ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
8月3日 USTA HATTAT HASAN ÇELEBİ İLE RÖPORTAJ:"ESAS ESERLERİM ÖĞRENCİLERİM.""Hüsn-ü Hat", yani "Güzel Yazı", yani Hat sanatımız bizim zirveyi
yakaladığımız bir yerde duruyor. Geçmişten bugüne incelerek süzülen bu
seçkin sanat, Türklerin el maharetlerini gösteren biricik uğraş
alanımız olmuştur. Osmanlı'dan günümüze bu zarif sanatı daha da
mükemmel hale getiren hattatlarımız, dün olduğu gibi bugün de toplumun
en çok itibar ettiği sanatkârlar arasında olagelmiştir. Bugün bütün
ömrünü Hat sanatına vakfeden değerli bir sanatkârımız var: Hasan
Çelebi... Hem ismi, hem de soy ismiyle müsemma bu müstesna sanatkâr, yetiştirdiği talebeler, verdiği eserlerle gönüllerde taht kurmuştur. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)'miz de geçen yıl Şeyhül Hattatîn Hasan Çelebi Hocayı "Klâsik Türk Sanatları" dalında ödüllendirmiştir. Aslında o zaten eserleri ve talebeleriyle hepimizi her zaman mükâfatlandırıyor. Çocukluğundan beri kâğıtların ve Hat sanatının cazibesine kendisini kaptıran Hasan Çelebi'nin ciddî olarak Hat sanatına merakı köydeki caminin yazılarına ilgi duyması ve taklit etmesiyle başlar. Daha sonra İstanbul'a gelip Halim Özyazıcı, Hamit Aytaç ve Kemal Batanay gibi büyük sanatkârlardan ders alır. Hat'tı bütün çeşitleriyle meşk eder. Sanatı hiç bırakmayan ve halen ders verip talebe yetiştiren Hasan Çelebi'yi Sanatalemi editörleriyle birlikte Üsküdar'daki atölyesinde ziyaret ettik. Mülâkatımız hat sanatına, bu sanatın dünü, bugünü ve yarınına dâir oldu. Severek okuyacağınızı ümit ediyoruz. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış talebelerim var. Japonya'dan Amerika'ya kadar dağılan bu öğrencilerim bu sanatı tüm dünyaya yayıyorlar şimdi. 27'si Türkiye'den olmak üzere 60 tane talebeme icazetim var. İlk aklıma gelen Davut Pektaş, Ferhat Kurlu ve Efdalettin Kılıç sayabileceğim talebelerimdir. Hat çalışmalarına ne zaman ve nasıl başladınız?Bu sual bana çok sorulan bir sual, cevap vermesi de zor olan bir sual bu. 1964 senesi bilfiil başlama zamanımdır. Birdenbire başlamıyor, çocukluk yaşlarımda alerjik derecede bir sevgim vardı. Denize atılanbir tahta parçası gibi dalgalar sahile vuruyor vuruyor, nereye gideceği belli olmuyor. Önce hattat Halim Efendi'den ders aldım. Hamit Aytaç beni Hattat Abdülhalim Özyazıcı'ya gönderdi. Topkapı dışında Sabancı Ticaret Merkezi'nin yanında Abdülhalim Bey'in evi vardı. Bağları vardı. Orada ders alıyordum. Eskiden Tercüman gazetesinin olduğu yere yakın bir yerdeydi. O zamanlar Üsküdar'da Şeyh Mustafa Efendi Caimii'nde imam olarak vazifeliydim. Üsküdar'dan Topkapı'ya kadar gidiyordum. Vapurla karşıya geçip oradan çoğunlukla yürüyerek Topkapı'ya, Cevizlibağ'a gidiyordum. Abdülhalim Efendi'nin vefatından sonra bir müddet muallakta kaldım. Ondan sonra tekrar Hamit Aytaç Efendi'den ders almak istedim. Ömer Nasuhi Bilmen'in oğlu Avni Bilmen'e müracaat ettim. Bana "Babamın selâmını söyle seni kabul eder." dedi. Onun selâmıyla Hamit Bey'den ders almaya başladım. Hattat Hamit Aytaç "Abdülhalim Beyin yolu benim yoludur." deyip beni öğrenciliğe kabul etti. Aralarında hocalık talebelik ilişkisi olduğu için beni rahatlıkla kabul etti. Onun vefatına kadar hiç ayrılmadık. Ondan sonra da Hat sanatı başımıza kaldı. İyi yaptığımı iddia etmiyorum. Bu işin yeniden canlanması için gayret ediyorum. Hamit Hoca ile kaç sene birlikte çalıştınız?18 sene Hamit Efendi'den ders aldım. İcazetimi aldıktan sonra fazla yanına gitmedim. Ondan sonra müşkülüm olmadıkça yanına fazla gitmedim. Bazı hususları sormak, fikrini almak üzere yanına gidiyordum. Sonra hocam hastalandı. Haftada bir iki gün ziyaretine gittim. Kendisinin vasiyeti üzerine Karacaahmet'te Şeyh Hamdullah'ın yanına defnettirdik. Karacaahmet'te Dokuzunca Ada'da medfundur. Hattat Hamit Efendi 19 Mayıs 1982 tarihinde vefat etmiştir. Her zaman kabri başında toplanıp kendisini ziyaret ediyor, rahmetle anıyoruz. Hamit Hoca'nın dışında Kemal Batanay'dan da ders aldığınız sanırım?Hamit Bey'den Sülüs ve Nesih yazıları öğrendim. Sülüs yazı camilerdeki yazılardır. Nesih ise Kur'an yazılarıdır. Kemal Batanay bana "Sülüsü iyi yazarsan ötekileri de iyi yazarsın." dedi. Haftada bir gün Kemal Batanay'a gidiyordum. 1966-1974 yılları arasında Kemal Batanay'dan ders aldım. Kemal Batanay'dan Ta'lik ve Rik'a yazısını öğrendim. Kemal Batanay Rik'ayı Karınabadi Hasan Efendi'den öğrenmişti. Son zamanda Muhammed İzzet Efendi'den hat dersleri almıştı. İzzet Efendi'nin yazısına bugün dünyada ulaşılamamıştır. Kemal Batanay onu örnek almıştı. Ta'lik'te ise Hulusi Efendi'den ders almıştı. Biz de ondan bu sanatı meşk ettik. Sekiz sene Kemal Batanay'dan ders aldıktan sonra icazetimi aldım. Üç değerli hattat dışında ders aldığınız hattatlar var mı?Hayır bu üç hocamın dışında başka hocam olmadı. Başkasından ders almadım. Hat sanatımız, niçin İstanbul dışında revaç bulmamıştır?İstanbul'un dışında o günden bugüne hattat yetişmedi. Bulgaristan'da bazı yerlerde hattat yetişse de İstanbul'un dışında hattat yetişmedi. Bu sanat İstanbul'da neşv-u nema bulmuştur. Sebebi ise İstanbul'un havasının buna müsait olmasıdır. Burada haftada bir mürekkebi ayarlama ihtiyacı hissediyoruz. Bu, İstanbul dışında her gün yenilenmek zorundadır. İstanbul'un havası Hat sanatı için müsait olduğu için bu sanat İstanbul dışında bu kadar gelişmemiştir. Meselâ Hat kalemi (kamış) İstanbul'da dayanırken Erzurum'un havasına dayanamayıp çatlamaktadır. Eskiden İran'da güzel Hat kalemleri oluyordu. Çeşitli sebeplerden dolayı oradan kalem getiremiyorduk. Şimdi ise giden gelen dostlarımızla oradan sipariş edebiliyoruz. Hat sanatını icra etmek için kültürel altyapının da müsait olması gerekiyor. İstanbul bu iş için müsait bir zemin çünkü adım başı bir kültür hazinesiyle karşılaşıyorsunuz. Bu anlamda her tarafı bir müze gibi diyebiliriz. Bu da bizim sanatımızı besleyen bir unsur haliyle... Niçin Mısır'da Arabistan'da değil de bu sanat İstanbul'da zirveye ulaştı?Osmanlı bütün hizmetleri ibadet saymıştır. Sanatı icra ederken ibadet şuuruyla icra etmiştir. Onun için de bu sanat bizde tekamül etmiştir. Araplarda bu yoktur. Biz bu işin snata yönünü ibadet aşkıyla önemsemişiz. Kemmiyet keyfiyet meselesi yani onlar işin sanat yönüne bakmıyor. İRCİCA'nın düzenlediği müsabakalarda da gördük ki biz bu işi önemsiyoruz. Türk sanatkarlar hep bir adım önde gitmektedir. Osmanlı'da hattatlar bu işi ibadet neşvesiyle yaptıkları için de bizde bu sanat zirveye ulaştı. O zamanın hattatlarından en az yazanı 10 tane Kur'an-ı Kerim yazmıştı meselâ... Matbaanın olmadığı zamanlarda Kur'an ve diğer dinî eserler hep elde yazıldığı için hattatlık önemli bir uğraştı. İnsanlar hem ibadet ettiklerini hem de çalışıp maişet temin ettiklerini düşünüyordu. Daha sonra 1928 harf inkılabından sonra bir kalemde 350 tane hattatın dükkan kapattığını bir düşünün Bu durum hat sanatını kısa bir dönem de olsa akamete uğratmıştır. Arada bir fetret dönemi yaşanmış olsa da şimdi Allah'a şükür bu sant ölmedi ve hala canlılığını muhafaza ediyor. Siz bütün türlerde yazıyor musunuz? Özellikle tercih ettiğiniz belli bir tür var mı?Normalde hat sanatı altı kalemdir. Sülüs, Nesih, Ta'lik, Rik'a, Divanî ve Celi divanî olmak üzere... Ben bunların ilk dördünü hocalarımdan talim ettim. Son ikisi Divanî ve Celi Divanî dediğimiz türlerse bakarak yapılan türlerdir. En çok hangi türlerde çalıştınız?Sülüs en çok talim ettiğim türdür. İnsanlar daha çok dekoratif işlere rağbet ediyor. Ben de onun için Sülüs yazılara rağbet ettim. Rik'a'da o kadar iyi değilim. Biraz da bu işlerde marifet iltifata tabi oluyor galiba. Sizin özel bir besmeleniz olduğunu duyduk bize, bundan bahseder misiniz?Benim Divanî olarak yaptığım özel bir besmelem var. Hep hocalarınızdan bahsettik bize biraz da öğrencilerinizden bahseder misiniz? Kimler var meselâ?Benim esas eserlerim öğrencilerimdir. Dünyanın dört bir tarafına dağılmış talebelerim var. Japonya'dan Amerika'ya kadar dağılan bu öğrencilerim bu sanatı tüm dünyaya yayıyorlar şimdi. 27si Türkiye'den olmak üzere 60 tane talebeme icazetim var. İlk aklıma gelen Davut Pektaş, Ferhat Kurlu ve Efdalettin Kılıç sayabileceğim talebelerimdir. Fetret Devri atlatıldı Hat sanatına büyük bir alaka var. Keyfiyet olarak nasıl gelecek adına ümitvar mısınız?Artık bu iş ölmekten kurtuldu. İnsanlar işin ciddiyetini anladılar. Marifet iltifata tabi dedik ya. Bir fetret devri atlatıldı. Zor dönemleri atlattık elhamdülillah. Gençlik cesur ve bu işe sahip çıkıyor. Bu gün de artık bu iş para ediyor. Sanatkâr işten beslendikçe verimli de oluyor bana göre. Bir diğer önemli nokta ise Avrupalı henüz bu işe nüfuz edemedi. Onun nüfuz ettiği her şeyi bozduğunu bildiğim için şükrediyorum ki Hat sanatımıza müdahale edemedi. Onun için de bu sanat bu zamana kadar bikrini muhafaza etti. Hattın orijinal mürekkebi var kalemi var işçiliği var. Avrupalı kendi boyasını buna katmış olsaydı mutlaka bu sanatı iğfal ederdi. Üniversiteler hat sanatına nasıl bakıyor?Dört dörtlük olmasa da yeni yeni kıpırdanmalar var. Sahip çıkmaya başladılar ama yeterli değil tabi. Hat sanatı adına güzel işler oluyor inşallah bundan sonra da olacak. Bu işe gönül vermek lazım. Yoksa haftada bir saat ders görmekle olacak iş değil bu. Hat sanatını yaşatıyorHasan Çelebi, 1937 yılında Erzurum'un Oltu ilçesinin İnci köyünde dünyaya geldi. Babası Tahsin Efendi, annesi Sakine Hanım'dır. Çocukluğu yokluk ve sıkıntı içinde geçen Çelebi, okul çağına geldiğinde ise II. Dünya Savaşı başlar ve Türkiye bir buhranla karşı karşıya kalır. Anadolu'nun bir çok yerinde olduğu gibi İnci köyünde de okul ve öğretmen yoktur. İlim ve irfan sahibi bir şahsiyet olan Yusuf Altaş, o dönemde yayımlanan Köroğlu ve Köylü gazetelerini muntazaman köye getirip halk istifade etsin diye meydanda duvarlara asmaktadır. Kâğıda ve kaleme karşı aşırı bir sevgisi olan Çelebi, bu gazeteler vasıtasıyla kendi gayretleriyle okumayı öğrenir. 1946'nın Ocak ayında ilk defa köyde "hafızlık cemiyeti" tertip edilir. Altı çocuk, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, onlara köyde büyük bir kutlama yapılmıştır. Okula gidemeyen Çelebi, bu merasimden çok etkilenir ve dayısından Kuran-ı Kerim öğrenmeye ve hâfızlığa başlar. Çelebi, Kur'an ilimlerini tahsil maksadıyla 1954'te İstanbul'a gelir. Bir hemşerisi vasıtasıyla Üçbaş Medresesi'ne yerleştirilir. Burada 6 ay boyunca Arapça ve din derslerine devam eder. Oradan da Üsküdar Çinili Medresesi'ne naklolur. 15 Mayıs 1956'dan itibaren de Mihrimah (İskele) Camii'inde müezzin olarak görev yapmaya başlar. 1957-58 yıllarında askerlik vazifesini ifa eder. Askerlik dönüşü bir süre Mehmet Nasuhi Camii'inde imamlık yapar. 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle birlikte üç yıl İstanbul'dan ayrı kalır. Bu süre zarfında Artvin'in Yusufeli ilçesinde müezzin olarak bulunur. Müezzinlik yaptığı sırada Müftü Hâfız Bekir Efendi'yle tanışır. Bu karşılaşma Çelebi'nin yeniden İstanbul'a dönmesini sağlayacaktır. Bekir Efendi aracılığıyla Hasan Çelebi, 15 Ağustos 1963 yılında Üsküdar Sultan Tepesi Mehmet Said Efendi Camii'ne imam tayin edilir. 1964'te Şeyh Camii'ne, 1974 senesinde de Fıstıkağacı Selami Ali Camii'ne naklolur. 1987'de emekliye ayrılır. İstanbul'a tekrar döndükten sonra görev yaptığı Sultantepe'de taş ustası Yusuf Efendi ile tanışır. Bu tanışma Çelebi'nin hayatında yeni bir sayfa açar. Yusuf Efendi vasıtasıyla Hattat Hamit Aytaç'la (1891-1982) görüşür ve Hamid Bey'e kendisine hat dersi verip veremeyeceğini sorar. Hamit Bey de cevaben "Görüyorsun çok meşgulum, ama benim talebem Halim var, ona git o öğretir" der. Hasan Çelebi bu tavsiye üzerine Topkapı dışında Çırpıcı Çayırı'nda oturan Hattat Halim Özyazıcı'dan (1898-1964) meşke başlar. Bu onun hat sanatıyla olan serüveninin başlangıcıdır. Dört ay sonra Halim Bey bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Dört aylık bir dersin sonunda hocasını kaybeden Hasan Çelebi ne yapacağını bilmez bir halde ortada kalmıştır. Tekrar Hamid Bey'e gitmeye cesareti yoktur, çünkü ilk teklifinde reddedilmiştir. Bu esnada Diyanet eski Reisi Ömer Nasuhi Bilmen'in oğlu Avni Bilmen'le karşılaşır. Üzüntüsünü ona anlatır. Avni Bilmen, Hamid Bey'e gitme konusunda Çelebi'yi cesaretlendirir. Hamid Bey'e gidip kendisinin selâmını götürmesini ve talebini yinelemesini söyler. Çelebi o şevkle bir daha Hamid Bey'in huzuuna çıkar ve bu sefer derse kabul edilir. 6 yıllık bir çalışmanın sonunda Hamid Bey'den icazet alır. 14 Ekim 1964'te başlayan bu birliktelik Hamid Bey'in vefatına kadar 18 yıl devam eder. Çelebi'nin ikinci bir icazeti daha vardır. Çelebi, Hamit Aytaç'dan sülüs neshi meşkettiği sırada; 1966 senesinde merhum Kemal Batanay'la tanışmış ve ondan da ta'lik ve rik'a dersleri almaya başlamıştır. Batanay; mutedil, halim selim, geleni geri çevirmeyen, mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Çelebi'nin talebelik arzusunu geri çevirmemiş, hemen kabul etmiştir. Aynı zamanda hâfız, tanburî ve bestekâr da olan Batanay, Galata Mevlevihanesi'nde yedi yıl cuma imamlığı ve na'athanlık yapmıştır. Çok sayıda klâsik besteleri mevcuttur. Vakit namazlarını dahi hatimle kılacak derecede ileri bir hâfızlığı vardır. Hasan Çelebi, 1975 senesinde Ta'lik yazının üstadlarından Veliyyüddin Efendi'nin bir Ta'lik kıtasını takliden yazıp Kemal Batanay'dan icazetini alır.KAYNAK: MİLLİ GAZETE 2月17日 ARAŞTIRMACI YAZAR AHMET AKGÜL'LE RÖPORTAJ: "DAVOS TUZAĞI VE TOSUNLAŞAN BUZAĞI."
Bize göre bu olayın 6 (altı) yönü bulunmaktadır. İlk üç yönünde "geçici yararlar ve gurur okşayıcı tavırlar" diğer üç yönünde ise "kalıcı zararlar ve kafa karıştırıcı sorular" yer almaktadır. 1- Psikolojik yönü: Yıllardır hakarete uğrayan ve kırılan gururumuzu heyecanlandırması ve Milli onurumuzu okşaması... Türkiye'nin İslam ülkelerinde takdir toplaması elbette özlenen bir olaydır. Ve bundan sevinç duyulması doğaldır. Biz de Erdoğan bizimle yollarını ayırdığı günden beri yanlış bulduklarımızı tenkit ediyoruz. Ama ortada haklı bir tepki ve restleşme varsa "neden böyle sert davranıyor" diye O'nu eleştirmiyoruz. Ne var ki Siyonizm'in Türkiye'deki uzantıları yıllardır efendileri(!) karşısında hep sus-pus oldukları için, onlara gözünüzün üstünde kaşınız var bile diyemedikleri için böyle bir çıkışı anlamakta zorlandılar! Taa ki, Peres'in özür dilediği haberi gelinceye kadar! Ne zaman ekranlardan "Peres telefon ederek özür diledi" alt yazısı geçmeye başladı, bizim Siyonizm sempatizanları da çark ederek durumu kurtarmaya çalıştılar! Koca koca Büyükelçiler, koca koca köşe yazarları, koca koca siyasiler; Peres'ten böyle bir işaret gelince şaşırdılar. Sonra da Peres özür dileyince, tabir caizse kıç üstü oturdular ve ne yapacaklarını şaşırıp eveleyip gevelemeye başladılar! CHP'li Şükrü Elekdağ diyor ki, "Hamas, AB'nin terörist örgüt listesinde yer almaktadır. O terörist örgütü savunamazsanız!" Değer olarak gösterdiği ülkelere bakın! PKK'ya en büyük siyasi, askeri ve lojistik desteği veren ülkeler. Yani; Avrupa. Başka ne diyor? "Bütün Arap ülkeleri Hamas'a tepki gösteriyor. İsrail'in insanlık dışı saldırıları ayrı bir iştir. Ama gidip terörist Hamas'ı savunursanız, Türkiye'yi dünyada 5 paralık edersiniz." Ne oldu da Arap ülkelerini bu kadar da sahipleniyor, onların görüşlerine bu kadar önem veriyorsunuz? Düne kadar hain olarak nitelendirdiklerinizin görüşlerini bu kadar önemsiyorsunuz? Dinleyin ey zavallılar güruhu! Öncelikli olarak bilmelisiniz ki bir kaç satılmış, işbirlikçi ülkenin yöneticileri ile tüm Arap dünyasını bir tutamazsınız. Bu bir... İkincisi, işbirlikçi rejimler ile Arap halklarını da bir tutamazsınız bu iki... Üçüncüsü, Hamas'a terörist diyerek, Kurtuluş Savaşı'nda ülkemizi işgal eden muhibbi olduğunuz güçlere karşı kanıyla, canıyla, malıyla mücadele eden Kuvay-ı Milliye'ye de terörist diyorsunuz. Siz, benim dedelerime terörist diyemezsiniz. Zira nasıl atalarım Batılı işgalcilere karşı bu vatanı savunmak için her şeylerini ortaya koyduysa Hamas da aynı şekilde işgalci Siyonist İsrail güçlerine karşı koymaktadır.[1] Mustafa Özcan'ın değerli tespitleriyle: Hüseyin Bağcı gibi akademisyenler, Yahudi Lobisini kastederek "Ermeni tezleri karşısına elimizi zayıflattığımızdan yakınmışlardır. Moderatörün atalarının Türkiye'den göç etmiş Ermeni olması da kaderin bir cilvesi sayılmalıdır. Tepkiler tam da Pro-Semitizm veya Pro-Siyonizm bağlamında yaygınlaşmaktadır. Henry Ford'un kavramlaştırdığı bir gerçek vardır: Beynelmilel Yahudi. Belki Beynelmilel Yahudi ifadesinden de öte günümüzde Pro-Siyonizm egemenliği yaşanmaktadır. Siyonistler Türkiye'de Yahudi aleyhtarlığından dem vurmaktadır. Anti Semitizm dedikleri bu tepki aslında Yahudilere yönelik bir öfke olmayıp, belki yüzyıllardır billurlaşmış ve kalıplaşmış Yahudi karakterine karşıdır. Bu karakter son olarak Gazze saldırılarında tekrar ortaya çıkmıştır. Beynelmilel Yahudi dayanışması yanında bir de Yahudi olmadıkları halde Yahudiliği üstün tutan ve onunla dayanışan Pro-Semitler ve Siyonistler vardır. Pro-Semitizm Yahudi taraftarlığıdır. Bunun kurumsal boyutu Masonlar veya benzeri teşkilatlardır. Lakin bir de yaygın olan medyaya sinmiş psikolojik bir boyutu vardır. Son olayla birlikte bu boyut tekrar nüksetmiş ve Hüseyin Bağcı veya Kadri Gürsel gibilerin 'Türkiye tarafsızlığını kaybetti ve Arap ligine düştü' ifadelerine yol açmıştır. Türkiye'nin eksen kaymasına uğradığı ve Arap ligine düştüğü yolundaki söylemler tam bir hezeyandır. Bu tepkilerin siyasi yansımalarına CHP'de rastlanmaktadır. Bütün karşı iddialarına rağmen CHP İsrail çıkarlarına yabancı olmayan ve onu gözeten bir parti konumundadır şimdi bu rolünü AKP'ye kaptırma telaşındadır. 1960'lı yıllarda başbakan olduktan sonra İnönü, Ortadoğu siyasetini İsrail'in tavsiyeleri doğrultusunda tayin ve tanzim ettiğini itiraf etmiştir. İnönü'nün günümüzdeki temsilcilerinden birisi Önder Sav'dır. Son olayla birlikte başını gömdüğü siperden çıkarmıştır. Ahmet Türk'ün tam da bu hengâmede 'Kürtlerin durumu Filistinlilerden daha kötüdür' demesi Filistinlilerle bir dayanışmadan ziyade İsrail'e pas atmaktır ve AKP'ye dolaylı destek sağlamaktır.[2] 2- Diplomatik yönü: Başbakanın, İsrail'in sicili bozuk Cumhurbaşkanına karşı bu çıkışları, İslam coğrafyasında ve mazlumlar dünyasında, Türkiye'ye bir ağırlık ve saygınlık ta kazandırmıştır. Ebubekir Sifil'in güzel değerlendirmesiyle: "Başbakan'ın bu tutumunun hem doğuda hem batıda -ama özellikle doğuda- zihinlerde hemen "Osmanlı" çağrışımı yaptığı gerçeği üzerinde iyi düşünmek zorundayız. Osmanlı belki somut varlık olarak çekildi dünyamızdan; ama onun ruhu hala İslam coğrafyasında dolaşıyor. (Ve Siyonistler bu hasret ve hayranlığı şimdi istismar etmek ve AKP'nin sömürge taşeronluğuna Osmanlı kılıfı geçirmek istiyor.) Başbakan'ın herkesin içine su serpen tavrının "sonuç getirici" olarak görülemeyeceğinin en önemli işareti hala vazgeçmediği ilişkiler, bağlantılar ve angajmanlardır. İsrail'le TSK'nın modernizasyonu çerçevesinde ve daha başka alanlarda yürütülen ilişkiler, bu ülkeyle aramızdakinin salt ekonomik veçheli bir ilişki olmadığını, bunun çok daha ötesinde "stratejik" bir birlikteliğin söz konusu olduğunu haykırıyor. Elbette işin bir de ABD boyutu var. Türkiye'nin bu ülkeyle olan "platonik" ilişkisi, Davos'ta gösterilen türden tavırları "arızî" ve "anlık" tepkiye dönüştürebilecek, kısa bir süre sonra da vakumlayıp yok edebilecek derinliğe sahip bulunuyor. Ve AKP'nin bu derinliği sorgulamaya yönelik iradesi yok."[3] Üstelik işbirlikçiliği resmi madalyalarla tescil edilmiş siyasetçilerin, İsrail'e yönelik böylesine sivri ve rijit çıkışların arkasından oluşan bayram-seyran arasında, o ülkeye hangi çok önemli ve gizli tavizleri vereceklerini" beklemek, bu işleri bilen akil kişilerin merak edip beklediği konulardır. 3- Politik olarak: Recep T. Erdoğan'ın Davos'taki "Kasımpaşalı imajı"nın, siyasi pirim yaptığı ve AKP'ye puan kazandırdığı da inkâr edilmez bir vakıadır. İşte bunlar "geçici yararlar ve su üstüne nakşedilen yazılar"dır. 4- Pratik yönü: Davos kabadayılığı, ne Filistin halkına ve ne de İsrail'in Gazze kuşatmasına, moral desteği ve sahip çıkılma düşüncesi dışında, pratik hiçbir yarar sağlamamıştır ve zaten böyle bir amaçla da yapılmamıştır. Bu olaydan sonra, ne ambargo ve abluka kalkmıştır, ne İsrail artık saldırmayacağını açıklamış, ne de Gazze'nin kanayan yaraları sarılmıştır. 5- Ekonomik yönden: Davos horozlanmasının, ne kendi halkımıza ve de Filistin toplumuna, hiçbir getirisi olmadığı gibi, tam aksine önemli kayıplara neden olabileceği uzmanlarca yazılıp konuşulmaktadır. 6- Stratejik yönden: Türkiye bu olayla, Başbakanın boş bulunması nedeniyle tam bir tuzakla karşı karşıyadır. Davos toplantısından bir iki hafta önce, Amerika Teksas'ta "gizli ve gölge CIA" olarak bilinen "Stratfor" adlı düşünce kuruluşu yayınladığı özel bir analiz raporunda: "ABD ve İsrail'in, Ortadoğu ve Afrika'ya yönelik yeni bir projesinde AKP yönetimindeki Türkiye'yi "bölgesel aktör", yani taşeron işbirlikçi yapmayı planladığı yazılmış; hem ABD hem de AKP'ye yakın duran Prof. Mahir Kaynak'ta Akşam Gazetesindeki röportajında buna benzer yorumlar yapmıştır. İşte bu maksatla Recep T. Erdoğan'ın rahat pazarlanması için, önce parlatılması amaçlanmıştır. ABD ve İsrail'in ortak hesabının: •a) Erdoğan ve Türkiye eliyle Hamas'ı ehlileştirmek, ılımlı ve uyumlu hale getirmek •b) Ahmed'i Nejad'ın "İsrail'e karşı cesur tarzını ve kahramanlık karizmasını, Recep T. Erdoğan'a giydirmek •c) "Bölgesel aktör" kılıfı ve İslam dünyasının kurtarıcısı rolüyle ve AKP hükümeti eliyle Türkiye'yi milli ve tarihi hedeflerinden koparıp, kendi emellerine hizmet ettirmek olduğu açıktır. İsrail'in etkin gazetelerinden Jerusalem Post, Başbakan Erdoğan'ın İsrail-Suriye arasında arabuluculuk çabalarıyla ilgili ilginç bir analize yer verdi. Buna göre Başbakan Erdoğan'ın "yurt içindeki eleştirileri bertaraf etmek ve meşruluk kazanmak amacıyla yüksek profilli bir diplomatik başarıya ihtiyacının bulunduğunu" yazması da bu kanımıza güç katmaktadır. [4]
Maalesef evet!.. Çünkü Davos toplantılarını tezgâhlayan Siyonist merkezlerin, hiçbir gelişmeyi ve hele Gazze ile ilgili bir ziyareti, öyle tesadüflere bırakmayacağını biliyoruz. Ve zaten, Davosta bulunan eski TÜSİAD Başkanı İlhan Özilhan'dan eski AKP'li sabataist danışman Cüneyt Zapsu'ya, İsrailli diplomatlardan, Masonik medya yorumcularına ve bizzat AKP kurmaylarına kadar herkesin sözbirliği etmişçesine: "bu tartışmanın Türkiye İsrail ilişkilerini asla etkilemeyeceğini" söyleyip durmalarını hayretle dinliyoruz ve elbette bunun altında bir bit yeniği arıyoruz. Recep Bey'in, toplantıyı terk etmesinin ardından, Şimon Peres'in "çok üzgünüm" şeklindeki telefonuna yanıt verirken: "Dostlar arasında böyle tartışmalar olur. Ama kameralar önünde, bir kabile reisiyle değil, T.C. Başbakanıyla konuşulduğu hesaba katılmalıdır" cümlelerindeki "Dostlar arası" kavramına dikkat çekiyoruz. Üstelik bu olaydan sonra yapılan basın açıklamasında, sn. Erdoğan'ın: "Tepkilerinin sn. Şimon Peres'e değil, Moderatör'e karşı olduğunu" özellikle vurgulamasını ise, bir çark etme ve dolaylı özür dileme" şeklinde okuyoruz. Moderator David Ignatius'un tuzağı Washington Post gazetesinin editör kadrosunda yer alan ve köşe yazarlığını da yapan Ignatius, baba tarafından, 20'nci yüzyılın başlarında Elazığ-Harpu'tan 'Amerika'ya göç etmiş Ermeni (Yahudi Pakraduni) bir ailenin' torunu. Babası, Başkan Lyndon Johnson döneminde, 1967-69 arasında Savunma Bakan Yardımcılığı görevinde bulunmuş, esas olarak Washington Post'un başkanlığını yapmasıyla tanınmış Paul Robert Ignatius. David Ignatius, geçtiğimiz aralık ayında, 'Yalanlar Üzerine/Body of Lies' kitabının sinema uyarlaması nedeniyle (başrollerini Leonardo DiCaprio ile Russel Crowe'un paylaştığı Ortadoğu'da geçen bir casusluk filmi, İncirlik üssündeki bombalama sahneleriyle tartışılmıştı) İstanbul'a gelmiş, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile İstanbul'da yediği yemek sonrasında 'Türkiye'nin domino teorisine dikkat' başlıklı yazısıyla dikkat çekmişti. Ignatius, son olarak, 4 Ocak'ta yazdığı 'Çevrilmesi Zor Bir Sayfa' başlıklı yazıyla da, Ortadoğu'da yapılacak bir dizi seçim sonucunda tüm ülkelerde 'radikal' unsurların iktidara yürüme riskinin arttığını belirterek Obama yönetiminin Türkiye'nin görüşlerine dikkat etmesi gerektiğini vurgulamıştı. David Ignatius gibi, Türkiye'yi ve Ortadoğu'yu çok iyi bilen yetkin bir gazetecinin Davos'ta sergilediği tablo, gerçekten önemli soru işaretlerine sahip. Kanımız, bu kariyerde bir gazetecinin bu hatayı yapmasının çok zor olduğu, Davos panelinin biraz, İsrail'i aklama üzerine kurgulandığı yönünde."[5] "Pakraduni"ler, Anadolu'nun İslamlaşması ve Türklere vatan yapılması üzerine, özellikle Ermenilerin rağbet gördüğü Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Musevilikten Ermeniliğe geçen, 1915 olayları sonrası ve Cumhuriyet sürecinde ise Müslümanlığı seçen, ama Yahudi zihniyetini nesilden nesile gizlice sürdüren bir topluluk olmaktadır. Fanatik Ermeni karşıtlığıyla Türk ırkçılığını (Turancılığı) savunmak, her fırsatta İslam'a saldırarak, sosyalist ve Kemalist bir tavır takınmak bunların alâmetifarikasıdır. Ama sadece solcu değil, sağcı partilere; hatta Milli Görüş'e de sızanlar vardır. Örneğin, "Durmuş Durduyan" iken Oğuzhan'a, Doğan'a dönüşen Pakradunilere rastlanmaktadır. Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı ‘Pakraduniler'in hikâyesi yeni yeni günışığına çıkmaktadır. Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlayıp günümüze kadar uzanmaktadır. Bu iddianın sahiplerinden birisi de araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan'dır. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederek, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir" saptaması yapmaktadır. Davos ağırlıklı olarak ekonomik konuların gündemde olduğu ve konuşulduğu bir kasaba, her yıl düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'na 1971'den beri ev sahipliği yapan İsviçre'nin doğusundaki sağlık ve kış sporları merkezi. Basel şehri de İsviçre'de ve I. Yahudi Kongresi de 1897'de bu ülkenin bu şehrinde yapıldı. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçti. Yine bu ülkenin başka bir şehrinden yeni bir başlangıç söz konusu gibidir. Dünya siyasetinde hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Her olayın bir beşeri planlayıcıları, bir de kader planlayıcıları vardır. Bu son olay veya oyun da, mukadderat genel plan ve projesi çerçevesinde, beşer olarak rollerini oynayanların sahneye koyduğu bir oyun gibidir. Zaman, plan yapan taraflardan hangisinin galip geleceğini gösterecektir. Davos Moderatörü Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius, Ermeni asıllı, eşi Yahudi. 'İsrail yanlısı tavırlarıyla tanınan Ignatius, oturumu yönetirken özellikle mi gerilim oluşturdu?' diye soruluyor. Ona ne şüphe! Bir tarafta Türkiye Başbakanı, diğer tarafta İsrail Cumhurbaşkanı. BM ile Arap Birliği genel sekreterleri de sahnede. Ve Davos'ta provake bir olay oluyor... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın hangi etkiye hangi tepkiyi göstereceği artık herkes tarafından biliniyor. Ama aynı zamanda yüz kusur yıl önce ilk Yahudi Kongresi'nin yapıldığı ülkede gerçekleşti. Yukarıda araştırma yapanlarla ilgili anlattığım iki ayrıntıyı hatırlayın ve olayın provokasyon olup olmadığını siz de benim gibi düşünün. Ama başta da ifade ettiğim üzere; onlar bir plan/provokasyon yapar, Allah da bir plan yapar ve O plan yapanların en hayırlısıdır...[6]
Tam bir çarpıtma ve çamur atma mantığıdır. Önce 54. T.C. Refah-Yol Hükümeti Başbakanı sn. Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca'nın Libya ve İran ziyaretleri zaten tutarlı ve emperyalizme karşı bir tavırdır. Çünkü Libya Filistin halkına sahip çıktığı için terörist ilan edilip, hem ABD emperyalizmi, hem İsrail siyonizmi, hem de Haçlı Avrupa Birliği tarafından ambargoya uğramıştı. Erbakan Hoca'nın Kıbrıs Harekâtımızda en büyük destekçimiz olan kardeş Libya'yı ziyareti, Erdoğan'ın Siyonist karargâhı olan Davos'a gitmesinden bin kere onurlu ve şuurlu bir davranıştı. Kaldı ki, psikolojik yapısı bilinen Kaddafi'nin dönemin Türkiye Trablus büyükelçiliğinde ki mason ve sabataist kafalarca, kasıtlı olarak karıştırılıp yanıltıldığı ortaya çıkmıştı. Üstelik Erbakan Hoca bir sokak kabadayısı havasıyla değil, ama olayın hemen ardından Kaddafiyi ve ekibini uyarmış ve anlaşma metninden PKK'yla ilgili yanlış ve yakışıksız ifadeler çıkarılmış ve yıllardır sorun olan, müteahhitlerimizin alacakları ve Türkiye'nin çıkarları konusunda önemli başarılar sağlamıştı. Zaten işte bu yüzdendir ki, Recep T. Erdoğan'ın kuru sıkı çıkışlarına rağmen, AKP'yi iktidara taşıyan ve hala arka çıkan Siyonist merkezler Erbakan'a bir yıl bile dayanamayıp, 28 Şubat olayını hazırlamışlardı. Ama maalesef, masonik odakların ve kiralık yazar-yorumcular takımının, Erbakan Hocayı karalamak için uydurup kustuklarını, buzdolabında saklayıp yeri geldikçe koklamak ve karıştırmak İslamcı münafıkların ve İsrail uşaklarının ruh hastalığıydı. "Davos'taki moderatörü yakından tanıyorum. Böyle pek çok uluslar arası üst düzey toplantıları yönettiğini biliyorum. Aslında kendisi, AKP'nin politikalarını ve sn. Tayip Erdoğan'ı destekleyen birisidir. Başbakan'ın omzuna dokunması, kolunu tutması ise, samimiyet ifadesidir. Başbakanın Davos zirvesinden, kızıp kalkmak şeklindeki davranışı, Batı anlayışında, yadırganacak bir tepkidir, hamlık ve hazımsızlık gibi değerlendirilir. Ama Ortadoğu toplumlarında kahramanlık gösterisidir. Başbakanın bu çıkışları, İsrail-Türkiye ilişkilerinde bir kırılganlık yaratabilir. Böyle tavırlar sadece komünist Rus yöneticilerinde görülen şeylerdir. Sn. Erdoğan'ın "durumu düzeltme ve ilişkileri sürdürme niyet ve gayretleri gözlenmektedir" diyen Amerika'daki Siyonist "Hudson Akademi" düşünce kuruluşunun elemanı ve Türk vatandaşı Zeyno Baran Yahudisi, bir gün önceki Star TV programında ise: "28 Şubat Postmodern darbesinin asıl sebebi, Erbakan'ın D-8 projesidir" sözleriyle Recep T. Erdoğan'a: "Sana izin verilen, ucuz kahramanlık rolün dışına çıkmaya, İsrail'e gerçekten zarar verecek girişimler başlatmaya kalkışırsan, senin de akıbetin Erbakan gibi olur" anlamındaki tehdit mesajlarını göndermesi de İsrail'in ve Yahudi Lobilerinin Erbakan korkularının ve Recep Erdoğan'ı, Milli Görüş hıyanetini sürdürdüğü ölçüde koruyacaklarının bir nevi itirafı gibiydi. Bazıları: "Şimon Perez'e verdiği yanıtı ve moderatörü protesto edip kalkıp gitmesini alkışlamak lazım!" diyebilir. Ama bunların hepsi sözlü tarihe süslü harflerle yazılan iç ferahlatıcı gelişmelerdir. Seçim sahtı mahalline girmiş bir ülkede seçmen düzeyinde prim yapıcı özelliğe sahiptir. Bir de inkârı mümkün olmayan "gerçekler" vardır. 2008 yılı itibariyle Türkiye-İsrail arasındaki askeri işbirliği 1.8 milyar dolardır. İşbirliği denildiğine pek bakmayın, parayı Türkiye veriyor silahları İsrail! Bu bir Müslümanın cebine sığacak "sözleşme" midir? Bay Recep Başbakan buna benzer çıkışlarını daha önceden de hatırlıyoruz. -Bu terör karşısında Türkiye İsrail ile imzaladığı M-60 tankları modernizasyonu anlaşmasını askıya almalıdır! [7] Bununla kalmıyor TBMM'de yapılan parti grup toplantısında çıkıyor, esiyor, gürlüyor: -Eğer mevcut hükümet Türkiye'nin gücünün farkında değilse yazıklar olsun, 700 yıllık Türkiye, tankları yenilemek için 50 yıllık İsrail'e muhtaç oluyorsa kara kara düşünülmesi gereken bir durumdur.[8] Günümüze geliyoruz, Ocak ayının ilk haftasında gazeteciler soruyor "Gazze'deki zulüm için İsrail ile askeri anlaşmaları askıya alacak mısınız?" diye, Erdoğan Hükümeti Sözcüsü Cemil Çicek "gerçek" yanıtı veriyor: -İsrail ile askeri işbirliği, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet etmektedir! Acaba, Peres'in, Davos panelinden sonra telefonla aramasının altında, Türkiye'nin İsrail'e ödeyeceği 1.8 milyar dolar yatmasın? Erdoğan, bir de Hamas'ın sandıktan çıkmış olmasına karşı saygı göstermesini istedi İsrail'in... Sandıktan çıkmayı bu kadar saygı değer gösteren Recep T. Erdoğan, PKK temsilcisi DTP'ye sahip çıkmasını meşrulaştırmak olmasın? Söz buraya gelmişken şu can alıcı soruyu soralım: Bay Recep T. Erdoğan "Gazze'de plajda gezinen çocukları öldürdüklerini yüzüne karşı söylediği Şimon Peres'i Türkiye'ye davet edip Büyük Millet meclisinde konuşturup alkışlatan kişi değil miydi? Şimon Peres 85 yaşından sonra mı anarşistleşmişti?
Gazze, bu savaşın öncesinde ve savaş sürecinde tam bir İsrail kuşatması altında bulunmaktadır. Gazze havadan, karadan ve denizden tam bir İsrail kuşatması altında bu mücadeleyi yapmıştır. Arap topraklarına açılan tek kapısı, Mısır hududundaki Refah kapısı olup Mısır'ın 2005 yılında İsrail'le yaptığı bir anlaşma gereği "sımsıkı kapalı tutulmuştur." Mısır haklı olduğunu tüm platformlarda savunmaktadır ama kendisine inanan pek bulamamaktadır. Mısır bu kapıyı kapalı tutarken günde sadece birkaç saat geçişe izin vermiş ve dünyanın çeşitli devletleri tarafından gönderilen "acil insani yardımın" çok uzun beklemelerden sonra, "acilen bekleyenlere" ulaşmasını sağlamıştır. Beklerken kan kaybından veya ilaç eksikliğinden ölenlerin sayısı büyük olmuştur. Mısır bu kadarla kalmamış, Mısır halkının galeyana gelmemesi için 65 bin kişilik asker ve polisi sokaklarda görevlendirmiştir. Cuma günleri de şehirlerde büyük camileri Cuma namazına kapatarak kalabalıkların toplanmasını engellemiştir. Diğer Arap ülkelerinin birçoğu da Hamas'ın yenilmesini zımnen kabul eden ve isteyen tavırlar sergilemiştir. Zira bunların en büyük korkusu rejimlerinin sarsılması ve halk kitlelerinin, bir "halk direnişi" içine girmesidir. Bu korkular sebebi ile Hamas yalnız bırakılmaya çalışılmaktadır. Hamas tamamen Sünni Müslüman bir örgüttür. Mısır'daki "Müslüman Kardeşler" teşkilatından etkilenerek, Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinliler arasında bir "dayanışma ve kurtuluş örgütü" olarak doğmuştur. Kuruluş ve gelişme aşamasında: "kendi saldırı ve katliamlarına ve adım adım Filistin'i işgale kalkışmalarına bir gerekçe oluşturmak üzere, İsrail tarafından dolaylı kullanılıp kışkırtılması!" kuşkuları olmuştur. El Fetih ise yıllar önce bütün Filistin halkını temsil etmek ve dünya kamuoyunda haklı görülmek üzere farklı gruplar tarafından kurulmuştur. Bu örgüt büyük çoğunlukla laik, ateist, komünist ve Hristiyan Filistinlileri de içine almıştır. Bu iki kuruluş arasındaki buzların eritilmesi ve suni kavgaların giderilmesi şarttır. El-Fetih son 7-8 yıldır daha çok bürokratik işlerle uğraşan, adı rüşvete, yolsuzluklara, para skandallarına karışan bir örgüt haline gelmiş ve hem halktan ve hem de hedeflerinden uzaklaşmıştır. İsrail ile son derece uyumlu daha doğrusu onların uydusu gibi bir hayat sürmektedirler. Başlarında bulunan Mahmut Abbas da tayinle gelmiş olup 2008 sonunda görevi sona ermiştir ama ne seçime gitmektedir, ne de çekilmektedir. Şu anda olmaması icap eden bir makamda haksız olarak durmaktadır. Bazı ülkelerce toplantılara "Filistinliler adına" davet edilmektedir. Gazze konusunda Türk milletinin tavrı kesinlikle çaresiz kalan mazlumların hakkını savunmaktır. İsrail içinde barış yanlısı insanlar da bulunmakla beraber, tüm çabalarına rağmen seslerinin pek duyuramamaktadır. Bunlar hemen savaşın durmasını ve Filistinlilerin haklarının verilmesini istemekte ve daha adil bir İsrail yönetimi talep edip durmaktadır. Eski başkanlardan Carter ise Ortadoğu barışı üstüne yazdığı kitapta ve son bir hafta içinde yaptığı açıklamada, "Barışın gerçekleşmesi için mutlaka Hamas'ın da masada olması ve onunla da konuşulması" gerektiğini vurgulamıştır. Bu tavrın, Haması evcilleştirme ve hizaya getirme operasyonlarının bir parçası olduğu da hesaba katılmalıdır. Bugün Hamas'tan kurtulma politikası güden İsrail'in, aslında Hamas'ın kuruluşunda onların da katkısının olduğu unutulmamalıdır. Hamas ya da uzun adıyla Harakat al-Muqawama al-Islamiya, (İslami Direniş Hareketi), Filistinli Sünni paramiliter bir örgüt. 1987'de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz el Rantisi ve Muhammed Taha tarafından ilk intifadanın başlangıcında Mısır'daki "Müslüman Kardeşler" örgütünün Filistin kanadı olarak kuruldu. Kuruluşunda İsrail askeri otoritesi tarafından desteklendiği iddiaları yazılıp konuşuldu. Buna göre MOSSAD İslamcıların işgal altındaki bölgelerde varlıklarını güçlendirmelerine izin veriyordu. Bu sayede, El Fetih ve Filistin cephesi en acımasız biçimde bastırıldı. Knesset'de konuşan İsrail Başbakanı Ehud Olmert şunları söylüyordu: "Hamas'ı Netanyahu kurdu, hayat verdi, Ahmed Yasin'i serbest bıraktı ve ona gelişme şansı verdi." Ama daha sonra Hamas, Milli ve haysiyetli bir çizgiye kaymış ve İsrail'i zorlamaya başlamıştır. Her şeye rağmen bu "sahne"den de Türkiye kârlı çıkmıştır ve çıkacaktır. Daha önce, "Erbakan'dan kurtulmak için Recep T. Erdoğan'ı Milli Görüşe hıyaneti karşılığı iktidara taşımak" tavizini vermeye mahkûm kalan Siyonist odakların bu sefer, "Şimon Peres'i perişan etmek pahasına Recep T. Erdoğan'ı kahramanlaştırma kumpasına" mecbur bırakılması bile, İsrail merkezli şeytan şebekesinin çaresizliğini ve artık sonunun geldiğini göstermektedir. Gazze'de ve diğer İslam ülkelerinde Müslüman halkların Başbakanın şahsında, Türkiye'ye bağlılık ve saygınlık gösterilerinin çığ gibi büyümesi bile, Siyonist tezgahının geri tepdiğinin işaretiydi. Yoksa Recep T. Erdoğan'ın çıkışı, sevgili Osman Eraydın'ın mükemmel teşbihiyle: Bülent Ersoy'un minarede ezan okumasına benzemekteydi"!
Star TV'ye konuk olan İsrail İstanbul Başkonsolosu Mordehay Amiyah aynen şunları söylüyordu: "Gazze, İsrail için ayakta kalma meselesidir. Oraya girmemiz ve Hamas'ı etkisiz hale getirmemiz, medeni dünyanın (Amerika'yı kastediyor) desteğiyle gerçekleşmiştir. Çocukların ve kadınların öldürülmesinin suçu bize değil, Hamas'a aittir. Hamas'ta bizim sivil halkımızın üzerine füzeler göndermektedir. Amerikan Yahudi kongresinin, Başbakanının İsrail Cumhurbaşkanına karşı tavrını "kepazelik" olarak değerlendirmesini doğal buluyoruz ve dayanışma içindeyiz" gibi küstahlıkların ardından hiç çekinmeden bütün Türk halkını da şu sözlerle tehdit etmişti: "Türkiye'de ki İsrail ve Yahudi aleyhtarlığı, bütün Türk'lere zarar verebilir!?" Oysa Türkiye'deki Yahudi cemaatinden bir kişi çıkıp ta, İsrail'in canavarları bile ürküten vahşetlerini kınayan tek bir söz bile etmemiştir. Hatta Türkiye Yahudi Cemaati Lideri, Haber Türk'te "Teke Tek" programında "İsrail'in dünyadaki tüm Yahudilere cesaret ve öz güven kazandırdığını" söylemişti. Elbette Siyonist amaçlar taşımayan ve ülkemiz aleyhinde fesatlıklara kalkışmayan hiçbir Yahudi ve Hıristiyan'a karşı ön yargımız veya düşmanlığımız söz konusu değildi. Ama İsrail'in bu korkunç cinayetlerine sessiz ve tepkisiz kalarak, dolaylı destek veren Yahudilere nasıl güvenilecekti?.
Ben özellikle şu soruları hatırlatmak ve okurlarımızın yanıtlamak üzere düşünmelerine ve değerlendirme yapmalarına yardımcı olmak istiyorum. 1- GKB İletişim daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürok'un, bir soru üzerine: "Türkiye'nin İsrail dahil, tüm ülkelerle yürüttüğü ilişkilerde sadece milli çıkarlarını gözetmesi temel prensibimizdir. İleride Gazze için bir barış gücü oluşturulması gündeme gelse ve Türkiye'nin katılımı istense, bundan çekinilmeyecektir" şeklinde ki onurlu ve milli şuurlu açıklamalarına karşın, Recep T. Erdoğan'ın Washington Post muhabirinin "Türk askerinin Gazze'de barış gücünün bir parçası olma" konusundaki sorusuna: "Bu tamamen imkânsızdır. Belki sadece gözlemci olarak... Yoksa güvenlik gücü göndermemiz büyük hata olacaktır. Herkes bizi Yahudi düşmanlığıyla suçlayacaktır" yanıtındaki pısırıklıkla, Davos'taki parlaması tam bir çelişki değil midir? Gerçek Recep hangisidir?[9] 2- Davos'taki "danışıklı dövüş" sahneleriyle kahramanlaştırılıp kamuoyunda parlatılmasında; Ergenekon operasyonları üzerinden yıpratılmaya çalışılan TSK'ya karşı, Sn. Başbakanın elinin güçlendirilmesi de hesap edilmiş miydi? Ergenekon soruşturması kapsamında içeri alınıp boş yere 11 ay cezaevinde kalan, Gazeteci Vedat Yenerer'in Şov TV Haber Özel'de anlattığı: "Tutuklu generallerimizin kaldığı odalara yakın koğuşlarda yatan, devlete ve millete kurşun sıkan PKK teröristlerinin, herkesin duyacağı yüksek bir sesle ve en ağır sözlerle, sürekli küfür ve hakaretler yağdırdıklarını ve cezaevi yönetiminin bunlara karşı hiçbir şey yapmadığını" itirafları da, yine "orduyu hizaya sokma ve intikam alma" hesaplarını hatıra getirmekteydi. 3- İsrail'de 10 Şubat 2009'da yapılacak seçimlerde, Şimon Peres'in ve desteklediği partilerin gözden düşürülerek en sinsi ve tehlikeli Siyonist, Likud Partisi Lideri Benyamin Netanyahu'nun şişirilmesi de, bu senaryonun bir parçası olabilir miydi? 4- Tekrar sormakta fayda var: Daha önce kendileri davet ettikleri halde, ABD ve İsrail'in kulaklarını çekmesiyle, Hamas yetkililerini resmen kabul etmeyen Recep Bey, ardından şimdi kokozlandığı Şimon Peres'i TBMM'sinde ağırlayıp alkışlatırken, bu Peres denen Siyonist teresin ve İsrail'in, Filistin'e yönelik işgal ve cinayetlerini bilmez miydi? Davos'ta ne değişmişti? 5- Ve yine 2005 senesinde Şeyh Ahmet Yasin'in katledilmesini "devlet terörü" olarak niteleyen bay Başbakan, Gözü yaşlı hanımını da yanına alarak İsrail'in ayağına gitmesi, acaba "özür dilemek ve biat tazelemek" için miydi? 6- ABD Ankara Büyükelçiliğinin: tam bir "sömürge valisi" edasıyla; "Davos tartışmaları bir talihsizlikti ve oldukça seviyesizdi" açıklamaları, Ve yine Amerikan Yahudi Komitesinin: "Başbakan Erdoğan'ın Sn. Şimon Peres'in şahsında İsrail'e ve Yahudilere yönelik tehditleri artırıcı sözleri tam bir kepazeliktir" şeklindeki küstahlıkları karşısında, zerre kadar milli sorumluluğu ve insani onuru olan herkesin yapması beklendiği gibi, Sn. Recep T. Erdoğan da; aynı komitenin boynuna taktığı üstün cesaret madalyasını geri vermeyi düşünmekte miydi? Sonuç: Dünya metaına ve menfaatine tapınmak, altını ve parayı, buzağı şekline sokup tanrılaştırmak[10], şeytani amaçları ve Siyonist planları için her türlü aşağılık ve bayağılığı meşrulaştırmak Beni İsrail'in sapkın takımının bilinen huylarıydı. Hatta, "çevresine hava atmak ve kabadayılık taslamak isteyen bir adamın, kasaba meydanında ve para karşılığında bir Yahudiye olmaz küfür ve hakaretleri yağdırdığı ve bunun ara sıra tekrarlanması için Yahudinin kapısına gidip yalvardığı" şeklindeki hikâye, Davos'taki davul tozlarının perde arkasını anlamamıza yarayacak bir fıkraydı Ancak unutulmaması gereken bir nokta vardı: Yahudi böylesi senaryoları yazar, sahneyi hazırlar, sahte kahramanlara kendisine hakaretler yağdırtır; ama ondan bile, sonunda intikam alırdı. [1] Hüseyin Altınalan [2] 31.01.2009 / Milli Gazete [3] 31.01.2009 / Milli Gazete [4] (27 Ocak 2009 / Hürriyet) [5] Ardan Zentürk / Star [6] Reşat Nuri Erol / Milli Gazete [7] (5 Nisan 2002 Yeni Şafak) [8] ! (11 Nisan 2002) [9] (Bak: Cihan Haber Ajansı 31.01.2009 - Yahudilere karşı bir şey yapmak isteyen karşısında beni bulur..") [10] (Bak: Kur'an-ı Kerim Bakara: 51. ayet) KAYNAK: MİLLİÇÖZÜM DERGİSİ/ŞUBAT 2009 12月16日 PROF. DR. EKMELEDDİN İHSANOĞLUY'LA RÖPORTAJ: "BİLİM'DE NEDEN İLERLEYEMEDİK."'Bilim tarihi disiplininin nobeli' olarak nitelendirilen Koyre ödülüne layık görülen Ekmeleddin İhsanoğlu, çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Akinalı Thomas'ın da hocası olan 13. asrın büyük filozofu ve bilim adamı Büyük Albert, bilginliğini göstermek için Paris'e Arap kıyafetleri giyerek gelirmiş. Endülüs'teki İslam medeniyeti, Avrupa'nın özellikle bilimsel gelişiminde büyük rol oynadı.
15. asırla birlikte İslam medeniyetinin bayraktarlığı Osmanlı Devleti'ne geçti. Fakat daha çok askerî ve siyasî yönüyle öne çıkarılan Osmanlı'nın bilimsel tarihi, modern bilim tarihinde yer almıyordu. İslam Konferansı Teşkilatı'nın Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, "Bilim tarihindeki bu 600 yıllık ihmal edilen dönemi ortaya çıkardığı için" bilim tarihi alanının en prestijli madalyası ile ödüllendirildi. 'Bilim tarihi disiplininin nobeli' olarak nitelendirilen Koyre ödülüne layık görülen İhsanoğlu, madalyasını önceki akşam Paris'te düzenlenen bir törenle aldı. Avrupalı meslektaşlarının İhsanoğlu için övgü dolu konuşmalar yaptığı törende İhsanoğlu, "Ödülü şahsım adına değil ülkem adına alıyorum." dedi. İslam dünyasının, ilim alanında geçmişte olduğu gibi ileri seviyelere erişebileceğini ifade eden İhsanoğlu, fakat bunun için birkaç neslin değişmesi gerektiğini söyledi. Zaman'ın sorularını cevaplandıran Türk bilim adamı, "Bu iş olacak ama, Jöntürk kafasıyla değil. Enerjimizi kendi aramızda tüketmeyelim. Bulunduğumuz kısırdöngüden kurtulmamız lazım." şeklinde konuştu. Akinalı Thomas'ın da hocası olan 13. asrın büyük filozofu ve bilim adamı Büyük Albert, bilginliğini göstermek için Paris'e Arap kıyafetleri giyerek gelirmiş. İslam dünyası bugün bu alanda çok geride. Aldığınız bilim madalyası, tarihi hatırlattı. Ödülünüzü bu çizgide nasıl değerlendiriyorsunuz? Tam bir kontrast. O gün İslamiyet en ileri kültür, bilim ve medeniyet seviyesini temsil ediyordu. Onun için devrin en büyük bilim adamı Müslümanların kıyafetleriyle dolaşıyordu. Bu gelişmişlik halini ifade etmek için. Ben bu güzel ödülü ilk defa bir Türk olarak almanın gururunu taşıyorum. Benim açımdan bu sırf şahsıma değil kurmaya çalıştığım bir ekol var, ödülü bunun takdiri manasında alıyorum. Maalesef geleneklerimizi kaybeden, kaideleri reddeden bir millet haline dönüştük. Bir ara, devrimler adına geleneklerimizi, demokrasi adına kanunları inkâr ettik. Kerameti kendinden menkul, bir Jöntürk kafasıyla hakikat sırf bazı insanların kafasında olan görüştür ve o görüşü herkes kabul etmek durumundadır, bunu kabul edenler iyilerdir reddedenler kötülerdir şeklinde çok sübjektif, basit, temelsiz ve yoz bir anlayış hakimdi. 30 yıldan beri yapmakta olduğum çalışmalar bunlara meydan okuyan çalışmalardır. Ve bu çalışmalar nihayet bugün Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi, Koyre madalyası ile ödüllendirilmiştir. Bu şunu gösteriyor, Türkiye de biz doğru yolda sebatla devam ettiğimiz ölçüde biz Avrupa'ya da, dünyanın ilk on ülkesi arasına da gireceğiz. Ben bu hedefe inanıyorum, yeter ki biz kendi enerjimizi kendi aramızda tüketmeyelim yani bir Galatasaray-Fenerbahçe kısırdöngüsü içerisinde olmayalım. Dünya Kupası'na oynayalım. Benim yapmak istediğim buydu. İslam dünyasının, ilim ve bilimde tarihte olduğu gibi büyük oynayabileceğine inanıyor musunuz? Nasıl olacak? Elbette. Ama bunu kısa zamanda yapmak mümkün değil, çünkü bunu yapmak için birkaç neslin değişmesi lazım ve birkaç İslam ülkesinin aralarında büyük işbirliği yapması gerekiyor. Ancak ben şunu görüyorum. Türkiye'de son yıllarda birtakım önemli gelişmeler var, bu gelişmelerle bilim adamlarımızın uluslararası atıf indekslerinde seviyesi yükseliyor. Bizim üniversitelerimiz ve araştırma kurumlarımız da büyük projeler yaparak dünya bilimine katkı sağlarsa bizden de Nobel çıkabilir. Çünkü başka türlü olmuyor. Münferit bir şahsi dehayla, fizikte kimyada Nobel kazanmak mümkün değil. Biz ilerleyeceğiz, yeter ki Türkiye bu fasit daireden, kısırdöngüden kurtulsun. Ama, sorunuzdaki hedefe ulaşmak için çok zamana ihtiyacımız var. İşiniz çerçevesinde İslam dünyasını çok yakından takip ediyorsunuz. Bu yönde bir bilinçlenme var mı? Var. Pakistan'da, Malezya'da var. Endonezya da gelişiyor. İran'da var. Belirli bir hedefe sahip bazı ülkelerde bu var. Teşkilat içerisinde bu yöndeki işbirliğini geliştiriyoruz. Biz şimdi hedef olarak 10 sene içerisinde ülkelerimizden gayri safi milli hasılalarının yüzde 1'ini araştırmaya harcamalarını istiyoruz. Ve bu ülkeler arasında araştırma konusunda daha sıkı bir işbirliği sağlamak istiyoruz. İKT, bu noktada aktif bir rol üstlenecek mi? Bazı projelerimiz var. Bunlardan bir tanesi, İslam Konferansı Teşkilatı üyesi 57 ülkedeki üniversiteler arasında bir ranking yapmak ve onlar arasında ilk 20'yi seçmek. Ve bu 20 üniversiteyi dünyanın en iyi 500 üniversitesi arasına sokmak. İKT Genel Sekreteri olarak, Avrupa ülkelerini sık sık ziyaret ediyor, temaslarda bulunuyorsunuz. Avrupa, başörtüsü tartışmalarının ardından son dönemde cami inşası üzerinde İslam'ın yerini tartışıyor. Tartışmaları izliyor musunuz? Ne düşünüyorsunuz? Avrupa'nın cevaplandırması gereken bir soru var: Avrupa Müslümanlar için bir vatan mı, yurt mu, yoksa Avrupa Müslümanlar için ev sahibi mi? Bu soru çok önemli. Avrupa ile İslamiyet'in tarihi asırlara dayanıyor. Endülüs'ün ardından Osmanlı ile İslam Avrupa'da idi ve bugün milyonlarca Müslüman Avrupa'da yaşıyor. İslam, bilim alanında da Avrupa'ya ciddi katkılarda bulundu. Ve İslam bugün Avrupa'nın ikinci dini. O zaman, Avrupa'nın İslam'dan korkmaması lazım. Bir birlikteliğin sağlanması lazım ve bu noktada hem Avrupa'ya hem de Müslümanlara düşen şeyler var. İKT olarak bu yönde çalışıyoruz. Fakat Avrupa'nın tarihi boyunca farklılığa tahammülü yoktur. Avrupa'da asırlar boyu devam eden din savaşları, milliyetçilik ve din üzerinden kurulan çatışmalar daha sonra Yahudilere karşı yöneldi. Avrupa'nın genlerinde başkalarına karşı bir tahammülsüzlük var. Avrupa, İkinci Dünya Harbi sonrasında iki önemli gelişme kaydetti. Bunlardan biri AB fikri, diğeri ise Museviliği reddetmek yerine kabullenmek. Avrupa medeniyetinin judeo chretien temelleri üzerine inşa edildiğini kabul etmek. Biz de diyoruz ki gelin artık bizimle barışmanın zamanı geldi. Bugünkü Avrupa'nın, judeo chretien ve Müslüman olduğunu kabul edelim. Bence bunu entelektüel bazda halledersek, siyasi temel üzerine oturtursak bu meselelerin büyük bir kısmı hallolacak. Avrupa, Müslümanları ev sahibi olarak kabul edebilecek mi? Benim iddiam bu ama bu yarın olmayacak. Fakat bu yolda ilerlememiz lazım. Hedefimiz bu olmalı. İslam Konferansı Teşkilatı olarak uluslararası kuruluşlarda ve ülkelerle gerçekleştirdiğimiz ikili temaslarda bunun için çalışıyoruz. Örneğin, İslam Düşmanlığını İzleme Merkezi kurduk. Biz fikir hürriyetine karşı değiliz. Bu hürriyetin, suistimal edilmesine ve edepsizliğe karşıyız. Hakaretamiz ifadelerle bir buçuk milyar insanın mukaddes saydığı değerlere karşı saygısız bir şekilde hakaret etmesine karşıyız. Başka bir şey demiyoruz biz. Çalışmalarınız sonuç veriyor mu? Tepkiler nasıl? Bir gelişme var. Kendini beğenmiş, küstah, 'biz sizinle konuşmayız, bizim değerlerimiz bu, sizin değerlerinize önem vermiyoruz' diyen ilk tavırdan çok daha farklı bir tavır var bugün ve bu müspet bir gelişme. Avrupa, AB ile dinin toplumsal alandaki yeri konusunda yeni gelişmelere sahne oluyor, örneğin AB dinlerle diyalog işbirliğine geçti. Özellikle Vatikan AB'yi çok yakından izliyor, hatta etkilemeye çalışıyor. İKT'nin Avrupa Birliği ile ilişkileri nasıl? İKT, Brüksel ilişkilerine çok önem veriyor. Onun için çok yakın bir zamanda Brüksel'e bir daimi temsilcilik açıyoruz. AB nezdinde bir büyükelçi tayin etme safhasındayız. Akdeniz İçin Birlik'e gözlemci olmak için başvuru yaptığınız ifade ediliyor... Biz süreçle ilgileniyoruz. Akdeniz İçin Birlik çerçevesi içerisinde Akdeniz'in güneyinde, doğusunda ve kuzeyinde üyesi olan tek teşkilat biziz. Avrupa Birliği kuzeyi temsil ediyor, Arap Ligi güneyi temsil ediyor, biz her cenahtan birçok ülkeyi temsil ediyoruz, onun için böyle bir işbirliği kurulurken İKT'nin olmaması bir eksikliktir. Bu eksiklik yakında giderilecek. İKT olmadan kurulacak bir Akdeniz birliği eksik olacaktır. Müslümanlar İslam Konferansı Teşkilatı diye bir kuruluşu günlük hayatlarında ne zaman görecekler?.. Örneğin, ortak takvim gibi koordinasyon gerektiren çok sayıda sorun var... Bu alanda takvim konusunda çalışmalarımız var. Birleşik hicri takvim projemiz var. Bunu sağlamak için büyük gayret içerisindeyiz. Koyre madalyası Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi üyeleri arasında yapılan oylama ile belirlenen Koyre madalyası, bilim tarihi alanında önemli çalışmalar yapan araştırmacılara veriliyor. Akademiye 1999 yılında, Ordinaryus Profesör Aydın Sayılı'nın ardından kabul edilen ikinci Türk olan İhsanoğlu'nun bu alanda uluslararası düzeyde yayınlanmış çok sayıda eseri bulunuyor. 1968 yılından bu yana verilen madalya, adını bilimsel düşünce tarihçisi Alexander Koyre'den alıyor. Madalyanın ilk sahibi Isaac Newton'un bilimsel çalışmalarını derleyerek gün ışığına çıkaran Derek Thomas Whiteside. HABERDEM
9月11日 DİYANET İŞLERİ BAŞKANIYLA RÖPORTAJ:"HUTBE YAZMAK SERBESTTİR. TÜM İMAMLAR HUTBE YAZABİLİR."Selami ÇALIŞKAN / Milli Gazete Hutbe yazmak serbest
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, “Hutbelerin Türkiye’de tek bir formatı yok. Biz illeri ve ilçeleri hutbeleri hazırlamada, hutbeleri okumada serbest bıraktık. Seksenbin camide şu hutbe okunacak demiyoruz. İmamlarımız hutbeler yazıyorlar. İmamlarımızın yazdığı hutbeler şehirde, ilçede, köyde okunuyor. En iyi hutbeler seçiliyor” dedi.
*Yazarımız Mehmet Şevket Eygi’nin, ezanın güzel okunması, camilere ve minarelere takılan ses düzeniyle ilgili eleştirileri nasıl buluyorsunuz? -Bunun iki önemli sebebi var. Birincisi camilerimizi en güzel şekilde inşa eden vatandaşlar paralar bitince, cemaatten para istemeye yüz bulamadıklarından en ucuz bir ses cihazıyla sistem kuruyorlar. Bu sistemle imam veya müezzinimizin güzel sesi, ucuz cihazların mekanik sistemiyle kaybolup gidiyor. Mesela Kocatepe, Süleymaniye, Sultanahmet Camilerimizin ses cihazları gibi birçok camimizin cihazları güzel. Ama kenar mahallerde, ücra köylerde cihazlar çok kötü. Bir de bu cihazların ses ayarlarını müezzinlerimizin çok iyi yapması lazım. Yani mikrofonun sesini çok yükseltince ezanı da güzel okuyorlar zannediyorlar. Halbuki mikrofonun sesini haddinden fazla açmak, dinleyenleri rahatsız ediyor. Eskiden mikrofon olmadığından müezzinlerimiz her vakit ezanı farklı bir makamda okuyarak davete icabeti arttırırmış. Saat olmasa bile cemaat müezzinin okuduğu ezanın makamından hangi vaktin ezanı olduğunu anlardı. Yoksa ben bizim ülkemizde ezan sesinden rahatsız olacak bir kişinin bile çıkacağını tasavvur edemiyorum. Yeter ki müezzinlerimiz ezanı güzel bir şekilde makamıyla okusunlar. *İlahiyat Fakültelerinin Meslek Yüksek okulları, ihtiyacınız olan yeterli sayıda ve evsafta personel yetiştiriyor mu? -Gönlümüz ister ki her camide üniversite bitirmiş, ilahiyat fakültesi mezunu bir imam-hatibimiz olsun. Ama tabi ilahiyat fakültelerinin kontenjanları yıllarca çok düşük olduğu için, YÖKBaşkanı ile bu fakültelerin kontenjanının arttırılması için görüştük. Çok olumlu karşıladı. Bizim kadromuza geçen ilahiyat mezunları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınava giriyor. KPSS’de de gerekli puanı alıyorlar, hemen Milli Eğitim Bakanlığı’na gidiyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı, İlahiyat mezunlarını okullarda din kültürü ve yine İmam-Hatip liselerinde meslek dersleri dediğimiz Kur’an, Arapça gibi derslere girmeleri için alıyor. Yani İlahiyat Fakültesi mezunları ya imam, müezzin, vaiz ve müftü olur veya din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olur. *İlahiyat mezunları Milli Eğitim Bakanlığı’na niçin gidiyorlar? -Öğretmenliğin parası itibarı daha çok görüldüğü, toplum tarafından din görevlilerine yeterince itibar edilmediği, medya ve basın tarafından din görevlileri topluma kötü takdim edildiği için, adamlar bizde kalmak istemiyor. Zorla adamı bağlayacak halimiz yok. *Diyanet olarak kendi personelinizi yetiştirmek için ne gibi kurslar açıyorsunuz? -İmamlarımız için 5 yerde (İstanbul, Erzurum, Konya, Kayseri ve Trabzon) yüksek ihtisas kursları düzenliyoruz. Böylece bu kurslarda mesleğe daha yatkın, dini ilimlerde biraz daha ilerlemiş hale getiriyoruz. Bir din görevlisinin vaiz veya müftü olabilmesi için mutlaka bizim bu yüksek ihtisas okullarımızı bitirmesi gerekiyor. Büyükşehirlerimizde görev yapan imam-hatiplerimizi de bu okullardan mezun etmeye çalışıyoruz. Tabi diyanet olarak bizim okul açmamız mümkün değil. Tevhidi tedrisat yasası var. Eğitim ve öğretim işini Milli Eğitim Bakanlığı yapar diyor. *“Allah katında gerçek din İslâmdır” manasına gelen ayet-i kerimenin hutbelerde okunmasını “Avrupa Birliği istemiyor” diye yasakladığınız doğru mu? - Bizim Diyanet İşleri Başkanlığı olarak asıl ve birinci görevimiz ne ayet ve hadisleri yasaklamak, ne de bir harfinin harekesini değiştirmektir. Zaten bu bizim haddimize de düşmez. Bizim asıl ve birinci görevimiz İslâm Dinini ve onun kaynaklarını Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin Hadislerini en güzel şekilde anlayan ve topluma sunan bir kurum olmaktır. Belli siyasi tartışmalar gündeme gelince, sırf siyasi muhalefet sebebiyle “bak din elden gidiyor” yaklaşımı ile düşünenler ve birbiriyle hiç alakası olmayan değişik kesimler bu olayı dillerine sakız ettiler. Hutbelerin Türkiye’de tek bir formatı yok. Biz illeri ve ilçeleri hutbeleri hazırlamada, hutbeleri okumada serbest bıraktık. Seksenbin camide şu hutbe okunacak demiyoruz. Bunun önemli faydası var. İmamlarımızın hocalarımızın eli kalem tutsun istedik. Yani kendi hutbelerini yazmaya başladılar. Yani imamlarımız hutbeler yazıyorlar. İmamlarımızın yazdığı hutbeler şehirde, ilçede, köyde okunuyor. En iyi hutbeler seçiliyor. Böyle olunca, isteyen istediği ayeti, istediği hadisi okur. İstediği konuyu hutbede işler. Yani kesinlikle konu sınırlaması yok. Biz Avrupalılara da, Asyalılara da, kuzeydekilere de güneydekilere de hep aynı hakikati söyleriz. Bizim görevimiz; İslâm dinini anlatmak. Yanlış anlamalar inançlar ve ithamlar varsa onlara karşı dimdik durmaktır. Yani yoksa ki bizim Avrupa Birliği sürecinde Avrupalıların da öyle bir talepleri yok tabi. Yani biz şunu veya bunu memnun etmek için bir ayeti bir hadisi farklı anlamamız, farklı anlatmamız düşünülebilir mi? Yani bu bir Müslüman için tasavvur bile edilemez. *Bazı çevrelerin ve yazarların bütçenizin en zengin bütçe olduğu iddialarına karşı ne diyorsunuz? Bizim bütçemizin yüzde 97’si dini hizmetler veren personel giderleridir. Personel giderleri dışında biz yatırım kuruluşu değiliz. Diğer alanlarda hep Türkiye Diyanet Vakfı’nın desteğiyle ayakta duruyoruz. Kitap yayınından tutun da görsel yayıncılık dahil. Hatta camilerin elektrik parasını. Türkiye’de camileri vatandaşlarımız yapıyor. Camilerin elektriğini, suyunu, doğalgazını ya da diğer yakacaklarını Kur’an Kurslarımızdaki iaşe ve ibadeyi vatandaşlarımız karşılıyor. Bizim bütçemizde cami yapımı için ayrılan bir kuruş yoktur. Başkanlığımızın yanına vatandaşımızın desteğiyle cami yapacağız. *Yurt dışında yaptığınız önemli hizmetlerden birkaç tanesini sayabilir misiniz? -Başta Almanya olmak üzere 1000 küsur din görevlisini yurt dışına gönderiyoruz. Gurbet ellerdeki insanımız, Allah’ı tanıyor, Resulünü seviyor. İbadetlerini biliyor, çocukları Kur’an öğreniyor. Böylece din hizmetini alarak dini hayatını belli bir çizgide korumuş oluyor. Amerika’dan Avustralya’ya kadar din hizmeti veriyoruz. Ramazan ayında bu rakam 2 bine yaklaşıyor. DİB, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte yurt dışında 5 tane İlahiyat fakültesi açtık. Bir o kadar da İlahiyat lisemiz var. Bunlar o topraklardaki, o coğrafyadaki çocuklarımıza dinin sağlıklı ve doğru, Türkiye’nin çizgisini yansıtan din eğitimini veriyoruz. Tahsilini burada tamamlayan bu evlatlarımız kendi ülkelerine birer Türkiye sevdalısı olarak dönüyorlar. Bunlar gittikleri ülkeleri ile Türkiye arasında çok güçlü bir bağın kurulmasına vesile oluyorlar. Bilhassa Avrupa’da ora vatandaşı olan soydaşlarımızın çocuklarını Ankara ve İstanbul’daki ilahiyat fakültelerimizde okutuyoruz. Yani artık yavaş yavaş bu evlatlarımız gittikleri ülkelerde rahmete (Sağlıklı din hizmetine) vesile olacaklar. Balkanlar, Kafkaslar ve Kıbrıs’taki din görevlilerini gruplar halinde Türkiye’ye getiriyor, hizmet içi eğitim seminerleri ve kursları düzenliyoruz. * Okuyucularımıza mesajınız var mı? -Tüm
İslâm aleminin ve okuyucularınızın mübarek Ramazan’ı şerifini şimdiden
kutlar, Cenab-ı Hak’tan huzur ve barış dolu günler yaşamalarını niyaz
ederim. 8月7日 İRFAN GÜRKAN ÇELEBİ'YLE RÖPORTAJ:"MODERN TOPLUMUN İNANMA PROBLEMİ VAR."
Vahiyden Kalbe’nin yazarı İrfan Gürkan Çelebi’ye göre “Medeniyet ve uygarlık iddialarının mutsuzluk doğurduğunu görmemek mümkün değil. Modern toplumun bir inanma problemi var. Bu inanma sorunu, Kant’a, Shakespeare’ye inanılarak kesinlikle tatmin edilemiyor. O yüzden sonsuz ve erişilmez bir güce inanmak insanların mutlu olabilmelerinin yegâne yolu.” * Bazı ayetler “siz anlayasınız” bazı ayetler ise “düşünüp tefekkür edesiniz” diye bitiyor. Allah(cc)’ın kulları tarafından “açığa çıkartılmak ve anlaşılmak” üzere gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in siz yeteri kadar bilinmediğini düşünüyorsunuz? Sizi böyle düşünmeye iten sebepler nelerdir? Kutsal kitabımız
etrafında bir korku atmosferi oluşturulmaya çalışılıyor. Kur’an’a
kimsenin yaklaşmaması için olmadık planlar kurulduğunun farkına bile
yeni yeni varıyoruz. Bunu sadece laiklerin yaptığını söylemek büyük bir
hata olur. Kur’an’la kul arasındaki ilişkiyi gelenekler, hiyerarşi ve
saygıdan kaynaklanan korku da bozuyor. Oysa Yaradan’ımız, kitabını
muhatapları okusun diye indirdi. Oysa Kur’an-ı Kerim’de bizim günlük
yaşamımızdan, dünyanın keşfine her şeyin izine rastlamak mümkün. Ana
kaynaktan uzaklaştıkça insanın kendisine yabancılaşmasının da önüne
geçmek mümkün olmuyor. İnsanlık vahşileşiyor ama birileri İslam’ın kan
dökmeye meyilli emirler içerdiğini söylüyorlar. Kur’an’a bakmak da
aklımıza gelmeyince, savunmasız kalmaktan başka yolumuz kalmıyor.
Yapılması gereken çeşitli şekillerde karşımıza çıkarılan Kur’an’ı
okumamamıza yönelik oyunlara aldırmadan, onu okumayı sürdürmektir.
Okudukça, nasıl anlayabildiğimizi ve hangi güzelliklerin bize
açıldığını görecek ve hayrette kalacaksınız. * Gündelik hayata ilişkin konularda ve kadın erkek ilişkilerine dair yazılar yazıyorsunuz. Bu kitabı yazmak nereden aklınıza geldi? Doğru
ben Takvim Gazetesi’nde bu ülkenin insanları için yazılar yazıyorum.
Hafta sonları, insanların duygularını anlatan yazılar, diğer günlerde
ise günlük meseleleri değerlendiren yazılar kaleme alıyorum. Bütün
bunları yapmak insanı düşünmekten uzaklaştırmıyor, aksine zamanının
büyük bir kısmını hayatın tümü diye size gösterilen fotoğrafı büyütmek
için kullanmaya başlıyorsunuz. Vahiyden Kalbe isimli kitabım, aslında
bu fotoğrafı büyütme çabasının beni getirdiği duraklardan sadece
birisi. O durakta inip, insanlarla kucaklaşmak istedim. Yalnız
olmadığımı ve boşu boşuna çıkışsız bir yolu yürümediğimi anlayabilmek
için yazılmış bir kitap o. * Siz kısaca “insanların mutlu olmasına yönelik yapılan kişisel gelişim seminerleri palavra. İnsanların mutlu olmasına ilişkin en güzel rehber 1400 yıl önce geldi.” ve “insanı yaratan onu mutlu olmasına yönelik formülleri de kendisi zaten ayetleriyle gönderdi” diyorsunuz? İnsanların insanlara sunduğu formüllere değil, yaratanın formüllerine bakalım, öyle mi? Doğrusunu
isterseniz Kur’an’dan daha gerçek bir şeyin olmadığını düşünüyorum.
Dünyada insanların bin bir emekle ürettikleri diğer her şeye palavra
demekle aynı şey değil bu. Ancak yaşadıklarımızdan anladığımız da bir
şey var, insanı en iyi tanıyan onu yaratandır. Şüphesiz onun
söylediklerini yanlış çıkarmaya çalışanların yüz yıllardır nasıl bir
çaresizliğin içerisine düştüğünü, bilim, edebiyat ve felsefe tarihi
sürekli yazıyor. * Kitabınızın önsözünde “Hayatı çok yüzeysel yaşıyoruz. Oysa kaçırdığımız pek çok şey var.” Diyorsunuz. Nedir kaçırdıklarımız? Hayatı kaçırıyoruz daha ne olsun! Kim sürekli bir endişe ve tatminsizlik içerisinde boğulduğunu inkâr edebilir. Sıradan olması gerekirken, huzur gıpta ile bakılacak bir duygu haline geldi. Zorlayın aklınızı, kendi hayatınızda da bulacaksınız; olmasını çok istediğiniz, gerçekleşinceye kadar size hayati gelen her şey, gerçekleşir gerçekleşmez önemsizleşiyor öyle değil mi? Bu insanın iç âlemiyle aklı arasındaki derin uçurumu gösteriyor. Bütün bunların sebebi insanın kendisini hiç tanımaması bence. Yoksa insanın mutlu olamamasının imkânı yok. Ben onlara Kur’an’da söylenilenleri hatırlatarak kendilerini tanımaları için bir fırsat oluşturmalarını öneriyorum. Mutluluk doğru yöntemlere bağlı * “Depresyonda olanlar, mutsuz olanlar, ilişkilerini yürütemeyenler için çözümün aslında çok da uzaklarında olmadığını söylüyorsunuz. Kesinlikle çözüm içimizde, onu bulup ortaya çıkarabilmek için de, doğru yöntemler kullanmalıyız. Kur’an’da hayatımızı nizama sokacak her şey bir paket halinde sunulmuş. Vahiyden Kalbe kitabında benim yaptığım bu paketin ucunu açmaya ve günümüz insanının daha net anlayabileceği şekilde onu göz gönüne çıkarmaya çalışmaktan ibaret. Elbette bunu yaparken edebi bir dil kullanmayı önemsediğimi de hatırlatmakta yarar var. Kitap bir tefekkür işi * Bu bir tefsir çalışması mı? Okurlar bu kitabı ne olarak okuyacaklar? Bu önemli bir soru, Vahiyden Kalbe, kesinlikle bir tefsir çalışması değildir. Kitabım, Kur’an’da söylenenlerden yola çıkarak yapılan bir tefekkürden ibarettir. Deneme denilen edebi tür kullanılarak, Rabbimizin öğütlerinden yola çıkılan bir düşünme serüveninin, benim küçük aklıma getirdiklerinin kalemle buluşmasından ibarettir. Kitabımın diline ve anlatmak istediklerinin doğruluğuna sonuna kadar güveniyorum. Okununca mutlu edecek bir şey var elimde ve gelin paylaşalım diyorum hepsi bundan ibaret. Bünyamin Yılmaz/MİLLİGAZETE
8月5日 RÖPORTAJ:"ŞEKERDE ÖZELLEŞME OYUNU."Dünyanın Şeker devleri, Şeker sektörünü tamamen ele geçirmek için pusuda bekliyor Dünyanın en liberal ülkesi ABD, orda bile bir tane şeker fabrikası özel değil. Fransa özelleştirme yapmış, yaşatamamış gerisin geri çiftçilere devrediyor. Almanya da devrediyor. Polonya’da işçi-çiftçi ortaklığı var. Görüleceği üzere dünya şeker sektöründeki özelleştirmelerden vazgeçerken Türkiye şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusunda ısrarcı davranıyor. Ülkemizin tarım ve hayvancılığı açısından üretiminden asla vazgeçemeyeceğimiz bir ürün olan pancarımız üzerinde tehlikeli bir oyun oynanıyor. Türkiye gündemi, AKP hakkındaki kapatma davası ve Ergenekon davasına kilitlendiği bir dönemde, ‘bazı eller’ de şeker sektörüne tamamen hâkim olmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlar. Özelleştirme furyasına tarımsal üretimin en hassas fabrikalarını da katarak, Türkiye’yi pancar üretiminden soyutlayarak, tamamen kendilerinin pazarı haline getirecekler. Pancar ve şekerin ülke ekonomisine katkıları saymakla bitmez. Tarıma dayalı kalkınmanın en önemli ve en başarılı örneğini sergileyen şeker sektörü, sadece ülkenin şeker ihtiyacını karşılamakla kalmıyor, tarımı ve hayvancılığı geliştirirken yan sektörleri de ayakta tutuyor. Sağladığı istihdamla işsizliğin panzehiri olarak görülüyor. Ülke ekonomisine yılda 3 milyar doların üzerinde katma değer sağlıyor. Doğrudan ve dolaylı olarak 10 milyona yakın insanımız geçimini pancar tarımı ve pancar şekeriyle sağlıyor. Ülkenin hem ekonomi hem de sosyal yapısına böylesine önemli stratejik katkılar sağlayan bu sektör, gözden çıkarılarak özelleştirmeye kurban verilmeye çalışılıyor. Şeker fabrikalarını özelleştirme girişimleri uzun zamandır gündemde olan bir konu. Hükümet önce, şeker fabrikaları içinde atar damar görevi gören Bor, Ilgın ve Ereğli şeker fabrikalarını özelleştirmek istemişti. Ancak Şeker-İş Sendikası’nın etkin mücadelesi ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine bu satış işleminden vazgeçmek zorunda kalmıştı. Bu üç fabrika Türkşeker’e devredilerek ‘satıştan’ kurtarılmıştı. Fakat ne olduysa bu üç fabrikanın özelleştirmesinden vazgeçen hükümet, daha sonra Türkşeker’in bünyesindeki bütün fabrikaları özelleştirme programına aldı. Bu tavır değişikliği, Türkiye’yi nişasta bazlı şeker ve kimyasal tatlandırıcı pazarı haline getirmek isteyenlerin şeker fabrikalarının özelleştirilmesi yönündeki baskılarının artarak devam ettiğini gösteriyor. Yani ne pahasına olursa olsun ‘pancarımızı’ elimizden almak istiyorlar. Pancar ve şeker sektörü üzerinde nasıl bir oyun tezgâhlanıyor? Neyi amaçlıyorlar? Şeker fabrikaları özelleştirilirse pancar üretimimiz bundan nasıl etkilenecek? Her şeyden önemlisi bu fabrikalar üretimlerine devam edebilecek mi? Hükümetteki karar değişikliğinin nedeni ne? Bütün bu soruların cevabını Şeker-İş Sendikası Genel Başkanı İsa Gök ile yaptığımız söyleşide aradık. * Fabrikaların özelleştirilmesi durumunda bacaları tütecek mi? Böyle bir şeyi beklemek çok hayalcilik olur. Fabrikalar içinde paçal maliyeti minimize eden fabrikalar çalışır, diğerlerini ise alacak olanlar kotası için alacak. Artık bunu Özelleştirme İdaresinin yetkilileri bile açık açık söylemeye başladı. Şeker fabrikaları özelleştirme kapsamına alındığı günden bugüne kadar biz, sadece 3–4 fabrikanın çalışacağını, diğerlerinin ise kapanacağını söylemiştik. Bugüne kadar bu söylediklerimizi yalanlayan Özelleştirme İdaresi yetkilileri bile bugün bizim söylediğimiz noktaya geldi. Yaptıkları portföy dağılımına göre bir çok fabrikayı alacak olan kişilerin kotaları için alacaklarını söylüyorlar. 5 fabrika satılıyorsa bunlardan bir tanesi çalışacak diğer 4’ünü ise kotası için alacaklar. Özelleştirme İdaresi de bunu bugün açık açık söylemeye başladı. * Bu fabrikalar neden çalıştırılamaz? Çünkü bu fabrikaların bir kısmı ülkemizdeki en düşük verimlilikteki pancar ekim alanlarına sahiptir. Kapasiteleri küçük, şeker üretim birim maliyetleri yüksektir ve işletme amacıyla satın alınmaları mümkün değildir. Bunların özel sektör tarafından işletmek amacıyla satın alınacaklarını düşünmek hayalî bir yaklaşım olacağı gibi, özel sektör zihniyetiyle işletilmeleri de mümkün değildir. * Yani bu fabrikalara sadece kotalarından dolayı mı talip olacaklar? Evet, aynen öyle olacak. Talip olanların işletme dışı amaçları var. Zaten bu fabrikaların satış portföyüne konulmasının ardındaki temel amaç da fabrikaların değil, kotalarının satılmasıdır. Nitekim resmi makamlardan da bu fabrikaların kotalarının bir veya birkaç fabrikada birleştirilip diğerlerinin kapatılabileceği yönünde açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamalarla, daha önce sendikamızın uyarılarına karşı hiçbir fabrikanın kapanmayacağını, hepsinin satılabileceğini söyleyenler, bugün fabrikaların adeta kapatılmak üzere satış portföyüne alındıklarını alenen kabul ve beyan etmişlerdir. * Dikkatimizi çeken bir konuda şeker fabrikalarının özelleştirme stratejileri, Türkşeker’in rakibi konumunda bulunan ED & F Man şirketinin de içinde bulunduğu bir konsorsiyuma yaptırılıyor. Bildiğimiz kadarıyla ED & F Man şirketi, dünya şeker sektörünün lideri konumunda. Bu açıdan baktığımız kuzuyu kurda teslim etmiş olmuyor muyuz? Bizimde cevabını bir türlü bulamadığımız bir konuya temas ettiniz. Fabrikaların satışına yönelik stratejiyi, bu fabrikaların rakibi konumunda bulunan ve şeker ticaretinde dünya lideri olan bir şirket tarafından yapılıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Ülkemizin şeker üretimindeki her azalış, ED & F Man için kar anlamına gelecek. Size soruyorum; dünyada kendine sürekli pazar arayan bir şirket, Türkiye’yi de pazarının içine katmak mı ister yoksa bu ülkede şeker üretilsin, benim satışım önemli değil mi der. Böyle bir aymazlık olabilir mi? Her yönüyle ülke ekonomisi için hayati önem taşıyan şeker fabrikalarımızın geleceği kimlere teslim ediliyor? Türkiye’nin bu durumlara düşürülmesi içimizi sızlatıyor. * Malumunuz sektörün en önemli sorunlarından birisi de kaçak şeker. Özelleştirmeleri bu açıdan nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Şeker fabrikalarının özelleştirilmesinin karşısında dururken ciddi endişelerimizden birisini de bu sorun oluşturuyor. Hâlihazırda yurda çok miktarda bavul ticareti ve sınır ticareti yoluyla kaçak ve kontrolsüz şeker ve yapay tatlandırıcı girişi olduğu, PKK ve işbirlikçilerinin yurt içi şeker piyasalarındaki dengeleri bozmak, örgüte gelir sağlamak gibi amaçlarla şeker kaçakçılığı yaptıkları bilinmektedir. * Özelleştirme sonrasında yerli şekere hasret kalacağız Son aylarda şeker kaçakçılarının, faaliyetlerini gizlemek, piyasaya daha rahat ürün sürebilmek ve karını artırabilmek için, şekeri kesme şeker olarak işlemeye yöneldiği haberleri basında yer almaktadır. Buna göre kesme-küp şeker tesisi olarak üretim izni alan firmalar, yurt içindeki fabrikalardan düşük miktarlarda şeker alarak kaçakçılık faaliyetlerini kamufle ederken, İran, Irak ve Suriye'den getirdikleri yüksek miktardaki kaçak şekeri bu tesislerde işleyerek, yurt içi piyasaya sürmekte, böylelikle bir yandan vergi kaybına yol açıp haksız rekabete neden olurken diğer yandan içeriği bilinmeyen kaçak şekeri piyasaya sürerek halkın sağlığıyla oynamaktadırlar. Devletsiz plan olmaz w* Güvenlik sorununa dikkat çekiyorsunuz. Buradaki endişeniz nedir? Kars, Ağrı ve Erciş fabrikalarımıza Ermeni asıllı Fransız şirketlerinin talip olduğu, bazı Ermeni ve Yahudi kökenli kişi ve kurumların bu fabrikalarımızın da bulunduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizden arazi topladıkları yönünde zaman zaman basınımızda da haberler çıkıyor. Bu durum, söz konusu fabrikaların satışıyla birlikte ülkemizin en az terör kadar önemli ve hatta terörden daha tehlikeli güvenlik sorunlarıyla karşılaşabileceğini göstermektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, güvenlik açısından son derece önemli bölgelerdir ve işletilmesi bakımından halkla iç içe olan şeker fabrikaları üzerinden buralarda güç kazanmak ve söz sahibi olmak, kalelerin çok kolay bir şekilde içten fethedilmesi anlamına gelecektir. Ayrıca, önemli bir ayrıntı bizim hep dikkatimizi çekmiştir. Şeker fabrikalarının olduğu illerde terörü göremezsiniz. Örnek mi; Muş, Van’ın Ercis’inde, Ağrı’da ve Kars’ın içinde terör göremezsiniz. Buna bir rastlantı diyebilir miyiz? * Dünyadan örnekler verebilir misiniz? Devletsiz pancar politikalarının ve şeker sektöründeki özelleştirmelerin başarılı olamayacağının en belirgin örneğini Fransa oluşturmaktadır. Son yıllarda Fransa’da özel fabrikaların çoğunun kooperatiflere devredildiği ve kooperatiflerin sektördeki payının yüzde 65’e ulaştığı görülmektedir. Yine AB genelinde kooperatiflerin payı yüzde 44 iken, son yıllarda özel sektörden kooperatiflere doğru bir kayma yaşandığı ve bu oranın yüzde 60’a yükseldiği saptanmıştır. Dünyanın en liberal ekonomisi olarak bilinen Amerika’da ise şeker fabrikalarının tamamı kooperatiflerin elinde bulunmaktadır. Bu durum, şeker sanayisinde salt kar güdüsüyle faaliyette bulunmanın imkânsızlığını ortaya koymakta, çiftçiyi ve işçiyi dışlayan yapılanmaların başarı şansının olmadığını göstermektedir. Görüleceği üzere dünyada şeker sektöründeki özelleştirmelerin genellikle başarısızlıkla sonuçlandığı, pek çok ülkede yaşanan tecrübelerle ortaya konmuş olmasına rağmen Türkiye şeker fabrikalarının özelleştirilmesi konusunda ısrarcı davranıyor. * Yenilenebilir enerji kaynakları çerçevesinde düşündüğümüzde şeker pancarı dünyada stratejik bir ürün haline geldi. Bu açıdan baktığımızda Türkiye büyük bir fırsatı elinden kaçırmış olmayacak mı? Evet. Bütün dünya enerji tarımına yönelirken, Türkiye şeker fabrikalarını satmakla uğraşıyor. Bildiğiniz üzere, yenilenebilir enerji kaynaklarının içinde en yüksek üretim potansiyeline sahip olan biyoetanol, üretici ülkeler için stratejik önem arz ediyor. Biyoetanol kullanımının artması, petrol ve petrol türevi ürünlerin ithalatını azaltır. Biyoetanol üretiminde de şeker pancarı başta geliyor. Petrolde de tamamen dışa bağımlı bir ülke olduğumuz düşünülürse şeker pancarının sadece şeker üretiminde değil enerji politikalarımız için de ne kadar hayati bir önem taşıdığını görmüş oluruz. * Türkiye ne yapmalı? Öneriniz nedir? Türkiye, bir an önce gerekli tedbirleri alarak pancardan yana tercihini ortaya koymalı. Şeker sektöründe özelleştirme politikalarından vazgeçilerek, özelleştirme yerine ‘özerkleştirme’ yapılmalı, bu yapılmazsa mülkiyet devri yerine işletme hakkının devri yöntemi benimsenmelidir. Sektöre yönelik planlamaların devlet politikası olarak benimsenerek sektöre devlet desteğinin sağlanması gerekiyor. * Pancar, işsizliğin panzehiri… Diğer yandan ülkemizin giderek yükselen işsizlik sorununa karşı da en kolay ve akılcı çaresi olarak var gücüyle şeker üretmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Aksi takdirde AB’ye tam üyelik durumunda ülkelerarası kota transferi nedeniyle ülke kotamız başka ülkelere aktarılacak ve ülkemiz mevcut şeker kotasını da kaybederek sektörden çekilmek zorunda kalabilecektir. Bu durumda Türkiye ABD ve AB ülkeleri gibi büyük şeker üreticisi ülkelerin ve dev uluslararası şirketlerin pazarı olacaktır.Röportaj: Sadettin İnan/MİLLİGAZETE 8月1日 RÖPORTAJ:"KAZAKİSTANDA İSLAMİ DİRİLİŞ."Kazakistan İslam Birliği Başkanı (Diyanet İşleri Başkanı) Abdüssettar Derbissali:17 milyonluk Kazakistan’ın yüzde 70’ini Müslümanların teşkil ettiğini bildiren İslam Birliği Başkanı Abdüssettar Derbissali, İslami dirilişin sürdüğünü söyledi. Cami sayısının 17 yılda 68’den 2 bin 335’e çıktığını, her yıl Hacca gidenlerin sayısının arttığını, İmam-Hatip yetiştiren bir üniversitenin yanında 2 medrese bulunduğunu,yeni 2 medrese daha açmayı düşündüklerini belirten Derbissali, Hoca Ahmed Yesevi’ye layık evlat olmaya çalıştıklarını kaydetti. Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri’nden selam getirdiğini belirten Kazakistan İslam Birliği Başkanı (Diyanet İşleri Başkanı) Abdüssettar Derbissali: “Kazakistan’da İslami diriliş sürüyor” dedi. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığımızın Hac sempozyumu için İstanbul’a gelen Abdüssettar Derbissali, 17 milyonluk Kazakistan nüfusunun yüzde 70’ini Müslümanların teşkil ettiğini bildirdi. Kazakistan’da cami sayısının 17 yılda 68’den 2 bin 335’e çıktığını, her yıl Hacca gidenlerin sayısının arttığını, İmam-Hatip yetiştiren bir üniversitenin yanında 2 medrese bulunduğunu, yeni 2 medrese daha açmayı düşündüklerini, kısaca Türkistan şehrinde Hoca Ahmed Yesevi’ye layık evlat olmaya çalıştıklarını kaydetti. İslam Birliği Başkanı Abdüssettar Derbissali ile söyleşimiz şöyle sürdü: * Kazakistan hakkında kısaca bilgi verir misiniz? Kazakistan Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden, 2 milyon 717 bin 300 km karelik yüzölçüme sahip, başşehri Astana’dır. Eski başşehrimiz Almatı, Karaganda, Çimkent, Semipalatinsk, Pavlador, Üst Kamenogorsk, Cambul, Akdyubinks, Kızılyar, Kustanay, Kızılorda, Taraz ve Kentav önemli şehirlerimiz olup, Para Birimimiz: Tenge’dir. 1 ABD doları: yaklaşık 120 tenge’dir. Resmi Dilimiz: Kazakça olup, Türkçe ve Rusça da konuşulmaktadır.Nüfusumuz:17 milyona yakındır. Ülkemiz genelinde sert karasal iklim hakimdir. Yazlar kurak, kışlar soğuk geçer. Tarım ve hayvancılık oldukça gelişmiştir. * Nükleer santral ve silahlara da sahip olduğunuzu biliyoruz. Doğru değil mi? Evet, doğrudur. * Kaç senedir “İslam Birliği Başkanı”sınız? Sekiz senedir bu görevi yapıyorum Türkiye’den din görevlisi geliyor * Kazakistan nüfusunun ne kadarını Müslümanlar oluşturuyor? 17 milyonun üzerindeki nüfusumuzun yüzde 70’ini Müslümanlar oluşturuyor. Kazakistan’da Sovyetler birliği dağılmadan, yani bağımsızlıktan önce 68 tane cami vardı. Bağımsızlığımızı kazandıktan sonra Başkentimiz Almatı oldu (Şu anda Astana) ve cami sayısı 2 bin 335’e çıktı. Bu meyanda Türkiye ve Diyanet İşleri Başkanlığı bize çok yardım ediyor. * Mesela ne gibi yardım yapıyor? Bizim Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’yla aramızda imzalanmış bir protokol var. Mesela bu sene birkaç gün sonra Türkiye’den 15 din görevlisi Kazakistan’a gelecek. Türkiye’den Kazakistan’a gelecek din görevlilerinin sayısı bu sene Ramazan’da 50’yi bulacak. Bu din görevlileri bizim camilerimizde devletin resmi görevlisi olarak hizmet verecekler. Yine Türkiye’den gelip Kazakistan’da medrese ve Kur’an Kursu açanlar var. Bu özel kursların tam olarak sayısını veremiyorum. * Kazakistan’da çok sayıda cami yapıldığını söylediniz. Türkiye’den gelip orada cami yapanlar var mı? Tabiî ki var. Bunlar özel şahıslar adına cami yaptırdıkları gibi vakıf ve dernekler cami yaptırıyor. Birkaç gün sonra Kazakistan’ın Türkistan şehrinde yeni bir cami inşaatının ince işleri (iç tezyinatı) başlayacak. Onu da Türkler inşa ediyor. O caminin inşaatının temeli 2000 yılında Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Kazakistan Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayov tarafından atılmıştı. * Hacca kaç kişi gidiyor? Her sene ülkemizden Hacca giden Müslüman sayısı değişmektedir. Hacılarımızın sayısı her yıl artıyor. Mesela geçen sene 4 bin 300’dü. Bu sene Hacca gideceklerin sayısı 5 bin 500’ü aşmış durumda. Kur’an okumayı teşvik ediyoruz * Ülkenizde Kur’an Kursları var mı? Varsa bu kurslarda kaç kişi öğrenim görüyor? Kur’an Kurslarımız var tabi. Ayrıca Kur’an okumayı teşvik için yarışmalar düzenliyoruz. Dereceye girenlere çok büyük ödüller veriyoruz. Mesela 15 gün önce Almatı’da bir yarışma düzenlendi. Bu yarışmaya 70 hafız katıldı. Bunların çoğu il şampiyonuydu. * Ülkenizdeki toplam Kur’an Kursu ile bu kurslarda okuyan öğrenci sayısını sormuştum? Haaa, bizim camilerin hepsinde Kur’an Kursu verilmektedir. * Üniversite yok mu? Çok Üniversitemiz var. Bunlardan birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkistan şehrimizde kurduğu Ahmet Yesevi Üniversitesi. Bu şehrimiz; Ahmet Yesevi Üniversitesi kurulmadan önce 30 bin nüfuslu küçük kasaba görünümündeydi. Bugün 100 bine yaklaşan nüfusuyla hızla gelişen ve büyüyen bir şehir.Bu üniversitemizde en son teknolojik cihazlarla donatılmış Tıp Fakültesi hastanesi, su arıtma tesisleri, açık ve kapalı spor alanları var. * Yurtlar ve lojmanlar da var mı? Türkiye’den gelecek akademik personelin yararlandığı lojmanlar, Türkiye ve Türk Dünyasından gelen akademik ve idari personelin kaldığı misafirhane, günde 2000 kişiye hizmet verebilecek kapasitedeki yemekhane vb. binalar, Türkiye Cumhuriyeti tarafından inşa edildi. Türkiyeli öğrencilerin büyük çoğunluğu yurtlarda kalıyorlar. Türkistan Yerleşkemizde her biri 850’şer kişi kapasiteli 4-6 kişilik odalarda hizmet veren 2 adet kız ve erkek öğrenci yurdumuz var. Yurtlarda kalmayan öğrencilerimiz ise ev kiralıyorlar. Türkistan’da normal bir evin kirası yaklaşık 100 $’dır. Bir öğrencinin şahsi harcamaları ise 250-300 ABD Doları civarında. * Diğer üniversitelerin ismi nedir? Nur-Mübarek İslam Üniversitesi. Bu üniversite ülkemizdeki camilere İmam-Hatip yetiştiriyor. Bu üniversite bizim Devlet Başkanımız Nur Sultan Nazarbeyev’in Nur’u ile Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in soy adı olan Mübarek’in bir araya gelmesinden oluştu. Bu üniversitenin kurulmasına Mısır önemli ölçüde yardımda bulundu. Yine devletemizin kurduğu Farabi Üniversitesi yanı sıra başkent Astana ve Çimkent şehirlerimizde iki tane de medresemiz var. İki medrese daha açmayı düşünüyoruz. Bu medreseler Akdyubinks ve Almatı bölgesinde yapılacak. Kısaca Hoca Ahmet Yesevi’ye layık evlat olmaya çalışıyoruz. * Kaç yaşındasınız? Söyleyemem. * Niçin, devlet sırrı mıdır?Hayır
şunun için: Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri Peygamber Efendimizin yaşına
geldiğinde bir mahzen kazdırıp sonraki ömrünü orada geçirmiştir. Aynı
tarikatın mensupları hatta diğer İslam büyükleri 63 yaşından sonra
yaşlarını söylemezlerdi. Ben de o prensibe uyuyorum. BATI TRAKYA MÜFTÜSÜ İBRAHİM CERİTLE RÖPORTAJ: "YUNANDAN İYİ NİYET BEKLİYORUZ."Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan tarihi Lozan Andlaşması’nı Yunanistan’ın çiğnediğini söyledi. 65 bin Gümülcineli Müslüman Türk’ün seçtiği Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Batı Trakya’da 24 caminin ibadete kapalı olduğunu, hacca gitmek isteyenlerin çok zahmet çektiğini, kendisini tanımayan Yunan hükümetinin Lozan’a uymayarak müftü tayin ettiğini, Türkiye’de Türkçe eğitim gördükten sonra Yunanistan’a dönen Müslüman Türk gençleri Yunanistan’ın denklik sınavına tabi tuttuğunu kaydetti. Batı Trakya (Yunanistan) Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif: “Yunanistan’dan iyi niyet istiyoruz” dedi. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Hac sempozyumu için İstanbul’a gelen Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan tarihi Lozan andlaşması’nı Yunanistan’ın çiğnediğini söyledi. 65 bin Gümülcineli Müslüman Türk’ün seçtiği Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Batı Trakya’da 24 caminin ibadete kapalı olduğunu, hacca gitmek isteyenlerin çok zahmet çektiğini, kendisini tanımayan Yunan hükümetinin Lozan’a uymayarak müftü tayin ettiğini, Türkiye’de Türkçe eğitim gördükten sonra Yunanistan’a dönen Müslüman Türk gençleri Yunanistan’ın denklik sınavına tabi tuttuğunu kaydetti. “İyi niyetle çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur” diyen ve aynı okuldan mezun olduğumuz (İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Şu andaki Marmara İlahiyat Fakültesi) Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif ile aramızdaki söyleşi şöyle sürdü: * Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Hac Sempozyumu nasıl geçti? -Vallahi bizim açımızdan çok faydalı bir toplantı oldu. Türkiye’nin engin tecrübelerinden faydalandık. Bu tecrübeleri memleketimizde inşallah uygulamaya çalışacağız. Tabiî ki başarabildiğimiz kadarıyla. * Gümülcine’de ne kadar Müslüman Türk yaşıyor? -Yunanistan’da bütün Batı Trakya Türkleri Lozan antlaşmasıyla azınlık kabul edildikleri için 120 -150 bin civarında. Fakat Yunan yetkilileri resmi rakamları açıklamadıkları için bu rakamın tam olarak ne kadar olduğunu bilemiyoruz. Tahmini olarak 120-150 bin civarında olduğunu söylüyoruz. Gümülcine, Batı Trakya’nın ortasında ve merkezi. Yunan makamlarından aldığımız bilgilere göre halkın yüzde 52’sini Müslüman Türkler oluşturuyor. Yüzde 48’ini de Hristiyanlar teşkil ediyor. Gümülcine nüfusunun 110 bin olduğunu düşünürsek, tahminen 60-65 bin civarında Müslüman Türk yaşıyor diyebiliriz. 24 cami ibadete kapalı, 140 camide Cuma namazı kılınıyor * Gümülcine’de ne kadar cami var? -Gümülcine’ye bağlı olarak 184 cami var. Bu camilerin 24 tanesi şu veya bu nedenle ibadete ve faaliyete kapalı. * Bu camilerin ibadete kapalı olmasının sebebi nedir? -Mesela köy halkı ya Türkiye’ye göçmüştür. Ya da dağlık köylerden ova köylere ya da Gümülcine’nin merkezine göçmüşlerdir. Cemaat bulunmadığı için köyler ve camiler metruk durumdadır. 160 tane ise çalışan, yani ibadete açık camimiz var. Bu 160 rakamının içine mescitler de dahil. Biliyorsunuz ki bizde mescid, Cuma namazı kılınmayan ibadethaneleri kast ediyoruz. Gümülcine’de 140 camide Cuma namazı kılınıyor. Geriye kalan 20-25 tane mescidimiz var. Yani sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları kılınan mescidler. * Yılda toplam ne kadar Müslüman Türk Hacca gidiyor? -Batı Trakya’dan yılda tek kelimeyle belirtecek olursak 500 civarında Hacca giden insanımız var. Bu rakam bazen 480, bazen de 570 ve 600’e çıkabiliyor. * Yani sizde Hac kontenjanı sorunu yok mu? -Evet, Batı Trakya’da kontenjan sorunu yok. Fakat, müftülüklerde bir sorunumuz olduğu için maalesef hacılarımız bir organize topluluk olarak değil de, belirli insanların, mesela bizim bildiğimiz kadarıyla 6-7 kafile şeklinde Hacca gidiyorlar. Hacı götürmek isteyen, yahut da hacı toplayabileceğine inanan kişiler ortaya çıkıyorlar. “Ben bu sene şu kadar hacı toplayacağım” diyorlar. İnsanlar camilere, kahvelere ilanlarını asıyorlar. Hacılarımız zahmet çekiyorlar * Hacı adayları hangi hava yollarıyla gidip geliyorlar? -Çeşitli hava yollarını, hatta en ucuz hava yollarını tercih ediyorlar. Tabi bu yüzden hacılarımız çok sıkıntı çekiyorlar. Bakıyorsunuz bazen Kıbrıs Rum kesimi hava yoluyla gidiyorlar. Uçaklar Atina’dan havalanıyor. Kıbrıs’a iniyorlar. Kıbrıs’tan tekrar kalkıyor, Cidde’ye geliyor. Gelişte de eşyalarıyla birlikte aktarmalı, zahmetli bir hacılık oluyor. Bu bizim için, hacılarımız için üzücü ve sorun oluyor. * Genelde Batı Trakya’da, özelde Gümülcine’de İslami eğitim konusunda ambargo var mı? -İslami eğitimde ambargo dediğiniz zaman gözle görülür hiçbir şey yok. Ancak yaşadığınız zaman bunu görüyor ve anlıyorsunuz. “Mesela ne yapıyorlar?” diye soracak olursanız, Ne yapmıyorlar ki derim. İkili anlaşma gereği, onlar papazını seçerken, maalesef Batı Trakya’da halkımızın seçtiği müftülerimizi kabul etmiyorlar. Yönetim tanımıyor ve kendi müftüsünü atama yoluna gidiyorlar. Dolayısıyla sıkıntı orada başlıyor. Yani tayin edilmiş müftülerle halk arasında bir kopukluk var. Yönetimin tayin ettiği müftülerle halkın bizzat camilerde kendi seçtiği müftüler. Halkın seçtiği müftüleri devlet tanımıyor, devletin tayin ettiklerini halk kabul etmiyor. Böyle bir tenakuz ya da paradoks var. Lozan’ı çiğniyorlar * Bu olay Lozan antlaşmasına aykırı değil mi? -Lozan’a göre değil de, 1912 Balkan Savaşı’ndan sonra yapılan bir antlaşma var. Atina antlaşması. Burada müftü seçimlerinden yetkilerine kadar tek tek tesbit edilmiş. Yunanistan bunu iç hukukuna da derk etmiş. Lozan antlaşmasında bunlar garanti altına alınmış. Bir antlaşmanın maddelerinin tekrar yazılması yersiz olurdu. Daha önceki antlaşmada yazılı olduğu için, Lozan antlaşmasında bunların garanti altına alındığı şeklinde ifadeler var. Ancak Atina antlaşması denilen ikili antlaşmada müftünün seçimi ve görevleri tek tek tesbit edilmiş. 80 Kur’an Kursu’nda 1800 öğrenci okuyor * Gümülcine’de Kur’an Kurslarında ne kadar öğrenci okuyor? -Bize bağlı olarak Gümülcine’mizde 80 tane Kur’an Kursumuz var. Batı Trakya’daki ve Balkanlardaki durumu anlamak için yaşamak lazım. Yönetimin tayin ettiği müftüler, kendilerine göre tarafsız kaldığına, yani hem bizim yanımızda olmadıkları gibi, Yunan Hükümeti yanında olmadıklarına inanan insanlar var. O insanların da yaptığı Kur’an Kursları var. Bizim din görevlisi tayin ettiğimiz Kur’an Kursları 80 tane. Bu 80 Kur’an Kursu’na şu anda Gümülcine’de 1800 öğrenci devam ediyor. Türkçe okuyanlara “Denklik sınavı” zorluğu * Türkiye ile Yunanistan arasında kültür ve eğitim antlaşması var mı? -Var tabi. O antlaşmaya göre, eğitimlerini Türkiye’de sürdürmek isteyenler Türkiye’ye gelip burada rahatlıkla okuyabiliyor. Ancak Yunanistan, üniversite mezunu insanlarımızı Batı Trakya’ya döndüklerinde denklik sınavına tabi tutuyor. Burada da Türkiye’deki üniversitelerden mezun olan gençlerimiz zorlukla karşı karşıya kalıyorlar. Türkiye’de Türkçe eğitim görüp de Yunanistan’a dönenlere Yunanistan yönetimi sıkıntı yaşatıyor. Bu sıkıntıları aşan insanlarımız var. * Türkiye’den ya da Dünya Kamuoyundan istediğniz nedir? -Bu
gazeteci sorusu. Biz Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları da
biliyoruz. Türkiye ile Yunanistan arasındaki durum’da biliyoruz. Tabii
ki gönül her şeyin çok çok mükemmel olmasını istiyor. Ama bu isteğimizi
tek kelime ile ifade edersek: Biz Yunanistan’dan iyi niyet istiyoruz.
İyi niyet olduğu zaman halledilmeyecek hiçbir şey yoktur. Röportaj: Selami ÇALIŞKAN/MİLLİGAZETE 6月12日 YUSUF KAPLAN:"SEKÜLER MİSYONERLİK GENÇLİĞİ TEHDİT EDİYOR."Türkiyedeki eğitim sistemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğitim sistemimiz, gençlerimize nasıl bir kimlik veriyor? Felsefi ve derinlikli eğitimin verildiğinden söz edilebilir mi? Bu konudaki fikriniz nedir? Belki de Türkiyenin temel sorunu, eğitim sorunudur. Eğitim sorununu üç ana başlık altında alabiliriz. Birincisi resmî eğitim kurumlarının verdiği eğitim anlayışı. İkincisi, cemaatlerin, çeşitli özel kurumların ve vakıfların türlü şekillerde gerçekleştirdikleri eğitim, insan yetiştirme, toplumu yönlendirme faaliyetleri. Üçüncüsü de, medyanın kimlik inşa etme, zihin ve davranış kalıpları oluşturma çabası. Hocam
klasik eğitim anlayışının dışında bir yaklaşım sizin yaklaşımınız. İşin
içine sivil kurumları, cemaatleri ve medyayı da katmanız ilginç... Pekiyi, neden böyle bir şey söz konusu? Bunun nedenleri neler? Hocam, sizin Türkiyenin kendi kendini sömürgeleştirdiğine dair bir teziniz var. Bunu biraz açar mısınız? Şark Meselesinden bahsettiniz. Nasıl bir şey bu? Türkiyenin toparlanabilmesi için yeniden Osmanlı ruhu ve misyonuyla donanması gerekiyor. Hatta dünya tarihinin bundan sonra nasıl şekil alabileceği Türkiyenin vereceği iki karara bağlı olarak şekillenecek. Eğer Türkiye, sekülerleşme, yani kendi kendini sömürgeleştirme, yani İslâmdan uzaklaştırma projesini devam ettirerek, iddialarını terketmeyi sürdürecek olursa, dünyada kaosun ve felâketlerin sorumlusu olacak. Eğer Türkiye, tam tersi bir yol izleyerek, medeniyet iddialarına yeniden sahip çıkarsa, tarihin yapılmasında kilit rol oynayacak yeniden. Böylelikle, Batı hâkimiyeti çatırdayacak; dünyanın modern tarihte ilk kez, adaletin, hakkaniyetin ve barışın hâkim olduğu yere doğru gitmesi mümkün olabilecek. İşte Batılılar bunu bizden bile çok iyi idrak ettikleri için Türkiyenin yeniden bir medeniyet iddiasına sahip olmaması için, Türkiyeyi ABye tıkamaya çalışıyorlar. Türkiyedeki seküler, sömürge kafalı elitlerse, tam da Batılıların istediği gibi hareket etmekte, Türkiyenin İslâmî ruhunu ve iddialarını yok etmekte bir sakınca görmüyorlar. Dolayısıyla Türkiyedeki asıl tehlike Türkiyenin içerden teslim edilmesi ve teslim alınmasıdır. D-8 Projesi, Türkiyenin içerden teslim edilmesini önlemeye, Türkiyenin yeniden medeniyet iddialarını hayata ve harekete geçirmeye dönük olarak geliştirdiğimiz, Cumhuriyet tarihimizin en büyük projesidir. Türkiyenin yeniden dünya tarihinin yapılmasında tarihî bir rol oynamasını sağlayacak, bunun yollarını açacak, imkânların oluşturacak en büyük proje D-8 Projesi olduğu için Erbakanın önü kesilmiş, eli kolu bağlanmış, Türkiyenin geleceğinde oynayabileceği roller yok edilmiştir, yok edilmeye çalışılmaktadır. Günümüz
gençliğinde akıl almaz bir yozlaşma, manevi tahribat söz konusu�
Gençliğin bu hale gelmesinde etkili olan nedir? Ahlaki yozlaşmadan
nasıl kurtarabiliriz gençliğimizi? Gençler,
hem sivil kuruluşlarda hem de siyasi partilerde kendilerini ifade
edebiliyor mu? Siyasi partiler gençlerin fikri gelişimine katkı
sağlayabiliyor mu? Siz bir öncü kuşaktan bahsediyorsunuz. Öncü kuşaktan kastınız nedir? Öncü kuşakın temelini bu ayrımdan başlatıyoruz yani� Hocam, bu süreçte öncelikle önemli olan faaliyet alanı nedir şu anki durumunda Türkiyenin? Bir
sosyal bilimci olarak ideal bir genç profilinden ne anlıyorsunuz? Bu
ideal genç, hangi vasıflarla donanmalıdır? Bu ideal gencin ufuk boyutu
üzerine neler söylemek istersiniz? Peki Hocam, ideal gencin büyük ufuklara açılması, sizce nasıl olabilir, neler yapmalıdır? Hocam
burada bu düşünürlerden ve yazarlardan bazılarının isimlerini ve
kitaplarını verebilir misiniz? Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Bu ön ve zorunlu okumalar, bize hem bir özgüven duygusu, hem de medeniyet perspektifi kazandıracak, böylelikle bizim Kurânı ve Hz. Peygamberin hayatını daha dolu dolu anlamamızı ve anlamlandırma, yorumlama ve günümüzün sorunlarını kavrama kabiliyetleri geliştirmemizi kolaylaştıracaktır. Bu okumaların yanı sıra yerli ve yabancı klasik romanlar, hikâye ve şiir kitapları okunmalıdır. Burada Tanpınar, Ahmet Hâşim ve Yahya Kemalin deneme, şiir ve romanlarına öncelik verilebilir. Bu arada dergilerle dost olunmalı, dergilerle kurulan dostluklar aslâ aksatılmamalıdır. Dergiler her zaman canlı birer mekteptir. Günlük tutulmalı, denemeler yazılmalı, kitap eleştirileri, film eleştirileri yazarak yazı hayatına da girilmeye çalışılmalıdır. İyi bir okuyucu olmak, dergilerle, kitaplarla ve yazı ile kalıcı ilişki kurmakla mümkündür. Mutlaka en az bir edebiyat-sanat dergisi; bir kültür-düşünce dergisi ve bir de düzeyli siyâset dergisi takip edilmelidir. Ancak bundan sonradır ki, hem özgüven sahibi, hem de ufuk çizgisi gelişmiş ideal bir genç olma yolunda adım atmak mümkün olabilir. İşte o zaman dünyayı anlama çabası, ideal bir genci dünyayı değiştirme çabasına iter. Dünyayı değiştirmek de, önce kişinin kendi nefsini her zaman terbiye etmesini, bir Müslüman olarak kendisini önemsemesini ama her zaman kendisini oto-kontrole ve oto-kritiğe tabi tutmasını gerçekleştirebilmesiyle imkân dahiline girebilir. ANADOLUGENÇLİK 6月10日 FETHİ YEKEN:"AMERİKA SÜNNİLERİ KANDIRIP YANINA ÇEKMEK İSTİYOR."Lübnan'ın önde gelen Alimlerinden Üstad Fethi Yeken, Haber5.Com'un sorularını cevaplandırdı. Haber5: Efendim, öncelikle Türkiye'ye hoşgeldiniz ve böylesi yoğun bir gündemde bizleri kabul ettiğiniz, teşekkür ediyoruz...
Haber5:Lübnan
İhvan'ı konuya nasıl bakıyor Üstad? Hizbullah ile İsrail arasındaki 33
gün savaşlarında, İhvan'ın Genel Mürşidi Üstad Muhammed Mehdi Akif
Hizbullah'a ciddi bir destek vermişti fakat son günlerde özellikle
Lübnan İhvan'ı ile Hizbullah'ın arasında soğukluk olduğu iddiaları
var... Acaba bu iddialar doğru mu? 6月4日 ARAŞTIRMACI YAZAR MUSTAFA ARMAĞAN'LA FETİH ÜZERİNE RÖPORTAJ.Araştırmacı-Yazar Mustafa Armağan ile İstanbul’u ve fethi konuştuk: ‘Fatih, inşallah bizi de fetheder’ İstanbul dünyanın en önemli şehirlerinden biri. Mimar Peter Eisenman’ın da deyişi ile dünyada simgeye ihtiyacı olmayan kendisi simge olan bir şehir. 1453 yılına kadar çok sayıda medeniyete başkentlik yapan İstanbul 1453 yılı ile birlikte İslam Medeniyeti’nin hâkimiyetine giriyor. Üstün bir zekaya sahip olan askeri ve siyasi deha Fatih Sultan’ın fethinden sonra şehirde ikinci bir fetih harekatı başlatılıyor. Faziletli, adaletli ve erdemli insanların yaşadığı bir şehir olması için başlatılan çalışmalar sırasında Fatih şu sözü söylüyor: ‘Cihad-ı Asgar’dan Cihad-ı Ekber’e müracaat ediyoruz’ İstanbul’un fethini küçük cihad olarak gören ve ilmin, adaletin, barışın sağlanmasını büyük cihad gören bir anlayış. Mekanın fethinden ziyade ruhların, gönüllerin fethine büyük cihad diyen bir düşünce…İşte İstanbul’u fetheden kadro buna inanan bir kadroydu. İstanbul ve fetih üzerine geçtiğimiz hafta Prof. Ziya Kazıcı hocamla görüşmüştüm. Bu hafta da İstanbul ve fetih konusunu en iyi bilen isimlerden biri olan ve son çalışmasını fetih ve fatih üzerine yapan Araştırmacı-Yazar Mustafa Armağan ile fethi ve İstanbul’u konuştuk. * Son dönemde tarihe karşı halkın ilgisi önemli derece arttı. Sizce nedir bunun sebebi? Ben İstanbul’un fethinin 500’ncü yılı kutlamalarının önemli bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. 500’ncü yıl kutlamaları Osmanlı ile yeniden tanışma anlamında önemli bir motivasyon sağladı. Halkın bastırılmış olan Osmanlı sevgisi bir anda açığa çıktı. Başta Cumhuriyet olmak üzere dönemin bütün gazeteleri Fatih’i ve fethi öven başlıklar atmaya başladı. Bence bu olay Osmanlı ile buluşma anlamında kırılma oldu. Oysa ki, Yunanistan’ın baskıları üzerine bu kutlamalar iptal edildi, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Menderes ortadan kayboldu ama halk bu kutlamalara sahip çıktı ve sokaklara döküldü bir daha da unutmadı. * Çanakkale’ye olan ilginin artması da benzer şekilde değerlendirilebilir herhalde… Evet, ama Çanakkale’ye olan ilgi, bir grup Anzak’ın Çanakkale’de kutlama yapmak isteyince Nihal Atsız ve bir grup arkadaşının Çanakkale’yi 1962 yılında ziyareti ile başladı. Aslında bir tepki ziyaret idi ve bu tarihten sonra Çanakkale hatırlanmaya başlandı. Demek ki hafıza yenilenebiliyor. Ama üzerinde durulmayınca unutulmaya yüz tutmuş bir gelenek var. Yunan medeniyeti bitti denilen bir anda Avrupa bu medeniyeti yeniden hatırladı. Ama bunların arkasında bilinçli bir irade var. * Bizde de siyasi bir irade var mı? Eğer dış uyaranlar olmasaydı bu durum biraz daha geç ortaya çıkardı. Avrupa Birliği meselesi ve ABD’nin komşumuz olması, Afganistan’ın işgal edilmesi ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynı gibi nedenlerle insanlar da bir sahiplenme duygusu ortaya çıktı. Ben kimim sorusuna cevap arama ihtiyacı doğdu. Yani insanımız kendi kimliğini yeniden tanımlamaya çalışıyor. Bugün Avrupa Birliği Anayasası bir manastırda imzalanıyor. Ya da Fransa Cumhurbaşkanı bir açıklama yapıyor ve ‘Avrupa Birliği bir Hıristiyan Kulübüdür’ diyor. Onların bu şekilde kendi kimliklerine bu şekilde sahip çıkması bizde bir boşluk duygusu meydana getirdi. O zaman bizim insanımız da biz neyiz sorusunu sormaya başlıyor. İşte bu gelişmeler sonrasında tarih bilincinin gelişmesi için çok uygun bir ortam ortaya çıktı. Kendini ve kimliğini yeniden tanımlama ihtiyacı ve mevcut durumun yetersiz gelmeye başlaması… * Peki bu yeniden tanımlama aşamasında özümseme durumu var mı? Şu anda sadece belli bir kesim tarafından değil, toplumun farklı kesimlerinde de bu ihtiyacın duyulmaya başladığını hissediyorum. Daha önce Osmanlı’yı sürekli emperyalizmle işbirliği yapan bir ülke olarak görenler bile son dönemde Osmanlı’yı antiemperyalist olarak görmeye başladıklarını hissediyoruz. Bu önemli bir duygu değişimi olarak ifade edilebilir. * İstanbul’un fethini biliyorsunuz 555. yıldönümünü kutladık. Son dönemde Fatih ve fetih’e karşı özel bir önem var. Bu ne anlama geliyor? Bunun arkeolojisini yaparken aslında biraz daha geriye gitmek gerekir. İlk kez 1903 yılında Abdülhamit döneminde fetih kutlamalarının ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Fatih’te kendimizi ararken işte ben kimim sorusunu sormak lazım. İnsanın kendi hayatında nasıl başarılarını ve kendi hayatını ön plana çıkarma arzusu varsa, toplumsal tarihimizde de başarılarımızı ön plana çıkarıyoruz. Tarih önemli bir şey. Bizim tarih algımız seçici ve konstrüktif olmak zorunda. Çünkü biz tarihçilik yapmıyoruz. Kendimizi yeniden tanımlamaya çalışıyoruz. Tarihin içindeki başarılı bulduğumuz bu unsurları özümsemeye ve kendi dünyamıza taşımaya çalışıyoruz. *Fatih ve fetih nesli kavramları bu noktada anlamlı oluyor… Evet. İdealize etme ve kavramsallaştırma çabası. Fetih bir olay olmaktan çıkıp bir ideale dönüşüyor. Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç gibi düşünürler de zaten yazılarında olaya bu yönüyle bakarlar. Hiç kimse 1453 yılında olmuş bitmiş olayın ayrıntılarını öğrenme çabası içinde değildir. Biz ondan bugüne ne taşıyabiliriz ve ona nasıl eklemlenebiliriz çabası içindeyiz. Böyle olmak durumunda. Ondan dersler çıkarmak gerekir. Bende yazdığım kitapta bunu ortaya koymaya çalıştım. Fatih’te kendimizi aramalıyız. * Sizin İstanbul’a, Fatih’e ve fetih’e özel ilginiz nereden geliyor? Benim şehirlere karşı özel ilgim var. Şehirler benim için muazzam bir hafıza anlamına geliyor. Şehirler, düşünme ve anlama çabası peşinde koşulacak bir anlam deposudur. Bunun için ben şehirler hakkında çok yazdım. Bursa, Edirne, Urfa hakkında makaleler yazdım. Petesburg hakkında bir kitap yazdım. Burada kendi kimliğimizin parçalarını bulmaya çalıştım. İstanbul bizim için ve insanlık için çok önemli. Jeo-stratejik kimliği ile, Kültürel kimliği ve estetik inşasıyla önemlidir. Her şeyden önce de bir Hadis-i Şerif’e mazhar olması yönüyle önemlidir. Biz bütün bunlar içinde İstanbul’un fethinde bir enerji ve bir bereket ortaya çıktığını da görüyoruz. Fetih’ten önceki Osmanlı ile fetihten sonraki Osmanlı arasında da muazzam bir fark ve gelişme var. Yönetim ve düşünce anlamında inanılmaz bir tekâmül ortaya çıkmıştır. Bizim dünyaya nizam verme anlayışımızın bir göstergesidir ve bu anlamda İstanbul’u çok iyi anlamamız için öğrenmemiz gerekir. Çünkü burada biz 550 yılda, ortaya bir şeyler koymuşuz. Hem bizden önce var olan kültür tabakasına saygı göstermişiz imha etmemişiz hem de, onun üzerine ve yanına biz buyuz diyerek yeni bir şehir kurmuşuz. İstanbul nasıl fethedildi * İstanbul sizin için bütün şehirler için de güzide bir şehir gibi galiba… İstanbul’un yeri çok farklı. Fatih İstanbul’u almadan önce çok ince hesaplar yapmıştır. Padişah olduğunda güç blokları arasında dengeci bir padişah mı olacak yoksa otoritesi tartışılmayan bir lider mi olacaktı. Çelebi Mehmet bunun sıkıntısını çok çekti. Fatih de bunun sıkıntılarını şehzadeliğinde yaşadı. Bunun için Fatih’in öyle şey yapması gerekiyordu ki, otoritesini herkesin kabul etmesi gerekiyordu. İşte bu anlamda yapılması gereken iş ise İstanbul’un fethi idi. Aynı dönemde Katolik dünyası da İstanbul’u ele geçirmek üzere idi. Bu anlamda İstanbul’un fethi aciliyet arz ediyordu. Öyle ki, Katolik dünyasının baskısı üzerine Ayasofya’da Katoliklerle Ortodokslar birlikte ayin yapmışlardı. İşte bu dönemde Başbakan olan Lukas Notaras’ın ‘İstanbul’da Latin serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim’ sözü bu çatışmadan doğuyor. Bu ayrıntıları bilmeyince Bizans’ın İslamiyet’e çok hayırhah bir gözle bakıyorlarmış izlenimi ortaya çıkıyor ki, bu işin aslı böyle değildir. Bu siyasi bir kozdur. Gerçekten Notaras ve daha sonra patrik olan Gennadius, ayrılıkçı bir çizgi izlediler. *Katolikler de İstanbul’u almak üzereydi… Yani Fatih hızla Katolikleşen bir İstanbul’a girmişti. Biz Ayasofya’yı aldığımızda da bakımsız bir halde idi. Tarihçiler bunu böyle yazıyorlar. Demek ki birincisi Osmanlı bünyesinde siyasi bir sorun var. İkincisi Bizans o dönemde Osmanlı toprakları arasında dışarıdan yardım almaya çalışan bir ur gibi yabancı unsur idi. Bir de Selanik tecrübesi vardı elimizde. Bizans imparatoru Selanik’i savunamayınca Venedikliler’e vermişti ve biz Bizanslılardan daha kolay alabileceğimiz Selanik’i çok kanlı savaşlar sonucunda Venedikliler’den alabildik. İstanbul’da Venedik ittifakının eline düşmek üzere. 19-20 Nisan en bunalımlı günler. Venedikliler bu tarihte 3 tane gemiyi Haliç’e getiriyor ve Osmanlı onlara bir şey yapamıyor. Bu Fatih ve çevresinde moral bozukluğuna neden oluyor. Ayrıca Macar Kralı karadan ordu göndermek için hazırlık yapıyor. Eğer böyle bir saldırı olursa Osmanlı ordusu Topkapı surları ile Macar Ordusu arasında sandviç olacak. Yani çok sayıda risk alınıyor. Ben Fatih’in “Ya İstanbul beni alır ya da ben İstanbul’u” sözünü tam da bu noktada söylediğini düşünüyorum. Öyle bir noktada ki, geri çekilse saltanat da elinden gidecek ve zor durumda kalacak. Bir de İstanbul’u almaya için hiçbir zaman bu kadar yakın olunamamıştı. Bu moral bozukluğu anında Molla Gürani ve Akşemseddin gibi hocaların Fatih’e verdiği moralin anlamı çok büyük. Ayrıca Fatih, tek bir plan ile saldırmıyor İstanbul’a. Cebinde B planı da var. Venedik gemileri Haliç’e gelince Fatih de gemileri karadan yürüttü. İstanbul’a sadece Topkapı’dan şehre girildiğini biliyoruz. Ama İstanbul’a Haliç’ten üç yerden daha girildi. Böyle olunca Bizans kuvvetleri dağıldı ve güç bölünmüş oldu. İstanbul kelepçe gibi sarıldı. Bu kuşatma Fatih’in ve kurmaylarının tasarım yeteneğini ve strateji okuma becerilerini okuma ortaya koyuyor. İstanbul kendisi simgedir * Bugün şehrimizin haline ne demeli… Ben o kısma hiç girmeyeyim. 2005 yılında İstanbul’da Dünya Mimarlar Kongresi’nde İstanbul’a simge aranıyor ve bu konu konuşulurken. Kadir Topbaş, dev bir Mevlana heykeli yaptıralım önerisini getiriyor. Dünyaca ünlü Mimar Peter Eisenman iki şey söylüyor: ‘İstanbul başlı başına bir simgedir ve dünyada simgeye ihtiyacı olmayan bir tek şehir varsa orası İstanbul’dur. Eğer illa ki simge aranacaksa da, ben hep Ayasofya’yı düşünmüşümdür. Çünkü İstanbul’un en güzel eseri olarak öğretildi bize. Ama geldim gördüm ve çeşitli açılardan baktım ve İstanbul’un simgesinin Sultanahmet olması gerektiğine karar verdim” diyor. Sultanahmet, Ayasofya’ya bir cevaptır ve bu cevabın verilebilmesi için tam 150 yıl beklendi. Osmanlı olaylara aceleci yaklaşmıyor. Süleymaniye’nin Haliç’in yapısına uygun yapısı ayrı bir güzeldir. Baktığınız zaman iki minare alçak iki minare yüksek. Yoksa ecdad bunları eşit yapamaz mıydı. Tabi ki, yapabilirdi. Ama bulunduğu tepenin topoğrafyasına uyum sağlıyor. Yüzyıllardır bu eserlerin güzelliğinden büyülenmeyen kalmıyor. İstanbul fethedildiğinde Batı’lılar eyvah İstanbul barbarların eline geçti diye korkuyorlar. Ama 150 yıl sonra şehri yeniden gördüklerinde İstanbul’a bakmaktan kendilerini alamıyorlar. Ecdad var olanları koruyor ve üstüne bambaşka bir şehir inşa ediyor. Bu önemli bir hadise. * Siz son kitabınızın ismine “Gül’ün Fethi, Fatih Sultan Mehmed” ismini vermişsiniz. Bu ismin özel bir anlamı var mı? Gül Peygamber efendimizin(sav) remzidir. Mesela Lale ekiyorlar ama ben laleyi çılgınlık olarak görürüm. Lale yerine gül ekilseydi bence daha kalıcı, güzel ve anlamlı olurdu. Lale devrinden bence ders alınmalı. O dönemde Gül’ün yerine Lale’yi ikame etmeye çalıştılar. Bir Batı’lı yazar Patrona isyanını Gül’ün lale’ye isyanı olarak tanımladı. Ben bu tanıma katılıyorum. Çünkü Lale insanın aklını başından alan çıldırtan bir şey. Gül tarafından fethedilen bir şehir anlamını versin diye bu ismi kullandım. Kitabın büyük ve manevi bir fetih boyutuna yönelik bir çaba olarak okunmasını istiyorum. O boyutu elimden geldiğince kuvvetli bir şekilde ortaya koymaya çalıştım. Fatih’in annesi konusunda üretilen bir takım asılsız iddialara cevap verdim. Yani özet olarak ‘Fatih İnşallah bizi de fetheder.’ Gemilerin karadan yürüdüğü kesindir * Bu gemilerin karadan yürütülmesinin doğru olmadığını iddia edenler var. Ağzı olan konuşuyor. Bu kadar parça geminin bir günde yürütülemeyeceğini söylüyorlar. Peki, bu 1 günde diyen kaynaklar kime aittir. Bizans kaynaklarına aittir. Hiçbir Bizans kaynağı bunu söylemez. Çünkü Bizanslılar sadece bakış açılarına göre konuşuyorlar. Onlar bir sabah uyandılar gemileri gördüler. Hiçbir Osmanlı kaynağı 1 günde bilgisini yazmaz. Çünkü hazırlık aşamalarını bilmektedirler. Osmanlı kaynaklarını bir kenara bırakıp Bizans kaynaklarına itibar edilmesini doğru bulmuyorum. Ben yürütülen güzergâhı buldum. Bu gemilerin ben bir miktar dere vadisinden geçirilmiş olduğunu ve derenin bittiği yerden karadan yürütüldüğünü düşünüyoruz. Bunu İstanbul Üniversitesi’nden Feridun Emecan hoca da destekliyor. Bununla ilgili üçüncü bir konu bu uygulama bize yabancı bir uygulama değil. Aydınoğlu Umurbey Moro Yarımadası’nda gemiler kalaslar döşenerek 11 km içeriye taşınmıştır. 1420’lerde bir beyin başardığı bir şeyi Fatih’in yapamaması düşünülemez. Yine Fatih Belgrad kuşatmasında da Fatih bu yöntemi kullanmıştır. Tarihin içinde bunun örnekleri vardır. Sadece Fatih’in yaptığının farkı o gemileri tepeye çıkarmıştır. Diğerleri düzdür. Ulubatlı Hasan ile ilgili de bir tane yabancı kaynak var. Bunun için de hiçbir tarihçi bunu reddedemez. * Fatih Sultan devleti de yeniliyor değil mi? Evet. Orduyu, idari yapıyı, hazineyi ve eğitim yapısını her şeyi adeta ikinci bir kurucu gibi devleti yeniden dizayn ediyor. Belki de Fatih’i diğer padişahlardan ayıran tarafı kendine güveni ve açıklığıdır. Hem geleneklerine bağlı hem de yeniliklere çok açık. Sadece Fatih Külliyesi bile kültürel bir başarıdır. Orası adeta bir eğitim kampüsü gibidir. Fatih 1463 yılındaki vakfiyesinde, ‘Cihad-ı Asgar’dan Cihad’ı Ekber’e müracaat ediyoruz’ diyor. Yani ‘İstanbul’u fethettik ama bundan sonra yapacaklarımız yanında bu bile küçük kalır’ demek istiyor. Fatih bir şey daha diyor: “Bir insanın başarabileceği en büyük iş bir şehir kurmaktır. Bu zor ve karmaşık bir iştir. Ama daha önemlisi içindeki insanları erdemli, ahlaklı mutlu etmek de önemlidir. İçeride yaşayan insanların kalbini de bayındır kılmak lazım” Fatih işte böyle bir liderdi. * Fatih’e göre İstanbul’un fethi sadece mekân fethi değil… Aynen öyle. Bizim İstanbul’un fethinden anladığımız şey ile Fatih’in İstanbul’un fethinden anladığı aynı değil. Biz İstanbul ne olursa olsun alınmalıydı ve alındı diye bakıyoruz. Ama o kadro İstanbul’un fethini bile küçük cihad olarak görüyor. Eğer Fatih’in fetihten sonra yaptıklarını görmezsen, İstanbul’un fethini Fatih’in en büyük başarısı olarak göreceksin. İstanbul’da daha yangınlar söndürülürken ve ölüler yerden kaldırılırken, Zeyrek’te eğitim faaliyeti başladığını görürseniz, fethin farklı bir anlam için yapıldığını anlarsınız. Fetih bir başka bir şey için yapılmış diye düşünmeye başlıyorsunuz. O kadro İstanbul’un fethini, “Madem ki, Efendimiz İstanbul’un fethedilmesini istemiş o zaman burada kastedilen mekan fethi değildir. Burada başka bir şey kastediliyor. Bu fetih bize büyük fethin yolunu açacak bir küçük fetih olmalı diyerek bu başarının arkasını getirmişler” * Fatih’in şehre bakışı da çok farklı… Fatih Sultan şehri fethettikten sonra Ayasofya’da Namaz kılıyor ve Ayasoya’nın kubbesi’nden şehre baktı. Şehrin bakımsız halini görünce üzülür ve şöyle der: ‘Bu şehre Peygamber Efendimizin dinin mensuplarının eli buraya değmemiş. Değseydi bu hale düşmezdi’ Fethettiği şehre ilk bakışta şehri bu söylem üzerinden okuyan bir insanı çok olgun biri olarak beklerseniz. Ama bu sözü söyleyen kişi 21 yaşında. Ben bu bakışı çok önemsiyorum. ÇARŞAMBA SÖYLEŞİLERİ/Mustafa Canbey/MİLLİGAZETE 6月3日 SUDANLI ÜNLÜ DÜŞÜNÜR TURABİ İLE RÖPORTAJ: "ERBAKAN BATI İÇİN HER ZAMAN TEHDİTTİR."Sudanlı dünyaca tanınmış Müslüman düşünür Hasan Turabi, Sudanlı meşhur âlim Şeyh Hammad Turabi'nin (18. yüzyıl) torunlarındandır. 1932’de Kessele’de doğdu. İslam'ı çok küçük yaşlarda babası Şeyh Abdullah Turabi’den (30 yıllık kadı idi) öğrendi. 1957'de mastır için Londra'ya gitti. Doktorasını Sarbonne'da yaptı. Döndüğünde Hartum Üniversitesi Hukuk Fakültesi dekanlığını yürüttü. Sudan’da İslami hareketin bir lideri olarak, İslam'ı gündeme sokmak için hükümet karşıtı birçok kampanya başlattı. Bazı isim ve form değişiklikleriyle hareketi idare etti. 1970 yılında tutuklandı. Bundan sonraki 7 yılını bazen mahkûm olarak, bazen dışarıda geçirdi. 1989 yılında Sudan’da gerçekleşen İslami devrimin mimarı olarak anıldı. 1999 yılına kadar Sudan Millet Meclisi’nin başkanlığını yapan Turabi, daha sonra Ömer el Beşir yönetimiyle yollarını ayırdı. Beşir’e olan muhalefeti sebebiyle sık sık cezaevine giren ve ev hapsinde tutulan Turabi, şu an Sudan Halk Kongresi isimli hareketin liderliğini yapıyor. Arapça, İngilizce, Fransca bilen Turabi, geçtiğimiz yıl Almanca öğrenmeye başlamış ve birkaç ay içinde Almanca 500 sahifelik bir sözlüğü ezberlediğini söylüyor. Sayın Turabi öncelikle bize Sudan’ın tarihinden kısaca bahseder misiniz? Sudan çok kadim medeniyetleri bağrında barındıran bir ülke. Araplarla İslam ile şereflendikten sonra buraya İslam’ı yaymak için geldiler. Ardından Afrika kabileleri ile iç içe geçtiler. Onlardan etkilenen yerli halk kendi lisanlarını terk edip Arapça konuşmaya başladı. Ta ki sömürgecilik kıtaya uğrayıncaya kadar. Geçmiş dönemlerde Mısır ve Kuzey Afrika’nın tamamına Sudan deniliyordu. Sudan “Siyahlar ülkesi” manasına gelmektedir. İslam’ın gelişinden sonra bu bölgede farklı beylikler ve özerk yönetimler oluştu. Bu özerk yönetimler arasında en büyüğü Darfur Sultanlığıydı. Bu Müslüman beyliklerin tümünün Osmanlı Devleti ile ciddi ilişkileri vardı. Bu özerk yönetimlerin oluşturduğu bölgeye 18. yüzyıldan itibaren sömürgeciler gelmeye başladı. Darfurlular,
Osmanlı’ya olan bağlılıklarının da vermiş olduğu inançla İngilizlere
karşı mücadele etti. İngilizler, Osmanlıya bağlılığını ilan eden Sultan
Ali Dinar ile savaştı ve onu şehid etti. 10-20 yıl sonra Darfur da
Sudan’a katılmış oldu. Böylelikle Darfur Sultanlığı ortadan kalkmış
oldu. Darfur’un Osmanlı Devleti ile olan yakın ilişkilerinden dolayı,
İngilizler bu bölgenin gelişmemesi için ellerinden geleni yaptı.
Yapılan baskılar sonucu bölge insanı en temel gereksinimlerini dahi
karşılayamaz hale geldi. Tekrar söylemek gerekirse, bu baskıların temel
sebebi Darfur-Osmanlı yakınlığından kaynaklanmaktaydı. Eğitim
noktasında Darfur’daki tüm yetkiler Hıristiyan Misyonerlere verilmişti.
Bu konuda çalışma yapmak isteyen Müslümanlar engellenmekteydiler. Bugünkü Sudan'da İslami hareket nasıl başladı? Bildiğiniz gibi bu bölge İngiltere ve Mısır tarafından işgal edilmişti. Bölgenin yönetimini birlikte yürütüyorlardı. İngilizlerin bölgeden ayrılmasıyla Mısır bölgenin kontrolünü eline geçirmeyi düşünüyordu. Ancak istekleri gerçekleşmedi. 1956 yılında Sudan bağımsızlığını kazandı. İngiliz döneminde bastırılan İslami kurumlar tekrar ortaya çıktı. İran İslam Devrimi’nin ardından tüm dünyada olduğu gibi Sudan’da da ciddi bir İslami uyanış başladı. Sudan’daki asıl İslami uyanışın İran devriminin hemen ardından başladığını söyleyebiliriz. Bu uyanış Müslümanların sosyal alanda yükselmelerine, itibar ve iktidar sahibi olmalarına giden yolu açmıştı. Müslümanlar tam idareye gelecekleri bir zamanda yapılan baskılarla yeniden aşağı çekildiler.
SUDAN İKİNCİ BİR YUGOSLAVYA OLABİLİR Ülkedeki sıkıntıların ana sebebi nedir? Sudan,
2.500.000 km2’lik toprak alanı ile dünyanın en büyük ülkelerinden
biridir. Ülkede yer alan birçok farklı etnik grup kendi
bağımsızlıklarını kazanmak için seslerini yükseltmeye başladı.
Gösterilerle başlayan bağımsızlık hareketleri, karşılıklı savaş
ilanlarına kadar sürdü. Bu bağımsızlık mücadeleleri hâlâ devam
etmektedir. Eğer bir çözüm yolu bulunmazsa Sudan’da ikinci bir
Yugoslavya vakıası yaşanması imkânsız değildir. Sudan’ın
güneyinde yaşanan sorunun biliyorsunuz. Eskiden güneydeki Müslümanların
sayısı Hıristiyanlarınkinden çok daha fazlaydı ama zaman ilerledikçe
Müslümanlar orada azınlık durumuna düştü. Çünkü Hıristiyanlar sosyal,
kültürel, siyasal ve iktisadi alanlarda Batı ülkelerinden sınırsız bir
destek almakta. Güney’de de çoğunlukla Arapça konuşulmakta lakin yüksek
sosyal sınıftan olan insanların çoğu İngilizce konuşmakta. Tüm bu
saydığımız sebeplerden ötürü Güney şuanda yarı müstakil bir devlet
görünümünde. Bildiğiniz gibi 3-4 yıl sonra Güney’de bir referandum
olacak ve bu referandumun sonucunda Güney’in Sudan’dan ayrılıp,
bağımsız bir devlet olma olasılığı çok yüksek. Böyle bir neticede
ortaya çıkabilecek yeni devletin karşılaşacağı en ciddi sorun, bu
devletin denize kıyısı olmayışı olacaktır. Ülke toprakları
tarıma elverişli olmasına rağmen ekilmiyor. Bunun nedeni ise ülke
halkının genelinin çoban olmasından kaynaklanıyor. Tarımdan
anlamadıklarından bu verimli topraklarla ilgilenemiyorlar. Geçmiş
dönemde sadece bazı bölgelerde pamuk ekilmekteydi. İslam devrimi
gerçekleştirildikten sonra topraklarda başla hangi ürünlerin
yetiştirilebileceğini öğrenmek için çeşitli araştırmalar yapıldı. Bu
araştırmalarda bölgenin petrol kaynaklarının farkına varıldı. Şuanda
Malezyalılar ve Çinliler Sudan petrollerini işlemektedir. Dış güçlerin Sudan ile uğraşmasının neden petroldür diyebilir miyiz? Evet,
lâkin o nedenlerden sadece biri. Asıl neden ise Sudan’da yükselen
İslam’ın güçlü sesi idiydi. Sudan’da gerçekleşen İslam devriminin
ardından komşu ülkelerle ilişkilerimiz gelişti. 9 komşu ülkemiz vardı
ve bunların hepsinde İslam’ın etkisi ilişkilerimiz sayesinde gelişmeye
başladı. Komşu ülkelerde hem İslam yayılıyor hem de Arapça konuşanların
sayısı her geçen gün artıyordu. Hele iktisadi bir gelişme olursa tüm
komşu ülkelerin Sudan’dan etkilenmesi kaçınılmaz hale gelecekti. Sudan
sahip olduğu tüm bu özelliklerden ve konumlandığı bölgenin stratejik
öneminden dolayı batı tarafından hep baskı altında tutuldu. Sudan’daki İslam devrimi hedefine ulaştı mı sizce? Osmanlı
Hilafetin çöküşünün ardından uzun bir dönem tüm dünyada Müslümanlar,
yeni bir İslam modeli nasıl oluşabilir? kabilinde sorular kendilerine
yönelttiler. Sudan’da 89 devriminden sonra tüm bu soruları tecrübe etme
imkânı bulduk. İslami bir yönetim sistemi oluşturmaya çalıştık. Fakat
birçok ülkede olduğu gibi Sudan’da da ordu İslami bir yönetim
istemiyordu. Batının ve bazı Müslüman ülkelerin baskısı sonucu
Sudan’daki İslami yönetimin sağlıklı bir ilerleyişi olmadı. Baskı
uygulayıcılarının istemedikleri bir diğer şey ise Şura Sistemi idi.
İslam Devletindeki şura sistemi, toplumun tüm kesimlerinden
katılımcılar içermekteydi. Böyle bir sitemin uygulamaya konması askerin
istemiş olduğu, tek bir elde toplanan baskıcı yönetim sistemini ortadan
kaldıracağından iktidara sahip olan Müslümanlar askeri darbeye maruz
kaldı. Sudan’da çok fazla etnik grup var mı? Başta
da belirttiğimiz gibi, Sudan birçok farklı kavimden oluşuyor. Bu
yetmezmiş gibi Sudan’a komşu ülkelerden, ülkelerini terk etmek zorunda
kalan tüm Müslümanlar sığınıyor. 70’lerde Eritre ve Etiyopya arasıda
yaşanan sorunlardan dolayı hem Eritreli hem de Habeşistanlı Müslümanlar
buraya akın etti. Kongo ve Çad’dan kaçıp gelenler yine Sudan’a sığındı.
Sudan muhtelif kavimler içerdiği için de, dışardan gelen mülteci
kavimlere kapılarını hep açık tutmuştur. Bunun yanı sıra dünyanın
birçok ülkesinde de Sudanlılar yaşamaktadır. Mesela İngiltere’de
yaşayan Sudanlı doktorların sayısı Sudan’da yaşayanlardan daha çok.
Aynı şekilde yurt dışında yaşayan mühendis, öğretmen ve birçok farklı
alanlarda uzmanlaşmış Sudanlıların sayısı, burada yaşayan aynı
nitelikteki insanlardan çok daha fazla. MÜSLÜMANLAR TASAVVUFU YENİDEN DÜŞÜNMELİ Sudan’da yaşanan ayrılıkçı mücadelelerin nedeni nedir? Sudan’da
eskiden bütün halkları birbirine bağlayan bir tasavvuf ekolü vardı.
Tasavvuf uzun yıllar birleştirici bir unsur olarak var oldu. Ancak
zamanla İslam’ın diri ruhu yerini maddi âleme bıraktı… Bu yeni âlem
zihin dünyamızdan tüm yaşantımıza sirayet etti. Maddeye verilen değer
giderek arttıkça, farklı bölgelerde farklı kabileler arasındaki
ilişkiler de sekteye uğramaya başladı. İdareye sahip olanların da
maddeye verdikleri önemin artması, diğer kabilelerin, yönetimi ve
ekonomiyi elinde bulunduran kesime olan isyanlarını körükledi. Şuanda
Sudan’da yaşanan sorunların temel nedeni budur. Ayrıca Arap ülkelerine
bir bakın; birçoğu aynı dili konuşmalarına, aynı etnik kökenden
gelmelerine ve Müslüman olmalarına rağmen şuan tek bir güç değiller ve
küçük devletçikler halindeler. Bunun nedeni de maddiyat değil midir? Müslümanların aralarına ayrılık tohumları ekmek için ortaya çıkarılan en tehlikeli fitneler, Müslümanların sahip oldukları faklı mezhepler üzerinden ortaya atılmaktadır. Bu oyunlar son zamanlarda Şii ve Sünni Müslümanların aralarını açmak için oynanmaktadır. Ben şahsen mezhepçiliği savunmuyorum. Çünkü Efendimiz (sav)’in de bir mezhebi yoktu. Ayrıca bugün Irak’ta Şii ve Sünni Müslümanlar arasında ortaya çıkartılmak istenin fitneyi biliyoruz. Ben şahsen İslam’ı çıkarı gözetiliyorsa varım, yoksa mezhep eksenli bir şeyler yapılıyorsan o tür işlerden beriyim. TASAVVUF RUHU MUHAFAZA EDİLMELİYDİ Tasavvufun birleştirici unsuruna dikkat çektiniz. Bunu biraz daha açar mısınız? Tasavvufun
17. ve 18. yüzyılda oynadığı birleştirici öğesini bir inceleyin. Bu
sadece Sudan’da değil sizin topraklarınızda ve tüm İslam coğrafyasında
da öyleydi. Osmanlıda birliği Nakşiler ve Kadiriler sağlıyordu. Asya’da
yine Çiştişler, Nakşiler ve Kadiriler bunun öncülüğünü yapıyordu.
Afrika’da sömürgeciliğe karşı direnen Mehdi ve Senusi hareketindeki
ruhda da bu vardı… Lakin son asırdaki İslami hareketler tasavvufa karşı
savaş açtı. Bence burada stratejik olarak büyük bir yanlışlık yapıldı.
Tasavvuf’taki hurafeler ve yanlış inançlar elbette kabul
edilmeyebilirdi lakin ondaki ruhu muhafaza etmeliydik… Son asırdaki İslami hareketlerin sorunu neydi sizce? Bu hareketlerde, İslami tedeyyün ilk başta bir hamasetle, bir coşkuyla başlıyor. Sosyal hareketlerin tümünde ilk başta hep slogancı bir söylem, hamaset ve tepkisellik vardır. Ancak bu eylemleri yönlendirmesi gereken fikri bir alt yapı mevcut değilse, bunlar kötü sonuçlar doğurabilir. Bizim dinden, sanattan, ekonomiden, siyasetten anlayacak insanlara ihtiyacımız var. Hayatın her alanında etkin olacak Müslümanlara ihtiyacımız var. Bu konuya ilişkin olarak Afganistan örneğini verebiliriz. Ruslara karşı mücadele etmiş, cihad coşkusuyla yanan insanlar Rusları kovduktan sonra “nasıl hükmedeceklerini”, “idareyi nasıl yönlendireceklerini” bilmiyorlardı. Böyle olunca birbirleriyle mücadele etmeye başladılar ve bir kaos ortamı oluştu. Aynı şey Cezayir’de de vuku buldu. Fransızlara karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesinde bir milyon şehid verdiler ve 1962’de bağımsızlıklarını kazandılar. Fakat idari noktada yeterli olmadıkları için iktidarı kaybettiler.
“TERÖRİZM” BAHANESİYLE İSLAM İLE SAVAŞILIYOR Müslümanlara bu çağda düşen görev nedir sizce? Batı
Avrupa geçmişte İslam’la mücadele ettiği gibi farklı çıkar odakları da
kendi tekellerini genişletmek için birbirleriyle savaşmışlardı. Ama
şuanda bütün dünya “terörizm” adı altında İslam ile savaşmakta. Bunun
öncülüğünü kim yapıyor peki? Elbetteki Amerika. ABD, Batının İslam ile
olan mücadelesinde başı çekiyor. ABD batıyı bilen, batı lisanını
konuşan, onların anlayabileceği şekilde İslam’ı anlatan, İslam
ekonomisinden bahseden düşünürleri çok daha tehlikeli bir düşman olarak
görüyor. İslam’ı şekli ibadetlere indirgeyen ve kendisiyle işbirliği
içine girebilecek tarzdaki Müslümanları örnek olarak gösteren Batı,
İslam toplumunda ırkın öneminin olmadığını söyleyen, İslam devlet
nizamını savunan, Müslümanları düşünmeye ve mevcut statükolara karşı
koymaya teşvik eden fikir adamlarını ise kendi için en büyük düşman
bellemektedir. Burada bir hatıramı zikretme istiyorum.
Sudan parlamento başkanı iken ABD’ye davet edilmiştim. Amerikan
kongresinde konuştum. İslam üzerine yaptığım konuşma birçok kişiyi
etkiledi. Benim ABD’deki konuşmalarımdan rahatsız olan Amerikan
idaresi, çok iyi karate bilen birisini beni öldürmesi için
görevlendirdi. Sudan asıllı olan karateci ABD’de bir İslam vakfın
toplantısında çıkarken güvenlik güçlerinin gözü önünde hem de resmi
davetli olmama rağmen sert bir yumruk attı ve beni yere serdi. Birçak
tekmeden sonra da beni öldü diye düşünerek bırakıp gitti. Ama Allah’a
hamd olsun ben kurtuldum. Şimdi bana vize vermiyorlar, Amerika’ya
girmeme izin vermiyorlar. Kendilerince beni terörist göstermeye
çalışıyorlar… Onlarda çok iyi biliyor ki benim terörizmle hiçbir
ilişkim yok. Tek hedefim var, o da İslam’ı savunmak. Anlatmak istediğim şu: Tohumu ekersiniz, onun önce yeri yarıp çıkması lazım, daha sonra da üzerindeki kabuğu yarıp çıkması lazım. Birisi gelip tekmeyi basıp o küçükken ezebilir. Medeniyetler de böyledir. Topraktan çıkmaya başladığı sırada birisi gelip onu ezebilir, tekrar çıkmaya çalıştığında yeniden birisi onu ezebilir. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. İslam medeniyeti ortaya çıkarken bir tarafta Farslar vardı, bir tarafta Bizans vardı ve diğer tarafta da müşrikler vardı. Daha küçükken ezmeye çalıştılar ama İslam yeryüzüne yayıldı. Yani yeryüzünde Allah’ın bir Sünnetullahı vardır. Bugün Avrupa, Hıristiyan olduğunu söyler ama orda din yoktur bence. Bu din sadece kimliktedir, insanlar dini bildiklerinden dolayı o dine mensup olduklarını söylemezler. Bugün yeryüzünde tek bir din kalmıştır, o da İslam’dır. İslam’ı insanlığa sunmak ise sözle, kelamla olacak bir şey değildir, bunu ancak örneklikle sunabiliriz. İnsanlara tesir edebilmek için her alanda örnek teşkil edecek oluşumlara sahip olmamız gerekmektedir. Ahlâkı önceliklememiz gerekiyor. Ben İslam’ın geleceğini çok iyi görüyorum. Bu noktada Müslüman bireylere düşen en büyük vazifelerden biri 3-4 farklı lisan öğrenmektir. Özellikle Türkler, Türkçenin yanı sıra Arapça, İngilizce ve Çinceyi dahi öğrenmelidirler. Bu dilleri bilmeliyiz ki muhatap aldığımız insanlarla iletişime geçip onlara bir şeyler verebilelim. Dilini bilmediğiniz bir hastayı nasıl tedavi edebilirsiniz? TÜRKİYE’NİN ÇOK MÜTEFEKKİRE İHTİYACI VAR Türkiye’yi de yakından takip ettiğinizi biliyoruz. Oradaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Biz Türklerin savaşçı bir millet olduklarını biliyoruz. Fakat bu savaşçı ruhun yerine fikir inşa edilmeli. Mesela Türkiye’de namaz kılanlar, İslami mücadele de yer alanlar çok ama kaç Müslüman mütefekkir var diye sorduğumda sayılarının çok az olduğunu öğreniyorum. Size yeni açılımlar kazandıracak, geçmişte Müslümanların yapmış oldukları hataları gösterecek, dini çok iyi bilen, İslami bir yönetimden, İslami ekonomiden bahseden çok nitelikli yazarlara ihtiyacınız var. Birkaç kişiyle bu işler olmaz. Türkiye’de böyle bir eksikliğin varolduğunu düşünüyorum. Türklerin neredeyse bütün dünyaya yayılmış olduğunu ve öz kimliklerini korumak için mücadele eden hamaset sahibi insanlar olduklarını biliyorum ama asıl önemli olan nitelikli mütefekkirlerin çok olmasıdır. Güzel insanlarınız çok ancak Arapça’nın yanı sıra batı dillerini bilen, İslami ilimlere vakıf ve dünyadaki gelişmeleri iyi bilen çok ama çok düşünürlere ihtiyacınız… Türkiye’deki Müslümanlar kanımca buna ağırlık vermeli… ERBAKAN BATI İÇİN HEP PROBLEM OLDU. Türkiye’nin eski başbakanı Necmettin Erbakan’ı yakında tanıyan birisiniz. Kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Erbakan
batı için hep bir tehdit, hep bir problemdir. Neden? Çünkü Batı ne
yaparsa yapsın, Müslümanların onların çarklarında erimemesi için İslam
dünyasına hemen bir alternatif oluşturuyor. Küresel güçlerin dünya
üzerindeki egemenliklerini ebedileştirmek için kurdukları G8’lere
karşı, İslam ülkelerinin tamamını tek bir çatı altında toplayarak,
dünyanın tüm sömürülen coğrafyalarındaki haksızlıklara son verecek
D8’leri ortaya çıkartmıştır. Elbette batı için böylesine büyük bir
tehdit teşkil eden birinin başına sorunlar gelecektir. Müslümanlara
düşen ise, karşılaştıkları sorunlar ne kadar büyük olursa olsun
Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek ve tavizsiz bir şekilde
mücadelelerine devam etmektir. Son olarak, Türkiye-Sudan ilişkileri istenilen noktada buluyor musunuz? Geçmişte
Mehmet Ali Paşa bu konuda olumsuz bir yön ihtiva ediyor. Mehmet Ali
Paşa’nın Sudan diyarına getirmiş olduğu ahalinin Türklerden
oluşmadığını, Fas taraflarından gelen Araplardan ve bunun dışındaki
farklı kavimlerden oluştuğunu biliyoruz. Bu davranışlar Sudan halkının
Mehmet Ali Paşa’ya sempatiyle bakmalarını engellemiştir. Son dönemlerde
ise Türkiyeli işçi ve iş adamlarının Sudan’a geldiklerini biliyoruz.
Özellikle Türkiyeli mühendislerin Sudan’daki varlığından ve Türk
Şirketlerinin Nil Nehri üzerine inşa ettikleri birkaç köprüden
bahsedebiliriz. Sudanlıların içlerindeki Osmanlı sevgisi, bugün ülkenin
kapılarının Türk yatırımcılara sonuna kadar açılmasına sebep olmuş
durumda. Son zamanlarda Sudan hükümeti ile Çin arasında çok
yakın ilişkilerin varlığından söz edebiliriz. Özellikle Batılı
kurumların Sudan ekonomisinden diskalifiye edilmesi için birçok alanda
Çin ile yapılmış olan anlaşmalar mevcut. Türkiye’nin de Sudan’daki
yatırımlarını arttırmasından yana olduğumuzu belirtmeliyim. İngiliz işgali döneminde Sudan’la Türkiye’nin ciddi ilişkileri yoktu. Fakat Sudan, Osmanlı döneminden süre gelen sevgi ve dostluk duygularını Türkiye’ye karşı da hep hissetmiştir. Ama İngilizler Sudan’ın Türkiye olan meylini hep engellediler. Sudan’da İslam devrimi sürecinde Türkiye ile ilişkiler oldukça donuktu, fakat iki ülkede de yaşanan bazı değişikliklerin ardından, Sudan ve Türkiye arasındaki siyasi ilişkiler gittikçe ilerlemekte. _TIMETURK_
6月2日 "RUZİ NAZAR" İLE RÖPORTAJ.Tugrul Keskingoren: Ruzi bey bizi kabul ettiginiz icin cok tesekkurler, umarim sagliginiz iyidir. Ruzi Nazar: 21Ocak'ta 91 yasina girecegim,. Bildiginiz gibi bu yasta sagligin cok iyi olmasi beklenemez. Keskingoren: Gazeteci Guler Komurcu Aksam gazetesinde Irfan Ulku'nun yeni kitabi olan Buyuk Oyundaki Turk: Enver Altayli'dan bahsetti. Kitapta sizin Cemal Gursel'e donemin ABD elcisi ile birlikte cikarak, Alparslan Turkes ve arkadaslarini idamdan kurtardiginizdan bahsediliyor. Bu konu hakkinda ne dusunuyorsunuz dogruluk payi var mi? Ruzi Nazar: Insanlar bazen olaylari oldugundan fazla buyutuyorlar, bu konununda boyle oldugunu dusunuyorum. Sadece Amerikalilar degil, Almanlarda Cemal Gursel'i Turkes ve arkadaslarinin idam edilmemesi konusunda uyardilar.
Zaten Turkes ve arkadaslarini kursuna dizmek isteyen kisi daha sonra
Milli Birlik Komitesi ile fikir ayriligina dusen Cemal Madanoglu'ydu.
Madanoglu Kurt asilliydi ve Turkes'ten hoslanmiyordu. Turkes 27 Mayis
darbesinden sonra Adnan Menderes'i Isvicre'ye gondermek istedi, fakat
Madanoglu ise buna karsi cikti. Keskingoren: Turkes ile ilk ne zaman tanistiniz? Ruzi Nazar:
Turkes ile ilk defa Amerika'da Washington'da tanistik o donem Turkes
NATO subayi olarak Washington'daydi ayrica havaci general olan Agasi
Sen'de Washington'daki Turk elciliginde calisiyordu. Keskingoren: Ruzi bey Turkiye'yi ve Turkleri sevenlerin yaninda ABD'de Turkiye'yi bolmek isteyenlerde var ve ben sahsen bunun ABD'nin bir devlet politikasi oldugunu dusunuyorum, kisisel olarak kisiler Turkiye'yi sevebilirler, fakat devlet politikasi tamamen Ulusal cikarlar uzerine kuruldugundan bu politikanin ciddi devletlerde kisilerin sahsi duygu ve dusunceleri ile karistirilamayacagi gorusundeyim. Mesela sizin teskilattan arkadasiniz Graham Fuller her ortamda ve her yazisinda Turkiye'nin aleyhine yazilar yaziyor ve yazilarinda PKK'yi destekliyormus izlenimi elde ediniliyor. Ayrica Turkiye'deki genel kanaate gore ABD'nin PKK'yi desteklendigi soyleniyor, siz ne dusunuyorsunuz? Ruzi Nazar: ABD'nin Turkiye'yi bolmek istedigi gorusune katilmiyorum bu cok yanlis bir gorus, boyle bir sey olduguna inanmiyorum cok sacma. Graham Fuller ise Turkiye'yi seven bir insan, fakat Turkiye'nin yanlislarini soyledigi icin sevilmiyor. Kendisi Turkiye'nin dusmani degil, sadece hatalarini elestiriyor. Keskingoren: Sizin Turkiye'de bulundugunuz yillar aslinda Turkiye'de ve dunyada bir cok siyasi olaya damgasini vurdugu yillar, 27 Mayis darbesi, Milliyetci ve Solcu hareketlerin yapilanmalari, soguk savasin en yogun yasandigi yillar ve Turkiye bu soguk savasin merkeziydi. Sizde goreviniz itibari ile bir cok olayin merkezinde gorunuyorsunuz. Hatta namebase adli bir internet sitesine gore Turkiye'deki Milliyetci ve Panturkist hareketlerden, Agca ve Papa operasyonuna kadar sizin isminiz merkezde gosteriliyor siz bu konuda ne dusunuyorsunuz? Ruzi Nazar: Soguk savas ne zaman basladi biliyor musunuz veya hangi olaylar uzerine? Keskingoren: Turkiye'de sizin geldiginiz yillarda soguk savasin catisma yerlerinden birisiydi, siz bir cok olaya tanik oldunuz ve bizzat icinde yasadiniz. Ruzi Nazar: 60 devriminden hemen once 1959
Aralik'ta Turkiye ye geldim, aslinda uzun sure kalmak icin gelmemistim
fakat sartlar benim on yil gibi bir sure kalmami sagladi. Ben
Turkiye'ye geldigimde siyasi vaziyet cok kotuydu. Bilhassa demokrat
parti ile CHP arasinda cok sorunlar vardi. Sonra CHP universilerde cok
etkiliydi. 1960 senesinin Mart ayinda her gun Ataturk bulvarinda
talebeler yuruyus yapiyorlar ve Demokrat Parti iktidarini
elestiriyorlardi. Ismet Inonu'yi oven sloganlar atiyorlardi. Turkiye'de
siyasi vaziyet gittikce kotuye gidiyordu ve kardes kani akacak gibi bir
ortam mevcuttu. Keskingoren: O Yilarda Ankara'da Turkes ile gorustunuz mu, cunku Alparslan Turkes darbenin kudretli albayi ve sizinde Washington'dan dostunuzdu? Ruzi Nazar: O sirada Turkes Gaziosmanpasa'da oturuyordu, fakat ben onunla o donem gorusmedim. Devrim oldu Turkes radyoda konustu. Iki hafta sonra bir pazar gunu ailem Almanya da bekliyordu bir tek ben Ankara'da bulunuyordum. Ankara'da pazar gunu oglen yemegi icin geldigim bir lokantadan cikarken Turkes'in uc kizi ile karsilastim. Bana Ruzi amca nasilsin neler yapiyorsun dediler, bende iyi oldugumu soyledim. Babalarini gorup gormedigimi sordular bende geleli iki uc gun oluyor hayir gorusmedim dedim. O gun beni alip Turkes'in yanina goturduler, Turkes o zaman basbakan mustesari idi, Ankara'da ilk defa Turkes ile o zaman gorustum. Keskingoren: O yillar devletin yeniden yapilandigi yillardi, bu asamada nelere sahit oldunuz? Ruzi Nazar: Evet, devlette bir degisim vardi. 1960 devriminden sonra eski adiyla Milli Emniyet olan MIT'de de degisim vardi. Turkiye acisindan cok degerli bir vatanperver olan Ziya Selisik milli emniyetin basina getirildi, zaten meshur Fuat Dogu'da onun bir ogrencisi gibiydi. Eski baskan Ahmet Celalattin Karasapan darbeden uc ay evvel Subat ayinda gorevinden alinmis yerine yardimcisi Selisik getirilmisti. Karasapan Ataturk'un kurtulus savasinda istihbarat muduru ve kurtulus savasinda silah kacirma islerini organize eden kisiydi. Selisik'i Cemal Gursel getirdi, Selisik ise daha sonra Fuat Dogu'yu MIT'in basina getirdi. Keskingoren: Irfan Ulku'nun son kitabindaki Enver Altayli ile nasil tanistiniz? Cunku o donemde Enver Altayli harp okulundaydi, daha sonra ise Turkes'in kasasi oldu, ve MIT ile calistigi iddia edildi. Ruzi Nazar: Sakircan Altayli, yani Enver'in babasi
Uzbekistan'in Namangan sehrindeki komunist teskilatinin genclik reisi
idi. Fakat komunist degildi, ailesi ise zengin oldugu icin, 1917
devrimi ile basina bir sey gelecegini dusunen Sakircan Afganistan
uzerinden Mekke'ye geldi ve daha sonra da Istanbul ve oradanda Adana'ya
yerlesip Uzbekistan gocmeni bir ailenin kizi ile evlendi. Sakircan'i ben cok onceden taniyordum, yani Enver Altayli ile tanismadan once. Keskingoren: Peki o yillarda sadece sag ve milliyetci kesimde degil solda da bir takim kisiler ile konustugunuz soyleniyor? Ruzi Nazar: Elbette, mesela Cetin Altan beni o donemde dostumdu, beni bir cok kisi ile tanistirdi. Kendisi vatanserver bir solcuydu. Hatta beni Kinyas Kartal ile tanistiran da Cetin Altan'di. O yillarda Dogu Perincek'in kurdugu Oncu gazetesine yardimci olan ve parasal olarak destekleyen Kinyas Kartal'di bende bu adam ile tanismak istedim, Cetin Altan ise beni tanistaracagini soyledi. Ben Rusca bildigim icin Kinyas adininda Rusca oldugunu biliyordum ve Kinyas Kartal'a bu ismi nasil aldigini sordum, o da 1912 yilinda Kiev'de bulunan Rus Harp Okulunu bitirdikten sonra ismini degistirdigini soyledi. Bir diger ilgi cekici tanismam ise Nazim Hikmet ile oldu, kendisi ile iki kere gorustum. Birincisi Viyana'da 1956 senesinde dunya gencler festivalindeki tanismam, digeri ise 1957 yilinda Misir'daki Kahire sehrinde oldu. Keskingoren: Ruzi bey Turkiye'de soguk savas doneminde belki de en onemli olaylardan birisi Abdi Ipekci'nin oldurulmesi ve dunyada ise Papa John Paul II'ye Mehmet Ali Agca tarafindan suikast yapilmasi idi. Sizin isminiz bu olaylar ile aniliyor, ne dusunuyorsunuz? Ruzi Nazar:
Ben Agca nin ismini o Papa'ya suikast girisiminde buunduktan sonra
ogrendim. Sonra olayi arastirdigimda Abdi Ipekci'yi oldurdukten sonra
hapise girdigini, bunu hapisten kaciranlarin Turk ordusu icindeki
solcular oldugunu ogrendim. Yani solcu genc subaylar Agca'yi hapisten
kacirip Lubnan'a gonderdiler. Agca Lubnan'dan Bulgaristan'a geldi ve
orada belli bir sure cok luks bir otelde kaldi. Keskingoren: Ruzi bey tabi cok karmasik iliskiler zinciri ve istihbarat orgutlerinin adeta birbirleri ile satranc oynadiklari dev bir carpisma alani, peki burada ABD'nin rolu ne oldu? Ruzi Nazar: Rus Menseviklerinden Martov 1917 Sovyet devrimi sonrasi New York'a gelir ve orada 1918 yilindan itibaren Rus Sozlugu basligi altinda bir gazete cikarirlar, bu gazete uzun yillar cikti su an hala yayinda mi bilmiyorum. Fakat Agca, Papa'yi vurunca bu gazete ilk defa, suikasttan bir kac ay sonra Agca'nin Andropov tarafindan kullanildigini yazdi. Bizim ise daha evvel KGB'de kripto uzmani olarak calismis, fakat desifre olmadan evvel Moskova'dan Almanya'ya oradadan da Amerika'ya getirdigimiz bir Rus dostumuz vardi. Hatta onun adi uzun donem gizli kaldi biz bu olaylar uzerine Papa'nin vurulmasindan ve menseviklerin New York'ta cikan Rus Sozlugu gazetelerinde cikan yazilardan sonra bu kisiyi Washington'da bulunan basin Klubunde konusturduk ve Andropov planina orada acikladi ve hatta o donemin gazatelerinde bunlari bulabilirsiniz. Tabi Turkiye'de Ugur Mumcu gibi yazarlar bu olayi bizim uzerimize yikmaya calistilar ve benim hakkimda Cumhuriyet gazetesinde haber yaptilar. Keskingoren: Ruzi bey biliyorsunuz Turkiye'de 2002 Aralik'tan itibaren Islami oldugu iddia edilen bir parti, yani Akparti iktidarda, Recep Tayyip Erdogan'da bu partinin baskani, eski Disisleri bakani Abdullah Gul ise tartismali bir secim sonrasi Cumhurbaskani secildi, siz bu konularda ne dusunuyorsunuz? Ruzi Nazar: Recep
Tayip Erdogan beni Istanbul belediye baskani iken yemege davet etti,
sayin Erdogan hakkinda ne kadar gerici de deseler ben ayni kanaate
oldugumu soyleyemecegim. Fakat Abdullah Gul hakkinda daha farkli
dusunuyorum, Gul'un esi Muhammad Salih'in esi ile dost, ve biliyorsunuz
Muhammad Salih, Uzbekistan Islami Hareketi lideri Tahir Yoldashov ile
Istanbul'da 1997 yilinda gorustu. Keskingoren:
Bugun Turk dunyasinda gelinen nokta itibari ile Uygurlara Amerikan
hukumetinin verdigi acik bir siyasi ve finansal destek var, soguk savas
doneminde Turk dunyasi ve Panturkism, Sovyetlere karsi bir silah olarak
kullanilmistir, benzer politikalar sizce bugun Cin'e karsi mi
uretiliyor? Keskingoren: Sizinde Bildiginiz uzere Uygur hareketi su an ABD tarafindan desteklenen Dalai Lama ve bagimsiz Tibet hareketi ile cok yakin ve gorusuyorlar, hatta Erkin Alptekin, bagimsiz Tibet hareketi Washington temsilcisi ile 1960'larin sonundan beri gorustugunu soyledi, siz ne diyorsunuz bu konuda? Ruzi Nazar: Dalai Lama ile Uygurlarin ilk gorusmesini Erkin Alptekin degil, Mehmet Emin Bugra baslatti. Mehmet Emin Bugra aslinda Sarki Turkistan'in lideri ve benimde dostumdu. Erkin Alptekin'in babasi Isa Yusuf Alptekin ise O'nun yardimcisi idi. Fakat Mehmet Emin Bugra vefat edince Isa Yusuf Alptekin lider oldu. Uygur Turklerinin durumu aslinda cok kotu belki de Turk toplumlari icinde en zor durumda olanlar onlar. Cunku Kultur devrimi Sarki Turkistan'i Cinlilestiriyor. Keskingoren: Ruzi bey konusmamiz icin tesekkur ederiz. Ruzi Nazar: Ben tesekkur ederim. KAYNAK:TUĞRUL KESKİNGÖREN/AÇIKİSTİHBARAT.COM RÖPORTAJ:"KENDİ KENDİNİ ONARAN BİLGİSAYARIN BABASI TÜRK OLACAK."NASA’nın uzay projelerinde kullanılacak kendini onaran bilgisayar sistemleri tasarlayan Yrd. Doç. Dr. Ali Akoğlu’yla yazılım ve donanım teknolojilerinin geleceği üzerine konuştuk. İşlemci sektörü son yıllarda çoklu-çekirdek modeli üzerine yoğunlaşıyor. Ne yazık ki yüksek fiyatlarına rağmen, yeni nesil işlemciler, oyun gibi uygulamalar hariç çok büyük bir hız farkı yaratamıyor. Örneğin, standart bir bilgisayar kullanıcısının, MS Office ve internet için dünyanın parasını verip 4-çekirdekli işlemcili bir bilgisayar alması boşuna bir yatırım olacaktır. Bu anlamda bilgisayar sektöründe bir sıkışmadan ve tıkanıklıktan söz etmek mümkün. Bu hafta içerisinde TIMETURK’te, “Türk araştırmacının büyük başarısı” başlığıyla duyurduğumuz Arizona Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Ali Akoğlu ile e-posta yoluyla söyleşi yapma imkânı bulduk. Bizleri kırmayan ve sorularımızı içtenlikle yanıtlayan Akoğlu, bilişim ve elektronik sektörünün trendleriyle ilgili önemli ipuçları verdi. Günümüzdeki programlama dillerinin dolayısıyla da uygulamaların donanımdaki hızlı gelişmenin ardında kaldığını söyleyebilir miyiz? Bir tür yazılım paradigması değişimi arifesinde mi bulunuyoruz? Bu aslında bizi seri düşünmeye zorlayan programlama dillerinin bir sonucu. Seriden kastım işlemcilerin birbirleriyle seri bağlı olarak kullanımı. İşlemci ve bellek hızlarındaki gelişmelere bakarsak ikisi arasındaki farkın her sene daha fazla açıldığını görürüz. Yani ne kadar hızlı işlemci tasarlarsak tasarlayalım, bellek hızı işlemci hızının gerisinde kaldığı sürece verim alamayız. Bu, bir bakıma, 3GHz’den 4GHz hıza erişmek için yapılması gereken yatırımın ve ona ayrılacak mühendislik zamanın ne kadar az geri dönüş getireceğinin de bir göstergesi. Bu nedenle artık Multi-Core adı verilen yeni çok çekirdekli sistemler ortaya çıkıyor. Bunun en güzel örneğini "IBM-Cell" işlemcisinde görebiliriz. IBM-Cell tasarımında 8 tane işlemci var. Bunu 16 hatta 32 yapabiliriz fakat işlemciler aynı anda çalıştığında harcanan güç inanılmaz yüksek. Bu tür yollar bize ancak geçici çözümler verir. Bizi seri yapıda düşünmekten uzaklaştıracak yeni modellere ihtiyacımız var. Genel olarak bilgisayar teknolojisinin en önemli sorunları nelerdir? Günümüz masaüstü bilgisayarlarında programlar çalışırken zamanın çoğu işlemci ile bellek arasında data transferiyle ve beklemesiyle geçiyor. İşlemci sürekli bellekten veri gelmesini bekliyor. Çünkü belleğin hızı işlemcininkinden çok daha düşük. Son 10 yılda bunu azaltmak ve önlemek için birçok teknikler geliştirildi fakat her bir yenilik işlemcinin üzerine ek yük getiriyor ve hantallaşmasına, daha çok güç harcamasına neden oluyor. Bu bizi daha çok seri yapıda bir dünyanın içine hapsediyor diye düşünüyorum. Ne kadar güçlü olursa olsun işlemciler, yazdığımız programlar hafıza ile arasındaki bilgi transferi ile vakit harcıyor. Bizi fonksiyonel düşünmeye sevk edecek programlama dilleri ancak bunu kırabilir. Bu düşünce tarzıyla yazılan programlar ileri seviyede paralelleştirilebilir. Tabi bu fonksiyonları koşacak devreler de onunla birlikte tasarlanmalıdır. Buna olanak sağlayan devrelerden bir tanesi Field Programmable Gate Array (FPGA) diyebiliriz. Bir algoritmadaki en çok tekrar eden işlemi yürütecek bir devreyi N defa kopyalarsak N defa hız kazanmak mümkün. Seri çalışan masaüstü bilgisayarlarında bu ancak bir yere kadar mümkün (Dual-Core, Quad-Core gibi makineler). Nasıl bir programlama düşüncesi gerekiyor? Sürekli tekrar eden işlemleri Lego bloğu olarak görüp, sonrasında algoritmayı ortaya çıkarmamızı sağlayacak programlama yaklaşımına ihtiyacımız var. Her bir Lego bloğunu sıfırdan yaratma usulüyle çalışan seri programlama dilleri bu yaklaşımın tam zıddında kalıyor. İç içe iki döngü düşünelim. Her bir döngü 10 kere çalışsın. Bu demektir ki 100 kere bu döngüler çalışacak. Bunların içinde yaptığımız işlem basit bir toplama olsun. Her bir toplama işlemi bir birim zaman harcasın. Masaüstü makinelerde bu toplam 100 birim zaman alacak demektir. Eğer iki tane makine yan yana koyarsam bu zamanı yarıya indirmek mümkün. Eğer yüz tane işlemciyi yan yana koyarsam bir birim zamanda işlemler tamamlanır. İste bizim seri dünyada paralelleştirmemiz ancak böyle mümkün oluyor. Ya da ayni işlemci içine toplama yapacak 10 tane ünite koyabiliriz hatta 100 tane ünite koyabiliriz ve yine bir birim zamanda işlemi tamamlarız (Dual-Core, Multi-Core vb.) . Fakat her program 100 tane ünite istemeyebilir. Belki kimi programların en fazla 10 tane ihtiyacı olacak. Bu durumda kalan üniteler çok değerli bir alanı işgal etmiş olacaklar. Hâlbuki ihtiyaca göre konfigürasyonunu değiştirebileceğimiz bir sistem, yerine göre 10 yerine göre 100 toplama işlemi yapabilecek şekilde çalışırsa algoritmanın ihtiyacına göre tek devrede paralelleştirmek mümkün. İşte FPGA bunu sağlıyor bize. “Field Programmable Array (FPGA)” kavramını biraz açar mısınız? Masaüstü bilgisayarlarında her türlü algoritmayı koşabiliyoruz işin güzel tarafı. Fakat işlemler, entegre devrelere göre hızları çok yavaş kalıyor. Entegre devreler de sadece ne için tasarlandıysa onun için çalışıyor. Yani her yeni görev (algoritma) için yeni bir devre tasarımı gerekir. Bu da yüksek maliyet demek. FPGA, işte bu iki dünya arasında bir köprü, iki dünyanın iyi taraflarını alıyor. Hem tekrar programlanabilir olması nedeniyle bir genel amaçlı işlemci gibi hem de entegre devreler gibi son derece yüksek performans verebiliyor.
ALİ AKOĞLU Hem genel amaçlı işlemciler gibi her programı koşabilen hem de entegre devreler kadar performans sağlayabilen iki kutup arasında bir orta yol diyebiliriz FPGA için. Aynı devreyi önce görüntü işleme amaçlı bir algoritma koşacak şekilde programlayıp sonra kriptoloji algoritması koşmak için tekrar programlayabilir ve her bir algoritma için masaüstü dediğimiz genel amaçlı bilgisayarlardan çok daha yüksek performans (hız anlamında) alabiliriz. Elde edilen hız FPGA devrelerinin kendiliğinden (doğal) paralel olmasından kaynaklanıyor. Fonksiyonel olarak tasarlanan bir algoritma için her bir fonksiyonu FPGA üzerinde kopyalayıp (N defa örneğin), N defa hızlı çalıştırmak mümkün. Hâlbuki seri işlemcilerde yahut genel amaçlı işlemcilerde bu ancak seri şekilde N defa bu fonksiyonu koşmakla mümkün. Tabi bu işlemciler birçok optimizasyonla geliyor fakat bunlardan elde edilen hızlandırma bizi sadece daha fazla seri yapıda düşünmeye sevk ediyor. NASA'da kullanılan teknolojilerin daha sonra günlük hayatımıza girmesi yeni bir şey değil. Projenizin son kullanıcı ve genel bilişim ve elektronik endüstrisine yansımaları nasıl olabilir? Nerelerde kullanılabilir? En kısa vadede uygulama olarak otomotiv sektörünü görüyorum. FPGA bazlı tasarımlarda şu an için en büyük sorunlardan biri kullandıkları güç. Bu nedenle düzenli bir güç kaynağı gerekiyor. Hem otomobilin performansı için kritik olan elektronik devrelerinde hem de sürücü/yolcu için çeşitli konfor amaçlı devreler için tekrar programlanabilir devreler çok cazip. Bir sonraki adım, mobil cihazlara geçiş diye düşünüyorum. Özellikle cep telefonları en çekici alan. Çok amaçlı olarak kullandığımız cep telefonları için, FPGA’in var olan sorunları aşıldığında (güç kullanımı, yeniden yapılandırma zamanı gibi), yüksek kalitede video ve görüntü işleme gibi işlemleri gerçek zamanda yapmamızı sağlanabilecektir. FPGA artık günümüzde hızlandırıcı özelliği nedeniyle yüksek performanslı sistemlere entegre edilmeye başladı. (Cray, SGI, Nallatech gibi şirketler). FPGA devrelerinin kapasitelerinin son yıllardaki artış hızı daha kompleks algoritmaların bu devreler üzerinde yüksek hızda koşulmasına olanak sağlıyor. Bu nedenle son yıllarda özelikle moleküler modelleme, akışkanlar dinamiği gibi alanlarda uygulamalar yoğunlaştı. NASA’daki projenin bundan sonraki adımları nedir? Proje ne zaman sonuçlanacak? İlk prototipimizdeki amacımız hem devrenin hem de kurulan bağlantı ağının (beş üniteden oluşan bir sistem) kendi kendini tamir edebileceğini göstermek. Projenin ilk ayağı ağustos ayında bitiyor. Bir sonraki hedefimiz kamera-FPGA-telsiz ile oluşturulan her bir üniteyi birer robotun üzerine yerleştirip mobil ortamda robotların bir grup olarak belli bir amaç için çeşitli talimatları yerine getirmeleri. Bunu yaparken de bir devrede hata olduğunda kendini tamir etmesini ve tamir edemez duruma düşerse diğer ünitelerden birinin ölen ünitenin ödevini alıp işlemi yürütmesini sağlamak. 2009 ortasında amacımız bir takım istatistikî verilere dayanarak devrede olabilecek hatayı önceden tahmin edip ona göre erken önlem almak ve bu işlemleri otomatik olarak yönetmek. Böylelikle hiçbir kesinti olmadan devrenin çalışabilirliğini sürdürebileceğiz. Üniversitemin astronomi ve optik alanlarında çok güçlü bir altyapısı var, bu nedenle NASA için stratejik bir öneme sahibiz. Bu bizim çalışmalarımızın pratiğe dökülmesi için çok önemli bir basamak oluşturacak yakın gelecekte. Elbette en son hedefimiz ve hayalimiz geliştirdiğimiz yöntemlerin gerçek bir araç üzerinde çalıştığını görmek. İçinde bulunduğunuz başka projeler var mı? Bilgi verebilir misiniz? NSF (National Science Foundation), üniversitemin liderliğindeki benim de katıldığım ortak bir projeyi desteklemeye başladı. Proje yılda 10 milyon dolar ve beş yıllık ve sonrasında bir beş yıl daha uzatma opsiyonu var (http://www.iplantcollaborative .org/). Bu projede "Computing Infrastructure Team" içinde yer alıyorum (http://www.iplantcollaborative .org/about-ipc/principal -personnel). Örneğin, fotosentez olayının bilgisayar ortamında simülasyonunu gerçekleştirmek ve doğal parametrelerin değişmesinin fotosentez hızına etkisini çalışmak son derece zor. Bir deneyin sonucunu günlerce bekleyip sonra parametreleri değiştirip deneyi tekrar koşmak bilimsel çalışmaların kalitesini son derece olumsuz yönde etkiliyor ve detaylı, gerçekçi analizlerin yapılmasını son derece zorlaştırıyor. FPGA bütünleşik sistemleriyle benzer deneylerin çok daha hızlanması mümkün olacak. Böylece, daha önce analizini hayal bile edemediğimiz, parametreleri bilgisayar ortamında değerlendirip birçok hipotezi çok daha kısa sürede çalışabileceğiz. Sadece bu açıdan bakarsak bile FPGA bazlı sistemlerin bilimsel çalışmalar için çok umut veren bir potansiyeli olduğuna inancım son derece yüksek. “Fotosentez nasıl çalışıyor? Yağmur suları denize nasıl ulaşıyor?” gibi soruları bilgisayar ortamında çalışmak ve analizleri hızlı şekilde yapabilmek günümüzde küresel ısınma dahil doğal kaynaklarımızın geleceğine ilişkin bir çok önemli soruya gerçeğe yakin tahminler yapmamızı sağlayacaktır. Bu da bizim erken tedbir almamız açısından çok önemli bir rol oynayabilir. Bu tür projeler bir anlamda da bilişim teknolojilerin de trendlerini göstermesi açısından önemli. Bu anlamda sektörün nereye gittiğini düşünüyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi artik bilgisayar sektörü bir tıkanma noktasına doğru gidiyor. Masaüstü kullanıcısı açısından 3GHz bir makine ile 5GHz makine arasında çok bir fark hissedilmez. Gündelik ofis programları çalıştıran biri için örneğin 600 dolar fazla verip 3GHz den 3.5GHz bir makineye geçmek hiç mantıklı değil. Fakat ben üretici olarak bu kadar bir geliştirme için milyonlarca dolar yatırım yapak zorundayım. Artık bu alanda yapılan yatırımın geri dönüşü çok azaldı. Bu nedenle bakarsanız IBM son kullanıcı kısmını Lenova’ya sattı. Şimdi sunucu üzerine yoğunlaştı. Çünkü artık en büyük sorunlardan birisi tüm bu simülasyonlardan sonra ortaya çıkan data’nın nerede nasıl depolanacağıdır. IBM, yeni teknolojilerle birlikte bu veri patlaması altında ezilmemek ve eldeki verileri analiz edebilmek için yeni sistemler geliştirmek üzerine yoğunlaştı. Intel e bakarsak, artık işlemci üzerine değil Home-Entertainment, grafik kartları, network işlemcisi gibi değişik pazarlara açılma yolunda çalışıyorlar. Çünkü onlar için 4 yıl öncesi itibariyle genel amaçlı işlemci üzerine yatırımlar azaldı. Şimdi bakarsanız daha çok özellikli alanlara yönelik tasarımlara yatırım yapıyorlar. Sadece bu iki örnekten yola çıkarak benim vardığım sonuç şu: Tıkanmayı aşacak yeni nesil işlemciler için öncelikle işlemcilere bakış felsefemizi değiştirmemiz gerekiyor. Seri yapıda düşünme tarzından uzak fonksiyonel düşünmeye dayanan platformlar ve bunu etrafında çalışan yazılımlara ihtiyacımız var. Bu yönde biyolojik kaynaklı nano-teknoloji, organik nano-materyallerle tekrar konfigure edilebilir devrelerin buluştuğu sistemler yakın gelecekte gerçekleşecek diye düşünüyorum. Bu projede Türkiye'de birlikte çalıştığınız üniversite ya da araştırmacılar var mı? Projenin Türkiye’de ne tür yansımaları olabilir? Bu proje üzerinde ODTÜ Enformatik Enstitüsü’nde geçtiğimiz kış Enstitü Müdürü Prof. Dr. Nazife Baykal hocamızın davetlisi olarak bir seminer verdim. Ziyaretim sırasında ODTÜ Teknokent’te bulunan şirketlerle de görüşme fırsatım oldu. Ortak projeler üzerinde çalışmak için çok büyük potansiyel görüyorum. Elbette en çok hayal ettiğim, yapmak istediğim islerden bir tanesi sahip olduğum altyapıyı bana veren ülkeme gönül borcumu bir şekilde ödemek. Gerçi bu borcun ödenmesi mümkün değil ama ortak projelerle birikimlerimizi paylaşmak, bu yeni ve umut vaat eden teknolojiye dayalı araştırmalar yapmak, daha da ötesinde birlikte ortaya elle tutulur ürünler çıkarabilmek beni çok mutlu eder. Ali Akoğlu kimdir? Türkiye’de
doğan Ali Akoğlu, 1994’teki ÖSYS’de başarısının ardından (76.) MEB
bursuyla Purdue Üniversitesi’ne gitti. Bilgisayar Mühendisliği
Bölümü’nden mezun olan Akoğlu, Arizona Üniversitesi Bilgisayar
Bilimleri’nde yüksek lisans ve doktora dereceleri aldı. Halen Arizona
Üniversitesi’nde Yrd. Doç. olarak dersler veren Akoğlu, uygulama özel
mimarili yeniden yapılandırılabilir bilgisayarlar sistemleri üzerine
çalışıyor. Akoğlu’nun ayrıca 3 patenti bulunuyor. _ TIMETURK_ 5月31日 RÖPORTAJ: İLK ÖZEL HARPÇİDEN ÇARPICI AÇIKLAMALAR.Özel Harp Dairesi'nin ilk üyelerinden İsmail Tansu, o yıllara ait gizli kalmış gerçekleri anlattı. Birçok karanlık eylemin arkasında olmakla suçlanan Özel Harp Dairesi’nin ilk üyelerinden İsmail Tansu ile yarım asır öncesine gittik. İsmail Tansu, “Günümüzde böyle bir oluşuma gerek de, ihtiyaç da yok” diyor. Özel Harp Dairesi 1953’te sessiz sedasız kuruldu, varlığından uzun yıllar kimsenin haberi olmadı. Kore’de Türk tugayının komutan yardımcılığını yapan Tümgeneral Daniş Karabelen, daireyi kurmakla görevlendirildi. Yine Kore’de savaşan Binbaşı İsmail Tansu’ya “Benimle çalışır mısın?” diye sordu. “Şeref duyarım” cevabını veren Tansu, Özel Harp Dairesi’nin ilk başkanı Karabelen Paşa’nın sağ kolu oldu. Aynı daire 1957 yılına gelindiğinde Kıbrıs Türklerini yok etmeyi amaçlayan EOKA’ya karşı, kısa adı TMT olan Türk Mukavemet Teşkilatı’nı da kurdu. 27 Mayıs darbecileri, TMT’yi “Adnan Menderes’in milis gücü” olarak biliyordu. Tüm personelini tasfiye edecekken TMT’nin koordinatörü İsmail Tansu, durumu Alparslan Türkeş’e anlatınca muhtemel büyük bir hata önlendi. 90 yaşındaki Tansu ile Ankara Gaziosmanpaşa’daki evinde Özel Harp Dairesi’nin kurulmasından Kıbrıs’a, Alparslan Türkeş ile tanışmasından Öncü Gazetesi’ne, aralarında Altan Öymen, Nilüfer Yalçın gibi isimlerin yer aldığı “sol ekip” tarafından gazeteye nasıl el koyulduğuna uzanan ilginç anılarını konuştuk. ‘TEŞKİLATÇILARI YEDEK SUBAYLARDAN SEÇTİK’ İsmail Tansu’nun binbaşı olarak görev yaptığı o yıllarda Seferberlik Tetkik Kurulu (1970’ten sonra Özel Harp Dairesi olarak anıldı), ABD’nin teklifi üzerine Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde gizlice kurulmuştu. Görünen hedefi Rusya’nın muhtemel bir işgalinin engellenmesiydi. Dairenin lojistikten sorumlu komutanı Tansu, dairenin kuruluş amacını şöyle anlatıyor: “Bize denildi ki, savaşta düşman (Rusya) Türkiye’yi işgal ederse, işgal ettiği yerlerde onların iflahını kesin. Gerilla hareketiyle onları yıpratın. Hazırlıklarımız hep bunun üstüneydi.” Silahlı Kuvvetler bünyesinde kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu’nun üyeleri sivil hayattan seçiliyordu. Hücre tipi yapılanmaya giden teşkilatta, hiçbir üye diğerini tanımıyordu. Güvenilirliğine inanılan üyeler, teşkilata ‘gizli yeminle’ alınıyordu. Binbaşı Tansu’nun anlattığına göre üyeler, askerlik hizmetini yapanların içinden, çoğunluğu ise yedek subaylar arasından seçiliyordu: “Yedek subayı, askerdeyken, daha hizmetteyken alıyoruz, eğitiyoruz ve diyoruz ki; senin memleketin şurası, ona göre bölge başkanımız var, onunla temas sağla. İlerde kuracağın teşkilat için kendini hazırla. 50-60 kadar subay bulunuyordu. Ancak teşkilat subaylarla değil, onların yönlendirdiği sivil-gönüllü elemanlarla kuruluyordu.” Seferberlik Tetkik Kurulu, bölge başkanlıkları kurarak hücre tipi yapılanmaya gitti. İstanbul, İzmir, Kars, Ardahan, Trabzon... Bir bina tutuluyor, iki subay tayin ediliyordu. 5-6 asker de hizmet ve emniyet için görevlendiriliyordu. Hiç kimse bir savaşa gizlice hazırlanıldığını bilmiyordu. Tansu’nun anlattığına göre, Genelkurmay bünyesinde kurulan dairede çalışanlar, askerlik günlerinden itibaren takip edilmeye başlanıyordu. Gizli çalışan teşkilat üyeleri, belirli usullere göre seçiliyordu. TMT SUBAYLARINI BEN İKNA ETTİM AMERİKAN ALBAYLARIYLA BİLE ÇALIŞTIK Tansu’nun deyimiyle bu kişiler “son derece vatanperver ve milliyetperver” olacaktı. Güvenilir, sır vermeyen bu elemanların vatan ve millet sevgisi sohbetler esnasında ölçülüyor, olumlu not alanlara görev teklif ediliyordu. Eğer asker görevi kabul ederse, bölge başkanlığına gönderiliyordu. Bu yedek subay örgütü hazır hale getirecek, bir savaş çıktığında bulunduğu bölgede direnişi derhal başlatacaktı. İsmail Tansu, bu teşkilatı Milli Mücadele Cemiyeti olarak niteliyor: “Amaç, düşmanı gerisinden vurmak, harekâtına mani olmaya çalışmaktı. Onları eğitip yolluyorduk, terhis ediyorduk. Ağrı’ya gönderiyoruz, savaş çıkarsa oradan ayrılmayacak, askere de alınmayacak, orada kalacaktı. O zamanki vazifesini yapacaktı.” Kimi köyleri de dolaştıklarını anlatan İsmail Tansu, seferberliğe hazırlanıyormuş gibi yapıp teşkilata gönüllü eleman bulduklarını anlatıyor. Söz konusu gönüllüler, bugünkü adıyla Özel Harp Dairesi’nin eğitim kamplarında eğitiliyordu. Gönüllülerin çoğunluğu bulunduğu bölgede yaşayanlara komutanlık edebilecek yedek subaylar arasından seçiliyordu. Mesela yedek subay olarak askerliğini yapan bir bakkal muhtemel bir işgale karşı savaşa hazır bekleyecek, dairenin ‘harekete geçin’ emrinin ardından bu bakkalın kurduğu örgüt direniş başlatacaktı. Kıbrıs’ta Özel Harp Dairesi tarafından Rumlara karşı yeraltında kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) üyelerine eğitim vermek üzere, gönüllü komutanlar aranıyordu. Rusya’ya karşı muhtemel bir savaş için eğitilen yedek subaylar, bu görevi yapabilecek en ideal adaylardı. Kıbrıs’taki direnişçilere eğitim vermek üzere askerlik hizmetini tamamlamış bu yedek subayları, kendisinin ikna ettiğini anlatıyor İsmail Tansu. Askerliğini yedek subay olarak tamamlayıp Kıbrıs yolunu tutan gönüllüler, Kıbrıs Türk Mukavemet Texkilatı üyelerine komutanlık etmek üzere gönderildi. Bu yedek subayların sayısı 15 idi. Soğuk Savaş yıllarında Rusya’nın muhtemel işgaline karşı kurulan daireye ABD, her türlü gayriresmî yardımda bulundu. 1970’li yıllarda dairenin başkanlığını yapan emekli Orgeneral Kemal Yamak, ABD’nin düzenli olarak her yıl 1 milyon dolar verdiğini açıklamıştı. İşgal durumunda direnişçilerin kullanacağı Amerikan silahları da yer altına gömülmüştü. Tansu, müşterek düşman Rusya’ya karşı Amerikan yardımlarını kabul eden Türkiye’de o günlerde yaşananları da adeta deşifre ediyor. Tansu’nun verdiği bilgiye göre, gizli görevle albay seviyesine kadar Amerikan askerleri o yıllarda Türkiye’de göreve yapmış: “Amerikalılarla beraber çalışırdık. Haftada iki üç defa onlarla görüşür, toplantı yapardık. Müşterek projeler ürettik. Bazen biz onlara giderdik, bazen onlar bize gelirdi. Amerikalı (sivil) yoktu, Amerikalı subaylar, albaylar, yarbaylar, binbaşılar, yüzbaşılar vardı.” BAŞBAKANIN DA HABERİ YOKTU İsmail Tansu 1958’lerde görev yapan bu Amerikalıların adlarını hatırlıyor: Albay Latent, Yüzbaşı Berger ve Binbaşı Hill. Zaman zaman değişen bu ekip, J3 koduyla biliniyordu. Eski Gülhane’nin karşısında yer alıyordu Amerikalıların merkezi. Seferberlik Tetkik Kurulu ise Kızılay’dan Kolej yönüne giderken ara sokaklardan birisindeki müstakil bir villada çalışıyordu. Tansu bu birlikteliğin Soğuk Savaş yıllarında sürdüğünü söylüyor. Ancak Amerikalıların hiçbir şekilde TMT’nin faaliyetlerinden haberdar olmadığını iddia ediyor. Türkiye bu yardımları, Yardım İçin Ortak ABD Askeri Kurulu (JUSMAT-Joint US Military Mission for Aid to Turkey) aracılığıyla alıyordu. ABD 1970’li yıllarda maddi desteği kesilince, Genelkurmay Başkanı Semih Sancar, Başbakan Bülent Ecevit’in onayıyla örtülü ödenekten para istedi. Tabii bu esnada Ecevit dairenin varlığından haberdar oldu. Başbakanın bile haberdar olmadığı bu örgütün denetlenmesi söz konusu değildi. Dönemin başbakanı bu yapılanmanın bir kontrgerilla örgütlenmesi olduğunu açıkladı. KARANLIK, PROVOKATİF EYLEMLER Kenan Evren de 12 Eylül darbesinin ardından dairenin varlığını ve ne yaptığını açıklamak zorunda kaldı. Özel Harp Dairesi, 1994 yılında Özel Kuvvetler Birliği olarak adını değiştirmesine rağmen Türkiye’nin son 50 yılında meydana gelen karanlık ve provokatif eylemlerin perde arkasında olduğu iddiasıyla birçok defa gündeme geldi. Ancak bununla ilgili somut delillere hiç ulaşılamadı. Daireye yöneltilen suçlamalar arasında 6-7 Eylül olaylarını organize etmek, faili meçhul cinayetler düzenlemek de yer alıyor. Peki Özel Harp Dairesi, faili meçhul cinayetlere hiç mi karışmadı? Tansu bu soruya da ilginç bir cevap veriyor: “Faili meçhulleri Özel Harp Dairesi’ne yüklemek hainliktir. Bunu söylerim. Onun (dairedeki komutanların) sessiz kalmasını istismar ediyorlar. Bu, dış düşmanlara alet olmak demektir. Ben 61-62 senesine kadar oradaydım. Ve orada kirli vazifeler alınmışsa, herkesten önce ben bilirim, en içinde ben vardım. 6-7 Eylül olaylarını bizim daireye yüklediler. İstanbul’da bizim o sırada teşkilatımız bile yoktu.” KONTRGERİLLA, SOLCULARDAN ÇIKTI Emekli Albay Tansu’ya göre bu iddiaların altından hep solcular çıktı. Solcular hep askerî müdahalelerden en fazla etkilenen kesimin kendileri olduğu iddiasını savundu. İsmail Tansu bu nedenlerden dolayı solun, özellikle CHP’nin, Özel Harp Dairesi’nin kontrgerilla örgütlenmesi olarak sunduğunu düşünüyor: “Özellikle Halk Partililerin orduya karşı alerjileri oldu. Doğrudan doğruya Halk Partili demeyeyim. Bugünkülerin bile böyle. Hükümetle zaman zaman aralarında düello oluyor. Basında da bu çok var. Yapıyorlar hâlâ da. Ecevit bile kontrgerilla dedi. O da Halk Partili. Kontrgerilla, sağdan değil solculardan çıktı.” Bir yandan Rusya’nın Anadolu’yu işgalinden endişe duyuluyordu, diğer yandan ise Rumların Kıbrıs’ı işgal planını hayata geçirmeye hazırlandığı ortaya çıktı. EOKA adlı örgüt Kıbrıslı Türkleri yok etmeyi amaçlıyordu. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun talimatıyla Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı Özel Harp Dairesi’nde EOKA’ya karşı bir örgüt kurulması kararı alındı. 1957’de kurulan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) planlamasını, yürütmesini ve koordinatörlüğünü de İsmail Tansu yaptı. Yunanlar, Tansu için “TMT’nin beyni” ifadesini kullanıyor. Kıbrıs Türklerini silahlandırıp muhtemel bir katliama karşı eğiten TMT’nin varlığından altı yıl boyunca hiç kimsenin haberi olmadı. Tansu’ya göre eğer örgütün varlığını Rumlar ya da İngilizler bilseydi, Kıbrıs’a silah taşınamaz ve rahat çalışılamazdı. İNGİLİZ EMNİYETİNDE DE CASUSUMUZ VARDI 21 Aralık 1963’te Türkleri yok etmek üzere harekete geçen Rumlara karşı TMT yeraltından çıkıp direnişe geçti. Bu direniş 1974’teki Barış Harekâtı’na kadar 11 yıl boyunca sürdü. Eğer bu direniş olmasaydı, bugün KKTC diye bir devlet muhtemelen yaşamayacaktı. SİZE NASIL YARDIM EDEBİLİRİM? Tansu, TMT üyelerini alırken çok dikkatli davrandıklarını anlatıyor. Sıcak ve soğuk yaklaşımlarla, örgüte alınacakların vatanperverlik derecesi tespit edilmeye çalışılıyordu. Eğer güven duyulursa TMT üyeliği teklif ediliyordu. İsmail Tansu, İngiliz polis teşkilatının içinde bile TMT mensubu Türklerin olduğunu açıklıyor. İngiliz polis teşkilatındaki Türklerden bir tanesi, silahların gizlice Kıbrıs’a nasıl taşınacağı, nerelerin kullanılabileceği gibi konularda kılavuzluk yaptı. Türk olan bu İngiliz polisi, aynı zamanda bağlı bulunduğu teşkilatın ne yaptığını, nasıl hareket ettiğini de TMT’nin liderlerine bildirdi. Bugün gizli bir teşkilata gerek olup olmadığı sorusuna “İhtiyaç da yok, gerek de yok.” diye cevap veren Tansu, Özel Harp Dairesi’nde çalıştığı yılları, son derece zevkli yıllar ve vazifesini son derece millî bir vazife olarak hatırlıyor: “Şevkle ve heyecanla geceyi gündüze katıyorduk. O senelerde sinemaya, tiyatroya gitmedik. 24 saatimi verdim. Gecemiz gündüzümüz yoktu. Hiç şikâyet edemem. En güzel anılarım o dönemde. Bir haber alırım, akşam saat sekizde Mersin’e giderim. Böyle bir zevkle gurur duyarak görev yaptım. İyi ki asker olmuşum ve bana böyle görevler verilmiş.” 27 Mayıs ihtilali, TMT’nin faaliyetlerini olumsuz etkiledi. Andan Menderes’in gizli milis kuvveti oluşturduğu iddiası da ortalıkta dolaşıyordu. Hâlbuki sözü edilen örgüt TMT’ydi. O günlerde İsmail Tansu kendi tabiriyle kritik bir görev de yaptı. Tansu, çok az insanın bildiği bu bilgiyi aktarmak için soluğu, “ihtilalin kudretli albayı” diye tanınan Alparslan Türkeş’in yanında aldı. Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olduğunu söyleyince Türkeş’in gözleri açıldı, irkildi. Tansu’nun “Bizim ne iş yaptığımızı biliyor musun?” sorusuna “Dedikodular var” diye cevap verdi Türkeş. Savaştaki vazifesini ve Kıbrıs’ta 10 bin kişilik bir teşkilat kurulduğunu öğrenince ihtilalin kudretli albayının şaşkınlığı daha da arttı. Hemen İsmail Tansu’nun boynuna sarılıp “Bunlardan zerre bir şey duymadık. İsmail şimdi emret. Size nasıl yardım edebilirim?” diye sordu Türkeş. Bunun üzerine Tansu, subay, silah, bomba ve para ihtiyaçlarının listesini aktardı. Türkeş de bu eksiklerin temin edilmesini sağladı. ÖNCÜ GAZETESİ’NİN BAŞINA GELENLER TMT için yardıma gitmesinin ardından İsmail Tansu, kardeşi Ziya Tansu’yu Alparslan Türkeş ile tanıştırdı. Bu ilişki İsmail beyden sonra da sürdü. Alparslan Türkeş’in önerisi ile Ziya Tansu, 27 Mayıs darbesinin felsefesini güçlendirecek ve bunu halka anlatacak bir gazete kurmaya karar verdi. Yapı ve Kredi Bankası’ndan alınan 360 bin lira krediyle 26 Ağustos 1960’ta kurulan Öncü Gazetesi yayın hayatına girdi. Öncü gazetesinin kadrosu, basında sivrilmiş genç ve dinamik gazetecilerden şekillendi. Başyazar Prof. Ayhan Yalçın, Yazı İşleri Müdürü Altan Öymen, İstihbarat Şefi Oktay Ekşi, Muhabirler Nilüfer Yalçın, Mete Akyol, Mustafa Ekmekçi, Yaşar Aysev, Mustafa Özkan, Erdoğan Tokatlı, Örsan Öymen ve Hıncal Uluç... İsmail Tansu da ordudan 1961 yılında emekliye ayrılınca, kardeşinin sahibi olduğu İKA Haber Ajansı’nın genel müdürlüğüne ve Öncü Gazetesi’nin müessese müdürlüğüne getirildi. 13 Kasım 1960 tarihinde CHP’lilerin tahrikleri sonucu Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) 38 üyesinden 14’ü gözaltına alınıp emekliye sevk edildi. Bunların arasında yer alan Alparslan Türkeş, Hindistan’a sürülürken Öncü Gazetesi’ne el konuldu. Komite üyeleri, Öncü Gazetesi’nin Alparslan Türkeş tarafından uzaktan ve el altından yönlendirildiğini iddia ediyordu. ÖNCÜ’YE EL KOYAN ÖYMEN, CHP LİDERİ OLDU MBK üyeleri için gazetenin tehlike arz ettiği öne sürüldü. Darbeyi yapanlar, bunun üzerine gazetede de darbeye girişti. “13 Kasım günü Türkeş’in gazetesi diye gazeteyi bastılar. Zorla, silah tehdidiyle Nilüfer Yalçın (Prof. Aydın Yalçın’ın hanımı) ve Altan Öymen’e devrettiler. Gazete bu kişilere teslim edildi. Hem de nasıl? Pazar günüydü. İstanbul’dan uçakla geldiler. Kardeşimi takip ettiler, aldılar, valilik konağına götürdüler. Valinin odasını açtırdılar, valinin huzurunda tehditle imza ettirdiler sözleşmeyi. Valinin huzurunda CHP Milletvekili Turan Güneş de vardı.” diyor İsmail Tansu. Gazeteye zorla ve silah tehdidiyle el konulurken bütün borçların da karşılanacağı ifade ediliyordu. Ancak Tansu’nun deyimiyle kuruş karşılanmadı. Bir dönem komünistlerin de eline geçen gazetenin bütün borçlarını, faiziyle birlikte Ziya Tansu ödemek zorunda kaldı. Bir dönem CHP Genel Başkanlığı yapan Altan Öymen ile Gazeteci Nilüfer Yalçın’ın darbe komutanları tarafından, darbeyle devredilen Öncü Gazetesi’ne el koyma olayıyla ilgili şunları söylüyor İsmail Tansu: “Onlar Halk Partisi tarafına bağlıydılar. 14’lere karşıydılar. Türkeş karşıtıydılar. Vicdanları gazeteyi almaya el vermiş, burasını kabul etmek çok güç. Ekmek yedikleri gazeteyi, adamın gazetesini almaya. Bir başkası olsa, peki.” NİLÜFER YALÇIN, YÜZSÜZ! Üstelik Altan Öymen ve Nilüfer Yalçın’ın yanı sıra gazeteye alınan Oktay Ekşi, Hıncal Uluç, Erdoğan Tokatlı, Mete Akyol, Yaşar Aysev, Mustafa Özkan, Örsan Öymen gibi isimler Türk basınında o güne kadar hiç olmamış sözleşme şartlarıyla işe başlatılmış. Bugün basın mensuplarının haklarını belirleyen 212 numaralı kanun, Öncü Gazetesi’nden esinlenerek hazırlanmış. “Bu gazeteciler bugün demokrasiyi, insan haklarını savunuyor” deyince İsmail Tansu şu karşılığı veriyor: “Bunlar bu tür gazeteci, bu tür siyasetçi. Siz o gazetenin yazı işleri müdürüsünüz. Ben alamam, bu işe imza atamam demeliydiler. Nilüfer Yalçın da keza. Bunlara karşı kötü bir davranış olmamıştır ki. İstedikleri maaşı alıyorlar, bu imzayı kabul etmeleri tamamen siyasi maksatla.” Bu ekipten hiç kimsenin ne kendisinden ne de ağabeyinden özür dilediğini söylüyor. Nilüfer Yalçın için ise ‘yüzsüz’ ifadesini kullanıyor. 27 Mayıs’tan sonra işler sükûnet bulunca Tansu ailesi Cemal Gürsel Paşa’ya bir dilekçe ile Öncü Gazetesi’nin alınmasıyla ilgili “Haberiniz var mı?” sorusunu yöneltir. Böyle bir olaydan haberinin olmadığı cevabı gelir. Böylece ‘resmen’ sorulan el koyma olayı, ‘resmen’ inkâr edilmiş olur. Kaynak: Aksiyon DERGİSİ 11 EYLÜL'LE GELEN HİDAYET:"BİNLERCE AMERİKALI MÜSLÜMAN OLDU."
Abdullah
Zahid, 11 Eylül'den sonra Müslüman olan binlerce Latin Amerikalı'dan
sadece biri. Şimdi Amazon Ormanları'na yerleşti ve yerlileri İslam'a
davet ediyor.
Uzun zamandır dünya halklarının İslam’a olan ilgisiyle ilgili bir araştırma yapıyorum. Bu araştırmalarım esnasında özellikle Latin Amarika’da İslam’a karşı olan yoğun ilgi dikkatimi çekti. Dün Asya’da, Uzakdoğu’da geniş bir şekilde yayılma alanı bulan İslam, bugün Latin Amerika Ülkeleri’ni fethediyor. İslam; Brezilya’ya, Bolivya’ya, Arjantin’e, Meksika’ya hatta Küba’ya huzuru, kardeşliği, dayanışma ruhunu, coşkuyu ve cesareti taşıyor. Che Guevera, Fidel Castro gibi Anti-Emperyalist liderler çıkaran Latin Amerika ülkelerinde artık emperyalizme karşı duracak tek gücün İslam olduğunu savunan insanların sayısı hiç de az değil. Bu hafta sizi İslam’a giriş hikayesi oldukça ilginç olan bir Brezilyalı ile tanıştıracağım. Brezilyalı dostumuz Abdullah Zahid, Müslüman olmadan önce Ara Cristiona Leticia ismini taşıyormuş. San Paulo’da hukuk eğitimi gören Zahid, modern hayattan sıkılınca Amazon Ormanları’ndaki yerlilerle birlikte yaşamaya başlamış. Zahid’in ormanda, yerliler arasında yaptığı gözlemler son derece ilginç. 11 Eylül saldırılarıyla birlikte İslam’la ilgilenmeye başlayan Zahid’in bu ilgisi Müslüman olmasıyla sonuçlanmış. Şu an Şam’da Arapça öğrenen Zahid’in en büyük hayali ise İslam’ı daha iyi bir öğrenip, Amazon Ormanları’nda yaşayan yerlileri İslam’a davet etmek. Zahid ayrıca ormanı da çok özlemiş… -Çok ilginç bir yaşam hikayeniz olduğunu duydum. İsterseniz en baştan başlayalım. Nasıl bir ailede dünyaya geldiniz? Anne ve babam birçok Brezilyalı gibi Hıristiyan’dı. İsa Mesih’e karşı büyük bir sevgi besliyorlar, ellerinden geldiği kadar Hıristiyanlığın emirlerini yaşamaya çalışıyorlardı. Ben de onlarla birlikte hafta sonu ayinlerine katılmak için kiliseye gidiyordum. Çocukluk yıllarımda annemden İsa Mesih’le ilgili bir çok hikaye dinlediğimi hatırlıyorum. Ayrıca çok okuyan bir çocuktum. Bu nedenle lise yıllarım hep kitaplarla birlikte geçti. Daha sonra hukuk fakültesini kazandım ve ailemden ayrılarak San Paulo’ya geldim. Hayatımdaki büyük değişiklikler üniversite yıllarımda başladı. “MODERNİZM İNSANLIĞI BİTİRİYOR” - Ne gibi değişiklikler?
“YERLİLER DAHA İNSANCIL” -Nasıl bir yaşam vardı ormanda? Bize ormanda geçirdiğiniz günleri anlatır mısınız? -Kapuvera nedir? -Ormanda yaşayan insanlar neye inanıyorlardı? -Modern hayatı merak ediyorlar mıydı? Mesela kentlerde yaşayan insanlarla ilgili size sorular soruyorlar mıydı? “ORMANDA BİR FİZİK PROFESÖRÜ” -Sizin gibi modern hayatı terk edip yerliler arasında yaşayan başka kentliler de var mıydı? -Yerlilerle ne kadar zaman bir arada yaşadınız? -Niçin? BREZİLYA’DA 11 EYLÜL KUTLAMALARI -İslam’la nasıl tanıştınız? Müslüman olmaya niçin karar verdiniz? Yine bir gün yeni kitaplar almak için atıma binerek kasabaya inmiştim. Kasabada büyük bir hareketlilik vardı, insanlar sokaklara çıkmışlar ve sevinçle dans ediyorlardı. Şoförlerde sürekli olarak arabalarındaki kornalara basarak sevinçlerini ifade ediyorlardı. Ben önce Brezilya Milli Takımı’nın büyük bir başarı elde ettiğini düşünmüştüm. Çünkü Brezilyalılar takımları dünya kupasını aldığı zaman bu tür kutlamalar yaparlardı. Her hafta düzenli olarak uğradığım kitapçıya insanların niçin bu kadar sevinçli olduklarını sordum. Bana hemen bir yere gidip televizyona bakmamı, Amerika’daki ikiz kulelerin Müslümanlar tarafından vurulduğunu söyledi. Bu haber beni çok heyecanlandırdı. Çünkü ben de halkım gibi Amerika’dan nefret ediyordum ve Amerika’ya verilen her türlü zarar beni çok mutlu ediyordu. Hemen kasabadaki bir lokantaya girip, ikiz kulelerin vurulma görüntülerini seyretmeye başladım. Aman Allah’ım ne görüntülerdi. Ben de tıpkı diğer kasabalılar gibi kendimi sokağa atarak, eğlenmeye başladım. Amerika sonunda öldürdüğü atalarımızın, sömürdüğü, fakir bıraktığı dünya halklarının hesabını veriyordu. Tekrar kitapçıya geri döndüm. O’na ikiz kulelere yapılan saldırıların kimler tarafından yapıldığını sordum. Kitapçı bana; “İkiz kulelere saldıranlar Müslüman bir gerilla grubuymuş. Laden isminde bir Arap, bu gerillalara liderlik yapıyormuş.” dedi. KUR-ANLA GEÇEN 1 AY -Bu olaydan önce İslam’ı ve Müslümanları hiç duymuş muydunuz? -Kur-an okurken en çok neyden etkilendiniz? “MÜSLÜMANLAR BENİ ŞAŞIRTTI” -İslam’a girdikten sonra Müslümanlara dair hiç hayal kırıklıklarınız oldu mu? -İslam’a girmeniz çevrenizde nasıl karşılandı? Hiç tepki aldınız mı? “LADEN VE NASRULLAH ÇOK SEVİLİYOR” -Latin Amerika ülkelerinde İslam’a karşı son yıllarda büyük bir ilgi var. Bu ilginin sebebi sizce nedir? -Müslüman olmadan önce çok sevip, Müslüman olduktan sonra terk etmekte zorlandığınız her hangi bir alışkanlığınız var mıydı? -İslam’ın en çok neyini seviyorsunuz? -Bundan sonraki hayatınızı Şam’da mı sürdürmeyi düşünüyorsun? _TIMETÜRK_ 5月23日 YAZAR:MUHSİN İLYAS SUBAŞI:"BATI İSLAMI TANIDIKÇA,KENDİNDEKİ ÇÜRÜMEYİ DURDURABİLİR.""Batıdaki Mevlana" adlı kitabıyla dikkatleri çeken Muhsin İlyas Subaşı bu kez "Batı İslamı Tanıdıkça" adını verdiği kitabıyla gündeme geliyor. Batıda yetişen aydınların İslam’a nasıl baktıklarını ve nasıl anladıklarını anlatmaya çalışan bu kapsamlı kitap üzerine Muhsin İlyas Subaşı’yla konuştuk. Sayın Subaşı, geçtiğimiz yılın son ayında "Batıdaki Mevlana"yı neşrettiniz. Kısa bir süre sonra da bu kitabınızı… Bayağı da kapsamlı bir kitap. Geniş ve uzun bir araştırma gerektiren bu kitapları bu kadar kısa bir sürede ardı ardına nasıl yayınladınız? Bu kitaplar aslında ikisiyle sınırlı değil. Arkasından iki kitap daha gelecek. Bunlar, daha önce hazırlanıp bir seri halinde yayına giren çalışmalarım. Birini yazıp bitirdikten sonra arkasından öbürüne başlamadım. Son on yılımın yoğun araştırma ve inceleme çabasının ürünüdür bunlar. Hatta, eser derleme çalışmamın süresi daha eskidir. Bir yirmi beş yıl geriye kadar gidebiliriz. * Peki, neden "Batı İslam’ı Tanıdıkça" dediniz?.. Çünkü Batı İslam’ı yeni yeni fark etmeye başladı. Daha önce tanımıyordu. Bir şablonları vardı, sınırları kanla silahla çizilmiş bir şablon: Düşmanlık üzerine oturtulmuş bir mantıkla bakıyorlardı İslam’a ve Müslümanlara… * Bu yeni başlamamıştır herhalde? Elbette, bunun arkasında, dokuz asır var. İlk Haçlı Seferleri neyin nesiydi? Yola çıkanlara verilen umut neydi? Gidip Doğu’da İslam’ı boğacaklar, aynı kaynaktan çıkıp ancak Batı’da yer bulan Hıristiyanlığı tekrar o topraklara yerleştireceklerdi. Bunun yanında iştah açıcı çok büyük vaatler de vardı: Müslümanları yok edince topraklarına ve servetlerine konacaklardı… Kilise, krallıkları tehdit eden fakir halk tabakasının bu baskısını kırmak için kurnazca bir yol bulmuştu. Hem halkı kendine bağlıyor, hem de yönetimden uzak tutuyordu. Dikkat ederseniz, bu seferlerin başında hep papazlar olmuştur. Din adına, kılıç kuşanan papazlar… İki asra yakın bir zaman devam etti. Aslında, adı konulmamış şekliyle hâlâ da devam etmektedir. Ama, umutları kırıldığı için yol ve yöntem değiştirdiler. Bu defa Misyonerler çıktı ortaya. Bunlar, güya Hıristiyanlığı barış yoluyla yayacaklardı. Çok büyük harcamalar yaptılar ama sonuç alamadılar. Haçlı seferleri gibi, zaman onları da İslam coğrafyasında yutup eritti. Bu defa Müsteşrikleri görüyoruz; yeni tabiriyle "oryantalizm" diye bir ilim ve inceleme alanı oluşturdular. Müslümanları tanıyarak yok eme projesi. Ama tanıdıkça, ilginin mahiyeti değişti. Kimileri yaptıklarına pişmanlık, kimileri gördüklerine hayranlık duymaya, kimileri de tanıdıklarına teslim olmaya başladı. * Sizce bu kitap bize ve Batılıya neler kazandıracaktır? Beraber yaşayacaksak birbirimizi anlamak zorundayız! Dünya bir gemi ve hepimiz onun içindeyiz. Birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Aslında Hz. Adem’den çoğaldığımıza göre, bir atanın çocuklarıyız. Kamplaşma, bölünme bu gerçeği ortadan kaldırmaz. Batılılara göre, biz onlara önyargıyla bakıyoruz, bu doğru. Ama onlar da bizim için aynı dili kullanmıyor mu? Bunca savaş, saldırı neyle izah edilir? Batılı aydın Batılıyı "Emperyalist" olarak tanımlıyor. "Sömürgeci Batı" diyor. "On dokuzuncu yüzyılın dünyaya yayılma hareketine sebep olan Hıristiyanlığı ve 1996 yılında Srebrenica’da Doğu Ortodoks Sırpların 6.000’den fazla Müslüman erkeği ve erkek çocuğu bir gün içinde katletmeleri gibi, yakın geçmişteki vahşete sebep olan Hıristiyanlığı nasıl izah edeceğiz?" diyor. Bunu kendi aydını söylüyor. İftira da etmiyorlar, doğru söylüyorlar. Varlık sebeplerini, başkalarını köleleştirmede görenlere başka neyle hitap edeceksiniz. Bu sözler tek tek ifade edildiği zaman kimsenin dikkatini çekmez, ama böyle topluca verirseniz. Oturup düşünebilirler. Daha doğrusu oturup bir özeleştiri yapmalılar. Biz de, Batılıları toptan mahkum etmemeliyiz: ‘Onların da dürüst insanları varmış meğer’ demesini öğrenmeliyiz. Bu kitap iki taraflı bir uyarı niteliği taşırsa kazanç olur diye düşünüyoruz. * Konuşmamızın başında, "bu konu iki kitapla sınırlı değil" dediniz. Diğer gelecek kitaptan da bahsedebilir misiniz? Bu kitabın arkasından, Batılıların Türk kültür ve medeniyetine bakışını yansıtan bir çalışmam gelecek. Bu kitap, aslında "Batı İslam’ı Tanıdıkça"nın devamı niteliğindedir. Tek kitap yapmanın zorluğu yüzünden ikiye ayırdık. Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları, on asra yakın bir süre İslam taşıma misyonunu üstlenmişlerdir. Doğal olarak, Batılılar, İslam’ı incelerken Türk kültür ve medeniyetini bunun dışında tutmamışlardır. Gelecek kitapta da işin bu cephesine bakıyoruz. adamı konuşmacı olarak katılacak. 12. yüzyılda yaşayan filozof İbn Arabî’ye çağdaşları tasavvuf konusundaki yetkinliğinden ötürü 'Şeyhü'l Ekber' dediler. Dini ilimlerdeki yenileyici vasfını vurgulamak için de 'Muhyiddin' namını verdiler. Fikirleriyle yalnız çağdaşlarını değil, İslam dünyasında ortaya çıkmış ve kimi günümüze kadar ulaşmış birçok düşünce ekolünü etkilemiş; bu coğrafyadaki devlet geleneğine, sanata, edebiyata, mimariye, toplum ilişkilerine, evren algılayışına ilişkin pek çok unsura yön vermiş önemli bir kilometre taşı Arabî. Endülüs'te vahded-i vücud düşüncesini temellendiren ve doğuya doğru bir yolculuğa çıkan İbn Arabî, yolculuğu boyunca hem etkiledi hem etkilendi. Uzun süren seyahatinin ardından Konya'ya ulaştı. Sadreddin Konevi'yle görüştü. Orhan Gazi'nin İznik'te kurduğu medresenin ilk müderrisi Davudu Kayserî, işe ilk olarak büyük mutasavvıfın Fususü'l Hikemi'ni şerh ederek başladı. Düşünceleri, Mevlâna Celaleddin Rumî ve Yunus Emre'yle bu coğrafyada iyice temellendi. 12. yüzyılda ortaya çıkan bu büyük ilham, değerli mutasavvıflar Ahmed Avni Konuk ve Ken'an Rifâi'de temsilini devam ettirerek günümüze ulaştı. 1165'de bugün İspanya sınırları içindeki Murcia'da doğdu, 1240'da Şam'da öldü. İslam düşüncesinin iç boyutunu eksiksiz bir felsefi anlatıma kavuşturan ilk mutasavvıf ve düşünürdür. Eğitimini İslam kültürünün seçkin merkezlerinden Sevilla'da tamamladı. 1198'de doğuya gitmeye karar verdi ve bir daha doğduğu yerlere dönmedi. İlk önemli durağı Mekke'de en önemli yapıtı ''Fütuhatül Mekkiye''yi yazmaya başladı, kitabı daha sonra Şam'da bitirdi. 560 bölümlük bu dev yapıtı, bütün batini İslam bilimlerini kendi anladığı ve yaşadığı biçimde ele alan, ayrıca iç dünyasıyla ilgili önemli bilgiler içeren kişisel bir ansiklopediydi. Mısır'dan sonra Anadolu'ya da geçen İbn-i Arabi'nin, Konya'da karşılaştığı Sadreddin Konevi doğudaki en önemli öğrencisi oldu. Konevi'nin annesi ile evlenen ünlü düşünür bir süre bu kentte yaşadı. Uzun gezilerinin ardından Şam'a geldiğinde ünü bütün İslam alemine yayılan İbn-i Arabi, yine bu kentte öldü. Medeniyetler çatışması tezinden, kriz çıkartan karikatürlere, başörtülü çıplak kadın heykelinden Hollanda’daki fitne filmine kadar birçok somut olaylarla Hıristiyan batı dünyasının İslam’a ve temsil ettiği değerlere karşı önyargılı saldırıları devam ediyor. İdeal medeniyet anlayışını temsil ettiğini iddia eden batıdaki bu tahammülsüz zihniyetin oluşmasında hiç kuşkusuz Müslümanlarla Hıristiyanların tarihsel mücadelelerinin etkisi büyük. Bilmem kaçıncı kez "Haçlı" adı verilen ayrıca son yıllarda ABD merkezli yapılan terör eşittir İslam kampanyaları da bu tarihsel mücadelenin ortaya çıkarttığı önyargıyı fazlasıyla pekiştirmiş oldu. Ancak ortada garip bir durum söz konusu. Bilinçli olarak çalışan oryantalist düşünürler hariç Batı aydınlanmasının birçok öncü ismi, İslam’la girdikleri ilişkiden fevkalade etkilenerek çıkmışlar ve bu etkileri düşüncelerine yansıtmışlardır. Voltaire, Goethe, Armstrong, Toynbee gibi birçok ünlü düşünür İslam ve Peygamberi (a.s.m.) hakkında hayranlık denecek satırlara, paragraflara imza atmışlardır. Her ne kadar Batı kibrin egemenliğinde önyargılarını besleyerek kendi içinden çıkan bilge insanların İslam’a bakış açılarını sansürlese de Türkiye’de bir isim batının susturulan seslerini en azından bu ülkede konuşturmaya gayret ediyor. Daha öncede Nesil Yayınları’ndan çıkan "Batıdaki Mevlana" adlı kitabıyla dikkatleri çeken Muhsin İlyas Subaşı bu sefer "Batı İslamı Tanıdıkça" adını verdiği kitabıyla gündeme geliyor. _MİLLİ GAZETE_ 5月21日 PROF.DR.ZİYA KAZCI:"İLMİ BIRAKTIK,FETİH RUHUNU UNUTTUK."Medeniyetimizin yeniden eski ihtişamına kavuşması için Fatih’in taşıdığı fetih ruhuna, günümüzün ilim ve teknolojisine ihtiyaç var. Eğer gerçekten biz doğru ilmi öğrenir ve bizden sonraki nesillere öğretirsek bu amaç gerçekleşir. Sosyal olaylar, birden bire bitmez ve ortaya çıkmaz. Bunlar uzun zamana bağlıdır. Yabancılar Fatih’in İstanbul’u bir günde mi fethettiğini zannediyorsunuz? diyorlar. Bu mücadele tam peygamberimiz döneminde başladı ve başarı Fatih’e nasip oldu”. 29 Mayıs İstanbul’un fethinin yıldönümü. Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan İstanbul’un fethinin anlamını bilmek bu topraklarda yaşayan her insanın önceliklerinden biri olmalı. İşte, ben de bu hafta İslam tarihi konusunda başta 14 ciltlik İslam tarihi külliyatı olmak üzere çok sayıda esere imza atmış konunun uzmanı bir isimle fethin anlam ve öneminin konuşulmasının doğru olacağını düşündüm. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ziya Kazcı ile hem vakıf medeniyetinin anlamını hem de İstanbul’un fethini konuştuk. * Hocam İstanbul’un fethini sizlerle konuşmak istiyorum. İstanbul’un fethi neden çok önemliydi? Peygamber Efendimizin (sav) bu konudaki hadisini biliyoruz. Bunu hatırlatmamıza gerek yok. İşte Fatih hep bu hadise mazhar olmaya çalışmıştır. Fatih’ten önce İstanbul’un fethi için büyük çabalar sarf edilmiştir. Ama bu fetih Fatih’e nasip olmuştur. Bizans o dönemde bütün Hıristiyan dünyasının gözünün üzerinde olduğu ve burayı kaptırmamak için mücadele ettiği bir devlettir. Ama bu mücadeleyi Fatih kazanmıştır. Daha doğrusu Fatih’in askeri dehasına yenik düşmüşlerdir. Bu fetih esnasında kimsenin çok fazla bilmediği bir olay yaşanmıştır. Fatih bu savaşta bugün tanklarda kullanılan bildiğimiz zırhı kullanmıştır. Kimsenin karşı koyamadığı o meşhur Bizans ateşine karşı surların dibine giden arabaların üzerini yaş manda derisi ile kaplamış ve bu ateşi etkisiz kılmayı başarmıştır. * Fatih’in, fetih sonrasındaki davranışı da aslında İslam medeniyetinin hoşgörü, adalet ve barış anlayışının Batı’dan kat be kat üstün olduğunu ortaya koymuyor mu? Kesinlikle. Eğer Fatih isteseydi bütün halkı kılıçtan geçirebilirdi. Bazılarının bugün iddia ettiği gibi Patrikhaneyi İstanbul’un dışına çıkarabilirdi ve kimse de ‘niye çıkardın’ diyemezdi. Bugün ‘keşke çıkarsaydı’ diyenler var. Ama Osmanlı’nın temel prensipleri var. Osmanlı hiç kimsenin dinine, diline, örfüne devletin temel prensipleri ile çatışmadığı müddetçe engel olmazdı. Ama bugün Hıristiyan dünyasındaki İslam eserlerine bakarsak, Mesela Sofya’da çok sayıda cami vardı. Bugün orada çok az sayıda cami kalmıştır. * Endülüs örneği var Evet 800 sene İslam ülkesi olan Endülüs tamamen yok edilmiştir. Hristiyanlar geldiler ve hepsi gitti. Orada yaşayan Müslümanlara ya ‘Hıristiyan olacaksınız ya da kelleniz gidecek’ denildi. Osmanlı’da böyle bir şey yok. Fatih’te bir hoşgörü ve adalet anlayışı var. Fatih’i Fatih yapan unsurlar da bunlardır zaten. İstanbul’u fethettikten sonra Patrik’e bir ferman veriyor şöyle diyor: “Benim ahalimden hiç kimse sizin örf ve adetlerinize, kilisenize müdahale etmeyecek. Kim ederse kıyamette elim yakasındadır” diyor. Ayasofya, Fetih hakkıdır * Ayasofya’nın kilise olması nasıl yorumlanmalı? Ayasofya İslam dünyasının bir geleneği olarak alınmıştır. Fetih hakkı diye bir şey vardır. Yani fethedilen şehrin en büyük kilisesi camiye çevrilir. Bunun adı fetih hakkıdır ve bir tanedir. Onun dışında yoktur. * Bugün İstanbul’da çok sayıda kilise camiye çevrildi. Artık o bölgelerde Hristiyan cemaat kalmamıştır. Binanın metruk kalması yerine camiye çevrilerek ibadete açılmıştır. Bugün Kuzguncuk’ta cami ile kilise aynı duvarı paylaşmaktadır. Bir tarafında çan kulesi diğer tarafta ise minare. Bu da bizim medeniyetimizin bir özelliğidir. İslam 20 yaşına gelmiş bir insanı zorla Müslüman yapma yetkisini bize vermiyor. * Hocam bu arada Ayasofya, Fatih’in vakfiyesi değil mi? Bugün sadece Ayasofya değil, İstanbul’un yarısı vakıftır. Ama bunu kim biliyor. Kimse bununla ilgilenmiyor. Bugün Bağlarbaşı’nın tamamı vakıftır. Fetih gerçekleştikten sonra korkan ve saklanan bir grup papazı, Fatih buluyor ve onlara bir görev veriyor. Diyor ki, ‘gidin ve benim yönetimimdeki İstanbul’u bir dolaşın. Ve alışveriş yapın’ diyor. Papazlar gidiyorlar ve esnaftan 1 kilo şeker istiyorlar. Ardından da aynı esnaftan 1 kilo da pirinç istediklerinde o esnaf, ‘hayır ben siftah yaptım. Siftah yapmayan diğer komşuma gidin o da siftah yapsın’ diyor. * Hocam bu hep anlatılır. Yaşanmış bir şeydir değil mi? Kesinlikle doğrudur. Bunun örneklerini Anadolu’nun bazı yerlerinde görmek mümkündür. Bana bir arkadaşım Çorum’da bunun uygulandığını anlatmıştı. Bu ahi geleneğidir. Batı İstanbul’un Fethini unutmadı * Sürekli fetih ruhundan söz edilir. Bu fetih ruhu nedir? Fetih ruhu çok önemlidir. İstanbul alınırken yaşanan fetih ruhunun önemi ise bu fethin hadis ile övülmesinden geliyor. İstanbul üç kıtanın merkezindedir ve İstanbul’a sahip olan dünyaya sahip olur. Bu doğrudur. Birçok dönemde İstanbul’un alınması önemli olmuştur. Etrafının denizlerle ve surlarla çevrilmiş olması fethi çok zorlaştırıyordu. Yani burayı fethetmek çok zordu. İşte bizim kızıl elmamız (kızıl elma ileride fethedilecek yer anlamına gelir) her zaman İstanbul olmuştur. Fatih’in ikinci kızıl elması da Roma idi. Ama buna ömrü yetmedi. * Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunların nedeni de bu olabilir mi? Evet. Bugün dünya devletlerinin Türkiye ile uğraşmasının temel nedenlerinden biri ülkemizin bulunduğu coğrafi konumdur. *Çanakkale Savaşı ve Kurtuluş Savaşı Batı’nın İstanbul’un fethini hazmedememesinin bir sonucu mudur? Gayet tabi. Daha sonraları bizde şark meselesi diye bir olay ortaya çıktı. * Nedir şark meselesi? Müslümanların geldikleri yere yani Orta Asya’ya gönderilmesi demekti. Batı bu bölgenin bir türlü Müslümanların elinde olmasını hazmedemedi. Bu anlayış bugün de şuur altında hala devam etmektedir. * Bugün Bizans eserlerinin ihya edilmesini ve Osmanlı eserlerinin aynı ilgiyi görmemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Ben öncelikle kendi eserlerimin ortaya çıkmasını isterim. Nasıl benim memleketimde Bizans eserleri ihya ediliyorsa, ben Atina’da, Selanik’te ve Sofya’da da eserlerimizin ortaya çıkarılmasını isterim. Ben tarihi eserlerin korunması taraftarıyım. Ama bunu yaparken milliyet gözetilmemelidir. Mütekabiliyet esasının olması gerekir. Ama kendi ülkemde ben önce İslami dönem, Beylikler dönemi, Selçuklu ve Osmanlı dönemi eserlerinin ihya edilmesini isterim ama çıkıp da ‘Selçuklu ve Osmanlı dursun biz Bizans dönemini çıkaralım derseniz’ ben burada art niyet ararım. * Bu milletin medeniyet değerlerini yeniden kuşanması için neye ihtiyaç var? Fatih’in taşıdığı fetih ruhuna, günümüzün ilmi ve teknolojisine ihtiyaç var. Eğer gerçekten biz doğru ilmi öğrenir ve bizden sonraki nesillere öğretirsek bu amaç gerçekleşir. Sosyal olaylar, birden bire bitmez ve ortaya çıkmaz. Bunlar uzun zamana bağlıdır. Yabancılar Fatih’in İstanbul’u bir günde mi fethettiğini zannediyorsunuz? diyorlar. Bu mücadelenin tam peygamberimiz döneminde başladığını ve o zamandan bugüne devam eden bir mücadelenin sonucu olduğuna dikkat çekiyorlar. Vakıf, dinimizin emridir * Hocam siz vakıflar konusunu en iyi bilen ilim adamlarından birisiniz. Geçtiğimiz hafta vakıflar haftası idi. Vakıf kelimesinin bizim medeniyetimizdeki yeri ve önemi çok büyük… Vakıf kelimesi neden bu kadar anlamlı… Hiçbir karşılık beklemeden insanlara ve hayvanlara hizmet etme anlayışı İslam medeniyetinin üzerinde durduğu önemli konulardan biridir. Vakıf da hiçbir karşılık beklemeden Allah rızası için insanlara ve hayvanlara birtakım imkânlar sağlamanın adıdır. Meseleye bu açıdan baktığımızda İslam tarihinde ve özellikle de Osmanlı’da vakıfların el atmadığı hiçbir sahayı görmek mümkün değildir. İbadetinden eğitimine, hastalığından hamallığına ve kuş evlerine varıncaya kadar her alanda vakıfları görmek mümkündür. * Vakıflar hukuki bir müessese miydi? Hukuki bir müessesedir. Bir vakfın geçerli olabilmesi için vakfiye dediğimiz bir senedin hazırlanması ve bu senedin kadı tarafından tasdik edilmesi gerekir ki, hukuki bir statü kazanmış olsun. * Müslümanları böyle bir müesseseyi kurmaya iten sebep nedir? Gerek Kur’an-ı Kerim’de gerekse Peygamberimizin birçok hadisinde karşılık beklemeden başkalarına yardım etme prensibi üzerinde çokça durulmuştur. Peygamberimizin bizzat kendisinin vakfettiğini biliyoruz. Bu da bize İslam’ın sosyal yapıda olduğunu ve mümkün mertebe insanların ızdırabının dindirilmesi gerektiğini anlatıyor. İnsanlar eşit seviyede ve eşit imkânlara sahip değildir. Her insanın kendine göre birtakım sıkıntıları vardır. Bundan dolayı da sıkıntıda olanlara İslam yardım etmeyi bir emir olarak telakki etmiştir. Zekât ve fitre de buna yöneliktir. Ama bunların dışında insanları yardıma teşvik eden emirler bulunmaktadır. Yine sadaka önemli bir yardım etme aracıdır. Siz öyle bir eser bırakıyorsunuz ki, sizin bıraktığınız hastane, köprü ve okul, çeşme bin sene insanlara hizmet ediyor. İnsanlar ondan istifade ediyor. İnsanlar bu eserleri kullandığı müddetçe de eseri yapanın amel defterine sevap yazılıyor. İşte Müslümanları vakıf kurmaya teşvik eden en büyük etkenlerden biri budur. Vakıflarla insanlığa hizmet ettik *Eğer bir mülk vakıf statüsü kazandıktan sonra bu vakfa müdahale edilebilir mi? Kesinlikle hiç kimse müdahale edemez. Anadolu’da bir beylik Osmanlı’ya geçtiği zaman o beyliğin vakıflar konusunda koyduğu şartlara Osmanlı kesinlikle müdahale etmiyor ve onların şartlarına aynen uyuyor. Vakıflar böylece bir devamlılık arz ediyor. Hükümetin düşmesi yönetimin değişmesi vakıflar için bir anlam ifade etmiyor. Vakıfların statüsü her zaman aynen devam eder. * Vakıf eserler ile ilgili bir de dualar var Bu anlamda iki tür dua vardır. Birincisi hayır duadır. Hangi şekilde olursa olsun vakfiyelerin sonunda bu iki dua bulunur. ‘Her kim vakfın gelişmesine hizmet ederse Allah ondan razı olsun. Mekânı cennet olsun’ gibi ifadeler var. Bir de beddua kısmı var ki o da ‘kim ki, hakkı olmadığı halde bu vakfı tebdil, tagyir ya da değiştirmeye kalkarsa bütün peygamberlerin ve mahlûkatın laneti onun üzerine olsun” beddua vardır. Müslümanlar mümkün mertebe bu beddualardan uzak dururlar. * Günümüzde bu vakıf geleneğine ne kadar sahip çıkılıyor? Her zaman dönemin şartlarını iyi değerlendirmek lazım. Günümüzün kafası ile o günün şartlarına bakmak bizi yanlış yere götürür. Osmanlı neden yenildi ve neden bu hale geldi. Hayat bugün çok dünyevileşti ve biz ilmi bıraktık. İslam dünyası ilmi bırakınca kendisi ile ilgili bütün değerleri de elimizin tersi ile kenara ittik. Hatta kendi değerlerimizi de başkasına kaptırdık. Bugün ABD’nin devlet yapısı Osmanlı’nın aynısıdır. Hukuk sistemine bakın jüri vardır, yargıç vardır. Osmanlı’da da aynı şekilde kadı ve jüri vardı. Sigrit Unke isimli bir Alman 1000 sene önce Endülüs’teki Müslüman hastanesi ile o dönemde Batı’nın hastalara bakışını anlatan bir yazı yazmıştır. 16 yaşındaki bir Hıristiyan çocuk babasına mektup yazıyor. Bu mektup aynen yayınlanıyor. İşte bu çocuk mektupta hastanede bir kütüphane olduğunu, musiki çalındığını ve hastanede bir nevi kalorifer sistemi olduğuna dikkat çekiyor. Bir yandan da, o dönemde Hıristiyan dünyasında hastalara Allah tarafından ceza verildiği düşüncesi hâkim ve hangi hastalık olursa olsun bütün hastalar içi saman dolu bir yerde toplanarak bir nevi cezalandırılıyor. Tabip eliyle hastaya müdahale etmek en büyük günahlardan biridir. Yani derisini kanatırcasına kaşıyan uyuz hastalığına yakalanmış bir insanla kanlı balgam tüküren bir verem hastası aynı yere konuluyor. Aradaki farka bakın. İşte biz 1000 yıl önce ilme ve insanlığa böyle hizmet etmişiz. İşte vakıf eserleri de bu hizmetin en büyük aracısı olmuştur. _MİLLİGAZETE_ 5月15日 WESTMİNSTER ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ PROF. DR. DAVİD CHANDLER İLE AVRUPA BİRLİĞİ ÜZERİNE RÖPORTAJ:"AVRUPA BİRLİĞİ KENDİ İÇİNDE TUTARLI DEĞİL."İngiltere’de bulunan Westminster Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. David Chandler ile Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu durumu, Türkiye’nin AB üyeliği süreci ve ülkesinin izlediği dış politikayı konuştuk. Prof. Chandler, Tekirdağ Valiliği'nin öncülüğünde, Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi, Doğu-Batı Trakya Belediyeler Birliği ve Namık Kemal Üniversitesi tarafından düzenlenen “Uluslar arası Balkan Kongresi”nde, “Balkan devlet inşası: Yönetim değil, yönetişim” konulu bir tebliği sundu. Prof. Dr. David Chandler gerek tebliğinde gerekse söyleşimizde önemli açıklamalar yaptı. “Avrupa milleti, halen kendi meşruiyetlerini, parlamentolarını arıyorlar. Kimse kendisine bir Avrupalı olarak tanıtmıyor. Halen ülke ismi söyleniyor. Avrupalılık kavramı henüz yerleşmemiş durumda. Önce bu kavramın yerleşmesi lazım ki, Avrupa Birliği’nden gerçek anlamda bahsedilebilsin. AB, az sayıda elit bir tabaka tarafından yönetilen bir oluşum. Brüksel’de beş bin bürokrat tarafından yönetilen bir organizasyon. Bütün bir Avrupa’ya mal olabilmiş bir oluşum değil henüz.” AB’nin durumunu net bir dille ortaya koydu. Avrupa Birliği’nin takip ettiği belirli bir politikaları olmadığını söyleyen Prof. Chandler, “dolayısıyla aday ülkelere karşı farklı yerlerde farklı şeyler söyleyebiliyorlar. Bir sorunla karşılaştıklarında nasıl bir tepki vereceklerini ne söyleyeceklerini bilmiyorlar. Yani; ortak bir politika belirlemiş değiller “ ifadesini kullandı. Prof. Dr. David Chandler ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi sunuyoruz: - AB’nin politikalarında genel anlamda şöyle bir durum söz konusu: Takip ettikleri belirli bir politikaları yok. Aday ülkelere karşı farklı yerlerde farklı şeyler söyleyebiliyorlar. Kendi içerilerinde de tutarlı bir politika geliştiremedikleri için bu hafta bir şey söylerken bir diğer hafta başka bir şey söylüyorlar. * Avrupa bir yandan kimlik arayışı içerisindeyken ve de AB’nin lokomotif ülkeleri Almanya ve Fransa’nın Türkiye’ye yönelik tutumları ortadayken bazı Avrupa Birliği ülkelerinin yetkilileri tarafından Ankara’nın AB’ye üye olabileceğine ilişkin açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumdaki bir Avrupa, Türkiye’yi arasına alır mı? Bu tavırlarla AB ikiyüzlü davranmış olmuyor mu? Öncelikle şunu söylemek gerekir; belirttiğiniz gibi Avrupa Birliği kendi içerisinde bir kimlik sorunu yaşamakta. Evet, genel olarak bir Avrupalı kimliğini henüz oluşturmuş değiller. Anayasalarını da belirlemiş değiller. Dolayısıyla, ifade ettiğiniz bu sorun aslında sadece Türkiye ile ilgili değil. Diğer aday ülkeler için de geçerli. AB bu anlamda, aday ülkelere Avrupa Birliği değerlerini vaat ediyor. Bu nokta çok önemli… * Avrupa’nın dışına taşan sorunlar, karar mekanizmaları ve Chirac’ın “Türkiye, kültür devrimini yaşasın öyle gelsin” sözü… Bütün bunları nasıl okumak lazım? Avrupa Birliği’nin genişleme sürecinin aslında kendi kimliğini arayış sürecine de dönüştüğünü görüyoruz. AB genişleme süreciyle bir anlamda kendi kimliğini oluşturmaya, bulmaya çalışıyor. Almanya ve Fransa’nın içerisindeki soruna baktığımızda, bu ülkede yaşayan radikallerin tutumlarıyla ilgili bir problem olduğunu söylemek doğru olur. Normal bir şekilde bu ülkede yaşayan kişilerle yönetimlerin herhangi bir sorunu bulunmuyor. İşte buradaki asıl sorun; radikaller, Almanya, Fransa ve İngiltere’de halkı nasıl etkileyecektir? Sorusunun altında yatıyor. Bu üç ülkede yaşayan radikal Müslümanların tehdit oluşturduğunu düşünüyorlar. Siyasi platformda ve sıradan Müslüman vatandaşlarla ilgili herhangi bir sorunları yok. Tekrar etmek gerekirse; genişleme sürecinde kimlik sorunu yaşanıyor. Bu doğrultuda Türkiye, AB ülkelerinin çekinceleri içerisinde yer alıyor. AB sorumluluk almaktan kaçıyor * AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun Türkiye’de türban ve laiklik konusunda yaptığı açıklamalar… “AKP kapatılmasın” sözü… AB bundan bir avantaj mı elde etmeye çalışıyor? AB’nin politikalarında genel anlamda şöyle bir durum söz konusu: Takip ettikleri belirli bir politikaları yok. Aday ülkelere karşı farklı yerlerde farklı şeyler söyleyebiliyorlar. Kendi içerilerinde de tutarlı bir politika geliştiremedikleri için bu hafta bir şey söylerken bir diğer hafta başka bir şey söylüyorlar. Dolayısıyla aday ülkelere karşı tavırları, o ülkelerle olan tutumlarından değil de kendi içerlerinde tam bir mutabakat sağlayamadıklarından kaynaklanıyor. Bir sorunla karşılaştıklarında nasıl bir tepki vereceklerini ne söyleyeceklerini bilmiyorlar. Yani; ortak bir politika belirlemiş değiller. Kongrede yaptığım konuşmamda da söylediğim gibi AB, sorumluluktan kaçan bir politika da izlemektedir. Sorunları kimi zaman ülkenin iç meselesi olarak lanse etmeye de çalışıyor. Dolayısıyla AB, AKP ile ilgili tutumundan bir avantaj elde etmeye çalışmıyor. Ciddi bir şey söylerse sorumluluk alması gerekecek, o da bundan kaçıyor. * Balkanlar’da son zamanlarda farklı bir sürece girilmiş gibi görünüyor. Örneğin Yunanistan ile Makedonya arasındaki isim davası. Öte yandan, Kosova’nın bağımsızlığı bölgede bir domino etkisi yapar mı? Aynı şekilde Kıbrıs meselesi, Bulgaristan ve Romanya’daki yolsuzluklar, mafya… Bunların global bir açıklaması var mı? Aslında dünyanın bütün ülkelerinde yolsuzluk meselesi var. Ve bu durum her yerde geçerli. Kosova meselesine gelirsek; bu AB’nin tutumundan kaynaklanan bir durumdur. BM’nin düzenlemesi, aldığı kararlar durumu karmaşık hale getirmiştir. Bu bakımdan, Kosova’da yaşanan sorunun Avrupa Birliği kaynaklı olduğunu düşünmek bence yanlış olur. Yolsuzluk ve diğer durumları her yerde yaşamak mümkün… * Konferansta yaptığınız konuşmada, “AB’nin müdahalede bulunduğunu ancak bu düzeyde de sorumluluk almaktan kaçtığını” söylediniz. Hatta bir ülkeye, oranın seçilmiş başbakanından daha yetkili komiserler atadıklarını ancak buna karşılık herhangi bir olumsuzlukta sorumluluk almadıklarını ifade ettiniz. Bu açıklamalarınız bana Bosna Hersek’te İngiliz Yüksek temsilciyi hatırlattı. Öte yandan, AB, Kıbrıs sorununu Rum kesimini üye yaparak kendi içerisine taşıdı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Evet haklısınız. Avrupa Birliği’nin sorumluluk aldığı ancak çözümünde başarılı olamadığı en somut örneklerden birisi Kıbrıs meselesidir. Aynı şekilde Bosna’ya da bir müdahalesi oldu. Ve yine 12 yıl geçmesine rağmen Bosna’da işler, önceki döneme göre daha iyi değil. Bosna’nın yüksek temsilcisi İngiliz olduğu konusundaki sorunuza gelince; 2002-2006 yılları arasında, Bosna’da en popüler şahsiyetlerden biri Paddy Ashdown idi. Kendisi askeri geçmişe sahip birisidir. Liberal Demokrat Partinin eski lideri Ashdown, İngiltere’de başarısız bir politikacı olmasına rağmen yüksek temsilcilik süresince en popüler insanlardan biriydi. Görevi boyunca şunu göstermektedir. Yerel politikacılara ihtiyaç duyulmaktadır. Bir insan düşünün, Brüksel’de ya da başka bir yerde bir toplum için karar alıyor. Bunun başarılı olması beklenemez. İhtiyaç duyulan yerel politikacılardır… Dışarıdan müdahale mutluluk getirmemektedir. Dışardan dayatmayla çözüm üretilemez * Çözüm olarak ne önerirsiniz? Her şeyden önce ben bir akademisyenim. Sorunun çözümünü bilmiyorum. Önemli olan yani benim görevim sorunu tespit etmek, var olan durumu ortaya çıkarmak. Ve de dile getirmek. Bir konuda çözüm üretmeden önce, o sorunun ne olduğunu gerçekten anlamamız ve çözümlememiz gerekiyor. Çözüm için halklar tarafından seçilen insanların göreve getirilmesi ve sorumluluğun onlara verilmesi lazım. Öncelikle, sorunumuz şu; hiçbir ülkeye, hiçbir sorununda dışardan dayatmayla bir çözüm üretilemiyor. Bu çok önemli bir nokta… İnsanlar tarafından gönüllü olarak seçilmek önemli bir kıstas. “İngiltere, kendisini geri planda tutmayı başardı” *Uluslararası arenada Türk askerinin Kıbrıs’tan çıkması isteniyor ama adada üsleri, askerleri bulunan İngiltere’ye hiç tepki gösterilmiyor. Aynı şekilde Afganistan ve Irak’ta da İngiltere’ye tepki yok… İngiltere, nasıl oluyor da kendisini bu denli ustaca gizleyebiliyor? Öte yandan, son dönemde İngiltere’den ABD’ye karşı tepkiler yükseliyor. Özellikle, İngiltere, ‘ABD bizim tecrübelerimizden istifade etmedi’ diyerek Amerikan yönetimi eleştiriyor. Ayrıca, İngiliz diplomatlarının Taliban ile gizli görüşmeleri olduğunun ortaya çıkması üzerine de iki ülke arasında gerginlikler yaşandı. Sizce ABD-İngiltere ilişkilerinde bir bozulma mı var? - Evet, İngiltere hem Blair döneminde, hem de şu anki Brown döneminde Irak ve Afganistan savaşlarında Amerika’nın yanında yer aldı. Ama burada şunu belirtmek gerekir: İngiltere, bu gibi durumlarda kazanan tarafın yanında yer almak ister. Bu yüzden İngiltere ABD’nin yanında yer almıştır. Öte yandan, Irak işgalini başlatan ve bölgeye giren, gitmek isteyen Amerika olduğu için hep en çok göz önünde olan oydu ve tabii ki de en çok eleştiriye maruz kaldı. İngiltere kendisini biraz geri planda tutmayı başardı. Ve istediğini elde etti. Afganistan meselesinde ise, ABD havadan bombalamayı seçerken, İngiltere yerde savaşıyordu. Bu da bir rahatsızlık doğuruyordu İngiltere’de. Sonra İngiltere Taliban ile görüşmeyi seçti. ABD de bunu kendisine karşı yapılmış bir hareket olarak algıladı. Bunlar da, her iki ülkenin de bazı konularda ne kadar anlamsız davrandığını göstermiştir. Çünkü henüz net bir stratejileri yok. Dolayısıyla strateji yokluğundan dolayı böyle bir karışıklık çıktı. “Kimse kendisini Avrupalı olarak tanımlamıyor” *Avrupa Birliği’nin geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz?AB
politikalarında bir tutarsızlık görülüyor. Avrupa milleti, halen kendi
meşruiyetlerini, parlamentolarını arıyorlar. Kimse kendisini Avrupalı
olarak tanımlamıyor. Halen ülke ismi söyleniyor. Avrupalılık kavramı
henüz yerleşmemiş durumda. Önce bu kavramın yerleşmesi lazım ki, Avrupa
Birliği’nden gerçek anlamda bahsedilebilsin. AB, az sayıda elit bir
tabaka tarafından yönetilen bir oluşum. Brüksel’de beş bin bürokrat
tarafından yönetilen bir organizasyon. Bütün bir Avrupa’ya mal
olabilmiş bir oluşum değil henüz. 5月9日 SÜLEYMAN ORAKÇIOĞLU:"SUNİ GÜNDEMLERLE UYUTULUYORUZ."HKİP Başkanı Süleyman Orakçıoğlu: Psikolojik olarak toplumu germeye, enerjimizi boşa harcamaya gerek yok diye düşünüyorum. Türkiye’nin boşa harcayacak zamanı yok. Suni gündemlerle uyutuluyoruz. Son 40 yılda toplumumuzun meşgul edildiği gündemlere bakın, hangisi hatırlanıyor?.. * Türkiye, yaklaşık iki senedir müthiş bir ekonomik durgunluk yaşıyor. Tekstil sektörünün açmazları da çözülebilmiş değil. Bu gidişi nasıl yorumlayacaksınız? Dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, gardımızı almak zorundayız. Dünyada, son 7-8 senedir, üretimin değerinin olmadığı bir süreç yaşandı. Dünyada, mali sektörlerin, mali enstrümanların türevlerinin bile müthiş kârlar yaşadığı bir dönem geçti. Mali ve finans sektörleri bu dönemde üretim sektörünün sırtından çok paralar kazandı. Ülkemizde de bu dönem dünyayla paralel gelişti. Bu süreçte ülkemizde mali sektör oyuncularına baktığımızda, bir bankanın kârı 2 milyar dolarken, İstanbul Sanayi Odası’nda ilk 500 firmanın toplam kârı 2 milyar dolar olmadı. Bizler sürekli adaletten, sosyal dengesizlikten ve kişi başına düşen milli gelirin paylaşımındaki adaletsizlikten bahsediyoruz. Bunun, büyük sorunlar yaşatacağını vurguluyoruz. Bir kişinin geliri 1 milyon dolar, bir insanın kazandığı 1 lira ise, burada sosyal bir sorun vardır. Bu süreçte, piyasalardaki gelirin paylaşımında da bir adaletsizlik yaşandı. Mali sektördekiler elbette kazansınlar, ama, üretenler de kazansın.Sorunların kaynağında bu var. Tüm dünyada bu dengesizlik, şişti şişti ve patlama noktasına ulaştı. Önce, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde artık üretimin tekrar anlaşıldığı bir sürece dönüldü. Mali sektörlerdeki panik, kendi çarkını çevirmekten aciz bir noktaya geldi. Buradan kaçan paralar, tüm dünyada hammaddeye yöneldi. Son dönemde hammadde fiyatları aşırı şekilde artmaya başladı. Türkiye tercihini yapmalı Amerika, piyasada hareketliliği artırmak, durağanlığa önlem ve resesyon için bu tercihi yaptı. Burada Türkiye’nin de büyüme ile enflasyon arasında bir tercih yapması lazım. Merkez Bankası, dünyada fiyatların artmadığı bir dönemde, üç-dört yıl enflasyonla ilgili bir politika izledi. Başarılı oldu, olmadı, tartışılır. Ama, avantajı, dünyada hammadde ve enerji fiyatları bu trendle artmıyordu. Şimdi, işler tersine döndü. Şu anda MB’nin hedeflerini tutturması mümkün değil. Şu anda, enflasyonla mücadele esnetilmeli. Enflasyonla mücadeleyi çok tehlikeli bir şekilde talep daralmasına neden olacak şekilde devam ettirirsek büyümeyi engelleriz. Büyümeyi engellediğimiz de işler sarpa sarar. Bu ülkenin her yıl artan bir nüfusu var. 500 bin insanın iş bulması lazım. MB’nin piyasayı hareketlendirmesi, piyasaya gerekli olan likitideyi vermesi lazım. Likit akışı sağlanmayınca, piyasadaki iş hacmi düşer, kârlar düşer, vergi toparlanamaz. Bunların hepsi bir zincirin önemli halkalarıdır. MB’nin enflasyonla mücadelede talep daralmasını avantaj görüyoruz söylemini terk etmesi lazım. Çok tehlikeli bir söylem. Piyasaların önünü açmalıyız. Zor bir süreçten geçiyoruz * Bu gidişat iyi değil diyorsunuz… Bu sorun, sadece bizim sektörümüz için değil, tüm sektörler için geçerli. Piyasanın mevcut durağanlığı, artık gelecek vizyonumuzu kaldırmayacak boyuta gelmiştir. Bizim, bu noktada bazı kararların cesaretle alınması yönünde, sivil toplum örgütleri olarak merkeze yardımcı olmamız gerekiyor. Pozitif alınacak kararlar, belki riskli kararlar ama, bizim de bu noktada riski üstlenmemiz gerekiyor. * Sektör sıkıntılı görünüyor Sektörümüz, büyük bir gelişim ve değişim dönemindedir. Baktığımızda, son 5 yıl içinde üretimle ilgili her türlü baskıyı üzerimizde hissettik. İstihdam yükleri, enerji maliyetleri, girdi maliyetleri. Rekabet noktasında problem yaşatan tüm sıkıntılar. Üstüne üstlük bir de dövizin üstündeki baskı. Bugün euro’da 1.590’ları bile gördük, dolarda 1.150’leri gördük. Bu aşırı inişler, aşırı çıkışların işaretidir. Fizik kanunudur, düşen her şeyin zıplama tepkisi vardır. * Tekstil sektörünün algı sorunu... Sektörde buna rağmen, çok güzel gelişmeler yaşandı. 2006 ile 2007’ye değerlendiren Eurostad’ın karşılaştırmalarında ihracatta özellikle, AB’ye mal satan ülkeler arasında fiyat düşürmeden ihracat yapan tek ülke, fiyat artırarak mal satan tek ülke Türkiye’dir. Hem de, euro bazında. Bunun adı katma değerdir, bunun adı tasarımdır, bunun adı kalitedir. Moda, markadır… Ortalamanın yüzde 6 üzerinde AB’ye ihracat gerçekleştirdik. Sektöre zaman zaman çok haksız eleştiriler yapılıyor: “Sektör kendisini yenileyemedi, geliştiremedi” diye. Bu başarıyı gerçekleştirebilen hiçbir sektör yok. Ben bu konuda sektöre haksızlık yapıldığı kanaatini taşıyorum. Kamuoyu algısı noktasında biz de belki üzerimize düşen görevler noktasında özeleştiri yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Herşeye rağmen 2007 yılında yüzde 15’lik bir ihracat artışı. 2008 yılında herkesin gözünden kaçan bir gerçeği size söylemek istiyorum. Belki yanlış bir algı olabilir diye. 2008 yılında AB’nin Çin’e uyguladığı kotaların tümü kalktı. 2008’in ilk üç ayında sektör yine yüzde 10-15 ihracat artışını başardı. Sektörümüzle ilgili bilgileri kamuoyuna aktarma noktasında sıkıntılarımızı aştığımız an, kamuoyundaki algımızın da değişeceğine inanıyorum. 2007 yılında hazır giyim ve tekstil 23.5 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleştirmiştir. Akdeniz Moda Birliği’ni kurduklarında Türkiye’nin üye olmasını istiyorlar. AB’de tekstilin en büyük çatısı olan Euroteks’de bizler başkan yardımcısı olarak temsil ediliyoruz. Sektör Avrupa Birliği’ne girdi, bizde hiç kimsenin haberi yok. Sektörde birinci jenerasyon bilgi, birikim ve tecrübeyi, ikinci jenerasyon ise AR-GE ve tasarımı ortaya koyuyor.Önümüzdeki 3-4 yıl içinde Türk markaları, dünyayı kuşatacak. Ben firma olarak ifade edeyim ki, yakın coğrafyamızdaki tüm ülkelerde Damat Tween markasını görebilirsiniz. Bunlar tesadüfle olmuyor… Bunlar yılların birikimi. Üretmeden paylaşım mümkün değil * En çok gıda sektöründebu artışlar değil mi? Sadece gıdada değil, demirde, çelikte, ara mallarda. enerji fiyatları, gıda fiyatları. Geçmişi iyi irdelemek gerek. Dünyayı 10 yıldır enerji ve finans lobisi yönetti. Şu anda deniz bitti. Dünya, şu anda üretmeden, değer üretmeden bir paylaşım olamayacağı gerçeğiyle yüz yüzedir. Türkiye’nin de bu hazin gerçeği anlaması gerekir. Kâr-faiz ikilemi ve denklemi değil, kıt kaynakları doğru kullanma, üretim ve istihdam gerçeği. Artık daha fazla üretmek gerekiyor. Türkiye’de ise tartışmamız gereken sonuçlar değil, nedenler olmalı. Tüm dünya, ekonomi yönetim tercihlerinde enflasyon ile büyüme arasına sıkıştı. Amerika, burada büyümeyi tercih etti. Şu anda Amerika’da enflasyon tarihinde olmadığı kadar, yüzde 5’leri buldu. Türkiye’nin enerjisi boşa harcanıyor * Toplum sıkıntılı, toplum çok gergin. Cinnet geçiren insanlar ve buhran görüntüsü.Bu gelişmeleri nasıl yorumlayacaksınız. Evet. Dayanışmamızı engelleyen, bizi birbirimize düşman eden bir sosyal yapı. Biz neyi beceremiyoruz? Bugün baktığımızda biz kendi gündemimizi dünyanın en önemli gündemi zannediyoruz. Eskilerin deyimiyle, “Kendimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz”. Görüntü çok net: Suni gündemlerle uyutuluyoruz. Bunu yaparken de, gerçekten birbirimize tahammülümüz yok. Sabır, tahammül, düşünceye saygı, vefa çok önemli şeyler. Bugün, siyaset ve siyasetin belirlediği gündemlerin değil, ekonominin ön planda olduğu bir ülke olmalıyız. Çünkü, bizim kişi başına düşen gelirimizi, gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda aramızda 4-5 kat fark var. Siz, toplumsal refahı, toplumsal standardları yükseltmeden, toplumu değiştiremezsiniz, toplumun içindeki eğitimin seviyesini yükseltmeden pozitif bir bakış açısını ortaya koyamazsınız. Gündem, hükümet için de ekonomi olmalı. Psikolojik olarak toplumu germeye, enerjimizi boşa harcamaya gerek yok diye düşünüyorum. Türkiye’nin boşa harcayacak zamanı yok. Bu enerjiyi birbirimizi yıpratmak için kullanmayalım. Bizim insanımız güzel insan, iyi insan. Ama, bizim insanımız duygusal. Selam vermediğiniz zaman kızar. Hal hatır etmediğinizde gücenir. Ama, bugün bu kısır gündemler dolayısıyla toplumumuz da gergin vaziyette. Toplumsal bir buhran geçiriyoruz. Son 40 yıllık toplumumuzun meşgul edildiği gündemlere bakın, hangisi hatırlanıyor? Hangisi bizim için önemlidir? Hepsi de kısır çekişmelerden ve toplumumuzu gerginliğe sürüklemekten başka bir işe yaramamıştır. Sosyal, kültürel bir gelecek inşasına ihtiyacımız var. _MİLLİ GAZETE_ |
|
|