ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
7月22日 DÜNYA TÜRK GAZETECİLER BİRLİĞİ KURULUYOR.Yalova'da düzenlenen ''12. Türk Boyları Şöleni''ne katılan gazetecilerin yarın yapılacak toplantıda ''Dünya Türk Gazeteciler Birliği'' kurulmasına ilişkin karar almasının beklendiği belirtildi. Yalova Folklor Eğitim Merkezi (YAFEM) tarafından düzenlenen, ''12. Türk Boyları Şöleni''ne katılan ekiplerin temsilcileri ile festival kapsamında gerçekleştirilen ''Türk Dünyası Medya Mensupları Buluşması''nda yer alan gazeteciler, Vali Mehmet Ersoy'u ayrı ayrı ziyaret etti. Vali Ersoy, ziyarette, 21'nci yüzyılın Türklerin yüzyılı olacağını belirterek, bu nedenle ''Türk Boyları Şöleni'' gibi organizasyonların büyük önem taşıdığını belirtti. Şöleni dünya genelindeki 250 milyon Türk'ün birlikteliğinin sağlanmasında yapıcı bir adım olarak nitelendiren Ersoy, ''Önümüzdeki yıllarda çok daha iyi şartlar altında, yine buram buram Türk kokan, yine Türk kültürünün doyasıya yaşandığı ve paylaşıldığı böylesi organizasyonlarda bir araya geleceğiz. Sizlerle olmak çok büyük bir keyif'' dedi. Vali Ersoy, festivale katılan ekiplerin temsilcilerinin ziyaretinin ardından, ''Türk Dünyası Medya Mensupları Buluşması''nda yer alan gazetecileri kabul etti. YAFEM Başkanı Özer Koyuncu, 25 ülkeden 30 gazetecinin katıldığı ziyarette, yarın, ''Dünya Türk Gazeteciler Birliği'' adı altında bir oluşumun kurulmasına ilişkin kararının alınmasının beklendiğini söyledi. Vali Ersoy da gazetecileri Yalova'da ağırlamaktan duydukları mutluluğu ifade etti. 11月3日 MEDYATİK KUŞATMA.
Gazeteci Ragıp Duran “medya” mevzuuna Türkiye’de en çok mesai yapmış insanlardan biri. Şöyle diyor Duran: “Gazeteci Ragıp Duran; “Türkiye’de sivil görünümlü militarist bir iktidar var. Medya iktidarın özünü temsil etmiyor, özü temsil eden güçlere kene gibi yapışıyor. Kaybettiği gözün üze-rine siyah bant, yitirdiği elin yerine kanca takan korsan durumunda Türk medyası.” Hazin değil mi? Tepeden modernleştirilmiş, batılaştırılmış Türkiye’de “medya” yaşanan sürece “eleştirel” bir yaklaşımda bulunmak bir tarafa tam tersine “gönüllü payandalık” yapmaya talip olmayı tercih etti. Nitekim ilk “münevverlerimiz” aynı zamanda ilk gazetecilerimiz oldular. Mesela İlk özel gazetemiz Tercüman-ı Ahval’i tarihimize iki kültür adamı olan Agâh Efendi ve Şinasi kazandırdı. İsminin anlamı hallerin tercümanı olan bu ilk özel gazete, Şinasi’nin yakın tarihe kadar batılı anlamda ilk tiyatro oyunu kabul edilen Şair Evlenmesi’nin tefrika edilmesiyle kültür tarihimizdeki yerini aldı. Tercüman-ı Ahval, Ahmet Vefik Paşa, Ziya Paşa gibi önemli imzalara yer verdi. Kültür adamlarımızın matbuata katkılar bu gazeteyle sınırlı olmadı elbette. Nitekim Namık Kemal, Ali Suavi ve Recaizade Ekrem’den başlayarak basın tarihimiz taranırsa sanatla, kültürle ilgilenenlerin ilk adım attıkları yerlerden birinin Bâb-ı li, ilk kapılandıkları işlerin de gazetecilik olduğunu görmek mümkün. Tam da o noktadan başlıyor Medyatik Kuşatma. Yani Taceddin Ural’ın yeni kitabı. Yani “edeb” kökenli “edebiyat”ın yerini aynı ahlaki kaygıdan nasibini almayan “literatür” kelimesinin, lafzen olmasa da mana olarak yürürlüğe girmeye başladığı nokta. Tevfik Fikret’ten Orhan Veli’ye oradan da bugüne uzayan “istikrarlı” ve “tutarlı” bir “İslam”ı hasım alan zihniyetin “portresini” anlatmış Ural. Taceddin Ural kitabına bol bol da örnek koymuş ki “münferit” bir durumdan bahsetmediği aşikâr olsun.
Bu örneklerin çokluğunu “Tanzimat’tan bu yana neredeyse 150 yıllık bir geçmişi var Türk medyasının. Bu sürece şöyle üstün körü bakmak bile ortada çok ciddi bir içerik sorunu olduğunu fark ettiriyor. ‘Makûl’ ile arası mesafeli bir medya var. Çeşitliliğini, yaygınlığını dikkate alınca da, önce tek tek, sonra da toplum olarak, kelimenin tam anlamıyla ‘medyanın hedefi’ haline geliyoruz. Sorun da burada zaten. Kutsallığı ve önemi, sınanarak tescillenmiş ‘yerleşik değerler’e, belki de daha doğru bir ifadeyle İslâm’ın, hayatın her noktasına yönelik düzenleyici iradesi sonucu ortaya çıkan şerî ve örfî kıymet hükümleri ve davranış kalıplarına karşı adeta marazî bir tutum alışı var medyanın hemen her şubesinin” sözleriyle izah eden Ural’ın kitabında yer alan başlıklara dikkatinizi çekmek isterim:
Keçiyi kim çaldı, müftü mü, basın mı? Kemal Sunal minarede göbek atarken. TV karşısında yılda kaç milyon saat harcanıyor? Hz. Muhammed’in ayı Şaban’dan İnek Şaban’a. İç çamaşırı Tiyatrosu’nda bu sezon hangi oyunlar var? Bülent Kayabaş, rakı içerken neden “Besmele” çekiyor? Ebusuud Efendi: Meddaha dalıp, namazı kaçırma. Perran Kutman, kendisine “Hocam” diyenlere neden kızıyor?
Her bölümün sonunda yer alan “notlar” bölümü hem okumayı kolaylaştıran hem de anlatılanları pekiştiren kısımlar olarak kitaba zenginlik katıyor. Yasemin İnceoğlu’nun tespitini burada tekrar edersek Medyatik Kuşatma’nın sandığımızdan daha vahim sonuçlara gebe olduğunu zannediyorum ki net bir şekilde okuyabiliriz: “Kitle İletişim araçları karmaşık söylemler içinde ayarlanmış, iletilerin, işaretlerin üretimi için toplumsal, ekonomik ve teknik bakımlardan örgütlenmiş aygıtlardır. Kitle iletişim araçları kapitalist toplumlarda egemen ideolojilerin söylemleri içinde “dünyayı tasnif etme” ideolojik çalışmasını sürekli olarak gündeme getirir.” İlk kitabı Ankara Dükalığı’nda bürokratik kuşatmayı anlatan Taceddin Ural, Medyatik Kuşatma’yı gözler önüne seriyor. Medyatik Kuşatma gazeteci Taceddin Ural’ın daha önceki kitapları gibi Etkin Kitaplar’dan yayınlandı. Ural, Karl Marx’ın “Anlattığım senin hikâyendir” ihtarını Medyatik Kuşatma’ya epigraf olarak koysaydı, eminim ki hiç kimse bunu yadırgamazdı. Her “hâli” ile medya Medyatik Kuşatma’da.
SUAVİ KEMAL/MİLLİGAZETE 9月17日 BİR ZAMANLAR BİR TELEVİZYON VARDI.On, onbeş sene kadar önceydi. Dar koşullarda bir şey yapmak için çalışan, uğraşan bütün insanların kazandığı gibi bir başarıyı kazanmış, hatta gönüllere girmeyi başarmış bir televizyon vardı. Stüdyosu derme çatmaydı ve nerdeyse bütün programlar orda çekilirdi ama insan malzemesi o kadar zengindi ki bu elverişsiz koşullarda yapılan programlar İslâm’ın en güzel tebliği olurdu. Jenerikler, müzikler, reklamlar bile birer zeka ürünü ve estetik başarıydı. İslâmî kesime uzak duran birçok kişinin bile kendini alamayıp bu televizyonu izlemeyi alışkanlık haline getirdiğini hatırlıyorum. *** Rahmetli Çinuçen Tanrıkorur’un müziğinin ve müzik anlayışının tanıtıldığı bir programda “ud”la bir küçük parça çalan bir kız öğrencinin ekrana çıkarılması da gene o günlerde problem olmuştu. Bu yüzden Çinuçen Beyi bile gücendirmişlerdi. Ben de bu arada fikir beyan etmek zorunda kalmış ve “o kız orda artık kadın değil, bir sanatçıdır” demiştim. “Yetkili”nin cevabı ise şuydu: “Valla korkuyorum. Bu konuda bir hadis-i şerif var, o aklıma geliyor.” Bunun üzerine susmuştuk tabiii. *** Sonra, gel zaman git zaman, bu telelvizyonda da büyük sıçramalar oldu. Hangi konuda derseniz, her konuda. Şarkı türkü gırla gittiği gibi, giysilerin açıklık derecesine falan da pek bakılmadı. Hatta bu vur patlasın çal oynasın programları, bir çok tv’de olduğu gibi ordada sabahın dokuzunda başlıyordu. Ne yapalım, zaman... dedik, hatta “zaman sana uymazsa sen zamana uy” diyenler bile oldu. Öyle ya, Turgut Özal’ın dediği gibi, “seyretmek istemeyen kapatır.” Biz de öyle yaptık. Sadece bu değil, fikrî açıdan da şaşırtıcı şeyler oluyordu artık orda. O kesimin fikir dünyasını inşa eden, hatta temelinde bulunan yapı taşları, artık, belediyelerin yolları ikide bir tamir ederken taş değiştirmeleri gibi, değiştiriliyordu. Fikir dostlarıyla hasımlar yer değiştirmiş gibiydiler. Şimdiye kadar mesafeli durulan fikir temsilcileri, bundan böyle baş köşede ağırlanıyordu ve fikrinin propagandasını yapıyordu. Artık “tebliğ” dönemi bitti de “propaganda” dönemi mi başladı diye herkes tereddüt ediyordu. Seyirciler de değişmişti. O fikir, sanat, estetik ölçülerinde şaşkınlık verici işler başaranların seyircisi bitmiş, onun yerine, eskiden beri magazin seyreden seyirci gelmişti. Sonra ne mi oldu? Büyüdüler, büyüdüler, büyüdüler, büyüdüler. İbni Haldun siyaset için der ya, burda da öyle oldu, büyümenin son sınırına gelindiğinde, çan eğrisinin gösterdiği gibi, iniş başladı. Keşke hep öyle küçük imkânlarla ama müthiş bir insan, düşünce, ideal zenginliğiyle çalışmalarını sürdürebilselerdi! AFETILGAZ/MİLLİGAZETE 6月16日 DİJİTAL MEDYA.
Küreselleşme çağının en yeni trendlerinden biri; “Dijitalleşme,” Hatta yaşadığımız süreci “Dijital Çağ” olarak adlandıranlar bile var. Dünya Gazeteler Birliği’nin bu yıl ikincisini yayımladığı “Dijital Medya Trendleri” raporu ilginç sonuçlar içeriyor. Bugün sizlere bu rapordan medya ile ilgili gelecek projeksiyonları aktarmak istiyorum. Dünya Gazeteler Birliği’nin 71 araştırma şirketinin verilerini değerlendirerek hazırladığı raporda, önümüzdeki yıllarda internet ve mobil alandaki reklam pastasının ciddi oranda büyüyeceğine dikkat çekiliyor. Geçen yıl dünyada gazetelerin sahip olduğu internet yayıncılığının çift rakamlı büyüme oranlarına ulaştığı vurgulanan raporda, internet ve mobil alana yapılacak yatırımlardan kısa sürede ciddi geri dönüşlerin alınacağı belirtiliyor. Dünya Gazeteler Birliği Başkanı Gavin O’Reilly gazetelerin raporu nasıl okumaları gerektiğini ise şu özlü sözle anlatıyor: “Google’la rekabet edin!..” Yani gazeteler artık eski alışkanlıklarını terk etmek, dijital çağa ayak uydurmak, bu çağın gerektirdiği hızı yakalamak zorundalar. “Yakalamazlarsa ne olur?” sorusunun cevabı açıktır; Yok olur giderler! Gazetelerin bugün yapmaları gereken iki önemli şey var; Birincisi mevcut yapılarını geliştirecek yatırımlara devam ederek klasik gazete okuyucularının sayısını artıracak yeniliklerin peşinde koşmak. İkincisi de dijital çağa ayak uydurarak internet ve mobil sistemlerde söz sahibi olmak. Bu ikisini birlikte götüremeyen gazetelerin mevcut mali yükün altından kalkmaları, kendilerini okutmaları, en önemlisi de gazetelerin hayatiyetini sağlayan reklamları alabilmeleri pek mümkün gözükmüyor. Bakın reklamlarla ilgili İnteraktif Reklam Birliği’nin verilerinden bazı rakamlar aktarayım sizlere… Online reklam pazarı 2007’de Avrupa bölgesinde yüzde 40 büyüme kaydederek 15.3 milyar dolarlık hacme ulaştı. 2008-2009 döneminde de Avrupa bölgesinin büyüme trendini koruması, dijital medyanın 2011 yılında 150 milyar dolarlık bir hacme ulaşması bekleniyor. Bu rakam 2002 ile karşılaştırıldığında 12 kat büyümeye denk geliyor. Kablosuz şebekelerden hizmet alan abone sayısı 2002’de 1.1 milyar kişiyken, bu rakam 2011’de 3.4 milyar aboneye çıkacak. Bu da 3 kat büyüme anlamına geliyor. 2002’de tüm dünyada geniş bant internet erişim teknolojisinden yararlanan hane sayısı 51.3 milyon idi. 2011 yılında bu rakamın 10 katlık büyüme ile 540 milyona ulaşması bekleniyor. Sabit hatlı geniş bant erişiminin yanı sıra mobil geniş bant teknolojilerinin de hızlı bir büyüme kat edeceği öngörülüyor. Basın reklamcılığı meslek yayını “Kırmızı” dergisinin son sayısının dosya konusu “interaktif ajanslar” idi. Dosya okunduğunda görülüyor ki, reklam dünyası internet ve mobil reklamcılığındaki gelişmeleri çoktan fark etmiş ve ajanslar kendilerini dijital çağa göre yeniden yapılandırmaya başlamışlar. Dijital iletişim, siz istemeseniz de değişimi getirip önünüze koyuyor; Ya bu değişim dinamiğini iyi yakalayıp trene zamanında bineceksiniz, ya da kaçırdığınız trenin arkasından bakmaya devam edeceksiniz. Özellikle gazetelerin bu noktada yapacakları tercih, kendi geleceklerini çok yakından ilgilendiriyor. Bu gerçeği hâlâ fark etmeyen gazeteler kendi kuyularını kazdıklarının farkındalar mı acaba? ABDULLAHÖZKAN/MİLLİGAZETE 6月7日 ERHAN GÖKSEL NEDEN SANSÜRLENDİ?FLASH TV'de her Pazar izlenme rekorları kıran GERÇEK GELECEK programı, 1 Haziran 2008'de yayından kaldırıldı. Peki, bu sansürlenen programda Erhan Göksel neler konuşacaktı? AKP HÜKÜMETİ NE OLDU DA GAP KONUSUNDA BİRDENBİRE ATAĞA GEÇTİ? 2002'DEN BERİ UYKUYA YATIRDIĞI BU PROJEYİ NEDEN BUZDOLABINDAN ÇIKARTTI? CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL'ÜN ÇANKAYA KÖŞKÜNDE VERDİĞİ ÖĞLEN DAVETLERİ İLE 28 ŞUBAT 1997'DEKİ TARİKAT DAVETLERİ ARASINDA NE FARK VAR? BAŞBAKAN'IN ÇOCUKLARINI YURTDIŞINDA OKUTAN REMZİ GÜR, MİLLETVEKİLLERİNE CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİNDE GÜL'E OY VERSİNLER DİYE RÜŞVET VERMEYE TEŞEBBÜSTEN MAHKUM OLURKEN KİMİN ADINA HAREKET EDİYORDU? TRİLYON DAVASINDA NECMETTİN ERBAKAN HAPİS CEZASINA ÇARPTIRILIRKEN, AYNI DAVADA GEÇMİŞTE DOKUNULMAZLIKTAN YARGILANAMAYAN CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL'ÜN DOSYASI NEDEN KAYBOLDU ADLİYEDE? KİM KAYBETTİ? HER ZAMAN KAN KOKUSU ALMIŞ AÇ KURTLAR GİBİ TÜRK HALKININ ÜSTÜNE ÇÖKEN, HALKIN EKMEĞİNE GÖZ KOYAN İSTANBUL DÜKALIĞI ŞİMDİ SSK'YA BAĞKUR'A OLAN HALKIN PRİM BORÇLERI İÇİN AF GELİRKEN, NEDEN ŞİDDETLE KARŞI ÇIKIYOR? AKP SEÇİM YATIRIMI YAPARKEN TÜSİAD'IN RESTİNDE BU MU VAR? AKP İKTİDARININ BEŞ YILLIK DÖNEMİNDE YURTDIŞINDAN İTHAL EDİLEREK 29 MİLYAR DOLARLIK PETROLÜN NEDEN SADECE 9 MİLYAR DOLARI GÜMRÜKTEN GEÇTİ? BU AKARYAKIT KAÇAKÇILIĞININ ARKASINDA HANGİ FİRMALAR VAR, KİMLER VAR? SİYASET BURADAN NEMALANIYOR MU? BU DİNLEME REZALETLERİ ARKASINDA NE YATIYOR? SUYUN ALTINDA NELER VAR? 1 HAZİRAN'DA BÜTÜN BUNLARI AÇIKLAYACAĞIM, TÜRKİYE DERİNDEN SARSILACAK... VERSO HABER 6月5日 ZAMAN GAZETESİNİN ZIRTOLARI.Yazar: Ahmet AKGÜL/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ. Kendi itiraf ve ifadeleriyle, Haçlı gavuru "Papalık Misyonunun piyonu ve parçası" ve Siyonist Yahudi Lobilerinin kiralık maşası olan Fetullah Gülen'in Zaman Gazetesinin, saman çuvalı kahramanları da varmış!? İhsan Dağı mı, "İhzan" (hüzünlendirip can sıkma) Dağı mı? 22.04.2008 tarihli baskısında "Ya Darbe Ya Demokrasi" başlıklı yazısında, İhsan Dağı; "Artık ikisinin arasında bir yer yok. Kilitlendik, tercihimizi yapmak zorundayız. Ya harbiden yapacaklar darbelerini ve katlanacaklar sonuçlarına; yani bölecekler ülkeyi, batıracaklar ekonomiyi, alacaklar milletin elinden ekmeğini, işini, tercihini, bırakmayacaklar savaşmadık ülke; ya da adam gibi razı olacaklar 'tam demokrasi'ye... Dibini boylayacağız denizin bir darbeyle belki, ama boğulmadan önce çıkacağız ışığa ve nefes alacağız 'tam demokrasi'yle... Utanıyoruz... Kişi başı ulusal geliri on bin dolara yaklaşan, ihracatı yüz milyar doları aşan, AB ile tam üyelik müzakereleri yürüten, 1950'den beri çok partili seçim yapılan, dünyanın 17. en büyük ekonomisi olan bir ülkede hâlâ darbe sözü edilmesinden utanıyoruz. Dünyada 'darbe' sözcüğünün bu kadar rahat kullanıldığı başka bir ülke olduğunu sanmıyorum. Konuştukça da 'olağanlaşıyor' darbe düşüncesi, 'normalleşiyor' darbe beklentisi. Darbe sözü edildikçe 'demokrasi'nin içi boşalıyor. Bu koşullarda darbenin olmaması olmasından daha kötü. Halkın oyunun, tercihinin, demokrasinin evrensel kurallarının ayaklar altına alındığı mevcut duruma bari 'demokrasi' demeyelim. Yaşadığımız sürecin adını koyalım ve de böylece sorumlularını 'ifşa' edelim. Siyasetçiler de darbecilerin 'tampon'u olmaktan çıksın. Darbeciler ile halk baş başa kalsın; halk darbeyi ve darbecisini görsün, katilini tanısın. Faturayı keserken de adresi bilsin. Açık ve net; bu ülkede 14 Mart'ta bir darbe süreci başlatıldı. Ve bugünlerde de sessiz sedasız devam ediyor bu süreç. İnsanlar bu durumu kabullenmeye ve içselleştirmeye başladı. 'Vesayet demokrasi'si dediğimiz işte böyle kuruluyor, toplumsallaştırılıyor... Gerçekten bir kavşaktayız; ya tam demokrasi ya darbe. Artık arada bir yerde 'uzlaşıya' razı olunabileceğini sanmıyorum. Ya darbe sözcüğünü çıkaracağız lügatimizden tamamiyle veya demokrasiyi rafa kaldırmalarına seyirci kalacağız. Milli iradenin emanet edildiği siyasi partiler darbe girişimleri karşısında, Demirel gibi üstüne almama veya Erbakan gibi pişkince davranma siyasetinden vazgeçmeliler. Bu iki tavır da demokrasiye bir şey kazandırmadı. Aksine, Demirel ve Erbakan'ın yaptıkları, milli iradenin vesayet altına alınmasına sadece seyirci kalmak oldu. Tam demokrasi isteyenler belli olmalı. Eğer bu Meclis çoğunluğu vesayet demokrasisine razıysa yapsın sistemle barışını açıkça, biz de bilelim. Türkiye'nin 'özel koşulları' oyununu oynamaya hazır olduğunu ifade etsinler, siyaset dışı aktörlerin siyasete biçtiği rolü ve sınırları kabul ettiklerini açıklasınlar. Böylece herkesi rahatlatsınlar!" Buyurarak, bayağı horozlanmış.. Daha doğrusu "kokoz"lanmış.. Yani müflis ve muhtaç olduğu halde paralıymış havası atanlar gibi, aslında pısırıklık psikolojilerini, ucuz kahramanlık rolüyle bastırmaya çalışmış.. 06.05.2008 tarihli Zaman'da ve "Erdoğan hâlâ 'milli görüşçü' olsaydı!" yazısında aynı İhsan Dağı: "Ama bunun nedeni Tayyip Erdoğan'ın 'milli görüş' hareketinden gelmesi değil, tam da tersi; 'milli görüş'e sırtını dönmesi, 'milli görüş gömleğini çıkardığını' söylemesi Erdoğan'la 'sistem' arasında bağların kopmasına neden oldu. Bugün Erdoğan 'milli görüş' çizgisinde olsaydı kimse uğraşmazdı onunla" diyor ve ahmakları bile kendisine güldürüyordu. Çünkü Recep Erdoğan'ı, Milli Görüş gömleğini çıkardığı ve Erbakan'a hıyanet yaptığı için, dış güçler ve Siyonist şeytani çevrelerce iktidara taşındığını, ama şimdi, ülkemize ve devletimize hıyanetleri yüzünden, bu sefer "Milli Güçler" tarafından mahkeme açıldığını, uzaktan kumandalı kurma kafalar anlamasa da, aklı yatanlar biliyordu! Efendim Milli Derin Devlet Var mı ki?!" Diye Soracak Olurlarsa... "Var ya... Eğer olmasaydı, güya dünyaya hükmeden Amerika'nız arkanızda; AKP iktidarınız yanınızda iken, televizyonlarınız, gazete ve radyolarıyla medyalarınız.. Bankalarınız, okullarınız, bürokratlarınız emir ve komutanızda dört gözle beklerken... Ve kendisi de büyük bir ihtirasla ve ihtişamla dönmeyi isterken, haydi gücünüzü gösterin, şu Fetullahınızı ülkeye getirin de görelim!.. Şimdi söyleyin, Amerika'nızdan, iktidarınızdan, medyanızdan, bürokratlarınızdan ve okullarınızdan daha güçlü bir odak var mıymış, yok muymuş!?. "CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kurultayda yaptığı konuşmada 'Erbakan milliciydi, Erdoğan işbirlikçi' dedi. Basit bir benzetme gibi görülüyor ama, önemli; kırılmanın tam ana hattını anlatıyor. Evet, Erbakan devletçiydi, Batı karşıtıydı, AB'ye Hıristiyan kulübü diyordu, demokrasi pek de umurunda değildi, küresel sermaye düşmanıydı, piyasa ekonomisi yerine 'adil düzen' diye ne olduğu belirsiz modeller üretmeye çalışıyordu, Türkiye'nin yüzünü Batı'ya değil Doğu'ya çevirmeye çalışıyordu" diyor ve El hak İhsan Dağı doğru söylüyordu. Evet, Erbakan Türkiye Cumhuriyeti Devletini düşünüyordu.. Batı emperyalizmine ve İsrail siyonizmine geçit vermiyordu.. AB'nin Haçlı Hıristiyan Kulübü olduğunu söylüyordu.. Demokrasi kılıflı mason diktatoryasının foyasını deşifre ediyordu... kendi inancımıza, tarihi ve kültürel mirasımıza, temel insan haklarına dayalı faizsiz bir Adil Düzeni savunuyordu.. Yani Fetullahcılar gibi Devletini ve ülkesini dış güçlere peşkeş çekmiyordu.. İsrail-ABD uşaklığı ve AB aşıklığı yapmıyordu.. Papa'ya temenna, hahamlara takla atmıyordu.. Doğuyu, yani Müslümanları ve mazlumları, barbar Batılılara satmıyordu.. Faizci, tekelci, işgalci ve zalim Siyonist sermayeye pezevenkliğe tenezzül etmiyordu.. Sağolasın İhsan Dağı.. Biz yıllardır, Fetullahçı ve ılımlı İslamcı Din istismarcılarının ve gavur hizmetkarlarının iç yüzünü ve sinsi özünü yansıtmaya çalışıyorduk. Ama sizin yukarıdaki, iltifat saydığınız itiraflarınız kadar net ve kesin biçimde anlatamıyorduk! Bediüzzaman'ın Tabiriyle, Bre Zavallı Zırto!. Önce o "pişkinlik" yaftası yani haysiyet hamlığı ve şahsiyet yalamalığı Fetullah Hocanızın ve Amerikalı amcalarınızca hadım edilen "hademe-i hassa"larının (yani beyni yıkanmış özel hizmetçi takımının) sıfatıdır. Herkesin hatırlayıp hak vereceği gibi, 28 Şubat hengamesinde, Fetullah Gülen televizyonlara çıkıp, darbe davetiyesi için fingirderken; riyakarlık, istismarcılık ve masonların pazarlamasıyla kazandığı itimat ve itibarı ABD'ye peşkeş çekerken, Erbakan Hoca'nın, Bülent Ecevit ağabeyinizin, ülkemize milyarlarca dolara mal olan, "Anayasa fırlatma" cinsinden bir krize yol açmaması için; iddia ve iftira ettiğiniz gibi, öyle "pişkin"ce değil, bilinçli, bilgin ve kendinden emin bir tavır sergilemesi, kiralık şarlatanlar ve münafık şeytancıklar hariç, düşmanlarının bile takdirini toplamıştır. "Saygın Dergi" olarak lanse edilen, ama Siyonist sermaye hakimiyetine hizmet edecek kişilerin meşhur edilip daha rahat kullanılmalarını sağlayan bir masonik tezgah olduğu bilinen "Foreign Policy" de, halen yaşayan dünyanın 100 entellektüeli arasına Türkiye'den Fetullah Gülen'le, Orhan Pamuk ta yan yana yer almıştır. Güya biri Türk aşıkı, diğeri Türk düşmanı!? Oysa ikisi de Yahudi cıfıtının adamıdır. Aynı şeytani amaçla "dünyanın 100 etkin adamı" arasına Fener Rum Patriği Hain Bartholemeos'u da alan Time Dergisinin de, Siyonist yüzü sırıtmaktadır. Şimdi bazı saf dirikler de: "Gavur ağabeyler bizim Efendi Hazretlerini en meşhur 100 hizmetçileri arasına sokmuşlar" diye herhalde cezbeye tutulacaktır!. Nurcular ve Fetullahçıların yıllarca: "Isparta İslamköy'den çıkacağı özel Risalelerde müjdelenen siyaset mehdisi!" diye şuursuzca peşinden koşup durduğunuz ve ibadet aşkıyla, masonların yan kuruluşu gibi hizmet sunduğunuz Süleyman Demirel gibi, şimdi: "Başörtülüler Arabistan'a gitsin!" diyecek kadar dişini ve içini gösteren, gizli mahfillerin adamı kirli bir kişiyi, tutup Erbakan Hoca'nın yanına koymanız da, sizlerin o yüksek feraset ve faziletinizin düşük bir alameti ve aynasıdır. Zaman Gazetesinin 2 Eylül 1997 sayısı 10. sayfasında, "Refahı Kapatmazlar!" başlığıyla verilen, Ali Aslan'ın Washington'dan bildirdiklerine göre, Fetullah Gülen, sanki resmi görevli bir diplomatmış gibi veya CIA ve MİT'in özel bir elemanıymış gibi, Amerikalı yetkililerin, Refah Partisiyle ilgili kendisine şunları söylediğini yazıyordu: "Amerika'daki yetkililerden, bana intikal ettiği kadarıyla, Refah Partisi'nin kapatılacağı merkezinde düşünceleri, mülahazaları var. Ben eskilerin ifadesiyle bila kayd-u şart o mülahazaya katılmıyorum. Kapamayabilirler. Kapama bir iştir yani. Refah Partisi'nden kurtulmak isteyenler için kapamak bir iştir. 5 sene de bunlar seçme seçilme hakkını kaybederler. Ve Fransız Kralı'nın atına Fransızca öğretme hikayesi. Bakalım, ya kral olur, ya at olur, ya biz oluruz mülahazasıyla hareket etmek gibi bir şey oluyor. Bunu yapmak isteyenlerin kendileri açısından, makul olanı Refah'ı kapatmamak, mahkemeyi devam ettirmek, mahkeme devam ederken seçime girmek. Seçim sath-ı mailine girilirken Refah'ın mahkemesinin devam etmesi, Refah'a olan güveni sarsar, kapatılacak bir parti mülahazası hasıl eder, oy verilmez ona. Daha demokratik bir yolla... Fakat o oylar Refah'a yakın partilere kayar büyük ölçüde, maksat hasıl olur. Belki böyle yapmayı tercih ederler. Böyle yapma da, toplum tarafından birilerini büyük ölçüde töhmet altına itmez. Mahkemedeydiler, karar verilmemişti, kapatılmamıştı. Ne yapalım, millet tercihini bu istikamette yaptı, diyebilirler. Zannediyorum, kendilerince böyle bir yolu daha makul bulup bunu seçebilirler" diyordu. Yani "Kahramanlık taslarken hırsızlığını ve arsızlığını arz eden ahmak" misali; Amerikalılarca kullanıldığını, Erbakan'a özel kindarlığını ve Milli Görüş'ün kökünü kurutma heves ve hesaplarını ortaya kusuyordu. Halbuki O Dönemde, Aslında Refah Partisiyle Mason Cephesi Savaşıyordu. Üstelik O Süleyman Demirel, 7 Mayıs 2008 tarihinde, ABD Büyükelçisi Ross Wilson'la hem de içimizdeki Amerika'nın "Beyaz Saray"ında, yani Ankara Güniz Sokaktaki konutun bu isimli balkonunda (ve tabi hayret! Bu nasıl haysiyet ve bu ne biçim milli hassasiyet?) görüşüp belki de AKP'nizin başına eski Demirelci Köksal Toptan'ın geçirilmesi ve Recep Erdoğan'ın "delikten süpürülmesini" konuşuyordu. İşte Fetullah Hocanızı da, Nurlu Süleyman'ınızı da, Recep Erdoğan'ınızı da hep bu Siyonist Yahudi Wilson'lar kullanıyordu! Sizlerin bütün payesi, piyon olmaktan ileri geçmiyordu. Bay ihsan Dağı ve Zaman'e Horozları, evet, BİZLER FARKLIYIZ! Siz, Haçlı'nın uşakları; Biz Hilal'in aşıkları Siz hesabi, biz hasbani; Siz o taraf, biz bu taraf! Siz Papa'nın piyonları; Biz Peygamber bağlıları Siz Haccac'i, biz Haydari; siz o taraf, biz bu taraf! Siz diyalog davulcusu; Biz Adil Düzen yolcusu Siz nefsani, biz Rabbani; Siz o taraf, biz bu taraf! Siz gavurun puştlarısız; Biz mağdurun dostlarıyız Siz küfrani, biz şükrani; Siz o taraf, biz bu taraf! Sizler kuyruk, biz öncüyüz; Sizler kukla biz yöncüyüz Siz kitabi, biz Kur'ani; Siz o taraf, biz bu taraf! Siz Amerkan hizmetkârı; Biz Erbakan hürmetkârı Siz hasmani, biz vicdani; Siz o taraf, biz bu taraf! Şu Hahamlar, Fetullah'tan ve Zamancılardan ve AKP İktidarından Daha İnsaflıdır ve Daha İnsancıldır Akıllı, vicdanlı ve Siyonizm karşıtı bir grup haham, Lübnan Hizbullahı'nın lideri Seyyid Hasan Nasrallah'a şöyle bir mektup yazmıştı: "Aziz Nasrallah Hazretleri, Allah'ın inayeti sizin, ailenizin ve Lübnan'daki kardeşlerimizin üzerine olsun. Biz size gerçek Yahudiliğin elçileri, Tevrat'ın gerçek inananları olarak, dünyanın her yerinde bizim gibi düşünenlerin sözcüsü olarak sesleniyoruz. Sizinle Lübnan hakkında aynı duyguları paylaşıyoruz. Sizin geçenlerde İmad Muğniye'nin cenazesinde ve daha öncesinde yaptığınız konuşmaları işittik. Bu yüzden sizin ve hareketinizin Yahudilik ve siyonizmin aynı şey olmadığını, dünyanın pek çok yerinde ve işgal edilmiş Filistin'de pek çok Yahudi'nin İsrail karşıtı olduğunu bildiğinizin farkındayız. Ayrıca bizim hahamlardan bir grubun oluşturduğu delegasyon da sizin muhteşem ülkenizin konuğu olarak Hizbullah tarafından ağırlanmıştı. Topluluğumuza gösterilen saygı ve ilgi tüm tariflerin ötesindeydi. Yüce Allah'a da Filistinlilerin ve diğer Müslümanların siyonistlerin ellerinden çektikleri onca şeye rağmen hala şeytanın iğvalarına kapılmamış olmalarını bire bir görme lütfuna eriştiğimizden dolayı da şükrediyoruz. Yüzümüzü çevirdiğimiz her yerde dostluk ve arkadaşlıktan başka bir şey görmedik. Lübnan'da ziyaret ettiğimiz her yerde hatta siyonistlerin saldırıları sonucu uğradıkları yıkımları bile gösterirken bizlere Yahudi milletini ve haham arkadaşlarımızı suçlayıcı bir söylemle karşılaşmadık. Tüm Müslüman ve Arap halkları şunu çok iyi bilmekteler ki bizim Müslümanlarla yüzlerce yıldır dini bir mesele yüzünden hiç çatışmamız olmadı. Hep uyum içinde yaşadık. Pek çok kişi siyonizm ile Yahudilik arasındaki ayrımın farkında. Sadece şuna işaret edebiliriz ki Lübnan ziyaretimiz kalplerimizde silinmeyecek izler bıraktı. Orada Lübnanlıların maruz kaldıkları ve tüm dünyanın görmezden geldiği o korkunç işkenceleri anlattılar. Sabra ve Şatilla kamplarını ziyaret ettik, şehidler meydanında ruhları için mum yaktık. Burada hala süre giden bu trajik acılar için bu akıl dışı ve bizim aynı zamanda ilahi haklar addettiğimiz insan haklarına da aykırı olan bu eziyetler için gözyaşı döktük. Burada Lübnan ile siyonist işgal rejimi arasındaki sınır bölgesini Fatıma kapısında da siyonizm ve İsrail aleyhine bir gösteri düzenleme şansına nail olduk. Dünyanın dört bir yanındaki ve Filistin'deki gerçek Yahudiler Allah'ın izniyle siyonizm ideolojisini ve siyonizmin şeytani planlarını kabul etmeyeceklerdir. Bizim yegane bağlılığımız Allah'a ve Tevrat'adır ve bir bilgemizin de dediği gibi "Allah rahm olduğu için bizler de şefkatli olmalıyız. Yaklaşık 100 yıl önce siyonistler bir din olan Yahudiliği bir milliyetçi ideolojiye dönüştürme rüyalarını gerçekleştirmek için Filistin'e göçe başladılar. Ve böylece Allah'a isyan yolunu açmış oldular. Bu İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte Filistinliler, sonra da Lübnanlılar çok acı çektiler. Ezildiler, dövüldüler, aşağılandılar ve yurtlarından çıkarıldılar. Bu ateist ve günahkâr Theodor Herzl ve avanelerinin siyonizmi icat etmekle büyük bir sapkınlığa imza atmakla kalmadıklarını, ayrıca pek çok Yahudi'nin çektiği maddi ve manevi sıkıntının da müsebbibi olduklarını bu yüzden rahatlılıkla söyleyebiliyoruz. Herkes şunu da bilmeli ki bizim gerçek liderlerimiz olan Filistin'deki, Ortadoğu'daki ve Avrupa'daki hahamlarımız siyonizm karşısında muhalefetlerini İsrail devletinin kuruluşundan bu güne izahat etmekten geri durmamışlardır. Her ne kadar bu şeytani İsrail devletinin masum insanlara karşı işlediği suçları sürdüreceğine inansak da Lübnan'daki ve Filistin'deki kardeşlerimiz unutmamalılar ki evrenin bir Rabbi var ve evren O'nun kontrolündedir; Tevrat'a göre de bu şeytani devlet eninde sonunda ortadan kalkacaktır. Hep birlikte Allah'a dua edelim de bu devletin sonunu yakında bizim günlerimizde bize göstersin. Lütfen bu mesajı siyonizmin pençesinde eziyet gören herkese, özellikle de şehid yakınlarına ve zindanlardaki esir kardeşlerimize ulaştırın. Esselamu aleykum. Haham Mose Dov Beck, AMERİKA Haham Meir Hirsh, FİLİSTİN Haham Ahron Cohen, İNGİLTERE"[1] ASKON'cuların Ayarı Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) tarafından düzenlenen, "AK Parti ve kapatılma davası" başlıklı toplantıya katılan eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel, "Erdoğan Erbakan gibi yapacaksa YUH olsun" şeklinde edepsiz ve erdemsiz bir tavır takınmış... Recep Tayyip Erdoğan'ın kapatılma ile ilgili olarak Eski Başbakan Necmettin Erbakan gibi davranmayacağını savunan Güzel, "Ben Erdoğan'ı tanıma fırsatı buldum. Erdoğan'ın Erbakan gibi yapacağını zannetmiyorum. Yapacaksa yuh olsun. Hiç zannetmiyorum teslim olacağını" şeklinde havalar atmış. Bir kaç yıl öncesine kadar Necmettin Erbakan Hocaya methiyeler dizen bu adam şimdi "Kim Erbakan'a hıyanet ve hakarete yelteniyorsa, o denli Siyonist Yahudilerin gözüne giriyor ve siyasi muradına eriyor" gerçeğini sezmiş olacak ki, bu talihsiz ve terbiyesiz sözleriyle, Amerika'daki Lobilere selam gönderiyor.. "Türkiye'nin gündeminde çok ciddi bir şekilde darbe tehlikesi olduğunu da belirten H. Celal Güzel, Türkiye'nin globalleştiğini bu yüzden de "Darbe olmaz" diyenlerin yanıldığını hatırlatmış. Şayet darbe olması halinde de tankların üzerine çıkmaya hazır olduğunu söyleyip kahramanlık taslamış. "Bilsinler ki, bu defa Türk halkı kolay teslim olmayacaktır. 1960'daki halk şimdi yoktur. Herkes ayağını ona göre denk almalıdır" diye üfürüp ABD ve AB ağzıyla çalım atmış."[2] Gelelim asıl meseleye... Hasan Celal Güzel gibilerinin tiyniyeti de zihniyeti de bellidir. Bunların ne ayarı ne de ahlakı, herhalde bundan sonra değişmeyecektir. Peki böylelerini getirip ASKON'da konferans verdiren ve Erbakan Hoca'ya hakaret ettirip, Recep Erdoğan'a övgüler dizdiren servet zengini, ama haysiyet ve şahsiyet fakiri kimselere ne demeli?!. Acaba Hasan Celal Güzel mi, yoksa ASKON yöneticileri mi daha şerefli? Haydi, içinizde ne varsa, kusun beyler... Acele edin... Çünkü herkesin kustuğunu yalayacağı günler gelmekteydi... SP'li AKP Yandaşları! AKP tarafından hazırlanan savunma dosyasına destek verenler arasında SP GİK Üyesi Ş.M.'un da yer aldığı ortaya çıkmıştı. Kendisini Bülent Arınç aramış ve akıl danışmıştı! Akşam'dan Deniz Güçer'in telefonda yönelttiği bu konuyu doğrulamıştı. Bu kişinin özelliği: "Erbakan'a çok yakın tanınan, ama her fırsatta O'na tuzak hazırlayan" malum bir takımın yakın adamı olmasıydı. Davasına, Vatanına ve İnsanlığa hıyanet eden döneklere yardım ve yandaşlık, bunların ayarını yansıtmaktaydı. Bu arada, SP Genel Başkanının kim olduğunu bile bilmeyen, Akşam'ın acemi oğlanı, hiçbir ilgisi olmadığı halde, bu olayı "AKP Hoca'nın Kapısını Çaldı" şeklinde çarpıtıp aktarmaktan da utanmamıştı.[3] [1] Velfecr. Ozan Kemal Sarıoğlu Tercümesi [2] 09.05.2008 / Zaman Online [3] 05.05.2008 / Akşam 5月13日 TUNCAY ÖZKAN KANALTÜRK'Ü KÜRESEL SERMAYE VE AMERİKANIN EMRİNDEKİ FETULLAHÇILARA SATTI.Tuncay Özkan, sahibi olduğu KanalTürk'ü Fethullahçı Akın İpek'e sattı. Borsa'ya gönderilen açıklamaya göre Koza Davetiye ve Bugün gazetesinin sahibi Hamdi Akın İpek, Kanaltürk'ün tamamına yakınına sahip oldu. Borsa'ya gönderilen yazıya göre Hamdi İpek'in şirketi ATP İnşaat, Kanaltürk'ün yüzde 99.99'unu satın aldı. Hamdi Akın İpek'in Kanaltürk'ü borçlar ve 20 milyon dolar karşılığı aldığı belirtiliyor. Peki Kanaltürk'ü satın alan Hamdi İpek Akın kim? Hamdi İpek Akın, Fethullah Gülen'i gençlik yıllarından bu yana tanıyor. Fethullahçı çevrelerde "Gülen'in iki numaralı adamı" olarak biliniyor. Tuncay Özkan'ın bundan sonra uydu üzerinden yayın yapan Eurotürk'le yola devam edeceği belirtiliyor. 2月21日 ZAMAN GAZETESİNİN DEMOKRASİ YALANI VE SANSÜR FOYASI ORTAYA ÇIKTI.İşine geldiğinde demokrasi laflarını çok kullanan Ekrem Dumanlı'nın yönettiği Zaman gazetesi, kendi yazarı olan Alev Alatlı'nın yazısını yayımlamamıştır. Bilginize sunar, iyi çalışmalar dilerim.' Posta kutuma, Metin Boşnak imzasıyla gelen mail aynen şöyle: 'İşine geldiğinde demokrasi laflarını çok kullanan Ekrem Dumanlı'nın yönettiği Zaman gazetesi, kendi yazarı olan Alev Alatlı'nın yazısını yayımlamamıştır. Bilginize sunar, iyi çalışmalar dilerim.'
Hayırdır deyip, okudum… 'İçerden Mırıldanmalar' başlıklı yazı, hakikaten Alatlı'nın o benzersiz uslübüyle yazılmıştı. Emin olmak için Alev Hanım'ı aradım... Şaşırdı. Evet, Cuma günü Zaman gazetesinin yorum sayfası için kaleme aldığı yazı, satırı satırına ona aitti. Fakat yayımlanmamış yazının nasıl olup da bana ulaştığını anlayamadı… 'Şimdiye kadar Zaman'da yayınlanan tek bir cümleme müdahale olmadı'diyebildi. Peki hangi gerekçeyle yazı konmadı? 'Okur hassasiyeti'. Alev Alatlı, yazısında ne gibi bir 'okur hassasiyeti'ne dokunmuş dersiniz? Evet bildiniz, konu kadın ve örtünme! Telefon konuşmamızda 'Bu meseleyi bırakın kadınlar konuşsun… Meselenin takdimi beni tedirgin ediyor. Yüreğimden, hissettiğim gibi yazdım' diyen yazarın, 'yayına uygun bulunmayan' yazısının ilk paragrafı şöyle: 'Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar, döner yoğurt süzer, döner hamur teknesini örter, döner bebeyi haşerattan korur, hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır; sabun kokusu, kekik ıtırı, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırır. Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde, eşrefi mahlûkat olmaktan gelen haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulüolarak görüldüğü için korkutur.' Alatlı, sadece İslam'da değil, diğer dinlerde ve toplumda 'kadına yakıştırılan sıfatları' anlatmış yazısında... Hint'in kutsal metinlerinden, Budaöğretisine, Yahudilikten Hıristiyanlığa, kadının hep 'sakınılan arzuların temsilcisi, şer kaynağı'olarak tasvir edildiğine dikkat çeken Alatlı, 20.yüzyıl başındakideğişimle birlikte 'yeni kadın'ın ortaya çıktığını yazmış. Kimdir yeni kadın? 'Erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadın'dır... YENİ KADIN, ESKİ ZAMAN Gelelim 'sansür' konusuna. Sadece Zaman'da değil, 'merkez medyada' da sansür yapıldığını gördük… 'Okur hassasiyeti'nden çok, 'patron, reklamveren veya iktidar hassasiyeti'neden gösterilerek. Ancak basın, bunların üzerine bir de 'okur hassasiyetine' göre yayın yapacaksa, vay halimize! Ne tecavüz, ne insan hakları, ne milliyetçilik, ne laiklik, hiçbir şey yazmayıp kepengi kapatalım daha iyi. Kaldı ki Türkiye'de basın özgürlüğüzaten pek çok yasayla sınırlı. Yani 'kafama göre yazarım' diye bir şey yok. 'Toplumsal tabular' zaten yasalarla da koruma altında. Bunların en başında orduyla ilgili haberler, yorumlar geliyor. Şemdinli olayı, Nokta dergisinin kapatılması ve Dağlıca baskınına gelen yayın yasağını hatırlamak yeterli. Ermeni ve Kürt meselesi, Atatürkve İslam da bu tabular arasında. Ancak şimdiye kadar 'kadının konumu' üzerine yazılan, dini kaynaklar gösterilen bir yazının sansür edildiğini duymamıştık. Bu da olu! Sansürlenen yazının tam metnini, bu gazetede yayımlıyoruz. Okuyun, sansürlenecek nesi varmış siz düşünün. Laisizmle ilgili eleştiriolunca 'okey', türbanın İslami tesettüre ilişkin en erkeksi yorumunun kabulu olduğunu yazınca, destur mu? Evet, hem de en okkalısından: Destuuuur! SABIR, SABIR, YA SABIR Başbakan'ı canlı yayında dinlerken Göksel'in bir şarkısındaki 'Sabır, sabır, ya sabır'sözleri kulağımda çınladı... Malum, geçen haftaki öfke nöbetinin ardından imaj düzeltmek için canlı yayına çıktı Erdoğan. Karşısında 'seçme basın'dan Mustafa Karaalioğlu, Ergun Babahan ve Hasan Cemal vardı. Ne yazık ki gazeteci büyüklerimiz, daha çok süt dökmüş kedilere benziyordu. Soruları pek mülayimdi, hele bazıları 'çanak' tabir ettiğimiz türdendi. 'Üzerinizde mahalle baskısı hissediyor musunuz?' sorusuna bayıldım doğrusu! İşte Başbakan'ın sözleri üzerine benim kafamda uyanan sorular: 1. 'Ben sessiz yığınların temsilcisiyim'... Soru: Hangi sessiz yığınlar, açıklar mısınız Sayın Başbakan? 2. 'Bakın alanlara, belli insanlar gelip toplanıyor. Gerilim taraftarı olsam, 10 mislini toplarım.' Soru: Sayın Başbakan, böyle diyerek gerginlik yaratmıyor musunuz? Meydana kim daha çok adam toplayacak oyunu mu bu mu? 3. 'Din devleti peşinde değiliz. ..' Soru: 5 yıllık iktidarınız sonrasında, bunu halen söylemek zorunda kalmanız, güven probleminin kanıtı değil mi? 4. '5 yıl başörtüsünde sabır, sabır, sabırdedik, ses çıkarmadık... Toplumsal mutabakatı sağladığımız an bu adımı atarız'. Soru: Sayın Başbakan, halen 'sabır' çektiğiniz, ses çıkarmadığınız konular var mı? Türban konusunda şu gün gerçekten toplumsal mutabakatın sağlandığını mı düşünüyorsunuz? Not: Ben de o gazetecilerin yerinde vallahi Erdoğan'ın hışmından korkardım, onu da itiraf edeyim. MEHVEŞ EVİN/AKŞAM GAZETESİ 2月19日 DOĞAN GRUBU'NUN ASIL DERDİ:"YAPAY TÜRBAN HABERLERİ NEYİ ÖRTÜYOR."Tüm provokatif manşetler, Hürriyet’ten çıkıyor... Peki ne oldu da, Üniversitelerarası Kurul ve Barolar Birliği’ni bile gölgede bırakacak bir tavır içine girildi?.. Sahi, türban neyi örtüyor? Türbana sarılan kaos mesajının altında başka bir şey var mı?.. Şamil Tayyar, Doğan Grubu'nun asıl derdini yazdı.Türban neyi örtüyor? Doğan Grubu’nun amiral gemisi Hürriyet, gazetecilik ömrünü bu kuruma adayan Emin Çölaşan’la yollarını ayırınca, kimi çevrelerde bu operasyon, hükümetin ‘Doğan Grubu üzerindeki baskısı’ olarak yorumlandı. Bu yorum sahipleri, Çölaşan’dan sonra Hürriyet’in ‘hükümetin hürriyeti’ olacağı endişesi içindeydiler. Hatta, yakın zamanda Çölaşan’ın ‘kürek arkadaşı’ Bekir Coşkun’un da rüya adalarına çıktıkları yolculukta tekneden aşağı atılacağından korkuyorlardı. Bu nasıl hükümet baskısıydı ki, tam tersi oldu. Hürriyet şimdi, 28 Şubat sürecinin Sabah’ına benzedi. Tüm provokatif manşetler, Hürriyet’ten çıkıyor. Meclisin türban yasağının kaldırılmasına yönelik iradesini bile ‘Kaosa 411 el kalktı’ manşetiyle duyurdular. Ne zamandan beri, yüzde 70 gibi büyük bir meclis mutabakatı, ‘kaosun işaret fişeği’ olarak yorumlanır oldu. 500 bin civarında her kesimden okuyucusu olan Hürriyet, geçmişte radikal tartışma konularında daha ‘ılımlı’ olmayı ya da sertlik politikalarını uzun süre devam ettirmemeyi tercih etmiş bir gazeteydi. Arzu edilirse, daha çok Milliyet ve Radikal üzerinden ‘sol kroşe’ vurulurdu. Peki ne oldu da, Üniversitelerarası Kurul ve Barolar Birliği’ni bile gölgede bırakacak bir tavır içine girildi? ‘Türban serbestisi laikliği zedeler’ diyen bu kesim bile son çare olarak demokrasiyi görürken, Hürriyet, neden ‘kaos’ manşetiyle parlamenter rejimi hiçe sayarak ara rejim peşine düştü? Açıkçası ezberim bozuldu. Belki içinizden birileri, ‘Ne ezberi, burada yeni olan ne var, hep böyle yapıyorlardı’ diyebilir ama benim için gerçek bu. Ah o rafineri ‘Neden?’ sorusuna cevap ararken, biraz geriye doğru gittim, biraz ufka baktım. Oralardaki dünya daha farklıydı sanki. Geçen aralık ayının ilk yarısında, daha önce ön izin verdiği Çalık Grubu ile POAŞ’ın Adana Yumurtalık bölgesinde rafineri kurmak için yaptığı lisans başvurularını karara bağlayan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Çalık’a 49 yıllığına rafineri lisansı verirken, Petrol Ofisi’nin başvurusunu ‘hukuki görüş’ sonrasına bıraktı. Oysa POAŞ’ın CEO’su Melih Türker, karar öncesi kendinden çok emindi: ‘Tüm kalbimle inanıyorum ki, Petrol Ofisi’ne rafineri lisansını verdiğini, kuruldan geçtiğini EPDK söyleyecek, söylemeli.’ Petrol Ofisi’nin yüzde 34’ünü Avusturyalı enerji devi OMV’ye 1 milyar 54 milyon dolara peşin satan Doğan Grubu, Yumurtalık’ta 5 milyon ton kapasiteli bir rafineri yatırımı planlıyordu. Bekleme hali sürüyor. Bir sigara unutturur mu? Yakın tarihte, Doğan Grubu için rafineri projesi kadar öncelikli bir ihale var: TEKEL Sigara ihalesi. Tekel Sigara’nın üretim ve varlıklarının özelleştirileceği bu ihaleye Doğan Grubu da talip. Bu niyet, Doğan Grubu halka açık şirket olduğu için İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’na (İMKB) bildirildi. Hükümetin öncelikli olarak yapmayı planladığı Tekel Sigara ile ilgili ihalede ciddi rekabet var. Tabi beklentiler, bunlarla sınırlı değil. Vatan hasreti Biliyorsunuz, Aydın Doğan Vatan Gazetesi’ni satın aldı. Doğan Gazetecilik’ten İMKB’ye gönderilen anlaşma metnine göre; Doğan Grubu, Bağımsız Gazetecilik’in yüzde 40.16’sına 7.23 milyon dolar, Bağımsız Gazetecilik’in yüzde 59.84 hissesine sahip Kemer Yayıncılık’ın hisselerine ayrıca 10.77 milyon YTL ödemeyi taahhüt etti. Gazeteport’ta yayınlanan 8 Ekim 2007 tarihli bir haberde, bu anlaşmaya ilişkin çok önemli bir analiz vardı: ‘Doğan Gazetecilik sermayesini yüzde 28.21 artışla 78 milyon YTL’den 100 milyon YTL’ye çıkarma ve nakit olarak çıkarılan bu kısmın tamamını Deutsche Bank AG’ye tahsis etme kararı almıştı. İMKB’ye yapılan açıklamaya göre artırılan 22 milyon YTL’lik sermayeyi temsilen ihraç edilecek 1 YTL nominal değerli 22 milyon adet payın tamamının Deutsche Bank AG’ye 4 dolar bedel üzerinden tahsis edilecekti.’ Yani? Yanisi şu: ‘Bu işlem sonucunda Doğan Gazetecilik’te Doğan Yayın Holding’in payı yüzde 69.77’ye inerken, yüzde 22’lik pay da Deutsche Bank AG’ye geçecek. Doğan Gazetecilik bünyesinde satın alma işleminden sonra Vatan, Milliyet, Radikal, Posta ve Fanatik gazeteleri bulunacak. Doğan Gazetecilik, kendisine 40 milyon dolar borcu bulunan Vatan Gazetesi’ni 18 milyon dolara satın almış olacak.’ Özetle, büyük bir operasyon. İşlem için Rekabet Kurulu’ndan onay bekleniyor. D-Smart ve lig maçları Doğan Grubu’nun Digitürk’e alternatif olarak projelendirdiği D-Smart, uzun süredir Süper Lig yayınlarını satın almak istiyor. Ancak şu anda yayın hakkını elinde bulunduran Lig TV’nin Futbol Federasyonu ile 2010 yılına kadar sözleşmesi var. Doğan Grubu’nun yeni bir ihale yapılması veya yayın hakkının birden fazla kuruluşa devredilmesi için Futbol Federasyonu üzerinde baskı kurduğu iddiası uzun süredir gündemde. Hatta Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy’un giderayak Süper Lig yayın hakkının birden fazla yayıncı kuruluşa verilebileceği yönündeki açıklaması, Doğan Grubu ile flört olarak yorumlanmıştı. Şimdi futbol Federasyonu’nda yönetim değişiyor. Bu talep, büyük ihtimalle yeni yönetimin önüne de gelecek. Dolayısıyla, dert bir değil. İster istemez insanın sorası geliyor: Sahi, türban neyi örtüyor? Türbana sarılan kaos mesajının altında başka bir şey var mı?Şamil Tayyar / Star
2月17日 MİLLİYET YİNE YAPACAĞINI YAPTI: MİLLİYETİN HABERİ YALAN ÇIKTI.Milliyet Gazetesi'nde 'Dairelerin
kapısına Allah yazdılar' başlığıyla yer alan habere apartman
sakinlerinden tepki geldi. İstanbul'un
Bahçelievler Soğanlı Mahallesi Sefakent Sitesi'nde gerçekleşen
hadisenin fazla büyütüldüğünü belirten apartman sakinleri, yazının 5 ay
önce yazıldığını belirtti.
Olayın neden şimdi gündeme geldiğine anlam veremediklerini söyleyen site yöneticisi Nilgün Hanım, "Yaklaşık 5 ay önce kimliği belirsiz bir kişi apartmanımıza gelerek bu yazıları yazmış. Büyütülecek bir durum yok. Yan sitedeki komşularımızın kapılarına ise yazılar yeni yazılmış. Biri de olayı gazeteye vermiş." dedi. Sitede daha çok Alevi vatandaşların kapılarına 'Allah' yazıldığını belirten bir site sakini, bazı daire sahiplerinin bu olaydan dolayı tedirgin olduğunu dile getirdi. Apartman sakinleri, yazıların ne amaçla ve kim tarafından yazıldığını göremediklerini, ancak 'Allah' kelimesini silmeye çekindiklerini vurguladı. Olayın kötü amaçlı ve provokasyon niteliğinde olduğunu belirten İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, "Allah, rastgele her yere yazılmaz. Bu bir hürmetsizliktir. Vatandaşlarımız rahatlıkla yazıları silebilir. Bu tür yazıları yazanlar provokasyon niyetindeler." açıklamasını yaptı. ![]() Ayrıca konuyla ilgili bilgi veren din adamları, kapıların üzerindeki Allah lafzının acemice yazıldığını ve kelime üzerinde pek çok hata yapıldığını dile getirdi. 2月15日 BİRAN'DA YASAK GELİYOR.(MEDYADA YENİ DÜZENLEME)Anayasada 76.madde gereği yüz kızartıcı suç işleyenlerin haber sunumayacağı kesinleşmiş oldu. Buna göre yayıncı
kuruluşlar, haber bülteni ve haber programı sunucularını sicil
kayıtlarına göre belirleyecek. Anayasa'nın 76. maddesinde "zimmet,
ihtilas, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı
kötüye kullanma..." biçiminde tanımlanan 'yüz kızartıcı suç işleyenler'
bülten ve haber programı sunamayacak. Bu hükme uymayan yayıncı
kuruluşlara, RTÜK'ün ilgili maddesince çeşitli müeyyideler uygulanacak.
'Yüz kızartıcı suç'ta iddialar değil, mahkemenin kararı etkili olacak.
Daha önce yargılanıp hapis cezası almayan sunucular görevlerine devam
edebilecek.
Mehmet Ali Birand'ın bu konuda sabıkası olduğu biliniyor. Yıllar önce TRT ile mahkemelik olan Birand, dolandırıcılık suçlamasıyla mahkum olmuştu. internethaber 2月12日 KİK MEDYASININ İNTİHARIÜstadından muhabirine; bu rahatsızlığın anası 'Aşağılık duygusu', babası da 'Tarihi ve kültürü itibariyle Türk milletine aitliği ret dürtüsü'dür. Kökten İslâm Karşıtı (KİK) medya kuruluşlarında çalışanların yüzde 99'unu 'ruhsal rahatsız' yapan bazı duygu ve dürtüler, gerçekte olduğundan çok kötü bir Türkiye yansıtır. Üstadından muhabirine; bu rahatsızlığın anası 'Aşağılık duygusu', babası da 'Tarihi ve kültürü itibariyle Türk milletine aitliği ret dürtüsü'dür. Yüzde 99 rakamı, tabii ki ölçüm sonucu değil, tamamen öznel (= subjektif, indî) bir iddiadır. Ortalıkta aşağılık duygusundan arınmış veya hiç değilse bununla mücadele edebilen kişi görmekte zorlanırız. Var olanları da neredeyse sayabildiğimiz için 'yüzde doksan dokuz' deriz… Hangi yayının ne kadar seyredildiğini ölçen çark, tek tabanca olarak çalışır ve istediğini vurur… KİK medyasına göre dünyanın en iğrenç futbol seyircisi Türkiye'dedir... Evet; futbol seyircimiz çok kötüdür ama kendisi kadar veya kendisine yakın çirkinlikte seyirci dünyanın başka yerlerinde de vardır! İsviçre'de bile Benfica takımı hazırlık maçı yüzünden neredeyse linç ediliyordu. Fakat ülkenin medyası o görüntüleri halkına ve dünyaya 'İşte biz buyuz' diye sunmamıştır… Bugün de KİK medyasına bakarsanız, üniversitelerde baş örtme serbestliği, halkın büyük kesimince nefretle karşılanmaktadır. Bindirilmiş kıta görüntülerine rağmen büyük ve iğrenç bir yalan! Sabah akşam müşterisinin çoğuna küfreden KİK medyası kendi geleceğini yiyor. Şimdilik; ülkenin tarih, kültür ve aile değerlerine saygılı diğer kanal yöneticilerinin büyük bir kısmının zevk ve zekâca yetersizlikleri yüzünden KİK medyası ayakta ve atakta... (ÖMER LÜTFİ METE / BUGÜN) 2月3日 ULUSLARARASI SİYONİST VE IRKÇI EMPERYALİST GAZETE "METRO INTERNATİONAL" ŞUBAT'TA TÜRKİYE'DE YAYINDA. (AYDIN DOĞAN'IN İŞBİRLİKÇİ MEDYASI BU ÜLKEYE YARAR DEĞİL,ZARAR SAĞLIYOR.)MOSSAD ajanı David Kimche, Tayyip Erdoğan, Cüneyt-Aziz Zapsu ve Aydın Doğan. Bu beşlinin ismini yan yana anmamızı sağlayan bedava gazete Metro Şubatta yayında İşte okuyunca Vay be! Neler oluyor vay. Bir yanda MOSSAD ajanı olduğu iddia edilen David Kimche’nin
başkanlığını yaptığı Glocal Forum’un sponsoru uluslararası medya grubu
Metro International, diğer yanda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
danışmanı olan Cüneyt Zapsu ve ağabeyi Aziz Zapsu’nun şirketi Azizler
Holding. Öte taraftaysa Erdoğan’ın yıldızının hiçbir zaman yıldızının
barışmadığı Doğan Grubu…
YİNE AYDIN DOĞAN KONTROLÜNDE Kimilerinin rüyalarında görse bile inanmayacağı bu 5’li, şimdi İstanbul’da günlük basılacak Metro Gazetesi için bir araya geldi. Şubat başında hafta içi her gün 250 bin adet basılıp ücretsiz dağıtılacak tabloid Metro Gazetesi ile Erdoğan hükümeti, medyadaki gücünü pekiştirecek. Metro, metro istasyonları başta olmak üzere kentin tüm ana arterlerinde dağıtılacak. Gazete, tahmin edileceği gibi yayınlarıyla hükümetin ve AK Partili yerel yönetimlerin destekçisi olacak. Gittikleri her ülkede var olan medya tekelleriyle uğraşan Metrocular, Türk ortağı Azizler Holding’i gazeteyi Doğan Grubu’nda bastırmaya ikna ederek olası bir engelleme girişimini de önlemiş olacak. Doğan Grubu ise, Metro’yu basarak (Hatta matbaa kapasitesi yetersiz olduğu için bir kısmını başka bir gazetenin matbaasında taşeron olarak bastırarak) en azından böylesine agresif ve tehlikeli bir gazeteyi kendi kontrolü altında tutmuş olacak. DÜNYANIN İKİNCİ BÜYÜK YAYIN ORGANI Modern Times Group’a (MTG) bağlı Metro International, halen günde 15 milyon, haftada 33 milyon okuyucusu olan, 17 dilde, 18 ülkede, 81 büyük kentte basılıp özellikle toplu taşıma araçları istasyonlarında ücretsiz dağıtılıyor. Metro’nun çıkış hikayesi ise oldukça ilginç… Stockholm metrosundan çıkan ve bir örümcek ağı gibi yerküreyi saran bu gazetenin üç kurucusu eski birer Mao’cu. Pelle Anderson, Robert Braunerhielm ve Monica Lindstedt. Bu üç kafadar, “Gazete satışlarından edinilen gelir dağıtım masraflarını karşılıyor. Biz o masrafı en aza düşürüp aldığımız ilanlarla gazeteleri bedava dağıtsak olmaz mı?” diye kafa yoruyorlar. Bu müthiş fikirle birlikte soluğu sermaye için Modern Times Group’un yöneticisinin yanında alırlar. O toplantıda bugün Stockholm Borsası ve New York Nasdaq'da hisseleri satılan bir dev bir imparatorluğun temelleri atılmış. ‘REKLAM PASTASINI GENİŞLETTİK’ Metro’nun fikir babası ve şu anda Profilo Alışveriş Merkezi’nin karşısındaki binada Metro’nun İstanbul versiyonunun hazırlıklarının başında olan Anderson, "Biz okur yelpazesini genişlettik. Kadınlar, gençler, yabancı işçiler... O güne dek para verip gazete almayan insanlar okur piyasasına girdi. Reklam pastası da genişledi. Reklam ücretlerimiz paralı gazetelerden daha düşük çünkü" diye savunuyor ücretsiz gazete olgusunu… Metro girişlerinde bedava dağıtılan gazetenin başarısının ardındaki üç unsur şunlar: Dağıtımı metro ağıyla çözmek, üretim giderlerini düşük düzeyde tutmak ve gazeteciliği yalın haberciliğe indirgemek. GAZETE EMEKÇİLERİNİ ZOR GÜNLER BEKLİYOR Son yıllarda sık sık Dünya Gazete Sahipleri Birliği’nin (WAN) toplantılarında ‘paralı gazetelerin kuyusunu kazmak’la eleştirilen ücretsiz gazeteler, gazete sahiplerinin yanı sıra gazeteci birliklerinin de tepkisini alıyor. Maliyeti en aza indirgemek için ‘sineğin yağını çıkartan’ ve çok az gazeteci kadrosuyla çalışan ücretsiz dağıtılan gazeteler yüzünden Türkiye’de de gazetecileri zor günler bekliyor. Çünkü, maliyetlerini azaltmak isteyen diğer basın yayın organları da emekçi kadrolarını olabildiğince azaltıp Metro ile eşit koşullarda yarışmak isteyecek. GAZETECİLER BİLE SABAHLARI ÖNCE METRO OKUYORMUŞ Gittikleri her ülkenin en iddialı yayın organlarından birine dönüşen Metro gazetelerini muhabirinden yazar-çizeri ve reklamcısına kadar sadece 30-35 kişilik bir ekip çıkartıyor. En ileri internet olanaklarıyla hazırlanan gazetede bürokratik karar süreçleri budanmış. Haberi ve sayfayı tıpkı TV’lerde olduğu gibi her gazeteci kendisi yapıyor. Metro’nun misyonu; haberleri en kısa, kesin öz biçimde, profesyonel ve çekici bir mizanpajla okura iletmek. Metro yöneticileri iftiharla anlatıyor: “Gündemi hap gibi almak isteyen gazeteciler bile sabahları ilk iş Metro okuduklarını itiraf ediyorlar”. TÜRKİYE TEMSİLCİSİ SİLAH TÜCCARI TİNAR’DI Metro’nun yayıncısı Metro International’ın (MI) yöneticileri, uzun süredir İstanbul’a gelmeyi planlıyorlardı. Ancak bugüne kadar ortak olacak yerli sermaye bulmakta zorluk çekmişlerdi. Hatta Türkiye’de kendilerine yerli ortak bulmak için Ertaç Tinar’ı resmi temsilcileri olarak atamışlardı ve her ay düzenli maaş ödeyip ondan rapor alıyorlardı. Peki kimdi Ertaç Tinar? 2005’te hayatını kaybettiğinde yakınları sahip çıkmadığı için neredeyse kimsesizler mezarlığına gömülecekti Tinar’ın cenazesi. Oysa bu tarihten çok değil 10-12 yıl önce Türkiye’nin en çok konuşulan ismiydi. Karanlık ilişkilerin ortaya saçıldığı Susurluk'taki kazada Sedat Bucak, Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Gonca Us'un bulunduğu otomobilden çıkan silah ve susturucuların kaynağı araştırıldığında ortaya çıkan tablo ilginçti. Kendi şirketi Hospro üzerinden ithal ettiği silahları Emniyet’e hibe etmiş gibi gösteren Ertaç Tinar’ın, Emniyet’te kaydı bile olmayan bu silahların parasını örtülü ödenekten aldığı iddia edilmişti. BATMAN’DAKİ KAYIP SİLAHLARDA DA AYNI İSİM Tinar, Şubat 1999'da ise Londra merkezli Comotone Limited adında yeni bir şirket kurarak, Emniyet Genel Müdürlüğü'ne ‘ilan verilmeden bütçe dışı yapılan alımlar’ kapsamında satış yapmak istedi. İsrail ve MOSSAD’la ilişkileri bilinen Ertaç Tinar’ın adı en son Batman’daki kayıp silahlar olayına karışmıştı. Emniyet’teki kayıp silahlarla ilgili soruşturma yapan müfettişler, Batman Valiliği’nce alınan silahlarla ilgili önemli bilgilere ulaştı. ANASOL-D Hükümeti döneminde başlatılan soruşturmada, valiliğin silah alımlarını, adı Susurluk soruşturmalarında ortaya çıkan Hospro şirketi üzerinden yaptığını belirledi. BAŞKANI MOSSAD AJANI DAVID KIMCHE Şimdi de gelelim Glocal Forum’a… Nedir Glocal Forum. GLOCAL (Global-Local yani küresel ve yerel). Merkezi Roma’da olanGlocal Forum, belediyelerin yanı sıra sivil toplum örgütleri, özel sektör temsilcileri, akademisyenler, sanatçılar, spor liderleri ve yerel vatandaşları da aynı çatı altında toplayarak uluslararası işbirliğine ulaşmaya çalışan, kar amacı gütmeyen bir organizasyon olarak tanıtılıyor. Hemen belirtelim ki bu Metro gazetelerinin yayıncısı Metro International ile Glocal Gorum’un kurucusu da aynı kişi. Glocal Forum gibi hem global hem de yerel olma iddiasındaki Metro gazetelerinin yanı sıra bugün 60 milyonun üzerinde seyirciye ulaştığı 50’den fazla televizyon kanalı var MTG’nin. Ve televizyonlarında Glocal Forum faaliyetlerine büyük yer ayırıyor, organizasyonlarını naklen yayınlıyor. GLOCAL FORUM DÜNYAYA HÜKMEDİYOR David Kimche üzerinden istihbarat dünyasıyla sağlam bağı olan Glocal Forum, kurumsal ortaklarıyla da büyük güce sahip. Bu şirketlere yakından bakınca, Glocal Forum’un nasıl bir güce hükmettiği görülüyor. Glocal Forum’un yönetim kurulunda ilginç isimler yer alıyor. Modern Times Group (MTG) Başkanı ve Genel Müdürü Hans Holger Albrecht, Millicom International Cellular S.A Başkanı ve Genel Müdürü Marc Beuls, Tele2 yönetim kurulu üyesi Jean Luis Constanza, Sınır Tanımayan Gazeteciler ve Uluslar arası Kriz Grubu üyesi Christine Ockrent ve Metro International Genel Müdürü Pele Törnberg en dikkat çekici isimler. DÜNYA DEVLERİ SPONSORU Glocal Forum’un küresel ve bölgesel ortaklık içinde olduğu diğer dev şirket ve kurumlardan bazıları şunlar: Starbucks, Oracle, Cisco Systems, Gallup, Kraft, Philip Morris gibi şirketlerin sahibi Altria, American Airlines, Agricultural Development Trust of the Peres Center For Peace (Simon Peres Barış Merkezi Tarım Geliştirme Vakfı), Angelini ( Proctor and Gamble ile ortak, hayvan ve insanlar için ilaç üreten bir firma) Biodiversity and Environmental Research Center (İsrail merkezli Eko-çeşitlilik ve Çevre Araştırma Merkezi), Lukoil (Rus petrol şirketi), Amerikan Marriot Otelleri, İtalyan Kızıhaçı, Santa Clara Katolik Cizvit Üniversitesi, Telecom Itaila ve Microsoft. GÜRTUNA VE TOPBAŞ İSTEMEDİ GÖKÇEK EV SAHİPLİĞİ YAPTI The Glocal Forum, düzenli olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde toplantılar yapıyor. Hatta vefat edene kadar Metro’nun Türkiye temsilcisi olan silah tüccarı Ertaç Tinar, İstanbul’da toplantı yapabilmek için hem Ali Müfit Gürtuna hem de Kadir Topbaş’ın kapısını sık sık aşındırdı ancak sonuç alamadı. Ne ilginçtir ki Glocal Forum’culara ev sahipliği yapmak yine bir başka AK Partili belediye başkanı Melih Gökçek’e kısmet oldu. 30 Haziran-3 Temmuz 2006 arasında Ankara Sheraton Otel’de yapılan konferansa Papa’nın sağ kolu Kardinal Walter Kasper, Yahudi Konseyi Başkanı Hahambaşı Israel Singer de katıldı. İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres de Glocal Forum’un düzenli katılımcıları arasında. Gökçek’in ev sahipliğindeki ‘Medeniyetlerin Buluşması’ konulu 5. Glokalizasyon Konferansı’nın sürpriz bir katılımcısı daha vardı: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Erdoğan, Glocal Froum için düzenlenen resepsiyonda İsrail’in kötü şöhretli istihbaratçısı David Kimche ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile bir araya gelmişti. Bu arada bir not daha: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek, Glocal Forum’un gençlik parlamentosuna üye iki Türkten biri. Medyarazzi 1月26日 MEDYA'DA ERGENEKON'U GÖRMEYENLER .Taraf yazarı Alper Görmüş, ulusalcı çeteye yapılan baskını soğuk ve memnuniyetsiz karşılayan iki gazeteyi yazdı. Cumhuriyet, kendisine atılan bombayı görmezden geldi. Bir Cumhuriyet bir de Yeniçağ
“Büyük operasyon” konusunda soğuk-memnuniyetsiz bir tavır takınan iki gazete varda: Cumhuriyet ve yeniçağ. Birincisi, taze haberi, çok önemli arka plan bilgilerini okura hatırlatmadan sunarak yapmıştı bu işi. Gazetecilikte bu bilgiler bazen o kadar önemli olur ki, verilmediğinde neredeyse “haber gizleme” ihlalini yapmış olursunuz. Burada tam öyle bir durum var: Düşünün, bütün gazeteler soruşturmanın sekiz ay kadar önce
Ümraniye'de ele geçüirilen el bombaları soruşturmasının devamı
olduğunu, o bombaların Cumhuriyet'e atılanlarla aynı seri munarasına
sahip olduğunu, gazeteye bomba atanların daha sonra Danıştay
saldırısını gerçekleştirdiğini hatırlatırken, Cumhuriyet haberi "düz"
vermeyi tercih etmişti: Cumhuriyet'in bu tutumunun esasen eski tarz,"baş düşmana karşı herkesle ittifak" (baş düşmandan 'şeriatçılar' kastediliyor) siyasetinin bir devamı olduğunu biliyoruz. Gazete, baş düşmana karşı mücadeleyi zaafa uğratacağı gerekçesiyle, kimi faşizan eğilimlere karşı hayırhay bir tutum içiresine girebiliyor zaman zaman da o kuvvetlere iyice yaklaşıyor... BARİ 24 OCAK'A DENK GELMESEYDİ... Görmüş yazısının ilerleyen bölümünde şu satırlara yer verdi: Dün 24 Ocak'tı, Uğur Mumcu'nun öldürülmesinin yıldönümü... Cumhuriyet'in, "Kendi bahçesine atılan bombanın esas manasını sorgulamamayı, esas manasını inkarı" bu tutumuyla bir kez daha sergilemesinin tam da bu günlere denk gelmesi "kadim" gazete açısından epeyce düşündürücü bir durum olsa gerek. Türkiye'nin karanlık geçmişini, faili meçhul cinayetleri "irtica"yla bağlantılandırmak için gerekirse olgusal kimi verileri hasıraltına itelemeye çalışmak, herşeyden önce Cumhuriyet gazetesiyle özdeşleşmiş ve bugün "boylu boyunca uzanmış da kanlar içinde yatanlar" bir saygısızlık değil mi? 200 yılının mayıs ayında başlatılan Umut Operasyonu'nda Cumhuriyet'in aldığı tavır, Uğur Mumcu ile öldürülen öteki aydınların ruhunu muazzep edecek nitelikte oldu. Gazete, dönemin ruhuna uygun olarak, polisin, "Uğur Mumcu cinayetinin ve öteki faili meçhul cinayetlerinnin faili" olarak ilan etiği iki "şeriatçı" ile ilgili olarak "katiller yakalandı" yayınına başladı. Kısa bir süre sonra zanlıların "katil" olma ihtimali konusunda kuşku uyandıracak ciddi veriler ortaya çıkmaya başladı. Ve nihayet, bu iki kişiden birinin Mumcu'nun arabasına bomba konan gün olan 24 Ocak'ta İstanbul'da evlendiğinin kesin bir biçimde ortaya çıkmasından sonra zanlıları suçlamanın imkanı kalmadı. Fakat Cumhuriyet bütün bu somut gelişmeleri okurlarından esirgedi. Sonra başka zanlılar yakalandı ve dava sonucunda üç kişinin 10 yıl boyunca kendi arabalarını kullanarak bütün faili meçhul cinayetleri işlediği karara bağlandı. Fakat biliyorsunuz, bu cinayetlerin tümü kamuoyu vicdanında hala faili meçhul. Sizi bilmem ama benim, Cumhuriyet'in, hele ki bu son tavrından sonra Türkiye'nin siyasi cinayetlerinin gerçek faillerinin ortaya çıkarılmasından memnuniyet duyacağına ilişkin inancım iyice zayıfladı. Durun bakalım daha neler göreceğiz... aktifhaber 1月12日 EDEPSİZ YAYINLAR ENGELLENECEK.RTÜK Yasasında yapılması öngörülen yeni düzenlemeyle Yayınlar, edebe aykırı olamaz ifadesi yasada yerini alacak. Edebe uygunluğu RTÜK belirleyecek. Yayınların içeriğine ve yayın organı sahipliğine ilişkin düzenlemeler öngören taslak, Başbakanlık’a sunuldu. Yeni düzenlemenin getireceği “yayın ilkeleri”nden bazıları şöyle: MÜSTEHCENLİĞE ENGEL Yeni düzenlemeyle, yayınların edebe aykırı olmaması ve müstehcenlik içermemesi gerekiyor. Taslakta, “Yayınlar, edebe aykırı olamaz” ifadesine yer veriliyor. Mevcut yasada yer alan “suç örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özellikleri yansıtılamaz” ifadesinin başına “terör” getirilerek, “terör ve suç örgütlerinin korkutucu, yıldırıcı özelliklerinin yansıtılmaması” olarak değiştiriliyor. Yayınların ölçüsüz şiddet içermemesi ve hayvanlara karşı olan da dahil şiddet kullanımını özendirici veya ırkçı nefret duygularını kışkırtıcı nitelikte olmaması gerekiyor. Alkol, tütün ürünleri ve uyuşturucu madde kullanımını özendirici türden yayın yapılmaması isteniyor. HABERDE EFEKT YASAK Çocuk ve kadınların istismarına yönelik ve sadece kadın cinselliğini ve çocuk safiyetini işleyen reklamlara yer verilmemesi, çocukların ebeveynlerine ve öğretmenlerine duydukları özel güvenin kullanılmaması gerekiyor. Çizgi filmlerin en az yüzde 20’sini yerli yapım eserlere ayıracak. Yayınlarda belli oran ve saatlerde eğitim, kültür yayınları ile Türk Halk ve Türk Sanat Müziği programlarına zorunlu yer verilecek. Haberlerde doğal sesin dışında efekt ve müziğe yer verilemeyecek. DOĞRUDAN DURDURMA Düzenleme, RTÜK’e şu koşullarda doğrudan yayın durdurma yetkisi öngörüyor: “Milli güvenliğin gerekli kıldığı hallerd, kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması kuvvetle ihtimal dahilinde ise, Başbakan veya görevlendireceği bakan, yayınını durdurabilir. Ayrıca gecikmesinde sakınca bulunan haller ile toplumu infiale sevk edecek yayınların yapılması durumunda Üst Kurulca programın yayınının durdurulmasına karar verilebilir. Bu karar, en geç 24 saat içinde karara bağlanmak üzere hakime sunulur.” Yürürlükteki yasa maddesine göre ise, yargı kararları saklı kalmak kaydıyla yayınlar önceden denetlenemiyor ve durdurulamıyor. Ali Ekber Ertürk/Akşam HABER'İN MERKEZİ KİM?Son günlerde "Haberin Merkezi" sloganı üç kanalda da kullanılıyor. ATV, Kanal 1 ve ShowTv'de. Peki bu sloganı kim buldu? ATV haber yaklaşık 7 yıldır bu sloganı kullanıyor. Kırca ekibinin Show TV'ye geçişi ve Fatih Altaylı'nın da Kanal 1 bültenine girişte aynı sözü kullanması ile atv dahil üç kanalda da haber bülteni aynı sloganla başlıyor. ATV yönetimi Beyoğlu 23. noterinden show tv ye geçtiği ihtarnamede de, "Haberin Merkezi" sloganının atv'ye ait olduğu belirtilerek, kullanılmaması istedi. SLOGANI KİM BULDU? Üç kanalın bültenine de damgasını vuran
sloganın mucidi ise gazeteci Murat İde. İde, yıllar önce Ali Kırca ve
ekibi ayrılıp Star'a geçtiğinde, Mehmet Tezkan ile birlikte atv habere
gelip haber müdürü olarak görev yapmaya başlamıştı. O zaman haberleri
de Murat Birsel sunuyordu. İde Birsel için yazdığı kam spikerlerde "atv
haber merkezinden, haberin merkezinden iyi akşamlar" girişini kullandı.
O dönem ekipteki bazı isimlerden kabul görmeyen sloganı, genel yayın
yönetmeni Mehmet Tezkan beğenince, atv haber her akşam aynı sloganla
başladı. Murat İde "Haberin Merkezi" sloganını, Haber
Koordinatörü olduğu dönemde TGRT'de de kullanmış. Bu konudaki
tartışmaları sloganın mucidi Murat İde'ye sorduk. İşte İde'nin yanıtı;
"Eminim ki, o ilk kam-spikerin yazıldığı gün itiraz eden arkadaşlar bile koşa koşa sahip çıkarlar. Ama Murat Birsel meselenin aslını bilir. Umarım bu slogan tüm haber merkezlerinin, gerçekten yalnızca haberin merkezi olmalarına katkı sağlar." 1月9日 TÜRKİYE, DIŞ DÜNYA VE HABERCİLİK.Haber gazeteciliğinden pek anlamam. Köşe yazarlığının gerektirdiği kadar Türkiye ve dünyadaki gündeme bağlı kalmaya çalışıyorum. Ama, artık, köşe yazarı olarak değil, gazete okuyucusu olarak isyan etme noktasına geldim. Tarihin bu denli hızlandığı, dünyanın birbirine girdiği bir dönemde, Türkiye'de medyanın, dünyadan bu kadar uzak kalabilmesinden rahatsızlık duyan yeterince insan yok mu diye merak ediyorum. Irak'ta olan biten neredeyse unutuldu. Dünyanın dört bir yanında kan gövdeyi götürüyor, çok ciddi gelişmeler oluyor, mesela Benazir Butto öldürülüyor, olay gününü takip eden birkaç gün sonra o da rafa kalkıyor. Birkaç dış politika yazarı dışında, ne öncesini kurcalayan var, ne sonrasını takip eden. Savaş, suikast gibi büyük çaplı bir olay söz konusu değilse, dünyada olan biten zaten konu olmuyor. Bakın, Sarkozy, geçtiğimiz günlerde bir Ortadoğu turu yaptı, bizde çıkan haberlerin neredeyse tamamı manken sevgilisi üzerineydi. Bu adam, Ortadoğu'da kiminle ne görüşür merak eden yok, haber veren de. Oysa, Sarkozy döneminde Fransa bir dış politika hamlesi yapmak peşinde. Fransa Cumhurbaşkanı, hayran olduğu eski İngiliz Başbakanı Tony Blair'in rolüne soyunuyor. Bir yandan Fransız dış politikasını alabildiğine ABD dış politikasına yaklaştırıyor, diğer yandan ABD'nin doğrudan müdahale etmek istemediği alanlarda bir nevi arabuluculuk yapmaya çalışıyor. Mesela, Lübnan krizinde Suriye ile Lübnan arasında diplomatik girişimde bulunuyor, daha doğrusu Suriye'ye diplomatik baskı yapıyor. Koskoca Fransa Cumhurbaşkanı, Ortadoğu gezisine herhalde yeni sevgilisi hava alsın diye, çocuğunu omuzda gezdirerek eski karısına nispet yapmak için çıkmadı... Tamam, bizim fazlasıyla derdimiz var, onlar gündemi kaplamak durumunda. AKP ve muhafazakârlık bir yandan, operasyon ve Kürt meselesi bir yandan nefes aldırmıyor. İyi de, bu meseleleri tartışırken dünyada olan bitene bu kadar uzak kalma lüksümüz var mı? Yorumu bir yana bırakalım, mesela dünyanın gözü kulağı Ortadoğu'da iken, bu ülkelere ilişkin haber ağı kurmak o kadar zor mu? Geçen yaz Lübnan'da katıldığım bir televizyon programında, Türkiye'de Lübnan'da olanlar hakkında ne düşünülüyor diye soruldu. Ben, 'Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem, ama Türkiye'de şu anda Lübnan'da ne olup bittiğinden ne kimsenin haberi var ne de kimsenin umurunda' demek durumunda kaldım. Soruyu soran o kadar şaşırdı ki, ardından soracağı soruyu unuttu. Önümüzdeki mart ayında Arap zirvesi Şam'da toplanıyor… Hal böyle olunca, biraz Ortadoğu'da olanlara dikkat çekmeye çalışsanız, 'Aklını Ortadoğu ile bozdu', Avrupa ülkelerinde olanlar konusunda bir şey deseniz, 'Zaten AB karşıtı, bu gül gibi ülkelere çamur atıyor' muamelesi görüyorsunuz… (NURAY MERT / RADİKAL) İŞBİRLİKÇİ MEDYA DEVİ KANEMİCİ DOĞAN ŞİMDİDE TRT'YE GÖZ DİKTİ.Doğan Medya Grubu hükümetin bu çalışmasını çok yakından izliyor. Kısa bir süre önce konuyu görüşmek için Aydın Doğanın kızı Arzuhan Yalçındağ Ankaradaydı. TRT 1, TRT 2, TRT 3, TRT 4, TRT İNT, TRT TURK, TRT GAP ve radyolarıyla beraber TRT adeta uyuyan bir dev. TRT bu görkemli varlığına rağmen, ne reytinglerde, ne de etkinlikte büyüklüğü ile orantılı güce bir türlü ulaşamıyor. Bu durumun farkında olan hükümet, TRT’nin bazı kanallarını satışa çıkarmak için sessiz sedasız çalışma içinde. Doğan Medya Grubu hükümetin bu çalışmasını çok yakından izliyor. Kısa bir süre önce bu konuyu görüşmek için Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Yalçındağ Ankara’daydı. Hükümetin bir Bakanı ve TRT yetkilileriyle görüşen Yalçındağ, elde ettiği verileri değerlendirmek üzere Doğan Grubu’nda toplantı üstüne toplantı yapıyor. TRT yakında 'TRT DOĞAN’ olarak anılabilir! TALAT ATİLLA/GÜNEŞ 12月31日 2007 EKRANLARIN DİZİ ÇÖPLÜĞÜ YILI OLDU.2007'de de televizyonlar dizi çöplüğüne döndü.Sina Koloğlu, 2007'de öne çıkan bazı televizyon konularını yazdı. En çok dizi izleyenler erkekler mi kadınlar mı? Dizi müzisyenleri arasında en çok kazanan kim? Fırat Üniversitesi araştırma yapmış. Türkiye'de erkeklerin yüzde 87'si kadınlarında yüzde 96'sı dizi izlemiş geçtimiz yıl. Peki bir diziyi izlerken öncelikleri nelermiş? 1-Senaryo, 2- Oyuncular 3- Müzik. Dizilerimiz geçtiğimiz yıl müzisyenlere de oyuncular kadar para kazandırmış. Kıraç birinci sırada, onu Gökhan Kırdar izliyor. En çok parayı cebe indirilen ise Kıraç olmuş. İnternetten dört kişiden biri Kıraç indiriyormuş. Gökhan Kırdar'ın "Cendere" ve "Bu Aşk" adlı şarkıları büyük ilgi görmüş. Türkler çok mutlu! Dünyanın
en önemli iki araştırma kuruluşundan biri olan Pew anketine göre
Türkler, son beş yıldır hayatlarından memnun yaşıyor. Az çalışıp, çok
eğlenmemiz bunun en önemli göstergesi. Ankette Türklerin, tüm
zamanlarının yüzde 44'ünü televizyon karşısında geçirdiği vurgulanıyor.
Eğlencenin de büyük bölümü evde televizyon izlemek oluyor yani! 12月29日 SÜPER MUHAFAZAKAR GAZETE YENİŞAFAK , NASIL KAPİTALİST OLDU. ŞOK HABER.Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet gazetesindeki yazısında 'Süper Muhafazakar' Yenişafak'ın kapitalizm önünde nasıl diz çöktüğünü yakaladı. Süper muhafazakárlar için yılbaşı rehberi
Dün "süper muhafazakár" Yeni Şafak’ın verdiği Alışveriş ekini incelerken, o kesimde de Ahmet Hakan’ın çocukluğundan bu yana yılbaşı ile ilgili olarak bazı şeylerin değiştiğini düşündüm. Ekin logosunun üzerinde, karlarla kaplı çam ağaçlarına benzettiğim girinti çıkıntıların içinden 2008 yazısı yükseliyordu. "0" ile "8" arasına da Noel ağaçlarına asılan baston şekerlerden bir tane sıkıştırılmıştı. Sayfa numaraları "yeşil-kırmızı-beyaz"dan oluşan "seasons" renkleriyle süslü hediye paketlerinin üzerine konmuştu. O çevrenin "yılbaşında hindi" hassasiyeti devam ediyor olmalı ki "özel gece" için verilen yemek tariflerinde tavuk vardı. "Özel gece"nin adı tam olarak konmamıştı, bunu da belirteyim ki sizi yanıltmış olmayayım. 6. sayfada kırmızı-beyaz elbisesinin içinde ak sakallı bir Noel Baba fotoğrafı vardı. Ekin sayfalarından taşan şey yılbaşında alınabilecek hediyelerdi. Ayrıca yeni yılın kadın ve erkek modası da konular arasındaydı. İki-üç sene öncesine kadar yılbaşı kutlamanın sertçe eleştirildiği bir gazetede bile böyle yeni yıl ekleri yayımlanabildiğine göre bir şeylerin değişmekte olduğu kesin diye düşünüyorum. Kim bilir, belki insanların yeni bir yılı karşılamalarının, içki içmeden de ailecek eğlenebilmelerinin o kadar kötü bir şey olmayabileceğini fark ettiler. Belki de "kapitalizm"in kendine özgü kuralları işledi: "İlan gelecek yerden, ek esirgenmedi"! Mehmet Y. Yılmaz / Hürriyet |
|
|