptir. Hasta, kurumda kaldığı süre içerisinde uyacağı kurallar ve rutin işlemler konusunda bilgilendirilmelidir. Hasta taburcu olduğu zaman, tanılar, tedavi ve yapılan işlemleri, elde edilen sonucu içeren yazılı bir belge isteme ve alma hakkına sahiptir. - Hastanın bilgilendirilmiş onayı herhangi bir tıbbi girişimin ön koşuludur. Hasta tıbbi girişimi reddetme veya durdurma hakkına sahiptir. Bu durumun yaratacağı sonuçlar hastaya açıklanmalıdır. Hastanın iradesini beyan etmesinin mümkün olmadığı ve acilen tıbbi girişim yapılması gereken durumlarda, daha önce bu girişimi reddettiğini gösteren bir açıklaması yoksa hastanın onayı varsayılarak girişim yapılabilir. Hastanın yasal temsilcisinin onayının gerektiği ve önerilen girişimin acil olduğu durumda eğer temsilcinin onayı zamanında alınamıyorsa, tıbbi girişim yapılabilir. - Hastanın tıbbi durumu, tanısı, prognozu, tedavisi hakkındaki ve kişiye özel diğer tüm bilgiler, ölümden sonra bile gizli olarak korunmalıdır. Hastaya ait bu bilgiler, yalnızca hastanın açık izni veya mahkemenin kesin isteği üzerine açıklanabilir. Hasta kendisi ile ilgili kayıtlara ulaşma ve kayıtlarının kopyasını alabilme hakkına sahiptir. - Hasta, hem teknik standartlar hem de sağlık personeli ile hastalar arasındaki insani ilişkiler bakımından kaliteli hizmet alma hakkına sahiptir. Hasta, sağlık sisteminin işlevi ile uyumlu olarak, hekimini, sağlık personelini ve hizmet alacağı kurumu seçme ve değiştirme hakkına sahiptir. Bir sağlık kurumunda daha fazla kalmasına gerek kalmayan hastaya, ayrılmadan önce durumu tam olarak açıklanmalıdır. Başka sağlık kurumuna nakil ancak o kurumun hastayı kabul etmesi durumunda yapılabilir. - Bu hakların uygulanmasında, hasta evrensel insan hakları belgeleri ve yasaların belirlediği prosedürün hükmü altındadır. Hastanın bu hakları, kendisi tarafından kullanılamadığı durumlarda, belirleyeceği kişiler hasta adına sorumluluk alabilirler. Bu kişilerin olmadığı durumlarda hastanın temsil edilmesi için gerekli diğer önlemler alınması gerekir. Hasta haklarına saygı gösterilmediğini düşündüğünde şikayet için başvuru imkanı verilmiştir. Son olarak Görüldüğü gibi hastaların önemli hakları gözetilmiştir ve bu haklarını kanuni yollardan arama imkanları getirilmiştir. Ama bu haklara sahip olmak; hastalara ve hasta yakınlarına, Türkiye'nin zor koşullarında hizmet vermeye çalışan hekimlere ve sağlık personeline saygısızlık etmek, zor kullanmak ve hatta hayatlarına kastetmek hakkını asla vermemektedir. [1] Kaynak: www.kemalyesilcimen.com [2] AA YAZAR:HAKAN EKMEKÇİ/MİLLİ ÇÖZÜM 2009 12月18日 VÜCUDUMUZ HANGİ VİTAMİN EKSİKLİĞİNE HANGİ SİNYALİ VERİYOR.ERCİYES Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Neriman İnanç, vitamin ve minarellerin eksikliği halinde vücudun sinyaller gönderdiğini belirtti. Vücuttan gelen sinyallerin, hangi vitamine ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyduğunu belirten Doç. Dr. İnanç, bu sinyallerin iyi değerlendirilmesiyle sağlık sorunlarına çözüm bulunabileceğini söyledi. Doç. Dr. İnanç, vücudun bazı vitamin ve minerallerin eksikliği sonucu verdiği sinyalleri şöyle sıraladı: Çatlayan dudak: B12 vitamini. Kırmızı cilt: B grubu vitaminleri. Kalçada sivilce: B vitaminleri ve E vitamini ile yağ asitleri. Az uzayan saç: Çinko. Kırmızı gözler: B 6 vitamini. Kırılan tırnak: Demir ve kalsiyum. Bacak uyuşması: Demir, B6 vitamini ve folik asit. Dişeti hastalığı: C vitamini. Müzmin yorgunluk: B grubu vitaminlerle C vitamini ve demir. Egzama: Çinko ve C vitamini. Ağızda aftlar: Demir ve folik asit. 11月26日 20 MİLYON KİŞİ HATIRLAMIYOR.Çağın hastalığı Alzheimer ile ilgili merak edilenleri açıklayan Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, tüm dünyada Alzheimera yakalanmış 20 milyon insanın bulunduğunu bunun 300 bininin Türkiyede yaşadığını belirtti.
Alzheimer hastalarının yeni umudu TMS
Çağın hastalığı Alzheimer ile ilgili merak edilenleri açıklayan Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, tüm dünyada Alzheimer’a yakalanmış 20 milyon insanın bulunduğunu bunun 300 bininin Türkiye’de yaşadığını belirtiyor. Dr. Mehmet Yavuz, özellikle Alzheimer hastalarının yakın çevresinin öğrenmek istediği Alzheimer nedir, nasıl anlaşılır, tedavisi var mıdır gibi soruların yanıtlarını veriyor. Alzheimer nedir? Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, Alzheimer hastalığı için, “Kişilerin düşünce süreçlerini darmadağın edip onları zihinsel karmaşaya sürükleyen, günlük yaşamın her zamanki gibi sürdürülmesini engelleyen ilerleyici, kronik bir beyin hastalığıdır.” tanımını yapıyor. Dr. Yavuz, tüm dünyada Alzheimer’a yakalanmış 20 milyon kişi olduğunu, bunların 300 bin tanesinin bizim ülkemizde bulunduğunu, sayısız kişinin, anne-babalarını, eşlerini yakın çevresindeki insanları bu hastalığın pençesinde kıvranırken izlemek zorunda kaldığını da sözlerine ekliyor. Alzheimer hastasını nasıl tanırsınız? Dr. Yavuz, Alzheimer hastalığının belirtilerinin kişisel özelliklere, fiziki koşullara, bireyin yaşam tarzına göre değişebileceğini belirtiyor. Yakın geçmişteki olayların ve insanların hatırlanamaması, randevuların unutulması, telefon numaralarının karıştırılması gibi unutkanlıklar bir süre sonra rahatsızlık verici boyutlara ulaşıyor. Dr. Yavuz, Alzheimer hastalarının, bu unutkanlık krizlerini başlangıçta saklamaya çalıştıklarını fakat bir noktadan sonra olayların kişinin kontrolünden çıktığını ve yaşamlarının akışını bozduğunu kaydediyor. Nöroloji Uzmanı Mehmet Yavuz’a göre yakın çevrenizdeki kişileri ve kendinizi test edebilmeniz için Alzheimer’ın ilk belirtileri şöyle sıralanabilir: - Yakın geçmişteki olayların ve kişi isimlerinin unutulmaya başlaması; - Zaman ve mekan karmaşası - Karar varmada güçlük; - Çalıştığı işe ve hobilerine olan ilgisinin azalması. - Kelimeleri bulmada güçlük çekme - Kişilik değişimleri Alzheimer’ın tedavisi var mı? Dr. Mehmet Yavuz’un açıklamasına göre, artık hastalığın ileri biçimlerinde gündelik yaşam etkinlikleriyle bağlantılı işlevleri daha iyiye götüren, bakım ve gözetim gereksinimini azaltan yeni tedaviler mevcut. Dr. Yavuz, Alzheimer tedavisinde yeni gelişmeler yaşandığını özellikle manyetik stimülasyon tedavisinin Alzheimer tedavisinde yeni bir ufuk açacağına kesin gözüyle bakıldığını açıklıyor. Dr. Yavuz, “Manyetik stimülasyonla beynin belirli bölgelerine dışarıdan gönderilen elektromanyetik sinyallerin, gerek korteksteki hareket sistemi ile ilgili hücreler gerekse limbik merkezlerdeki düşünce ve davranışlarla alakalı kognifif hücreler üzerine uyarıcı şok etkisi yaparak hücre dejenerasyonunu düzelttiği, böylece hastalığın belirtilerinde ve bizzat hastalığın kendisinde önemli düzelmeler sağladığı düşünülmektedir" diye konuştu. ALZHEIMER KADINLARDA DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR Hastalığın başlangıç yaşı var mıdır, sadece yaşlılarda mı görülür? Dr. Mehmet Yavuz, hastalığın yaşla birlikte artış gösterdiğini, ancak daha gençleri, hatta 50’li yaşları da içine alabildiğini bu nedenle sadece yaşlı kişilerde görülür düşüncesinin doğru olmadığını belirtiyor. Genellikle 65 yaşın üzerindeki kişilerde görüldüğünü, kadın ya da erkek cinsiyet ayırt etmeksizin herkeste görülebileceğini açıklayan Dr. Yavuz, bu hastalığa, kadınlarda biraz daha fazla rastlandığını sözlerine ekliyor. ALZHEIMER KALITSAL MIDIR? Alzheimer’ın nedenleri nelerdir? Dr. Mehmet Yavuz, hastalığın kesin nedeninin henüz tam olarak bilinmediğinin altını çizerken, Alzheimer’ın kalıtsal olan ve kalıtsal olmayan şeklinde iki grupta incelenebileceğini sözlerine ekliyor. Dr. Yavuz, “ Ailede bir Alzheimer hastası varsa, bu ilerde sizin de bu hastalığa yakalanacağınız ya da hastalığın sizden çocuklarınıza geçeceği anlamına gelmez.”açıklamasını yapıyor. Alzheimer ile görülen davranış değişiklikleri nelerdir? Hastalığın başlangıç belirtilerinden olan alışılmadık davranış biçimleri, olaylara aşırı tepki gösterme eğilimi hastalığın bir parçasıdır. Dr. Yavuz, bu tür davranış değişikliklerinin birlikte yaşamayı zorlaştıracağını hatta bazen olanaksız hale getireceğini belirtirken, bu durumun Alzheimer’lı hastanın giderek artan genel kafa karışıklığının bir dışa vurumu olarak görülmesi gerektiğinin altını çiziyor. Dr. Mehmet Yavuz bu durumda hasta yakınlarına oldukça fazla iş düştüğünü, sakin olunması gerektiğini, kişiyi cezalandırmaktan ve tetikleyici hareketlerden kaçınılması gerektiğini özellikle vurguluyor. saglıkplatformu 11月14日 ŞEKER HASTALIĞI TARİH OLUYOR.Diyabet hastalarına umut veren gelişme. Harvard Üniversitesinde görevli Prof. Göhan Hotamışlıgil ve ekibi yeni bir hormon keşfetti. Hormonu vücutta çalıştıracak formül bulunursa diyabet, şişmanlık ve bağlı hastalıklar belki de tarihe karışacak
Harvard Üniversitesi’nden gelen haber tüm dünyadaki milyonlarca diyabet hastası için umut oldu. Uluslararası alanda başarılı çalışmalarıyla ünlenen Türk bilim adamı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve ekibi, diyabet, karaciğer yağlanması ve metabolik hastalıkları durdurabilecek hatta tersine çevirebilecek yeni bir hormon keşfetti. Hormona ‘Likopin’ adı verildi. Bu hormon, diyabetin, şeker metabolizması kadar yağ metabolizmasını da bozan bir hastalık olduğunun da belirlenmesini sağladı. KARACİĞERE SİNYAL Harvard Üniversitesi Genetik ve Kompleks Hastalıklar Bölümü Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil ve araştırma ekibi, deney farelerinde insülin ile eşdeğer etkilere sahip ve yağ asiti karakterinde olan bu yeni hormon türüyle yağlar ile diyabet arasındaki gizemli ilişkiyi de ortaya çıkardı. Dünyanın önde gelen bilim dergilerinden Cell’de yayımlanan makale ve beraberindeki yorumlara göre, Likopin’in keşfi diyabet ve şişmanlığın ve bunlara bağlı diğer hastalıkların çözümü için çok önemli bir aşama olarak görülüyor. Prof. Dr. Hotamışlıgil, ilk başta söz konusu mekanizmanın arkasındaki maddenin bir protein ya da peptid hormonu olduğunu düşündüklerini ve uzun yıllardır bu maddeyi aradıklarını söyleyerek “Sonra bu maddenin yağ hücreleri tarafından kana salgılanan binlerce yağ asitinden biri olabileceğini fark ettik ve yağları taramaya başladık” diye konuştu. Prof. Dr. Hotamışlıgil, “C16:1n7-palmitoleate” adı da verilen bu hormonun neler yapabildiğini “Likopin yağ dokusundan salındıktan sonra kasları ve karaciğeri etkiliyor. Kas dokusunda hücrenin insüline karşı hassasiyetini artırıyor, karaciğerde ise yağ toplanmasını engelliyor. Ayrıca metabolik hastalıklara sebep olan en önemli faktör inflamasyonu (iltihaplanma) da durduruyor” sözleriyle anlattı. Gıdadaki yağ depolanmayacak Prof. Dr. Hotamışlıgil ve araştırma ekibi deney hayvanları üzerinde yaptıkları araştırmalarda yeni hayvan modelinde gıdalardan alınan yağın depolanmadığını ve bunun yerine, yağ hücrelerinin kendi yağ moleküllerini geliştirdiğini gözlemledi. Yani vücutta üretilen bu yağ, palmitoleate yapımını tetikliyor ve bütün vücudun metabolizmasının sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlıyordu. YAĞ HAKKINDA BİLDİĞİMİZ HER ŞEY DEĞİŞECEK PROF. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, yağ hakkında bugüne kadar söylenenlerin aksine çarpıcı açıklamalarda bulundu. Hotamışlıgil, yaygın kanının aksine vücutta üretilen yağın zararlı olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu söyledi. Prof. Dr. Hotamışlıgil şu bilgileri verdi: VÜCUDUN YAĞI EN İYİSİ “Evde yapılan yemek gibi, vücudun ürettiği yağın en iyisi olduğunu görüyoruz. Bu gözlemle, kanda her seviyesi yükselen yağın zararlı olduğu görüşünü kitaplardan çıkarmamız gerekecek.” Hotamışlıgil, şöyle devam etti: “Hücrelerin kendi ‘iyi’ yağını üretmesi için kimyasal yollarla teşvik edilebileceğine inanıyoruz ve mümkün olduğunu bu çalışmada gösterebildik. Bu yöntemler insana uygulanabilirse öngörülmemiş tedavi yaklaşımları geliştirilebilir. İnsanlarda bu hormonun düzeyleri ile metabolik hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceliyor, maddenin etkilerini ölçmeye hazırlanıyoruz.” haber7 İNSANIN HASTA OLUP OLMADIĞINI ANLAMASININ 16 YOLU AÇIKLANDI.Prof. Dr. Robert Bale, insanın hasta oldup olmadığını anlamanın 16 kuralını açıkladı. Herkezin kolaylıkla takip edebileceği 16 altın kural. Prof. Bale'ye göre, tırnaktan
gözlere, doğum kilosundan avuç içine kadar vücuttaki her şey birer
gösterge. O halde bir test yaparak ne kadar sağlıklı olduğumuzu anlamak
mümkün. Bale'nin " İşte hayatınızı kurtaracak 16 ipucu" dediği test
şöyle:
Sağlıklı yasam konusunda birçok araştırmaya imzasını atan; Londra'daki Kine College Hastanesi Gerontoloji (yaslanma bilimi) Enstitüsü'nde araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert Bale, "Sadece parmaklarınızın uzunluğu bile sizin sağlığınız hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı sağlıyor aslında. Siz de vücudunuzla ilgili önemli detaylara; dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz " diyor ve ekliyor: "Vücudunuz; siz fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını veriyor." 1.Tırnaklar Tırnaklarınıza dikkatle bakin. Eğer hafif mavilik yâda; morluk görürseniz bu bir kalp hastalığıyla karsı karsıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karsı karsıya olduğunuzu gösterebilir. 2. Nefeslerinizi Sayın Eğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz. 3. Gözler Aynada gözlerinizden birine bakin. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu ayni şekilde yaklaşan kalp sorunlarının da en büyük habercisi. 4. Avuç içinize bakin Avuç içlerinize dikkatle bakin. Eğer kırmızı ve lekelilerse karaciğerinizde sorun var demek. 5. Hafıza kontrolü Bir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakin. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le karsılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor. 6. Kas kontrolü Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor. 7. Görünüş Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün. Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor. 8. Tiroit misiniz? Kollarınızı yere paralel olarak tam karsınızda birleye uzanıyormuş gibi uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok. 9. Düz yürümek Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi isliyor demektir. 10. Doğum kilonuz Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz. 11. Beliniz kalın mı? Vücut sekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yasama riskiniz daha fazla. 12. Tuvalet sıklığı Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık tuvalete gitmektir. 13. Nabız kontrolü Nabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yasayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor. 14.Dişlerinizi fırçalayın Eğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir. 15. Parmak uzunluğu İşaret ve yüzük parmakları ayni uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla. 16. Ayak Bilekleri Bas parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz. haberdem.com DİŞ BAKIMINDA 30 HATA.Dişleri çizer diye macun kullanmayanlar, daha iyi temizler diye en sert diş fırçasını arayıp bulanlar, dişleri kanadı diye sevinenler, çürükler kalıtsaldır, çarpık dişler doğuştandır diyenler.Bu haber size. Dişleri çizer diye macun kullanmayanlar, daha iyi temizler diye en sert diş fırçasını arayıp bulanlar, dişleri kanadı diye sevinenler, ‘çürükler kalıtsaldır, çarpık dişler doğuştandır’ deyip kaderine boyun eğenler… Kimimiz protezleri çamaşır suyuna koyuyoruz, kimimiz ağrıyı keser diye dişe rakı, tütün ya da tuz basıyoruz. Ama en önemlisi de diş ağrısından duramayacak hale gelinceye kadar diş doktoruna gitmeyi düşünmüyoruz… Hal böyle olunca da ağız ve diş sağlığında sınıfta kalıyoruz! Medical Park Bahçelievler Hastanesi Ağız ve Diş Sağlığı Uzmanı Dr. Ahmet Mihmanlı, ağız ve diş sağlığı konusunda yaptığımız hataları ve topluma yerleşmiş yanlış inanışları anlattı: 1- SERT DİŞ FIRÇASI DAHA İYİ TEMİZLER: İyi fırçalamak; fırçanın sertliğiyle değil, fırçalama tekniğiyle ilgilidir. Genellikle orta sertlikte diş fırçaları kullanılır. Çok sert fırçalar, dişleri aşındırabilir. Çok yumuşak fırçalar ise dişleri temizlemeyebilir. 2- SERT FIRÇALAMAK DİŞLERİ DAHA İYİ TEMİZLER: Dişleri sert fırçalamak; dişleri temizlemek yerine, ‘fırça çürüğü’ dediğimiz aşınmalara neden olur. Dişlerin mine tabakası aşındığı için, alttaki sarı tabaka ortaya çıkar ve dişler daha sarı gözükür. Ayrıca sert fırçalamak, dişlerde hassasiyete ve diş eti çekilmesine neden olur. 3- DİŞ MACUNUNU FAZLA KULLANMAK DİŞLERİ ÇİZER: Dişlerin mine tabakasının çizilmesi; macunun fazla kullanılmasıyla ilgili değil, kullanılan macunun granüllerinin büyük olmasıyla ilgilidir. O yüzden granülleri büyük olan macunların uzun süreli kullanımından kaçınılmalı. Fırçanın üzerine konulan macunun miktarı ise ‘mercimek tanesi’ büyüklüğünde olmalı. 4- KARBONAT VE TUZLA FIRÇALAMAK DİŞLERİ BEYAZLATIR: Bu maddeler iri granüllü olduğu için dişin mine tabakalarını çizer ve aşındırır. Bunun sonucunda; dişin parlaklığı gider ve yediğimiz ve içtiğimiz besinlerle, dişler daha kısa zamanda renkleşmeye başlar. 5- SARI DİŞLER DAHA SAĞLAMDIR: Dişin rengi dişin sağlamlığını belirlemez. DİŞ FIRÇASI VE MACUN ISLATILMAZ! 6- DİŞLER, MACUN VE FIRÇA ISLATILARAK FIRÇALANMALI: Diş fırçası, fırçalamaya başlamadan önce ıslatılmamalıdır. Çünkü; fırça kılları ıslatılınca, sertliğini kaybeder. Macunun köpürmesi için de yeterli sıvı ağızda mevcuttur. 7- MACUN KULLANMAYA BAŞLADIKTAN SONRA DİŞLERİM ÇÜRÜDÜ: Macun; dişleri fırçalarken sabun görevi görür ve içeriğinde dişlerde biriken mikroorganizmaları yok etmek için etken maddeler vardır. Yani çürümeye neden olmaz. 8- ÇÜRÜKLER GENETİKTİR, NE YAPARSAN YAP DİŞİN ÇÜRÜR: Bireyler arasında çürüğe yatkınlık farklı olabilir. Fakat kötü beslenme alışkanlığının düzeltilmesi, ağız hijyenine önem verilmesi ve düzenli diş hekimi kontrolleri durumunda çürüğe yatkınlığın bir önemi kalmaz. DİŞLER KAHVALTIDAN SONRA FIRÇALANIR 9- DİŞLER KAHVALTIDAN ÖNCE FIRÇALANIR: Dişler günde en az iki kez, kahvaltıdan sonra ve yatmadan önce fırçalanmalı. Diş fırçalama işlemi bitince, dilin üst kısmı da yumuşakça fırçalanmalı. 10- ESTETİK DİŞ DOĞUŞTAN OLUR, ÇARPIK DİŞTEN KURTULUŞ YOK: Diş düzeltme (ortodonti); dişler ağızda mevcut olduğu sürece her yaşta uygulanabilir. Ortodontik tedavi sayesinde; dişler mevcutsa, her yaşta düzeltme yapılarak, güzel gözüken dişlere sahip olunabilir. 11- HER BÜNYE İMPLANTI KABUL ETMEZ: İmplant; eksik olan dişlerin yerine çene kemiğine yerleştirilen yapay diş kökleri olarak tanımlanabilir. Sadece yara iyileşmesini etkileyen bir sistemik hastalık ile kontrol altında olmayan kalp ve şeker hastalığı varsa yapılmaz. 12- HAREKETLİ PROTEZLER ÇAMAŞIR SUYUNA KONURSA BEYAZLAR: Hareketli protezleri çamaşır suyuna koymak zararlıdır. Protezin kırılganlığını artırır ve protezin ömrünü azaltır. Protezler için özel temizleme tabletleri vardır; onlar kullanılmalı. 13- ÇEKTİRDİĞİM 20 YAŞ DİŞİNİN YERİNE DİŞ YAPTIRMALIYIM: Çekilen 20 yaş dişlerinin yerine protez diş yaptırmaya gerek yoktur. DİŞİNİZ KANAYINCA SEVİNMEYİN BİR DOKTORA GİDİN! 14- DİŞ RÖNTGENİ ÇEKTİRİRSEM ÇOK FAZLA IŞIN ALIRIM: Diş röntgenleriyle alınan radyasyon çok azdır. Bu radyasyon doğada alınan radyasyondan daha azdır. 15- BEYAZLATMA (BLEACHİNG) DİŞLERİ DAHA DA SARARTIR: Beyazlatma; normal diş rengini daha da açmak için yapılır. Beyazlatmanın ilk yapıldığı dönemlerde; kahve, çay ve sigara gibi dişleri renklendirecek etkenlerden uzak durmak gerekir. Beyazlatmayı yapacak hekimin tavsiyelerine uyulursa, beyazlatmanın hiçbir yan etkisi yoktur. 16- DİŞ TAŞLARI TEMİZLENDİKTEN SONRA DAHA ÇOK DİŞ TAŞI OLUŞUR: Düzenli ve doğru fırçalama diş taşı oluşumunu engeller. Altı ayda bir diş hekimi kontrolü sayesinde; iyi fırçalayamadığımız alanlarda oluşan diş taşları, hekim tarafından temizlenmiş olur. Bunun da herhangi bir zararı yoktur. 17- DİŞ TAŞI TEMİZLİĞİ DİŞİN MİNESİNE ZARAR VERİR: Diş taşı temizliği doğru uygulandığı takdirde minenin zedelenmesine neden olmaz. Çünkü diş taşı temizliği işleminde; diş dokusundan değil, diş yüzeyine ait olmayan oluşumlar (plak, diş taşı) uzaklaştırılır. 18- DİŞ FIRÇALARKEN DİŞ ETLERİNİN KANAMASI İYİDİR: Diş fırçalarken görülen kanamalar, diş eti iltihabının belirtilerinden biridir. Vakit geçirmeden bir diş hekimine başvurmak gerekir. Diş etlerinin, kanamadan dolayı fırçalanmaması sonucu, mevcut iltihabi durum şiddetlenecektir. Hastalar kanama olan bölgeyi daha iyi fırçalamalı ve diş hekimine tedavi için başvurmalı. DİŞ HEKİMİNİN KAS GÜCÜNE DEĞİL UZMANLIĞINA BAKIN! 19- SÜT DİŞLERİ NASIL OLSA DÖKÜLECEK DOLGU GEREKSİZDİR: Süt dişinin erken çekimi, alttan gelen daimi dişlerde çapraşıklığa ve çene kemiği gelişiminde bozulmalara neden olur. 20- ERKEK DİŞ HEKİMLERİ DAHA İYİ DİŞ ÇEKER: Diş çekimi belli prosedürler doğrultusunda uygulanan bir işlem olup, uygulanan kuvvetle alakalı değildir. 21- ÇEKİM İÇİN KULLANILAN LOKAL ANESTEZİKLER MORFİNDİR BAĞIMLILILIK YAPAR: Diş hekimliğinde kullanılan lokal anestezik maddeler morfin içerikli değildir; alışkanlık yapmaz. Morfin, tıp alanında sınırlı vakalarda kullanılan bir ilaçtır. 22- DİŞ ÇEKİMİ AVRUPA MALI MORFİNLE YAPILIRSA AĞRIMAZ: Günümüzdeki lokal anestezik maddeler belli standartlarda üretilmiştir. Avrupa malı olmasına gerek yoktur. 23- DİŞ AĞRIYINCA DİŞİN ÜZERİNE ASPİRİN, RAKI, KOLONYA, TÜTÜN VE TUZ KOYMAK AĞRIYI KESER: Alkol ve alkol içerikli maddelerin diş ve diş eti bölgesine uygulanması sonucu diş etlerinde ‘alkol-aspirin yanığı’ denilen komplikasyonlara neden olur. Dişlerin üzerine uygulanan diğer maddelerin (tütün, tuz vb.) de ağrı kesici özellikleri yoktur. Ağrı, ancak mevcut sorun giderildiğinde ortadan kalkar. 24- ÇÜRÜK DİŞ ÇEKİLDİKTEN SONRA PİS KAN AKITILMALIDIR, ÇEKİLEN DİŞİN YERİNİ KANATMAK İYİDİR: Diş çekiminden sonra, çekim boşluğuna hastanın yaptığı müdahaleler sonucu bölgenin sürekli kanatılması ya da pıhtının uzaklaştırılması, diş çekimi yapılan yerin iltihaplanmasına neden olur. Oluşan pıhtı korunmalıdır. HİÇBİR PROTEZ KENDİ DİŞİNİZİN YERİNİ TUTMAZ! 25- EN KOLAY ÇÖZÜM ÇÜRÜK DİŞİ ÇEKTİRİP KURTULMAK: Çürük diş için mümkün olan her türlü tedavi uygulanmalı. Çünkü ne fonksiyon ne de estetik yönünden hiçbir protez kendi dişinizden daha iyi olamaz. 26- AĞIZ KOKUSU HERKESTE OLUR VE GEÇMEZ: Ağız kokusu; diş çürüğü, diş eti hastalığı, sindirim sistemi ile ilgili rahatsızlıklar, sinüzit ya da üst solunum yolu enfeksiyonları kaynaklı olabilir. Bu hastalıkların tedavisi sonucunda ağız kokusu önlenebilir. 27- DİŞ TELİ SADECE ÇOCUKLARDA KULLANILIR: Ortodonti (tel tedavisi) alanındaki son gelişmeler sayesinde; tel tedavisi sadece çocuklara değil, erişkin hastalar için de uygulanabilir. 28- HER HAMİLELİK BİR DİŞ GÖTÜRÜR: Her hamilelikte diş kaybının gerçekleşmesi söz konusu değildir. Ağız bakımının tam olarak sağlanamaması, tedavi edilemeyen çürüklerin varlığı ve diş eti hastalıklarının ilerlemesi durumunda diş kayıpları görülür. 29- HAMİLELİKTE DİŞ ETLERİ KANAR ÇÜNKÜ DİŞTEN KALSİYUM ÇEKİLİYORDUR: Hamilelikteki diş eti kanaması, dişten kalsiyum çekilmesi nedeniyle olmaz. Kanamanın nedeni; ağız bakımının yeterli sağlanmaması durumunda hamilelikteki hormonal değişiklikler sonucu diş eti iltihabının oluşması ya da mevcut diş eti iltihabının şiddetlenmesidir. 30- HAMİLELİKTE DİŞ TEDAVİSİ BEBEĞE ZARAR VERİR: Acil olan diş tedavileri, hamileliğin her döneminde yapılabilir.
haber7 SAĞLIK SEKTÖRÜNDE 400 BİN ÇALIŞAN AÇIĞI VAR.100 bin doktor, 300 bin hemşireye ihtiyaç var. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, hayata geçirdiği dönüşüm programlarıyla alanında birçok yeni uygulamaya imza attı.
Kamu hastanelerini tek çatı altında toplayıp vatandaşların tümüne açması, özel sağlık birimlerinden hizmet almayı, ilaca erişimi kolaylaştırması Akdağ'ı 'halkın sevdiği bakan' hâline getirdi. "Ben bile geç fark ettim." dediği personel yetersizliğini ortadan kaldırmak en önemli amaçlarından. Sağlık Bakanı, Türkiye'de artık 'çatık kaş'ın değil 'hizmet siyaseti'nin yer aldığını söylüyor. Başbakan Tayyip Erdoğan'la gittiği Diyarbakır'da yaşanan bir olay ise onu çok üzmüş. Hamile bir kadının içinde bulunduğu ambulansı taşlayan zihniyeti kınarken ümidini sağlam tutuyor: "Zorbalıkla vatandaşın kepengini kapattıranlar, ambulansı taşlayanlar neyi amaçlıyorsa başaramayacaklar!" Bakan Akdağ'la Diyarbakır gezisi dönüşünde görüştük. İzlenimlerinin ardından sağlık alanındaki yeni projelerini, sektörün gelişmesini sekteye uğratan sıkıntıları, insan kaynaklarının (hekim, hemşire, sağlık teknisyeni) yetersizliğini ve personel politikalarını ele aldık. -Türkiye'de sağlık personeli yetiştirilmemesinin temelinde ne yatıyor? Temel neden, teşhisin zamanında yanlış konması. Göreve gelmeden önce hekim sayısının yeterli, hatta fazla olduğu iddiası vardı. Özellikle Türk Tabipler Birliği ve üniversiteler Tıp Bayramlarını vesile bilerek böyle olduğunu söylüyordu. Göreve gelince olayın çok vahim olduğunu gördüm. Hem doktor sayısı yetersizdi hem de dengesiz dağıtılmıştı. Dengesizliği önemli ölçüde giderdik. Ancak doktor ve hemşire sayımız çok yetersiz. Dünya Sağlık Örgütü'nün Avrupa Bölgesi'nde her 100 bin kişi için 340 doktor var. Türkiye'de bu oran 100 bin kişiye 145. -Ne kadar doktora ihtiyaç var? Şu anda 103 bin civarında doktor var, bir o kadarına daha ihtiyacımız var. Avrupa'da her 100 bin kişiye 700'ün üzerinde hemşire düşüyor, bizde 130 hemşire. Bunu Türkiye'de bir bakan, ilk defa dile getiriyor. İşin zor tarafı şu: Bir doktorun yetişmesi 10 yıl sürüyor. İlk defa YÖK yönetimi bize kulak verdi. Daha önceki yönetim sağır duvar gibiydi. Şimdi YÖK, kontenjanı 4 bin 500'den 6 bine çıkardı. -Kontenjan beklentiniz ne kadar? Gelecek sene için 7 binin üstüne çıkacağını ümit ediyorum. Bunun dışında 'Yurtdışına öğrenci gönderebilir miyiz?' diye düşünüyoruz. Millî Eğitim Bakanlığı ve YÖK'le mütalaa ediyoruz. Bunu yapabilirsek 2-3 bin öğrenci göndermeyi planlıyoruz. Biraz daha kapasiteyi artırmak için sağlık bilimleri fakülteleri kurulabilir. Yani yılda 14 bin civarında öğrenciyi eğitime başlatabilirsek 2023'te ihtiyacımız olan doktor sayısına ulaşabileceğiz. Tabii bu arada doktor enflasyonuna da yol açmamak lazım. 2023'e doğru kontenjanları dengeli şekilde azaltmalı. YÖK'ün direnişinin altında yatan bahanelerden biri, 'sayı artarsa kaliteli eğitim veremeyiz' endişesiydi. Sizce bu yersiz mi? ÖĞRETİM ÜYESİ ÇOK, ÖĞRENCİ AZ Sistemin ne şekilde çalıştığıyla alakalı. Aslında tıp alanında öğretim üyesi sayısı yetersiz değil. Batılı ülkelerden daha fazla. Almanya'da 22 öğrenciye bir öğretim üyesi düşüyor. İtalya'da 11-14, Türkiye'de her bir öğretim üyesine 4 öğrenci düşüyor. Bunda da dengesiz dağılım var. -Bunun sebebi ne? Yıllardır öğretim üyeleri iki kıskacın arasında kaldı. Kazanabilmeleri için ya muayenehane açmaları ya da üniversite içerisinde özel ameliyat, özel muayene yapmaları lazım. Buna da 'hastanenin içinde muayenecilik' diyorum. Böyle olunca tıp fakültelerinde eğitim faaliyetleri geri planda kalıyor. Hatta üniversite hastanelerinin hasta kabul verimliliğini de düşürüyor. Öğretim üyeliğini maddi açıdan da cazip hale getirmek gerekiyor. -'Tam gün yasası' çare olacak mı? Sağlık Bakanlığı'nda çalışan 25 bin uzman hekimin muayenehanesi vardı, şimdi yüzde 25'i kaldı. Performans ek ödeme sistemi geliştirdik. Doktorlar muayenehanelerini gönüllü kapattı. Şu anda üniversite hastanelerinde bu sıkıntı var. Bu, iki probleme yol açıyor. Öğrenci yetiştirme ve hastanın problemini çözme konularında verimliliği düşürüyor. Bunu da 'tam gün yasası'yla çözüyoruz. -Ne kadar öğretim üyesi var tıp fakültelerinde? 10 bin civarında öğretim üyesi var. Bu sayı 20 sene önce 1800'lerdeymiş. Sağlık Bakanlığı kurumları, üniversiteler ve özel sektörde çalışan doktorların iş yükünü dengelemek gerekiyor. Özelde hem iş yükü az hem de maaş fazla olursa diğer tarafta doktor kalır mı? Onun için doktorun kazancı iş yüküyle orantılı olmalı. -Nasıl olacak peki? Özel sektör tarafı, eğer hakkaniyetli bir biçimde tutulursa, üniversitelerdeki sistem içindeki birkaç hastadan para kazanmak yerine hocaların toplu olarak hastalarla ilgilendikleri, ona göre kazanabildikleri ama haklarını da alabildikleri bir sistemi geliştirebilirsek bunu çözebiliriz. Taslağımız hazır; ancak YÖK buna olumlu cevap vermedi. -Hemşire sayısında durum ne? Yılda 14 bin öğrenci alır duruma geldik. İki sene önce kanun yaptık. Hemşirelik öğreniminin artık üniversite öğrenimi olacağını söyledik; ama 5 yıl meslek liselerinden yine öğrenci alalım dedik. Bunu da, kanunu birlikte yaptığımız Hemşireler Derneği CHP'ye giderek Anayasa Mahkemesi'ne götürdü. Üniversiteler yılda 20 bin hemşirelik öğrencisi alıncaya kadar meslek liselerinden öğrenci alalım istedik. Hemşire sayısının da bizim hesaplarımıza göre 400 bine çıkması lazım, yani 4 katına. Böylece 2023'te 200 bin doktor, 400 bin hemşire sayısına ulaşacağız. Buna rağmen nüfusa oranla ihtiyaç duyulan sağlık personeli açısından hâlâ Avrupa ortalamasının altında kalacağız. YABANCI DOKTOR TEKRAR GÜNDEME GELECEK -Sağlık-Sen 'tam gün yasası'yla ilgili bir anket yaparak halkın ve hekimlerin nabzını tutmuş. Doktorların yüzde 73'ü yasayı olumlu buluyor. Doktorlar arasında rakam buysa halk arasında yüzde 90'dan fazladır. Ne yazık ki, yüzde 25-30'un içindekilerin bir kısmı rahatsız. Onlar da biraz daha kolay para kazanmak isteyenler. - Yabancı doktor meselesi tekrar gündeme gelecek mi? O da tam gün yasa taslağıyla tekrar gündeme gelecek. Keşke çok sayıda doktor getirebilsek. 3-5 bin kişi de gelse vatandaşa hizmet edecek doktorun gelmesi iyi olur. İngiltere'de özel sektöre diyorlar ki, "Çalıştırdığınız doktorların yüzde 25'inin yabancı uyruklu olması şartıyla sizden hizmet alınacak." Bizde bazıları milliyetçilik meselesine dönüştürüyor bu işi. Doktor bulamıyorsunuz, yabancı doktor geldiğinde milliyetçilik adına karşı çıkıyorsunuz. Hastayla doktor nasıl anlaşacak diyorlar? Zaten Türkçe bilmeyeni almayacağız. Kalite sorunundan bahsediyorlar. Onun çözümü de denklik ve muhatabı YÖK. -Performans yönetimiyle ilgili 'gereksiz ameliyat ve müdahaleler yapılıyor' eleştirileri var. Doktorlar bunu istismar ediyor mu? Bu mesele önce tahlillerle ilgili konuşuldu. Sonra biz Sosyal Güvenlik Kurumu'yla (SGK) sistemler geliştirdik. Fazla tahlil yapılmasının faturalara yansımasını önleyecek tedbirler aldık. Böylece önüne geçtik. Ancak lüzumsuz işlem, ameliyat vs. konusuna gelince bir insan bunu yapacak kadar meslek ahlakından uzaklaşmışsa zaten her yerde yapar. Muayene sistemi daha mı etikti? Doktorlar hastane yerine muayenehanelerde iş yapıyor, vatandaş sağlık hizmeti alabilmek için kolundaki bileziği bozdurmuyor muydu? O günler geride kaldı. Performans sisteminin de yan etkileri olabilir; ama iyi bir sistem. Tespit edilen eksiklikleri giderilir. Doktorun etik dışı işlem yapması diğer meslekler kadardır, hatta daha azdır. Çünkü deontoloji diye bir eğitimden geçiyorlar. -1 Ekim'den bu yana vatandaştan 'muayene katılım payı' adı altında bir ücret alınıyor. Vatandaş da eczacılar da 'katılım payı'nın ne olduğunu bilmiyor. Bu ücret, devlet hastanelerinde 3, üniversitelerde 6, özel hastanelerde 10 YTL. Bu rakamlar vatandaşın ödeme gücünü aşan rakamlar olsa ben de karşı çıkardım. Türkiye'de hastaneler gereğinden fazla kullanılıyor. Sürekli hastalığınız varsa ve acil durumdaysanız muayene katkı payı yok. Bu uygulamaya başlarken özel hastanelerde 'yüzde 30'dan fazla, acil ve yoğun bakım servislerinde hiç alınmaması' uygulamasını getirdik. Asıl mağduriyetler burada oluşuyordu. Organ nakli, kalp ameliyatı, kanser tedavileri, diyaliz tedavileri gibi bir grup hastadan artık özel hastaneler dâhil hiç kimse ilave bir ücret almayacak. Bir de hastanede muayene katkı payını aldığınızda gereksiz kuyruklar oluşuyordu. Onun için SGK'yle bu ücretin eczaneden tahsil edilmesi kararını aldık. -Hizmetlerin bu kadar geliştiği sağlık sektörü ülke genelinde hangi ekonomik büyüklüğe ulaştı? 2007 rakamlarıyla ilaca harcanan para 13 milyar YTL, vatandaşın katkı paylarıyla bu 15 milyarı buluyor. Sağlık Bakanlığı harcamaları ve bütçesi 17 milyar; üniversitelerdeki sağlık hizmetlerinin ekonomik büyüklüğü 3 milyar, özel sektörünki 5,5 milyar YTL. Bir de vatandaşın cebinden ödediği var, 40 milyarın üstünde. OECD ülkeleri içerisinde sağlığa en az para harcanan ülkelerden biriyiz. Buna karşılık iyi hizmet veriyoruz. Sağlığa kişi başına ayırdığımız para daha yeni 600 dolar civarına ulaştı. Aynı hizmeti veren ülkeler hasta başına 6-7 bin dolar harcıyor. 500 YENİDOĞAN UZMANINA İHTİYAÇ VAR -Bakanlığınızın bebek ölümleri hususunda aldığı tedbirler neler? Bebek ölümlerinin oranı bizim geldiğimizde binde 30'lara yakındı. Bunu yüzde 18'lere indirdik. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde bebek ölümleri binde 10'larda. Özellikle anne baba eğitiminin bebek ölümleri üzerinde ciddi etkisi var. Artık bebek ölümlerinin büyük kısmı yenidoğan ölümlerine dönüştü. Çünkü bu alanda 'önlenebilir bebek ölümü' oranı daha az. Dolayısıyla ölüm sayılarını azaltmak kolay bir iş değil. 2008 itibariyle yenidoğan ünitelerinde bakım alan riskli bebek sayısı bundan 5 sene öncesine göre 3 katına çıktı. 5 yıl öncesine kadar bu bebekler doğrudan ölüyordu. Bunlar kalmayınca 800, 900 gramlık bebeklerin sayısı arttı. Bunlara bakım yapmak zor, kuvöz sayılarını artırdık. Sadece Sağlık Bakanlığı'nda 600 yenidoğan kuvözü vardı. Şimdi 1800'lerde, hepsi de dolu. Anne ölümleri oranı da çok yüksekti, şimdi bu oran da düştü (1998 rakamı: 100 bin annede 70; 2007 rakamı: 100 bin annede 18 ölüm). 100 tane yenidoğan uzmanımız var. 500 yenidoğan uzmanına daha ihtiyaç var. -Ölümlerin çok arttığı dönemde anneler üzerinde bir değerlendirme yapıldı mı? Erken doğumların ve düşüklerin birtakım sebepleri var. Annenin sigara içmesi, doğum aralıklarının çok sık olması ve tüp bebek. Önceden 3'tü, şimdi yumurta sayısını 2'ye indireceğiz. Bir de tüp bebek merkezlerine bir şart getireceğiz. Ya yoğun bakım merkezi olacak ya da olan bir merkezle anlaşma yapacaklar. KAŞ ÇATMAKTAN DENİZ BAYKAL'IN BAŞI AĞRIYACAK -Bir röportajınızda insanların yüzüne baktığınızda içinizde 'bunda şöyle bir hastalık olabilir' düşüncesi geliştiğini söylemiştiniz. Muhalefete batığınızda hangi liderde neyi görüyorsunuz? Ben psikiyatr değilim! Yıllarca kan hastalıklarıyla ilgilendim. Bu dediğim de onunla ilgiliydi. Ama biz hekimler görünüşten, yüzden, bazen duruştan büyük ölçüde ön teşhisi koyarız. Ben de hastanın yüzüne baktığımda kansızlıkla ilgili durumunu anlarım. -Siyasi açıdan baktığınızda... Doktorluk tarafı bir yana; durmadan kaşlarını çatan, parmağını sallayan, her konuşmasında öfkeli muhalefet liderleri görüyorum. Baykal'ın grup konuşmalarına bir bakın. Devamlı kaş çatılmaz ki, baş ağrısı yapar. Ben buna 'çatık kaş siyaseti' diyorum. Bahçeli de çok çatık kaşlı. Masaları yumruklayarak siyaset yapma devri çok geride kaldı. Artık hizmet siyaseti var. İnsanlarımız da bunu biliyor. -Kabinenin en sağlıklı bakanı kim? Sağlıklı bakanlar çok. En azından ciddi sorunu olanlar yok (gülüşmeler). Kürşat Bey (Tüzmen) spor yapıyor; ama onda da rahatsızlıklar var. Bel, boyun problemi gibi. En sağlıklı kimdir bilmiyorum; ancak Başbakan akşam yemeklerine dikkat eder. Anadolu tabiriyle tığ gibidir. Çok uzun çalışma saatlerine dayanır. KAMUÖZEL ORTAKLIĞIYLA AŞI ÜRETİMİ YAPILACAK "Kısa zamanda aşı üretimi mümkün değil. Çok modern 3 aşıyı Türkiye'ye kazandırdık. 5'li aşı dediğimiz, çocuklarda kullandığımız boğmaca, tetanos, çocuk felci, difteri ve menenjit aşılarını içinde barındırıyor. Geçmişte bu aşıları pahalı diye çocuklarımıza yapamıyorduk. Beşli aşının üçlü kısmını difteri, boğmaca, tetanosu yapıyorduk. Çocuk felcini ayrıca yapıyorduk, menenjiti hiç yapmıyorduk. Şimdi her çocuğa yapabiliyoruz. Sonra firmalarla konuştuk. Türkiye'de aşı üretimine kademeli olarak geçmeleri şartıyla onlardan uzun süreli aşı alım anlaşması yapacağımızı söyledik. Görüşmeler sürüyor. Aşı üretimi için bu tip bir işbirliği gerekiyor. Devletin üretim yapması zor bir iş. Ama devlet, kamuözel ortaklığıyla üretimi Türkiye'de yaptırabilir. Biz bunun üzerinde çalışıyoruz. Bir de zatürree (pnömokok) aşısının Türkiye'de üretilmesi için bir firmayla görüşüyoruz. Hayli mesafe aldık." _DünyaBülteni DAHA SAĞLIKLI BİR YAŞAM SÜRMEK İÇİN 9 ÖNEMLİ YİYECEK.Prof Dr. Mehmet Öz / Günaydın
Antioksidanların yüksek dozda alımının faydadan çok zarar getirdiği yönünde birçok araştırma var... Hem sağlıklı yaşamak, hem de bu tür tehlikelerden uzak durmak için vitamin tableti almak yerine, o vitamini içeren sebze veya meyveyi tüketmek gerekiyor. Kısa süre öncesine kadar birçok insan aralıksız olarak antioksidan, vitamin, mineral ve sebze tabletleri içiyordu. YÜKSEK DOZ GEREKİYOR A'NIN FAZLASI ZARAR KANSER VE SİYAH ÇAY Hayat sigortası gibi düşünün Hardaldaki tumeric hafıza ilacı HİNTLİ DOKTORLARIN DOSTU GRİBE MEYDAN OKUYAN EN GÜÇLÜ BİTKİ.Yapılan araştırmalar Ginseng'i günlük olarak tüketen kişilerin kış boyunca soğuk algınlığına daha seyrek yakalandığını ortaya koydu. Bugün Gazetesi'nin haberine göre, Araştırmalara göre soğuk
algınlığına yakalanma eğilimi olan kişiler kasım ve şubat ayları
arasında her gün kahvaltı sonrası bir bardak suyla birlikte günlük 200
mg dozunda özel bir tür Ginseng aldıkları takdirde, plasebo kullanan
kişilere göre soğuk algınlığına daha seyrek yakalanmakta veya
yakalandıkları takdirde de daha hafif atlatıyorlar.
Araştırmacılar Ginseng'in yapısında bulunan maddelerin insanların
bağışıklık sisteminde ciddi bir olumlu etki yarattığını saptadılar.
Eğer yüksek tansiyon, astım veya kanamalı bir rahatsızlığınız varsa
doktorlar Ginseng'i önermiyor. _Bugün TIPTA YENİ GELİŞMELER.Yapılan son bilimsel araştırmalarla, artık beyin ve omurilikteki hücreler onarılabilecek. Beyin ve omurilikteki sinir
hücrelerinin hasarı tersine çevrilebilecek. İki yeni araştırma, merkezi
sinir sistemi hücrelerinin yeniden gelişimini durduran 2 biyolojik
mekanizmanın nasıl geçersiz kılındığını gösteriyor.
İlk araştırmada birinci engel sinir gelişimini önleyen genler keşfedildi, ikincisinde ise sinir gelişimini bastıran kimyasal sinyaller bulundu. Science dergisinde yayınlanan ilk çalışmada, Harvard araştırmacıları sinir hücrelerinde büyük gelişme yolağını engelleyen PETN isimli bir gen keşfettiler. Genetik yapısı değiştirilmiş ve bu genden yoksun fareler yarattılar. Normalde, yetişkin farelerin optik sinirlerindeki aksonlar yok edildiğinde yeniden canlanmadı. Fakat PTEN'den yoksun olan farelerde, nöronların yüzde 50'si hayatta kaldı ve optik sinirdeki aksonların yaklaşık yüzde 10'u yeniden büyüdü. (28 günde 4mm kadar) İkinci araştırmanın lideri Marc Tessier-Lavigne of Genentech, omurilikteki bir akson bölündüğü zaman gelişmiş bir koni filizleniyor. Gelişen koninin üzerindeki ince sensörler kimyasal sinyalleri topluyor. Parmaklar gibi vücudun dış kısmındaki sinirlerde, sinyaller aksonlara kendisini tamir etmesini söylüyor. Fakat merkezi sinir sisteminde, kimyasal sinyaller gelişmeyi bastırıyor. Çalışma grubu, PirB diye isimlendirilen, sinir hücrelerini sarmalayan ve miyelin kılıfının içinde bulunan bir protein buldular. PirB rasaptörünü engelleyerek, hücre kültürleri içinde tekrar çoğalan sinir hücreleri elde ettiler. Yeni çalışmalar farelerde ve hücre kültürlerinde yürütülmesine rağmen, bilim adamları buna benzer mekanizma insanlarda da çalıştırılabileceğine inanıyorlar. dunyabulteni TÜRK DOKTORDAN MUTHİŞ ARAŞTIRMA:"BEYİN KANAMASI TARİH OLUYOR." Türk doktor, çok önemli bir araştırmaya imza attı. Beyin kanamasına neden olan 3 gen bulundu. Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi
Damar Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı
Direktörü Prof. Dr. Murat Günel'in, Dr. Richard Lifton ile liderliğini
yaptığı araştırma, dünyanın en büyük Tıp dergilerinden biri olan
"NATURE GENETICS" de yayımlandı. Prof. Günel'in dışında Türk
araştırmacılar Dr. Kaya Bilgüvar, beyin cerrahı Dr. Yaşar Bayrı ve
Nörolog Dr. Zülfikar Arlıer de araştırmaya önemli katkılarda bulundu.
Araştırmada Finlandiya, Hollanda ve Japonya'dan toplanan on binin
üzerinde kan örneğinden elde edilen genetik materyel (DNA) kullanıldı.
Bunların yaklaşık 2 bin 200 tanesi anevrizma hastalarından yaklaşık 8
bin tanesi de sağlıklı, anevrizması olmayan insanlardan toplandı.
Araştırmada ilk olarak Avrupalı hastaların kanlarında (DNA) 300 bin
değişik bölgeye bakıldı ve sonuçta 3 bölgedeki değişikliklerin
anevrizma riskini tüm dünya toplumlarında arttırdığı belirlendi. Bu
araştırma sayesinde basit bir kan testiyle beyin kanaması olmadan
anevrizma oluşma riski yüksek olan hastalar tespit edilebilecek. Bu
kişiler belirlenince, radyolojik tetkiklerle takip edilebilecek ve
anevrizma oluşumu belirlenebilirse anevrizma,cerrahi veya damar içi
yöntemler kullanılarak tedavi edilebilecek.
SİGARA RİSKİ ARTTIRIYOR Anevrizmaların toplumda görülme riski yaşlanmayla birlikte artıyor. Amerika'da yapılan araştırmalara göre 60 yaşında nüfusun yüzde 5 gibi büyük bir kısmını etkileyebilmektedir. Ülkemiz gibi sigaranın çok içildiği ve yüksek tansiyonun çok görüldüğü toplumlarda bu oran yüzde 5'in üzerine çıkabiliyor. Fakat ülkemizde bu konuda yapılmış araştırma olmadığı için tam bir oran verilemiyor. Anevrizma oluşmasının nedenleri nelerdir? Bu araştırma sayesinde ortaya çıkarılan 3 genin tespiti ile bu hastalığın oluşum nedenleri de anlaşılmaya başladı. Hiç beklenmedik bir şekilde, her üç genin de damarlardaki bozukluğu tamir eden kök hücreleri etkilediği belirlendi. Bu genlerdeki bozukluklar beyin damarlarının sertleşerek erken yaşlarda bile yaşlanmalarına yol açıyor. Prof. Günel, uzun vadedeki yeni hedefinin, bu sonuçlara bağlı olarak yeni tedaviler geliştirmek ve anevrizmalar kanamadan teşhis edildikten sonra bu yöntemleri kullanılarak hastaları iyileştirmek olarak açıklıyor.
_Yeni şafak 10月4日 SİGARAYI BIRAKMAK İRADE VE KİŞİLİK MESELESİ DEĞİLDİR.Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Sigara Bırakma Polikliniği Sorumlusu Yrd. Doç. Dr. Pınar Pazarlı sigarayı bırakmanın irade ve kişilik meselesi olmadığını belirterek, bağımlılığı kişilik meselesi haline getirenlerin sigaranın kucağına düştüğünü söyledi. Yrd. Doç. Dr. Pazarlı, Haziran 2006'da SAÜ bünyesinde kurulan Sigara Bırakma Polikliniğinin sigarayı bırakmaya karar veren, ancak nikotin bağımlılığı nedeniyle başaramayan ve sigarayı bırakmaktan vazgeçen insanlara yardımcı olmak için kurulduğunu kaydetti. Türkiye'de 30'u aşkın sigarayı bırakma polikliniği bulunduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Pazarlı, şunları söyledi: ''Polikliniğimize bugün itibarıyla 121 hasta kayıtlı görünüyor. Kayıt yaptıran hastaların 29'u ilk görüşmeden sonra ikinci muayenelerine gelmemiş. Belki de henüz yeterince kararlı ve istekli değillerdi. Kalan hasta grubunda 42 hasta sigarayı bırakmış gibi görünüyor, ancak net bir sayı vermek için henüz erken. Polikliniğimize başvuran ve sigarayı bırakanların 1 yıl takibini yapıyoruz. Sigarayı bırakan hastalarımızın yüzde 50'si 1 yıllık takibini tamamlamış hastalardan oluşuyor. 5 yıllık bir süreç sonrası daha net sayılara ulaşabiliriz.'' “Başarı oranı yüzde 40-50 arasında” Bağımlıların sigarayı bırakmalarının ardından nikotin yokluğuna bağlı olarak huzursuzluk ve iştahsızlık şikayeti çektiklerini kaydeden Yrd. Doç. Dr. Pazarlı, nikotin isteğine karşı koyamayan hastalara nikotini yerine koyma tedavisiyle (nikotin replasman tedavisi) yardımcı olduklarını söyledi. Nikotini yerine koyma tedavisi öncesinde hastalar üzerinde genel bir değerlendirme yaptıklarını kaydeden Yrd. Doç. Dr. Pazarlı, şunları dil getirdi: ''Bağımlıların sigarayı bırakmasına engel teşkil edecek bir durum olup olmadığını görüyoruz. Bir kişinin nikotini kendi başına kullanmasıyla sigara bırakma polikliniği desteğiyle yapmaları ayrı şeyler. Poliklinik desteğindeki kişilerin motivasyonu çok daha fazla oluyor. Çünkü o kişinin sigarayı bırakıp bırakmadığıyla ilgilenen birisi oluyor. İkincisi nikotini yerine koyma tedavisi sırasında çıkabilecek sıkıntılara müdahale şansımız oluyor. Bir hekim desteğiyle sigarayı bırakmak bunu tek başına yapmaya çalışan insanlara göre çok daha kolay oluyor. Sigarayı tek başına bırakma oranları yüzde 2'lerde, en iyi şartlarda yüzde 10'a varıyor, ama sigarayı bırakma polikliniklerinin başarısı yüzde 40 ve 50 aralığında. Polikliniğimize başvuran iki kişiden birine yardımcı olabiliyoruz.'' 9月22日 ÖFKELENMEK,PSİKOLOJİK HASTALIK SAYILIYOR.Çağdaş bilim adamları: Öfke ve kızgınlığın, "aralıklı patlama bozukluğu" adı verilen, biyolojik temelleri olan bir hastalık olduğunu söylüyor. ABD'de 2001-2003 yılları arasında, 9 bin 282 kişiyle yüz yüze görüşülerek yapılan bir çalışma sonucunda öfke ve kızgınlığın, aslında bir hastalık olduğu ve "aralıklı patlama bozukluğu" olarak adlandırıldığı açıklandı. Chicago Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kürsüsü Başkanı Dr. Emil Coccaro, "İnsanlar öfkenin sadece kötü bir davranış olduğunu ve bu tavrın düzeltilmesi gerektiğini sanıyorlar. Bilmedikleri şey ise bunun biyolojik ve düşünsel bir yönünün bulunduğudur" diyor. Belirli bir durumla bağlantılı olmayan biçimde birden fazla patlama ve kızgınlık durumunu ifade eden hastalığın, "tehdit, saldırgan davranış ve eşyalara zarar verme" şeklinde de kendisini gösterebileceği, bunun en erken görüldüğü yaşın ise 14 olduğu kaydedildi. Harvard Tıp Fakültesi'nden Ronald Kessler de, "Bulgular, bu rahatsızlığın düşünüldüğünden çok daha yaygın olduğunu gösteriyor".
Öfkeden; "kişiyi geliştirecek şekilde uyaran" olarak istifade edilmesi ve doğru biçimde ifade edilmesi küçük yaşlarda öğrenilir. Aile bireyleri en etkili modeli oluştururlar. Bu sebeple anne-baba kendilerinin veya diğer kardeşlerin vurmak, bağırmak, hakaret yağdırmak gibi, öfkeyi olumsuz açığa vurma tarzlarının önünü almalıdır. Kişi yanlış davranışları ailede görmese de aile dışı sosyal ortamlarda da yanlış davranışlar kazanabilir. Bu sebeple anne-baba bireye öfkeyi doğru ifade etme açısından güzel örnekler görebileceği ortamlar hazırlamaya önem vermelidir. Bununla beraber, olumsuz bir davranışa karşı, aynı şekilde olumsuz davranışın kullanılmasını gerektiren nadir durumlar da vardır. Burada öfkenin saldırganlıkla ifade edilmesinden ziyade savunma önemlidir. Kişinin karşı tarafı daha fazla saldırgan davranmasına yol açmayacak şekilde kendisini nasıl savunacağı küçüklükten itibaren, öğretilmelidir. Hangi durumlarda öfkelenmek ve hangi durumlarda saldırganlık uygun değildir, bu uygun sosyal ortamlarda bulunarak öğrenilir ve bu, dinî ve ahlaki eğitimle desteklenir. İnsanlarla yakın ilişkiler kurdukça kişi ne gibi durumlarda nasıl davranmak daha iyi sonuç verir, hangi şekilde davranışlar kişinin başını derde sokar, başkaları kendilerini nasıl kontrol ediyorlar, nasıl uygun şekilde öfke ifade edilir, yaşayarak ve engellerle karşılaşıp engellerle başa çıkarak öğrenir. Okul da bu konuda önemli bir eğitim yeridir. Yanlış davranışları değiştirmeye yönelik "davranış eğitimi", rehber öğretmenler ve din kültürü ve ahlak dersi öğretmenleri tarafından etkili bir şekilde sevdirerek başarıyla verildiğinde saldırganlık ve şiddetin önlenmesinde aile eğitimini destekleyecektir. Öfke neden saldırganlığa yol açıyor? Öfke tepkisine sebep olan durumların başında: engellenmiş planlarımız, prestij kaybına uğratılmamız, ailede karşılaşılan sıkıntılarımız, kışkırtma ve aşağılık duygusuna kapılmamız gelir. Bunlar gerçekten var olabilir ya da kişi onu insanlara güvenememe, insan davranışlarını genelleme, kişiselleştirme (üzerine alma) gibi düşünce tarzı sebebiyle var gibi algılayabilir. Şu düşünce tarzları başkalarının davranışlarını yanlış anlamaya sebep olduğundan dikkat edilmelidir: "İnsanlar hep benimle uğraşıyor. Beni kıskanıyor ve kimse iyiliğimi istemiyor. Bana güvenmediği için benim isteğime karşı çıkıyor." Oysa bunların çoğu sadece bir kuruntudur. Yine açlık, susuzluk, aşırı yorgunluk, bazı organik hastalıklar biyokimyasal etkilerde öfkenin daha çabuk saldırganlığa dönüşmesinde etkili olmaktadır. Bireyin değiştirmeye çalıştığı duyguları ve düzeltmeye çalıştığı davranışları yanlış ve zararlı alışkanlıkları aşırı stresli durumlarda daha çabuk ortaya çıkar. Bu sebeple başa çıkma becerilerinin kazanılarak strese karşı dayanıklılığın artırılması, davranış eğitimi, öfkeyi doğru ifade bu gibi kontrol zorluklarını önler. "Olumlu" öfke ifadesi için ne yapmamız gerekiyor? Öfkeyi, stres ortamı geçtikten sonra ifade etmeye başlamalıyız. Öfke belirtilerinde sakinleşmeye çalışmalıyız. Empati göstermeye alışmalıyız. Yani kendimizi karşımızdakinin yerine koymalıyız. İnsanların hata yapabileceklerini kabul etmeli ve gerekirse affedip hoş karşılamalıyız.. Bir işi yaparken, ahlak ve hukuk dışı davranışlardan uzak durmalıyız. Gösterilen çabaya değmediği takdirde, isteğimizden vazgeçebilme olgunluğuna kavuşmalıyız.
Öfkeyi yenmenin çaresi: "Müslümanlar Arası Diyalog ve doğru iletişim"den geçiyor "Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz."[1] Allah Kuran'da Müslümanların birbirlerinin kardeşleri olduğunu bildirmiştir. Müslümanların bu kardeşlik ruhunu en güzel şekilde yaşamaları, aralarındaki farklılıkları bir kültür zenginliğine dönüştürmeleri son derece önemlidir. Toplumlar arası diyalog, dünyanın barışa, huzura ve güvene ihtiyaç duyduğu bu dönemde daha da önem kazanmıştır. İnsanların birbirlerine hoşgörü ile yaklaşmaları, sorunları ve anlaşmazlıkları barışçıl yollarla çözüme kavuşturmaları, birbirlerine merhamet ve şefkat duymaları önemli ve gereklidir. Ancak, özellikle İslam dünyasının içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurulduğunda, aciliyetli ve öncelikli olarak oluşturulması gereken Müslümanların arasındaki diyalog, dayanışma ve hoşgörüdür. Bir ve tek olan Allah'a iman eden, aynı Peygambere itaat edip tabi olan, aynı Kutsal Kitap'ın hükümlerine uyan insanların, aralarında anlaşmazlığa düşüp didişmeleri birbirlerine sevgi ve hoşgörü gösterememeleri, merhametli ve anlayışlı davranamamaları, yardımlaşma ve dayanışma içinde olmamaları kabul edilebilir bir durum değildir. Olması gereken bazı uygulama ve düşünce farklılıklarına rağmen yine de birlik ve dayanışmanın sağlanması, Müslümanların birbirleriyle samimi sevgiye, merhamete ve şefkate dayalı bir diyalogların kurulmasıdır. İslam ahlakının gereği budur. İslam ahlakının özünde, ihtilaf ve ayrılıkları değil, inanç birliğini ve ortak değerleri temel alan bir anlayış vardır. Müslümanlar ittifakta birbirlerini desteklemeli, ihtilaflı konularda da hoşgörülü olmalı, anlayışlı davranmalıdır. Müslümanlar tüm insanlara, Allah'ın yarattığı ve O'nun tecellisi olan varlıklar olduklarını düşünerek, değer verirler. Kuran ahlakı, iman edenlerin diğer insanların inançlarına saygı göstermelerini, onların ibadet haklarını korumalarını, düşüncelerine hoşgörüyle yaklaşmalarını ve toleranslı davranmalarını gerekli kılar. Samimi Müslüman, hoşgörülü, sevecen, yumuşak huylu ve anlayışlı olur. Bir Müslüman'ın, diğer bir Müslüman'a yaklaşımında ise her şeyden önce karşısındaki kişinin din kardeşi olduğunu düşünmesi lazımdır. Kuran'da iman edenlerin birbirlerinin kardeşi olduğu şöyle bildirilmiştir: Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan korkup sakının; umulur ki esirgenirsiniz.[2] buyrulmaktadır. İslam ahlakının gereği, tüm farklılıklara rağmen Müslümanların, birbirlerinin kardeşleri oldukları gerçeğini unutmamalarıdır. Irkı, dili, vatanı, mezhebi, düşüncesi, anlayışı ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştirler. Müslümanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışmanın nasıl olması gerektiğini gösteren en güzel örneklerden biri, Hz. Muhammed (sav) ile birlikte Mekke'den hicret eden müminler ve Medine'de onlara güzel bir yurt hazırlayan Müslümanlar arasındaki ilişkidir. Mekkeli müşriklerin zulmü ve baskısı nedeniyle, Allah yolunda yurtlarından hicret eden müminleri, Medine'de Hz. Muhammed (sav)'e biat etmiş olan Müslümanlar en güzel şekilde karşılamış, onlara karşı büyük bir muhabbet ve ilgi göstermişlerdir. Birbirlerine yabancı iki topluluk olmalarına, cahiliye Arapları arasında tek önemli kıstas sayılan "kabile bağı"na sahip olmamalarına rağmen, imanları ve itaatleri nedeniyle örnek bir kardeşlik sergilemişlerdir. Medineli Müslümanlar hicret edenlere her türlü imkânı sağlamış, onlara evlerini açmış, yemeklerini onlarla paylaşmış, kendi ihtiyaçlarından önce onların ihtiyaçlarını düşünmüş, mümin kardeşlerinin nefislerini kendi nefislerine tercih etmişlerdir. Rabbimiz, Medineli müminlerin bu güzel ahlakını Kuran'da şöyle bildirmiştir: "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır."[3] Bu, örnek alınması gereken çok üstün bir ahlaktır. Ve iki mümin topluluğun birbiri ile ilişkisinin nasıl olması gerektiğini gösteren çok önemli bir olaydır. Peygamber Efendimiz (sav) ise, Müslümanlar arasında dayanışmanın nasıl olması gerektiğini bir hadisinde şöyle tarif etmiştir: "Müslümanların kendi aralarındaki merhametleri, saygı ve dayanışmaları tıpkı bir vücut gibidir. Vücutta bir uzuv rahatsızlandığında diğer uzuvlar onunla birlikte aynı acıyı çekerler ve uyumazlar."
Örnek Müslümanlar, kendileriyle aynı inancı paylaşan, Kuran'a uyan, Allah'ın emirlerine göre yaşayan ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetine yapışanları kardeşleri olarak görür ve birbirlerinin velileri olduklarını unutmazlar. Müslüman, din kardeşinin her zaman için iyiliğini istemesi gerektiğinin, kendisini düşündüğü gibi onu da düşünmesi gerektiğinin, herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda da sabırla, şefkatle ve sevgiyle karşılık vermesi gerektiğinin bilincindedir. Bir Kuran ayetinde, Müslümanların din kardeşleri için şöyle dua ettikleri bildirilir: "Müslümanlar din kardeşleri ile aralarındaki ilişkide, karşı tarafı incitecek bir söz söylemek, öfkelenmek, saygıya uygun olmayan tavırlarda bulunmak gibi birlik ruhunu zedeleyecek her türlü tavırdan sakınmakla yükümlüdürler. Her mümin bir diğerine karşı olabildiğince fedakâr olmalı, sabırlı davranmalı, onun iyiliği için çalışmalı, sadık ve vefalı olmalıdır. Bu, gerçek ve samimi sevginin gereğidir, tüm müminlerin benimsemesi gereken üstün bir ahlaktır. Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: 'Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin."[4][5] emretmekte ve bunun Müslümanları zayıflatacak bir durum olduğunu bildirmektedir. Bir başka ayette de şu şekilde emredilir: "Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır."[6] Vicdan ve aklıselim ile hareket eden, kendi çıkarlarını değil adaleti gözeten bir müminin diğer iman edenlerle ittifak sağlayamaması, sürekli bir anlaşmazlık içinde olması mümkün değildir. Elbette Müslüman toplumlar arasında, bölgesel, kültürel ve geleneksel bazı anlayış ve uygulama farklılıkları olabilir. Farklı yorumlar, farklı görüşler, farklı mezhepler olacaktır. Bu son derece doğaldır. Olmaması gereken, bu farklılıklar nedeniyle bir Müslüman toplumun veya grubun diğerine cephe alması, onunla diyalogu kesmesi, ortak değerlerde mutabakat sağlayamayacak kadar diğerini yabancı ve hatta hasım olarak görmesidir. Bu, kabul edilebilir bir durum değildir. Müslümanlar arasındaki diyalogda tevazu esas olmalıdır. Tevazudan uzaklaşanlar, kendilerini ve kendi fikirlerini mutlak doğru olarak görür, kendilerinden farklı düşünenleri küçümser ve onlara düşmanlık beslerler. Kendi görüşlerinin mutlak doğru olduğundan hiç kuşku duymadıkları için, kendilerini hiçbir zaman sorgulamaz ve dolayısıyla daha iyiye, daha doğruya gidemezler. Sadece kendi yorumunu beğenip bununla övünenlerin durumuna Kuran'da, "... Onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir."[7] Allah Kuran'da müminlere "çekişip birbirlerine düşmemelerini" ayetinde dikkat çekilmiştir. Bu, Allah'tan korkup sakınanların ve Ahiret gününde hesap vereceğine iman edenlerin şiddetle sakınıp korunmaları gereken bir durumdur. Bu konunun önemini fark edenlerin, diğer müminleri de parçalanmaktan, dağılmaktan, ayrılmaktan sakındırmaları, Müslümanların Kuran ahlakında ittifak etmelerini sağlamak için gayret etmeleri gerekmektedir.
Gelin, Rabbimizin Kuran'da buyurduğu gibi ve Peygamber Efendimiz (sav)'in vasiyet ettiği gibi, Müslümanların arasını bulalım. Birbirinin camisinde namaz kılmayan, selamlaşmayan, birbirinin yazdığı kitabı okumayan, ufak bir fikir farklılığı nedeniyle kardeşini düşman sayan Müslümanların arasını bulalım. Bu gibi yapay ayrımlar kalksın. Allah'ın evleri olan camiler, şu veya bu grubun, şu veya bu mezhebin değil, tüm Müslümanların mescidi olsun. Her Müslüman birbiriyle selamlaşsın, birbiri ile sohbet etsin. Birbirine hoşgörü göstersin. Cemaatsel veya kişisel uzlaşmazlıklar son bulsun. Ve tüm Müslümanlar, elbirliği yaparak, tevazu ve hoşgörü içinde, Allah'a daha çok yakınlaşmak, O'nun dinine daha çok hizmet etmek için çalışsınlar. Ve Allah'ın bizlere verdiği şu emri hiçbir zaman unutmasınlar: "Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar."[8] "Eleştiri ahlakı"nı öğrenmemiz gerekiyor Kem alatla, kemalat olmaz! Bu bereketli topraklarda ayvadan nara her türlü şey yetişir de neden eleştirmen yetişmez acaba? Eleştirmen adına bir elin beş parmağını bulmayacak kadar az sayıda ismin sürekli ortaya sürülüp yıllar yılı bu isimlere bir isim bile ekleyemememiz oldukça manidardır. Kafasını uzatıp geri çekilen, sövüp kaçan, belden aşağı vurup tüyen isterseniz sürüsüne bereket. Ama bunların hiçbiri cesaret örneği sergileyemediklerinden ya duvarın arkasına sığışırlar ya da düşünür pozisyonuna bürünmek adına avuçlarını perdeleyerek yüzlerini saklarlar. Eleştiri, yaralayıp etkisiz hale getirdikleri kişiler karşısında kamuflajdan öteye gitmez. Yapıcılıktan hiç nasiplenmedikleri için tamirat ve tadilattan bahsetseler de yıkım ekibi gibi çalışırlar. Karşıdakini evrensel ölçütleri esas alarak değil kendi meşreplerini baz alarak değerlendirmeyi tenkit sayarlar. Eleştiri adıyla ileri sürülen şey aslında mahalle kavgasına entelektüellik sosu vermekten ibarettir. Surata indirilen uçar tekme ile arkadan fırlatılan haksız ve ilintisiz itham arasında şiddet açısından fazla bir fark yoktur. Maksat ‘dost eleştiride görsün' vaziyeti alarak asıl niyeti gizlemektir. Hâlbuki eleştiri bir sonraki durumu bir önceki durumdan daha pozitif bir şekle dönüştürme gayretidir. Bir beğenmeme durumundan neşet etse de neticede bu yaratıcı hoşnutsuzluktur. Daha iyi ve daha güzel bu hoşnutsuzlukla beslenir. Ne yazık ki memleketimizde eleştirmenlik hiçbir şey yapmayanların mesleği haline gelmiştir. Savunmaları da çok gülünçtür: "Ben olsaydım daha iyisini yapardım". İyi şiir yazamayanların tutup sıkı şairleri eleştirmeye kalkması, düz yazıda bile iki adım yürüyemeyecek kadar mecalsiz kalemlerin meviza tonunda gönüllü kılavuzluğa soyunmaları göstermektedir ki, derinlerde savunma mekanizmalarını devreye sokmayı gerektirecek şiddette bastırılamamış bir kıskançlık hali vardır. Hem eleştiriyi illetli titizlik, saplantı ve takıntılardan ayırt edebilmeleri hem de yön bulmalarında yardımcı olması için aşağıdaki düsturları özellikle muhafazakâr, Müslüman münekkitlerin dikkatlerine sunuyorum:
- Sorumsuz sözde eleştirmen eteklerinde taş taşıyandır. Sırası
geldiğinde reva mı diye sormasına gerek kalmadan bu taşları fırlatacağı
kişiyi kendisi belirler. Taş varsa taşlanacak kişi de olmalıdır. Eğer
yoksa derhal bulunup ihdas edilmelidir. Bozguncu eleştirmen kendisiyle
sorunu olan adamdır. Kendi üzerinde toplaması gereken dikkati
başkasında harcar. Bu bir tür topu taca atış ve kaçıştır. Evine varoluş
sokaklarını takip ederek değil, karşı oluş caddelerini dolaşarak
varmayı dener. Ama her defasında eve varamadan gece yarısı sokakta bir
başına kalır.[9]
[1] Hucurat: 10 [2] Hucurat: 10 [3] Haşr: 9 [4] Haşr: 10 [5] Enfal: 46 [6] Al-i İmran: 1005 [7] Müminun: 53 [8] Al-i İmran: 103
[9] Hüseyin Akın / Milli Gazete / 13.06.2006 KAYNAK:İBRAHİM YAMAN/MİLLİÇÖZÜMDERGİSİ.
|
||||||||||||||||
|
|