ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


10月18日

11 YAŞINDA İLK KİTABINI ÇIKARDI.

Kahramanmaraş Özel Ali Kenger İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi Mahmut Selim Çekiç’in 1.5 yıllık çalışmayla hazırladığı 32 sayfalık kitapta yardımseverlikle ilgili 13 öykü yer alıyor.

Çekiç’in öğretmenleri ve okul yönetiminin katkılarıyla bastırılan kitapların bir kısmı okulda öğrencilere ücretsiz dağıtıldı. Diğer kitapların Kahramanmaraş’taki kütüphanelere dağıtılmasının düşünüldüğü belirtildi.

Mahmut Selim Çekiç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1.5 yıl önce yazmaya başladığı hikayelerini derleyerek kitap haline getirdiğini, yazmayı çok sevdiğini, iyi bir yazar olmak istediğini söyledi.

Hekimoğlu İsmail’in kitaplarından etkilendiğini belirten Çekiç, şöyle konuştu: "Yazma konusunda öğretmenlerimin yanı sıra ailemden teşvik ve destek görüyorum. Derslerimin dışında kalan zamanımı okuyarak ve yazarak geçiriyorum.

Gördüğüm, dinlediğim ve etkilendiğim manzaraları not alarak yazıyorum, daha sonra bunları derleyerek hikayeleştirmeye çalışıyorum. Kitaplarımı öncelikle arkadaşlarıma hediye ettim. Şu anda ikinci kitabım için hikaye yazmaya başladım.

Hedefim 1 yıl içinde ikinci kitabımı da yayımlamak." Türkçe öğretmeni Ahmet Akbaş ise Çekiç’in çok başarılı bir öğrenci olduğunu ifade ederek, "Kendisini sürekli yazmaya teşvik ediyorum. Yazma konusunda gerekli tüm bilgileri vermeye çalışıyorum. Öğrencimin yazma konusunda yeteneği var. İleride başarılı bir yazar olacağına inanıyorum" dedi.

Okul Müdürü Ali Kuyucu ise yazma yeteneği çok iyi olan Mahmut Selim Çekiç’e hem maddi hem de manevi destek vermeye çalıştıklarını söyledi.

Çekiç’in yazdığı öykü kitabından 500 adet bastırdıklarını belirten Kuyucu, "Öğrencimiz şu anda ikinci kitabını hazırlamaya çalışıyor. Kendisine desteğimiz devam edecek" diye konuştu.
 
MİLLİ GAZETE
9月10日

MEDYATİK KUŞATMANIZI NASIL ALIRDINIZ?

Son bir buçuk asırdır devam eden muhasaranın acıklı hikâyesini kitaplaştıran Tacettin Ural, Etkin Kitaplar'dan çıkan "Medyatik Kuşatma"da koca ülkeye dayatılanları örnekleriyle ortaya koyuyor. Türkiye'de neden bazı şeylerin bir türlü istendiği veya olması gerektiği gibi olmadığının sırrına vakıf olmak istiyorsanız yolunuz bu kitaptan geçecek, sakın şaşırmayın!

“Medyatik Kuşatma”nızı nasıl alırsınız? -

YILMAZ METE ER

Toplumların hayatında en etkili araç nedir? Kimin gücü daha çok yeter toplumları değiştirmeye ve dönüştürmeye? Kim hayatımıza girdi, bizi kuşattı ve hâlâ da kuşatıyor? Yakın dönem itibariyle toplumsal yapımızı belirleyen gücün ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi inandığı değerleri savunabilme çabasında olanları bile dönüştürmek için güç sarfeden, kavramların içini boşaltan, iyiliğin artması yerine kötülüğün sistemli savunucusu olabilen bir güç var mı?

Tacettin Ural, son 150 yılda hayatımıza giren iletişim mecralarından yola çıkarak, nasıl bir 'medyatik kuşatma' altında olduğumuzun fotoğrafını çekiyor. Etkin Kitaplar'dan çıkan "Medyatik Kuşatma" 1.5 asırdır devam eden muhasaranın acıklı hikâyesini anlatıyor. Şöyle bir nefeslenelim ve Ural'ın dilinden dinleyelim hikayemizi: "Çok değil, daha dedelerimizin, ninelerimizin, onların ebeveyninin zamanında akla hayale gelmedik "şeyler" şimdi "gerçek" oluyor. En geniş tabiriyle medya, adeta bir mitralyöz gibi; "kutsal"a, "biz"e, "yerel"e dair ne varsa amansız "tarakka"larla saldırıyor durmaksızın. Hemen bütün medya mecraları, kitabî tanımlarının çok dışına savrularak, sizi büyük bir hokus pokusla, bir büyük pişkinlikle teslim alıveriyor. Tiyatroya gidiyorsunuz, size "iççamaşırlı tiyatrocu" izlettiriyorlar. "Ailecek bir film seyredelim" diyorsunuz, Kemal Sunal minarede göbek atıyor. Cep telefonunuza mesaj geliyor, filanca no'yu tuşlarsanız soyunan kızların cebinize ineceği "müjdeleniyor." Dedenizi Hac yolculuğuna, bikinili bir top model uğurluyor. Bir dizi açıyorsunuz, Bülent Kayabaş "Besmele"yle rakı içiyor. İnternette "search" yapıyorsunuz, "İslâmî bir sayfa"yı okurken sağdan soldan reklamlar sökün ediyor, size "geceyi partnersiz geçirmeyin" diyor. Özetle bu bir "Medyatik Kuşatma"... Taammüden ve süreğen bir "kuşatma". "O taraklarda bezinizin olmaması" önemli de değil, çare de değil; tam bir "çıkış yok" hali bir koca ülkeye dayatılan."

Dindar bunlar öyleyse "Vurun Kahpeye"

Tacettin Ural, medyatik kuşatmayı altı bölümde irdeliyor. İlk bölümde "edeb, edip ve edebiyat" ele alınıyor. Batıya yönelme hareketlerinin başlangıcı olan Tanzimat edebiyatı ve dönemin aydınlarının tavırlarını ortaya koyuyor Ural. Aydın-millet yabancılaşmasının Servet-i Fünun döneminde arttığını ifadelendiren yazar, çoğu Batı tarzı, pozitivist, materyalist müfredatlı yeni okullarda bir nevî toplumdan enterne vaziyette yaşayan Servet-i Fünun edebiyatçılarının edebiyatta adeta bir "batıcı şekil fetişizmi"ne kapıldıklarını dile getiriyor. Bu dönemde de bir kanalda gösterilen ve ahlaksızlığı önceleyen sahneleriyle tepkilere neden olan Halid Ziya Uşaklıgil'in romanı Aşk-ı Memnu'da, Mehmet Rauf'un romanlarında, o güne kadar geleneksel ahlâk örgüsünde yer alan hemen ne varsa bunlara adeta savaş açılmıştı.  Ural, Halide Edip'in "Vurun Kahpeye" romanındaki dindar görünümlü, çıkarcı ve yobaz tip Hacı Fettah Efendi tiplemesinin, roman okunduğunda ondan daha aşağılık, çıkarcı ve din simsarı bir insan olamayacağı yargısını okura zorladığını söylüyor. Dini kullanmasının yanı sıra düşmanla (Yunanlılarla) işbirliği yapan hain, entrikacı, çıkarcı, sahte dindar tipi, kendisinden sonra gelen köy romanı geleneğinde yer alan olumsuz din adamı tipinin başlangıcı olur ve hepsini etkiler. Tacettin Ural, Cumhuriyetin ilk döneminde emir komutayla yazdırılan roman konusuna da eğiliyor kitapta. "Cumhuriyet önderleri, pozitivizmi, toplum mühendisliğine kapı aralayan elverişli bir mantık olarak kabul edip; onu, klasik geleneği reddetmenin biricik aracı olarak görmüşlerdi. Halk, pozitivizmin çizdiği doğru evrimin dışındaydı, yanlış yaşıyordu ve değiştirilmeliydi" Reşat Nuri'nin Yeşil Gece romanı bir edebiyatçı romanı gibi değil de Fethi Naci'nin saptamasıyla bir memur romanı olarak ortaya çıkmıştır. Ural, Ömer Seyfettin mitinin de yıkılması gerektiğini, 'ezberleri bozalım' çağrısıyla ortaya koyuyor. Yüksek Ökçeler'de din, dindar, yerli, geleneksel düşmanlığını ortaya koyan Seyfeddin, Memlekete Mektup'ta din kökenli gericilikten söz açıyor, irticaın kara tehlike olduğunu söylüyor işi hocalara lakap takıp alay etmeye, Arap düşmanlığına kadar vardırıyor. Çirkinliğin Esrarı'nda gayri ahlaki görüntünün yanında Yaratıcı Allah yoktur, tabiat vardır. Osmanlı toplumundaki 'baba' figürü ise "Horoz" hikayesiyle alaşağı edilir. Yazara göre, Reşat Nuri, Cumhuriyet'teki "muvazzaf romancı" ise Ömer Seyfeddin de, hem İtihat Terakki yönetimindeki Osmanlı idaresinin hem de "Ankara"nın "muvazzaf hikâyecisi"dir. Ömer Seyfeddin hikâyelerinin çoğunda iki ana damar, müstehcenlik ve maneviyat düşmanlığı belirgin hale gelir, Ural'ın tespitlerine göre. Ömrünü 1910'da tamamlayan Osman Hamdi Bey'in Tevfik Fikret'in şiirde, Mehmet Rauf'un, Reşat Nuri'nin romanda yaptığını resimde yapmış bir kişi olduğunu da belirten Tacettin Ural, "Türk resminin babası" olarak göklere çıkarılan Osman Hamdi Bey'in aslında o günün toplumunun yerleşik değerlerine "fırçasıyla, tuvaliyle savaş açmış" bir isim olduğunu söylüyor. Mihrap adlı resminde cami içinde başı açık bir kadın arkasını Kur'an yazısı ile çevrelenmiş olan mihraba dönmüş olarak büyük bir rahle üzerinde dimdik oturmaktadır. Ayaklarının çevresinde ise öylesine atılı vaziyette Kur'an ve Kur'an sayfaları bulunmaktadır.

Güzel oyun frikiğinden belli olur(!)

Tacettin Ural, "Medyatik Kuşatma"nın ikinci bölümünde "Tiyatrodaki "Yaratma" vehmi ve çıplaklık" meselesini enine boyuna inceliyor. Elif Şafak'ın bile tezine küçümseyerek -ayarlarıyla oynayarak- aldığı Ebussuud Efendi'nin " meddaha dalıp, namazı kaçırma" diye özetlenebilecek fetvasıyla dönem içinde oynanan Meddah oyunlarına ardından Tanzimat'taki tiyatrolara değinen Ural, Müsahipzade Celal'in "en parlak" verimlerini halkın geri kafalılığı üzerine kurguladığı oyunlarla sergilediğini dile getiriyor. 1990'lı yıllarda ise "kaba saba cinsellik" öne çıkarılır. Genco Erkal'ın "Yarışma" oyunu bir "prototip" olarak öne çıkar. Oyunun güzelliği, rol alan mankenin frikiğine göre belirlenir bu kez; "güzel oyundu canım, frikiği boldu"

Sinema ve türevlerindeki "Çatallı Dil" kitapta üçüncü bölümün konusu. Özeti şöyle: "Yeşilçam'ın dinle işi olmaz, olunca da "çakar". Tacettin Ural, Türk sinemasındaki hastalıklı dil ve görüntüyü sergilediği yazısında birkaç istisna dışında Türk Sineması'nda Müslüman Türk toplumunun görülemediğini söylüyor. Dizilerde dönen 'dolap'ların arka planını da ortaya koyuyor Ural. Dördüncü bölümde "İslam'a bir hasım: Basın" başlığıyla medyanın bizdeki seyri ele alınıyor. Medyanın kurguladığı irtica haberleri, İslam düşmanlığı, kavramların ucuzlatılması bu bölümde okunması gereken önemli konular. Yazar, Hürriyet haberciliği(!)nin bir fenomen olduğuna da vurgu yapıyor. Bir günde 79 dekolte-mini fotoğrafı girme mahareti gösteren 'büyütülmüş' gazetelerin okuyucuya 'ek'lediği döküm maharetin sırrını da ifşa ediyor!

Tacettin Ural, medya üzerinden oynanan oyunları ortaya koyarken, Attila İlhan'dan alıntıladığı şu bilgiyle de bu işlerin nasıl döndüğünü ortaya koyuyor: "Kadını alabildiğine sömüren, onun etrafında halelediği "ilişki edebiyatıyla" kadına dair ne varsa alabildiğine "sündüren" basın, bu yetmezmiş gibi "sapkın ilişkiler"i  parlatmayı ihmal etmez. Gazetelerin önemli bir kısmında ama en çok da ekler ve haftalık dergilerde, bir de kimi aydın mahfillerinde ve bunların yayın organlarında gözle görülür bir "sapkınlığa güzelleme" halleri vardır. "Gay Lobisi"nin gayretleri ve Türk matbuatının da desteğiyle bütün dinlerde tarih boyunca bir sapkınlık olarak nitelendirilen homoseksüellik, mezkur "gay" ifadesi ile adeta meşrulaştırılmakta. Hani, "operatör, liberal ya da gay" der gibi... Bu kadar normal bir kullanım. (...) Ünlü şair ve yazar Attila İlhan, ki "camianın" pek çok gözden uzak detayına vakıf olmuş bir isimdi, ölmeden kısa bir süre önce verdiği bir röportajda şunları söylemişti: "Türkiye'de ünlü bir yazar olmak için ya geçmişi maceralı, eli yüzü düzgün bir kadın ya da teşhirci bir eşcinsel olacaksınız. Edebiyat dünyamızda bir eşcinsel lobisi vardır."

Medyanın din cahillikleri

Medyanın din alanındaki cahilliklerine de değinilen kitapta Ural, medyanın din uzmanı istihdam etmesi gereğine de vurgu yapıyor. Kitabın beşinci bölümü "7/24 Eğlenmek" başlığını taşıyor. Bu bölümün özeti şu: Eğlence: Günaha Çağrı" Neden bu hale gelmiş durum, kimlerin gayretiyle toplumsal yapı deforme edilmiş, bu konuyu örnekleriyle "Medyatik Kuşatma"ya koymuş Ural. Kutuplardaki kadını bile soyabilen reklamcılar konusu altıncı bölümde 'burdayım' diyor. İççamaşırı, futbol ve mehteri aynı reklamda buluşturabilen(!) dehaların dünyasından 'müstehcen terör' nasıl yapılır örnekleri. Tacettin Ural, kitabının yedinci ve son bölümünde "entelijansiya, masonluk ve protokoller" meselesini önümüze getiriyor. Özdemir Erdoğan masonluğu bırakınca başına neler gelir, kendi ağzından dinleyelim: "Locadan ayrıldıktan sonra yaşadıklarımı bir ben bilirim bir de Allah! Gençlik yıllarımda 'Sanatçının arkasında iyi bir lobi olmazsa albümleri ilgi görmez' diye düşünürdüm. Bu yüzden mason locasıyla ilişkim oldu. Sanat felsefem geliştikçe de gerçek sanatçının hiçbir yere mensubiyetinin olamayacağına kanaat getirdim ve locayla yollarımı ayırdım. Yollarım ayrılınca da lobi desteğim bir anda kesildi. Yani kendi kolumu kendim kestim bir anlamda..."

Ergenekon davasındaki iddianameden, masonlarla ilgili bölüm eklendiğinde "puzzel"in diğer parçaları da ortaya çıkıyor. Masonluğun meşrulaştırılması için oynanan oyunların aktarıldığı bölüm, 'görünenin ötesi'ne geçmek gerektiğini de ortaya koyuyor. Tacettin Ural kitabın her bölümünün sonuna okuma notları da iliştirivermiş. Böylece serbest alanlarda konuyla ilgili okumalar yapmak da daha kolay hale gelmiş. Medyayı anlamak ve Türkiye'de neden bazı şeylerin bir türlü istendiği veya olması gerektiği gibi olmadığının sırrına vakıf olmak istiyorsanız yolunuz bu kitaptan geçecek, sakın şaşırmayın!

Tel: 0 212 513 51 90

MİLLİGAZETE

8月22日

PEYGAMBERİN ÜMMETİNDEN BİR ŞAİR: NABİ.

Divan Edebiyatının büyük şairlerinden Nabi'nin hayatının anlatıldığı, 'Üretken Yazar' Mehmet Kurtoğlu'nun kaleme aldığı 'Urfalı Nâbî' okuyucuyu 16 ve 17. yüzyıla götürüyor. 'Uzlet Şehir' Halep'ten ayrılıp 'Hayal Şehir' İstanbul'a yerleşen Nâbi ardında büyük eserler bıraktı.

“Peygamberin ümmetinden” bir şair: Nâbi -

Polonya edebiyatının en ünlü şairlerinden Czeslaw Milosz şiir için, "Milletleri ya da insanları kurtarmayacak şiir neye yarar" der ve edebiyatın ahlaki sorumluluğu olduğunu vurgular. Divan edebiyatı da aslında bizim toplumumuzu bozulmaya karşı dizginleyen öğeler üzerine kuruludur. Edebiyatla iç içe olsam da, Divan Edebiyatı'yla daha çok ilgilenmeme vesile olan eserler İskender Pala'nın 'Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk' ve 'Kitab-ı Aşk'tır. Bu kitaplar okuyucuyu her cümlesinde bir başka diyara götürdüğü gibi, 'aşk'ı insan kalbine kelimelerle nakış nakış işler. Divan Edebiyatı şairleri şimdiki şairlerin sayfalarca yazıp da anlatamadığını sadece bir mısrada nakledebilme zekâsına da sahiptirler. Bu isimleri sayabilmek için ise, zihnimizde tarihi bir yolculuğa çıkarız. Ali Şir Nevai, Hayâli, Hayâti, Fuzuli, Nâbî, Baki, Şeyhi, Şeyh Galip ve Nefi gibi isimler hem belleğimizde hem de tarihte haklı bir yer edinmiştir. Her birinin hakkında çok fazla söz sahibi olamasak da dergi ve kitaplarda rastladığımız şiirlerinden ve yaşam öykülerinin anlatıldığı kıssalarla onları tanımaya çalışırız.

Nâbî'nin hayatı sizleri etkileyecek

Divan şairlerinin içinde kendine iyi bir yer edinen Urfalı Nâbî'nin yaşamı oldukça renkli. 'Üretken Yazar' olarak tanınan Mehmet Kurtoğlu'nun 'Urfalı Nâbî' adıyla çıkardığı kitabında Nâbî'nin ilginç yaşamı şiirleri ve onun için edebiyat dünyasının övgülerini okuyabilirsiniz. Nâbî'nin hayatı aslında her şaire nasip olmayacak türdendi. İnişli çıkışlı bir yaşam sürmesi belki de sanatını etkileyen en büyük faktörlerdendi. Çileli çocukluğu ve gençliği, ardından İstanbul'a gelişi ve 25 yıllık Halep yaşamının ardından İstanbul'da son bulan bir hayat. Mehmet Kurtoğlu, Nâbî'yi anlatırken okuyucuyu sıkmamaya özen gösteriyor. Nâbî'nin yaşamında en ilgi çekici anları aktarırken bunu şiirlerle harmanlamayı unutmamış. Kitap, Nâbî hakkında doyurucu bilgiler verirken, Nabi'nin hayatı sizleri de o kadar etkileyecek ki bu kitapla yetinmeyecek ve Nâbî hakkında ince detayları araştırmaya başlayacaksınız. Bu araştırma da sizi Nâbî'nin hayatındaki ilginç hikâyelere sürükleyecektir.

'Hayal Şehir' İstanbul'da son bulan yaşam

Yusuf Nâbî, 1642 yılında toprağından birçok şair, ressam ve müzisyen çıkaran Urfa'da dünyaya gelir. Burada büyük yoksulluk ve çile içerisinde yaşamını sürdürürken diğer yandan da eğitimine ve kendini hayata hazırlamaya devam eder. Bu sefalet içinden çıkılmaz bir hale geldiğinde ise 24 yaşında memleketinden koparak kültür, sanat ve güzelliğiyle büyülendiği, şiirlerinde büyük hünerlerini sergilemesine neden olan ve rüyalarını süsleyen, ona göre 'Hayal Şehri' İstanbul'a gelir. İstanbul'da bulunduğu dönemde Musahip Mustafa Paşa'nın dîvân kâtibi ve kethüdası olarak görev yapar. Burada birçok önemli isimle arkadaşlık bağı kurduğu gibi saray eşrafıyla da sıkı diyalog içerisine girer. Bu da onun yaşamının rahat geçmesine neden olur. Özellikle de 25 yılını geçireceği Halep'te ektiğini biçmeye başlar ve burada rahat bir yaşam sürer. Arasının iyi olduğu Halep Valisi Baltacı Mehmet Paşa sadrazam olunca Nâbi'yi yanına alır ve bu dönemlerde Nâbi Darphane Eminliği, Başmukabelecilik gibi görevlerde bulunur. Bazı kaynaklara göre Nâbi sadece iyi bir şair değil, çok güzel bir sese de sahipti ve müzik konusunda da fazlasıyla başarılıydı. Hatta Nabi'nin 'Seyid Nuh' ismiyle besteleri bulunduğu da biliniyor. Eserlerinin büyük kısmını Halep'de kaleme alan Nâbî, toplumsal ve sosyal hayatı eleştiren, didaktik şiirler yazar. Özellikle de Osmanlı'nın duraklama devrinde yönetim ve toplumun içerisindeki dejenerasyona vurgu yaparak katı eleştiriler getirir. 1710 yılında kendisinin kemale ermesine neden olduğunu söylediği 'Uzlet Şehir' Halep'ten ayrılır ve 'Hayal Şehir' İstanbul'a yerleşir. 1712 yılına gelindiğinde ise bu büyük şair arkasında okundukça okunacak büyük eserler bırakarak hayata gözlerini yumar.

Nâbî'nin izinde bir yazar Mehmet Kurtoğlu

Bizlere Yusuf Nâbî'nin hayatını kaliteli bir dille anlatan Mehmet Kurtoğlu da tıpkı Nâbî gibi Urfa doğumlu. Öğrenimini Urfa İmam Hatip Lisesi'nde tamamlayan Kurtoğlu ayrıca HRÜ Meslek Yüksek Okulu İnşaat Bölümü'nü ve A.Ü Sosyal Bilimler bölümünü bitirdi. Yerel ve ulusal gazetelerde ayrıca dergilerde yazıları yayınlandı. Şiir ve gazetecilik dalında birçok ödülün sahibi olan yazarın yayınlanmış eserleri olarak, Bana Kendini Anlat, Hafızasını Kaybeden Şehir, Gurbeti Olmayan Diyar, Çağa Küsen Leyla'yı gösterebiliriz.

Nâbî hakkında anlatılan en ilginç hikâye

Şair Nâbî, 4, Mehmet döneminde hacca gitmek üzere birçok devlet erkânının da bulunduğu kafileyle yola koyulur. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, uyuyamaz. Öbür tarafta ise paşa ayaklarını kıbleye doğru uzatmış uyumaktadır. Bu durum Nâbî'yi müteessir eder. "İki cihan güneşi bulunduğu topraklara geldik. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?" diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mısralar dökülür.

Sakın terk-i edebten kûy-ı mahbub-ı hudâdır bu

Nazargâhı ilâhîdir, makâmı Mustafâ'dır bu...

('Burası Allah'ın sevgilisinin beldesidir. Cenâb-ı Hakk'ın nazar buyurduğu Hz. Muhammed Mustafâ'nın (s.a.v) makamı Ravza-i Nebî'dir')

Nâbî farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz daha yükselir bu da uyuyan paşanın uyanmasına neden olur.

Nâbî'ye dönerek, "Ne söylüyorsun?" diye sorar.

Nâbî de cevap olarak. "Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları dile getirdim" der.

Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler. Mescid-i Nebevi'nin minarelerinden biraz evvel Nâbî'nin söylediği mısraların müezzin tarafından okunduğuna şahit olurlar.

Her ikisi de şaşkın ve acele bir şekilde minarenin kapısının önüne gelirler. Müezzin minareden inince, "O söylediklerin neydi ve neden böyle bir şeye söyleme gereği duydun?" diye sorarlar.

Müezzin ise rüyasını anlatmaya başlar: "Bu gece rüyamda Efendimiz (s.a.v)'i gördüm. Bana dedi ki; Benim ümmetimden bana âşık bir zât benim kabrimi ziyarete geliyor. Muhabbetinden benim için şu kasideyi söylemiştir. İşte bu cümlelerle minareden onu karşıla" diye buyurdu.

Ben de hemen kalktım "Peygamberimizin iltifatına mazhar olan âşık acaba kimdir?" diye düşünerek minareye koştum. Öğretildiği gibi okudum.

Nâbi bu sözler karşısında duygulanır ve nemli gözlerle sadece şu sözleri mırıldanabilir: "Resülullah benim için ümmetimden mi dedi?"

 

MİLLİGAZETE_

KİTAP:"DOĞULU GÖZÜYLE İSTANBUL."

Tarih boyunca batılı gezginler, sanatçılar, edebiyatçılar, askerler, diplomatlar, devlet adamları İstanbul'a büyük ilgi duydu, bu şehirle ilgili yazılar yazdı, eserler verdi. Bu sefer İstanbul'u doğulu yazarlar yazdı. Bir kısmı eskiden Osmanlı toprağı olan 10 ülkeden Arap, İranlı, Hint ve Afrika kökenli 13 yazar ve düşünür zihin dünyalarındaki İstanbul'u anlattı.

Doğulu gözüyle İstanbul -

Daha önce "Yabancı Gazetecilerin Gözüyle İstanbul" ve "Batılı Gezginlerin Gözüyle İstanbul" kitaplarında Batılı yazar ve entelektüellerin İstanbul hakkında yazdıklarını bir araya getiren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, şimdi de "Doğulu Yazarlar Gözüyle İstanbul" adlı kitapta, doğulu aydınların bu şehirle ilgili değerlendirmelerini okurun dikkatine sundu. "Doğulu edebiyatçılar ve sanatçılar için İstanbul ne anlam ifade ediyor?" sorusu ile yola çıkan Kültür A.Ş. Hindistan'dan Sudan'a kadar geniş bir bölgede yaşayan doğulu yazarlara İstanbul'u sordu. Sudanlı Jamal Mahjoup, Lübnanlı Hoda Barakat, Suriyeli şair Adonis, Mısırlı yazar Gamal Gitani gibi isimlerin yazdığı yazılar derlenerek söz konusu kitapta toplandı.

"Doğulu Yazarlar Gözüyle İstanbul" isimli kitap hakkında bilgi veren Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Bayhan, İstanbul gibi başka bir şehir olmadığını belirterek sözlerine başlıyor. İstanbul'un herkes tarafından merak edilen bir şehir olduğunu söyleyen Bayhan, Kültür A.Ş. olarak daha önce batılı gezginlerin, gazetecilerin, konsolosların, sporcuların İstanbul'u nasıl gördüğünü ortaya seren kitaplar yayınladıklarını dile getirdi. Bunları yayınladıktan sonra doğuya da yöneldiklerini belirten Bayhan, "Doğunun düşüncelerini de almalıydık, doğunun düşünceleri ihmal edilemezdi. Doğulu kimlikle yazan yazarların İstanbul için ne düşündüğünü merak ettik. Yaptığımız çalışma sonunda 10 ülkeden 13 yazarın İstanbul ile ilgili düşünceleri bu kitapta bir araya getirdik." dedi.

İstanbul'un bütün dünyanın ortak mirası olduğunu bu kitapların ortaya koyduğunu söyleyen Kültür A.Ş. Genel Müdürü Bayhan, "Bu yazarlar düşüncelerini kaleme alarak İstanbul'u anlattılar. Hayallerindeki, izlenimlerindeki İstanbul'u yazdılar. Biz de onların gözüyle İstanbul'u dünyaya anlatma imkanı bulduk. Dışarıdan bakan gözler sayesinde İstanbul'umuzun değerini bir kere daha anlayabilme imkanına kavuştuk. Bu sayede İstanbul'umuza daha fazla sahip çıkabiliriz. İstanbul'u anlatan doğulu yazarların ortak istekleri herkesin gelip burayı gezmesi, mümkünse burada yaşamaları. İstanbul hem doğu hem batıyı kucaklayan bir noktada. Hem doğulu hem batılı bir kimlikle birlikte yaşama alanı, sevgi alanı. Yazarların yazılarında bu bariz şekilde görülüyor." şeklinde konuştu.

Suriyeli Şair Adonis: "Geçmiş başkentler vardır. Hem geçmişte hem bugün başkent olan şehirler vardır. Ama İstanbul hepsinden farklı. İstanbul geleceğin dünyasının başkenti olmalı hak eden bir şehirdir."

Lübnanlı yazar Hoda Barakat: "Kızıma '30 yaş gününde hediyem İstanbul olacak. Olgun, görüntünün hafıza mirasıyla dengelendiği yaşta İstanbul'da olacaksın' diyorum. Bu denge Sırat Köprüsü üzerinde yürüyen insanın dengesi gibi zordur. Ancak bu, ender şehirlerden birinin bize verdiği bir derstir. Bil ki bu şehir çok geçmeden omzundan sarsacak ve sana 'Arap Yarımadası'nın serabından gelen, bir süre Viyana sahillerinde kalan ve şu anda gurbette de olsa Roma kibirliliği ve Babil dillerine yerleşen ey cılız ziyaretçi, kimi ve neyi arıyorsun?' diye soracak."

Sudanlı Yazar Jamal Mahjoup: "Bu şehir Doğu'dan da Batı'dan da kendisine ne gelirse içine çekmeye çalışıyor. Ve bu bir şekilde hepimizin karşı karşıya kaldığı görev; kendi içindeki zıtlıkları ve çelişkileri uzlaştırmak... Yüzyıllardır süregelen çatışmalara, Doğu ve Batı'nın sentezine tanıklık etmiş bu şehrin, taşına toprağına kanla kazınmış deneyimleri hakkında anlatacak çok şeyi var."

Suudi Arabistanlı Şair Abir Zaki:"Zıtlıklarla dolu, öylesine kaotik ama tüm özellikleri ağır ağır akan nehrin kıyısı boyunca doğan... Eskiyle yeniyi, Doğu'yla Batı'yı, dünyevi ile ruhaniyi hiç çaba sarf etmeden harmanlayan; kimliklerin karışımı bir klişe olsa da, bu şehir klişesiyle aklımdan bir dakika bile olsun çıkmayan... Gizemde, samimiyette ilham verici ne varsa hepsini simgeleyen bir şehir."

Pakistanlı Yazar Aamer Hussein: "Çoğu zaman burada kendimi Doğu'da hissettim ama burası modernliğin çelişkileriyle yüzleşmiş bir Doğu versiyonuydu. Ya da daha net bir şekilde söylemek gerekirse, kıtasal farklılıklarıyla kendi yolunu açan mikro kozmozdu"

MİLLİGAZETE_

ÇOCUKLAR İÇİN DİNİ KİTAPLAR: PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MUCİZELERİ VE SÖZLERİ.

Çocuklara yönelik 'iyi' kitaplar yayınlayan Uğurböceği Yayınları son olarak dikkat çekici iki kitabı okurla buluşturdu.

Peygamberimizin mucizeleri ve sözleri! -

M. Sinan Adalı'nın kaleme aldığı "Peygamberimizin Mucizeleri"  Sevgi İçigen'in çizimleriyle birlikte yayımlandı. Kitab beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde Peygamberimizin hayvanlarla ilgili mucizelerine yer veriliyor. İkinci bölüm ağaçlarla ilgili mucizeleri kapsıyor. Sonraki bölüm yiyeceklerle ilgili mucizeleri rahat bir dille anlatıyor. Peygamberimizin iyileştiren mucizelerine yer verilen dördüncü bölümün ardından Peygamberimizin dualı mucizeleri geliyor.

Emine Aydın'ın kaleme aldığı "Hadis Kitabı" da yine çocuklara yönelik olarak hazırlanmış. Sevgili Peygamberimizin sözlerinden gül kokulu bir demet sunan kitap, yine Sevgi İçigen'in çizgileriyle çocuklara hadislerden sözler sunuyor. Gül kokulu olarak sunulan kitabı bir 'hazine' olarak değerlendirmek mümkün. Peygamberimizin güzel sözleri, Peygamberimizin özellikleri ve güzellikleri, Peygamberimizin dualarını içeren kitap, okurun ilgisini hak ediyor.

Tel: 0212 446 21 00

MİLLİGAZETE_

IRMAK YAYINLARINDAN TASAVVUF KİTAP SERİSİ.

Bunca tartışılan ve hatta olumsuz örnek olarak hep gündemde tutulmak istenen Hallâc-ı Mansur hakkında, yeterince yayın, kitap olmaması hayli ilginçtir. "Dicle'den Yükselen Feryat, Hallâc-ı Mansur" adıyla Irmak yayınlarının, tasavvuf serisinin ikinci kitabı olarak neşredilen eseri Ü. Ahmet Çelik kaleme almış. Çelik'in tercüme ettiği diğer kitap ise İbrahim Edhem'i anlatıyor.

Irmak'tan Tasavvuf serisi -  

Tasavvuf ve sufiler her dönemde özel önemini korumuş, insanların ilgisini çekmeyi başarmıştır. Veliler, Allah dostları hep tasavvuf halkasından yetişmiş, mânâ âlemi bu halkanın önderleri ile parlamaya devam etmiştir. İbrahim Edhem ve Hallâc-ı Mansur bu halkanın en mühim simalarındandır. Bugün, hayatları ve fikirleri hakkındaki merak ve ilgi onların hayat sırlarını hep gündemde tutmaktadır. Akademik yayınlardan halkın severek ve anlayarak okuyacağı eserlere kadar pek çok çalışma biraz yavaş da olsa yayınlanmaktadır.

Irmak yayınları bu alanda bir seri başlatmış ve tasavvufun önderlerini okurla buluşturma gayretine düşmüştür. Onlar hakkında sorulan, merak edilen pek çok sorunun cevabı ve onların mânâ sırları bu kitaplarla aydınlatılmaktadır.

Belh sultanlığından gönüller sultanlığına uzanan bir hayatın sahibidir, İbrahim Edhem Hazretleri. Eserin aslı Farsça'dır bu eseri dilimize, Ü. Ahmet Çelik tercüme etmiştir. Mevlânâ Celaleddin, İbrahim Edhem Hazretlerinin Hakk'a yönelişini şöyle anlatır: "İbrahim Edhem, Belh sultanıyken bir gün ava çıktı. Karşısına çıkan bir ceylanı avlayabilmek maksadıyla uzun süre at sürdü. Askerlerinden uzaklaştı. Yorgunluktan atı kan ter içinde kaldığı halde, İbrahim Edhem ceylanı izlemeye devam etti. Tam ceylanı avlayacakken, ceylan dile gelip konuşmaya başladı. İbrahim Edhem'e: "Sen bunun için yaratılmadın. Allah seni, beni avlaman için yoktan var etmemiştir. Diyelim ki, beni avladın. Peki bu durumda eline ne geçecek?" dedi. İbrahim Edhem ceylanın ağzından dökülen bu sözleri işitince bir nara attı ve atından aşağı indi. Onun avlandığı yerde bir çobandan başka hiç kimse yoktu. İbrahim Edhem çobana yalvarıp yakardı; "Mücevherler ile sultanlık kaftanımı, silahlarımı ve atımı sana vereyim. Sen de karşılığında o üzerindeki abayı bana ver, kimseye de bir şey söyleme, benim durumumdan söz etme." dedi. Çobandan aldığı abayı giyip yola düştü."

Onun düştüğü bu yolu, yoldaki marifet, irfan ve hikmet pınarlarını, İbrahim Edhem Hazretlerinin bütün hayatını ve halini serinin birinci kitabı olan İbrahim Edhem adlı kitaptan öğreniyoruz. İkinci kitap ise üzerinde pek çok tartışma yapılan ve hakkında çok farklı görüşler beyan edilen ve böylece çok farklı zümrelerin ortaya çıktığı bir isme ait, Hallac-ı Mansur'a. Darağacına çekilen Mansur'u buraya götüren sebeplerin başında ve derininde dinî bir telakkiden ziyade dönemin siyaseti etkili olmuştur. Kadılar hakkında, "kanı helaldir" fetvasını verirken hep dönemin siyasetçileri, iktidarı başlarında idi.

Bunca tartışılan ve hatta olumsuz örnek olarak hep gündemde tutulmak istenen bu isim hakkında, yeterince yayın, kitap olmaması da hayli ilginçtir. "Dicle'den Yükselen Feryat, Hallâc-ı Mansur" adıyla Irmak yayınlarının, tasavvuf serisinin ikinci kitabı olarak neşredilen eseri Ü. Ahmet Çelik kaleme almış. Farsça ve Arapça kaynakları da titizlikle kullanarak bu kitabı hazırlayan Çelik, Hallâc hakkında gayet detaylı bir çalışma ortaya koymuştur.

Türlü işkencelerle darağacına çekilen Hallâc'ın o hüzünlü hayat hikâyesi artık her yönüyle önümüzdedir. "Ene'l-Hakk" sırrını öğrenmek isteyenler, Dicle'den yükselen bu feryada kulak vermek durumundadırlar. Yunus Emre bir şiirinde şöyle demiştir:

Mansûr idim ben ezelde, onun için geldim bunda / Yak külümü savur göğe, ben Ene'l-Hakk oldum ahi.

Irmak Yayınları'nın (0212 513 51 26) tasavvuf serisi, önemli sufileri bizlere tanıtmaya devam edecek.

MİLLİGAZETE

8月3日

MAĞLUBİYET İDEOLOJİSİNİN BATILILAŞMASI.

Yakın tarihin bilindik tezlerinin karşısında yer alan Batılılaşma İhaneti, bir mağlubiyet ideolojisi olan batılılaşmanın doğru değerlendirilebilmesi amacını taşıyor. D. Mehmet Doğan'ın kaleme aldığı kitabın ilk baskısı 1975 yılında yapıldı. Batılılaşma İhaneti'nin 33. baskısı ise Yazar Yayınları tarafından gerçekleştirildi.

  • Mağlubiyet ideolojisinin ‘Batılılaşma’sı -

İlk baskısı 1975'de gerçekleştirilen Batılılaşma İhaneti 33. baskısıyla okur karşısına çıktı. D. Mehmet Doğan'ın yayınlandığı günden beri ilgi odağı olan kitabı, yakın tarihe yönelik bir meydan okuma olarak da değerlendiriliyor. Bir mağlubiyet ideolojisi olan 'batılılaşma'nın doğru değerlendirilmesi için okunması gereken bir kitap, Batılılaşma İhaneti. İlk batılılaşma hareketlerinin üzerinden iki yüzyıla yakın bir süre geçtiğini kaydeden Doğan, "namuslu Türk aydınları yakın tarihimize bakarak, Avrupalılaşma/ garplılaşma/ medenileşme/ uygarlaşma/ çağdaşlaşma... gibi kelimelerle ifade edilen batılılaşmadan ne beklenildiğini, Türkiye'ye neler getirdiğini, karşılığında nelerimizi yok ettiğini çok iyi bilmelidirler" tespitini yapıyor. Batılılaşma hareketleri üzerindeki yabancıların açık gizli baskıları olduğunu da söyleyen yazar, Türkiye'yi sömürgeleştirmek için pek çok yolun yanı sıra borçlandırma yönteminin de denendiğinin altını çiziyor ve asıl meseleye geliyor: "Batılı sömürgeciler, devletimize güç veren ne kadar müessese varsa hepsini yok etmeye azimliydi. İktisadımız, kültür ve eğitim kurumlarımız yıkılmış, yerine emperyalistlerin çıkarlarına hizmet eden müesseseler kurulmaya başlanmıştı. Batılı emperyalistler bu yöndeki açık ve gizli çabalarına yüzyıllar boyu devam ettiler. Önlerinde en önemli engel olarak devletimizin İslâm topluluklarıyla bağlarını koruyan müesseseleri vardı"

Millîleştirme adına batıcılık

Mustafa Reşit Paşa'dan günümüze batılılaşma ihanetini ele alan D. Mehmet Doğan, kitabında Türkiye'de haberleşmenin yönü ve kitle haberleşmesi üzerine güncel örneklerle çarpıcı bilgiler veriyor. Batılılaşma ihanetini temelden yabancılaşma üzerinden dikkatlere sunan yazar, ilk bölümde Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarına gidiyor ve batılılaşmanın aydın yabancılaşmasına nasıl dönüştüğünü de örneklerle ortaya koyuyor. Kitabın ikinci bölümünde Aydın yabancılaşması komprador bürokrasiyle birlikte anlatılıyor. Devrim yabancılaşmasının ele alındığı üçüncü bölümde dil devrimine geniş yer veriliyor. Dil devriminin çok yönlü yabancılaşmayı belgelediğini belirten Doğan'a göre, "Dil devrimini Tanzimat'tan sonra sürdürülen Batılılaşma çabalarının tabii bir sonucu olarak kabul etmek gerekmektedir. Aşağılık duygusunun mahzenlerinde dolaşan aydınlarımız için dilimiz, Avrupalı olmak için yetersizdi. (...) Kademe kademe yürütülen ve sonraları "devrim" olarak vasıflandırılan hareketler, kültür alanında millî özden kopuşun belgesi olan Lâtin harflerinin kabulü ile doruk noktasına ulaştı. (...) Bütünüyle yabancılaşmaya dönük aydınlar, batılılaşmanın tabii bir sonucu olarak yürüttükleri bu dil hareketlerini bir "millileştirme" hareketi olarak takdim etmektedirler. Gerçekten, millîlik, öz kaynaklara dönüş, aysbergin su yüzündeki kısmıdır. Asıl ağırlığı teşkil eden Batılılaşmaya araç teşkil etmek yönü, su altındaki hükmünü yürütmektedir. Aslında bu tür davranış batıcı-pozitivist aydınlar için yeni bir tutum değildir. Batıcı- pozitivist aydınlar Anadolu Hareketi (Millî Mücadele) sırasında da halkın desteğini sağlamak için İslâmî görüntülere ve sloganlara bol bol başvurmuşlardı. Savaş bittikten sonra nasıl bir yol izlendiği üzerinde durmaya gerek görmüyoruz"

Şuur yabancılaşması

Batılılaşma İhaneti'nin dördüncü bölümünde ise fikir yabancılaşması üzerinde duruluyor. Türkçülük, milliyetçilik ve batıcılığı değerlendiren D. Mehmet Doğan, 1923 ve 1931 yılları arasını Türkçülüğün hâkim ve tek ideoloji olduğu dönem olarak ortaya çıktığını söylüyor. Batıcı devrimlerin gerçekleşmesinde yardımcı rol oynayan Türkçü kuruluşların güç kazanması üzerine üst yöneticiler kontrolü elden kaçırmamak için çare ararlar. Türk Ocakları Halk Fırkası ile birleştirilir. Ocak reisi Hamdullah Suphi ise Bükreş'e elçi tayin edilir. Bu bir sürgündür. 1944 yılı Türkçülük fikri açısından dönüm noktası olmuştur. Doğan, "Resmî ideoloji olmak vasfını kaybettiği kanaatinin yaygınlaşmasından sonra, birçok bürokrat taraftar, "Hükümetin siyaseti en iyisidir" düşüncesiyle Türkçülükten uzaklaştı" diye yazıyor bu dönemi.

D. Mehmet Doğan, son olarak "şuur yabancılaşması" konusunu irdeliyor kitabında. 1974 yılında düştüğü kayıtlarda bu dönemi şöyle ele alıyor Doğan: "Tarihimizi 50 yıl ile sınırlayanlar -şaşırtıcı bir durum- geçmişimizi en az 5.000 yıl öncesine götürmek isteyenlerden başkaları değildir. Etidir, Helendir, Sümerdir, fakat herhalde Orta Asya'dır. Mecmuu en az beş bin yıllık tarih, "Tarihten önce vardık/ tarihten sonra da varız" sloganı bu zihniyetin güzel bir anahtarı. Yani asıl tarih döneminde yokuz! 300-500-1000 yıl bu tarih anlayışında yer almaz. Türkiye'de yanlış şuurun kaynağı bu tarih anlayışında düğümlenir. Milletimizin ruhuna, devletimizin harcına karışan İslâm, millî şuurumuzun yaşatıcı temelidir. Tarihin doğruladığı bu. Bu sonucun matematik sağlaması 60 yıl kadar önce yapıldı. Yanlış millî şuurun müdafiileri, devletimizi düşmanların planladıklarından daha kısa zamanda ufalayıp mirasını da alelacele reddederek işin içinden çıktılar. Buna çıkmak mı denir batmak mı bilmiyoruz. 50 ya da 5000 yıllık tarih bu zihniyetin yanlışta ısrarından başka bir şey değil."

Enver Paşa'nın peşine düştüğü Turancılığın ortaya çıkardığı sorunlara da değinen yazar, "Turan kendini bilmiyorsa, ona o şuuru vermek bize düşer yanılgısı Enver Paşa'yla birlikte okur-yazar bir neslin kanaatidir. 1. Dünya Harbi'ni üç kıtanın 9 cephesinde omuzlayan Osmanlı ordusunda asker İslâm uğruna, aydınlar Turan uğruna savaşır. Sarıkamış harekâtı bu yanlış şuurun, yanlış, beceriksiz, yine de kahramanca neticesidir" tespitini okurla paylaşıyor.

Türkiye Yazarlar Birliği'nin iktisadi işletmesi olan Yazar Yayınları'ndan çıkan kitapla ilgili 0 312 417 34 72 no'lu telefondan bilgi alınabilir.

7月22日

OKUNMASI GEREKEN EDEBİYAT DERGİLERİ.

Mesela Değirmen dergisi. 17. Sayısı (Bahar 2009) var elimde. Dolu dolu "Mahalle" dosyasıyla, nicedir okuma faaliyetlerimin nesnesi durumunda.  Sakarya'da, Sakarya Gönüllü Eğitimciler Derneği'nin yayın organı olarak 6 yıldan bu yana neşredilen Değirmen, mutlaka ama mutlaka görülmeli, okunmalı. Hem sadece "Osmanlı'da Mahalle", "The Other Mahalle", "Ortadoğu'da Bir Mahalle: Gazze", "Mahalle Baskısı mı? Gelenek-Görenekler mi?", "Bir Varoluş Mekanı Olarak Mahalle ve Ötekileştirme" gibi dosya konusu yazılarıyla değil, bir bütün olarak Değirmen, diri ve diriltici bir dergi. (degirmendergi@gmail.com)

İşte Özgün Düşünce. Üç aylık İslami düşünce dergisi. İkinci sayısı çıkmış ama, ben hâlâ ilk sayısındaki makaleleri okumanın peşindeyim. "İslamcılık" dosyasında sırasıyla Ali Bulaç, Abdurrahman Arslan, Ümit Aktaş, Cihan Aktaş, Abdulaziz Tantik, Veli Karataş yazmışlar. Şimdilik Ali Bulaç'ın "İslamcılık Düşüncesi/Dün-Bugün-Yarın" ve Abdurrahman Arslan'ın "İslamcılık: Tercihi Olmayan Bir İmtihan Hasılası" başlıklı yazılarından iktibaslar sunabilirim. Fakat yapmayacağım. Çünkü isteyen okur, kendisi bulup okusun bu dergiyi. Ahmet Sait Akçay'ın "Manevi Alanın Yeniden İnşasında Sezai Karakoç" başlıklı metni de edebiyat okurlarını bekliyor. (umitaktas24@gmail.com; 0212 635 99 19)

Kertenkele. 16. Sayısındayız. Ordu, Fatsa ve Ünye'de çıkıyor bu dergi. Yazışma Fatsa, yönetme Ünye! Bir çok isim var künyede, hangisini sayayım? Dergi Nizar Kabbani'nin (Tercüme: Kemal Yüksel) "Erkek ve Kadın" adlı tek perdelik oyununla açılıyor. Kapanış ise Naci Al Ali'nin "Hanzala" Murat Şahin, Ahmet Çiçek, Orhan Tepebaş, Murat Tuzcu, Fatih Çodur, İshak Koç, Ezra Cenker, Mustafa Karaosmanoğlu, Bülent Keçeli ve diğer arkadaşlar...  Bu arada, Osman Koca'nın "Ziya Abi" adlı hikâyesi ile Mustafa Celep'in İkinci Yeni şiiri üzerine yazdığı denemeyi okudum. Hikâyeyi beğendim, fakat Celep'in yazısında önemli eksiklikler hissettim. Neler eksik acaba, kendisi düşünsün!? Selçuk Küpçük'ün "Ney" üzerine yazdığı makaleyi bilerek sona sakladım. Okunması lazım...  (P. K. 3, Fatsa, ORDU, 0505 573 32 71)

İktibas dergisinden bahsetmek istiyorum şimdi de. Atasoy Müftüoğlu'nun "Yıkıcı Gerilimler" yazısı gündem üzerine. Hüseyin Alan'ın yazısı "Mekke: İnsanlığa ve Cahiliyye'ye Toplumsal 'Model' Ortalaması" başlığını taşıyor ve bu başlık yazının ana fikrini gayet net bildiriyor. Yıldız Ramazanoğlu'nun "Vahiyden El Alan Edebiyat"ı dikkat çekici. Fakat ben bu metinlerden ziyade "Tezkiye" başlıklı "kavram" inceleme yazısından bir iktibas yapıp geçeceğim: "Yaradılışı/fıtri yapısı itibariyle insan biyolojik, psikolojik, sosyolojik vs. ihtiyaçları olan bir varlıktır. Bu ihtiyaçların bir kısmından mahrum edilmek tezkiye etmek değil, o yapıyı bozmak demektir. Önemli olan bu ihtiyaçların doğru şekilde karşılanmasıdır. Mahrumiyet fazilet değil, bir noksanlıktır. 'Eksiklik' ise 'tam' gibi değildir." (iktibas@yahoo.com; 0312 435 37 60)

Beyaz Gemi dergisi 21. sayısıyla elimde. Bu sayı, dergiye yön yordam veren Müştehir Karakaya'nın "Çılgınlık Saatleri" şiiriyle açılıyor. Vefa Taşdelen "İş ve Rızk" başlığı altında günlükleriyle dergiye katılıyor. Taşdelen bir de şiir yazmış "Günce" diye. Ayşe Eren, Ömer Demirbağ, Ercan Türker, Mustafa Alagöz, Said Coşar, Devrim Diyar Toprakoğlu derginin diğer şairleri. Dergide ilgimi çeken metinlerden birisi de Abdurrahman Adıyan'ın "Müvezzi İsmail'in İzdüşümleri" adlı portre denemesi... (beyazgemivan@hotmail.com)

Okunacak ve haklarında kelam edilecek dergiler bu kadarla sınırlı değil. Fakat görüldüğü üzere, yerim dar! Dolayısıyla noktayı koyma zamanı geldi. Bundan önce, 'özel' bir yayından da söz etmek istiyorum. Bir okul dergisinden... Derginin adı: Cevahir. "Öğrenci işi sosyal dergi... Bir okul dergisi. Bursa Ali Osman Sönmez Fen Lisesi'nin öğrencileri tarafından öğretmenleri Mehmet Ateş öncülüğünde yayınlanmış. Cevahir'in elimdeki Mayıs-Haziran sayısının 'özel'liği "Necip Fazıl"a tahsis edilmiş olması. Cevahir'in "Necip Fazıl Özel Sayısı"nda aynı içerikli pek çok dergide bulamayacağımız yazılar var. Benden söylemesi. Necip Fazıl'la ilgili bir şeylerin eksikliğini hissetmek istemeyenler bu derginin peşine düşer!

OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE.

Timaş Yayınları arasında çıkan, "Osmanlı'dan Günümüze Elitler ve Din" başlıklı kitabında Prof Dr Kemal H. Karpat Hoca, Osmanlı ve Türkiye'nin ruhu ile elitleri arasındaki ilişki biçimi üzerinden bu toprakların tarihsel yolculuğunu anlatırken, bugün tartışmaya devam ettiğimiz ve can yakmaya devam eden laiklik, modernizm, din ve devlet, aydınlar ve din gibi meselelerin tarihsel sürecini de ortaya koyuyor.

  • Osmanlı’dan günümüze Türkiye -

Toplumdan bahsedildiğinde iki şeyin altı çiziliyor. Bunlardan biri toplumu şekillendiren, kuran ve onu diğerlerinden ayıran unsurlar (ki bunlar en çok dil, din ve tarihsel tecrübedir) iken, diğeri toplum denen şeyi diri tutan, varlığını devam ettiren elitler, idarede söz sahibi olanlardır. Toplumlar için vazgeçilmez olan bu iki şey, toplumun milletleşme ve devletleşmesiyle birlikte daha da görünür olurlar. Bu kurucu iki damar bir yandan toplum, millet ve devleti kurarken, diğer yandan birbirleriyle olan ilişki biçimleriyle de kurucusu oldukları yapının sıhhatini belirlerler. Din, dil ve tarihsel tecrübe 'yapı'nın kimliği, ruhu ve hakikati olurken, 'yapı'nın devamı adına vazife alan elitler de, idarecisi oldukları 'yapı'nın hakikatlerini görmezden gelemezler. Zira yapı, her türlü müdahale ve tasarrufa açık bir şey değildir; onun bir gerçekliği, hakikatleri vardır.

'Yapı'nın hakikati ile idarecileri arasındaki ilişkinin biçimi ve niteliği her toplum için önemli olmuştur. Üzerinde yaşadığımız toprağın hikâyesine baktığımızda, yüzyıllar öncesine uzanan tarihine eğildiğimizde bunun toplumumuz için de geçerli olduğunu görürüz. Osmanlı ve Osmanlı'nın bakiyesi Türkiye'nin hikâyesi, bu iki kurucu unsurun uyum ve uyumsuzluğu üzerinden kurulmuştur. Böyle olmuştur ama, bu olurken neler yaşanmıştır? Sorunun cevabını, Türkiye'nin tarih ve siyaset bilim alanında medar-ı iftiharı olan Prof Dr Kemal H. Karpat'ın, Timaş Yayınları arasında çıkan, "Osmanlı'dan Günümüze Elitler ve Din" başlıklı kitabından öğreniyoruz. Karpat Hoca, Osmanlı ve Türkiye'nin ruhu ile elitleri arasındaki ilişki biçimi üzerinden bu toprakların tarihsel yolculuğunu anlatırken, bugün tartışmaya devam ettiğimiz ve can yakmaya devam eden laiklik, modernizm, din ve devlet, aydınlar ve din gibi meselelerin tarihsel sürecini de ortaya koyuyor.

Osmanlı'dan günümüze elitlerin doğumu ve fonksiyonlarını, tarihi ve kavramsal çerçevede ele alan Elitler ve Din kitabının ana damarını, Türk toplumunun son yüz elli yıldan beri geçirdiği kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi değişim konusu oluşturuyor. Karpat Hoca, Osmanlı'dan günümüz Türkiyesi'ne kadar devam eden bu değişim sürecini anlamak için, 'Acaba geleneksel tarihi bir toplum ve devlet, kendi iç gücü ile kendisini yenileyebilir mi?' sorusuna cevap vermek gerektiğini söylüyor. Şöyle bir tezi ortaya koyuyor: Bütünüyle dini, İslam'ı merkeze alarak kurulmuş devletler zamanla kendilerini yenileyememiş, dolayısıyla çözülmüşler. Zira din statiktir, manevidir; hayat ise sürekli yenilenen maddi bir şeydir. Her daim yenilenen maddi hayatın gerçekliği, statik manevi formlarla yaşanamaz. Bu yüzden statik manevi bir form olan din, devamlı yenilenen maddi hayatla uzlaşmalıdır, maddi hayat da manevi olanla bağını kopartmamalıdır. Beka ve devamlılık, bu iki yapının uzlaşmasında yatmaktadır. Karpat Hoca'ya göre, maddiyatı yani dünyayı, dünyeviliği inkâr eden bir din uzun zaman ayakta duramaz. Diğer yandan maneviyatı ve dini eden bir devlet de uzun süre yaşayamaz. Osmanlı ve Osmanlı'nın bakiyesi olan Türkiye, sadece dini esas almış Müslüman ülkelerden farklı olarak 'uzlaşma'yı başarabildiği için beka bulabilmiştir. Osmanlı'nın kurucu unsuru olan paradigma ve elitler, dine karşıtlıktan çok dini işlevsel bir unsur olarak görmüştür. Osmanlı 18. yüzyılda kendi iradesiyle, bilinçli olarak kendini yenilemeye karar vermiştir. Cumhuriyet, Osmanlı'nın siyasi rejimini değiştirmiş, ancak halkın kültürüne, diline, kimliğine dayanarak ayakta kalabilmiştir.

Osmanlı'nın idari yapısının ve elitlerinin uzun bir dönem din ile sahici bir ilişki kurduklarını, ancak 17. yüzyılda dini kullanmaya başladıklarını, iktidarın devamı için onu araçsallaştırdıklarını belirten yazar, Türkiye devletinin ve elitlerinin de Osmanlı pratiğinden farklı olamadıklarını, kurumsal ve zihinsel olarak Osmanlı'nın devamı olduklarını söyler. Bugün can yakıcı olan laiklik, modernizm, din ve devlet, elitler ve din gibi meselelerin, Türkiye'nin Fransız tarzı dine 'düşman' bir laiklik tanımını dayatmasından kaynaklandığına işaret eden Karpat Hoca "Oysa" der, "Türk Müslümanlığının talebi kurumsal bir din değildir. Hilafet ve saltanatı talep etmiyor; cumhuriyete, laikliğe, modernizme mugayir olmayan ferdi dini hayata özgürlük istiyor."

Osmanlı'dan günümüze elitlerin doğuşunu ve fonksiyonlarını odağına alan Elitler ve Din kitabı, demokrasi tarihimizin seyrini işliyor. Elitlerin din, laiklik, modernleşme konusundaki gelişimleri, karşıtlıkları, bunların pratikteki sonuçları kitabın açılımları oluyor. Tarih ve siyaset biliminin doğrularına yaslanarak objektif bir dil kuran Karpat Hoca, Türkiye için akil bir adam konumundadır. Can yakıcı meselelerin hali konusunda, hukuka yaslanan özgürlükçü bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Dini ideolojinin keskinliği içinde yorumlayan İslamcılara da, Atatürk'ü ve açılımlarını dinsel bir form içinde okuyan Atatürkçülere de eleştirileri var. Türkiye'nin sıhhatini, insanın ve toplumun hakikatlerini esas alan bir hukuktan yana görüyor.

İSTANBUL'UN GİZEMLİ DERGİSİ:"DERGİ 1453".

İstanbul'u tüm gizemi ve güzellikleriyle ele almayı amaçlayan dergi 1453'te İskender Pala ile başkahramanı İstanbul ve lale olan romanı üzerine konuşulmuş. Hocası Emin Barın'ın hat örneklerine bakıp gözü doysun diye gönderdiği Süleymaniye Kütüphanesi'nde ebruyu 'sihirli bir güzellik' olarak keşfeden Hikmet Barutçugil'le geniş bir söyleşi de dergide yer alıyor.

  • İstanbul’un gizemli dergisi! -

Her sayısında sadece İstanbul'a yer ayıran ve İstanbul'u anlatan 1453 Kültür ve Sanat Dergisi, 6. Sayısında İstanbul'un bahar ve yaz coşkusunu sayfalarına taşıyor. İstanbul'u tüm gizemi ve güzellikleriyle anlatan dergi, farklı konu ve araştırmalarıyla dikkat çekiyor. "İstanbul'da Fasl-ı Lale", Çiçekistanbul", "III. Ahmet Yemiş Odası", "İstanbul'un Kurumsal Ağacı", "Eski Kartpostallarda Osmanlı Padişah Türbeleri" ve "İstanbul'da Şair Mezarları" birbirinden çarpıcı dosyalardan sadece bir kaçı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan 1453, çıktığı yolculukta yol boyu İstanbul'u anlatıyor.

Bekir Cantemir'in yazdığı, Zeynep Azize Su'nun fotoğrafladığı "Çiçekistanbul" başlıklı yazıda, sokak tabelalarındaki çiçek isimlerinden yola çıkılıyor. Ferda Olbak Mazak'ın yazdığı İstanbul'da Fasl-ı Lale" yazısına ise Halit Ömer Camcı'nın fotoğrafları eşlik ediyor. Dr. H. Canan Cimili "III. Ahmed Yemiş Odası" hakkında dikkate değer bilgiler veriyor. Asım Fahri Çelik'in İstanbul'un kurumsal ağacı olarak tanımladığı Erguvan şöyle anlatılıyor: "Adı Erguvandır. Rengi de Erguvan. Manası hüzün, utanç, güç ve kibir, naz ve niyaz, aşk ve işve, neşe ve de zarafetle tarumar. Hikayesi ise yüzyıllar boyu. Mevsimi bahardır ve kısadır. Az görünür, çok durmaz. Acelecidir ve de nazlı. Seyrek görünse de ardından çok konuşulur. Işık ağacı diye de anılır." Vatanına geri dönen laleleri ise Şefkat Çelebi ele alıyor. Yazar, lalenin ortaya çıktığı günden beri aşkın temsilcisi olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Muhteşem Osmanlı medeniyetinde onun apayrı bir yeri vardı. Lale isminin ebced hesabıyla karşılığı Allah isminin ebcedi ile aynı değer olan 66 rakamına denk geliyordu. Lale'nin tek bir kökten tek bir çiçeğinin çıkması Yaradıcının Birliği'ni (vahidiyet-teklik) sembolize ediyordu." Liebig kartlarından İstanbul imajı ve İstanbul'un fethinin izlerinin sürüldüğü değerlendirme, Fransızca'dan Türkçe'ye Cem Ülgen'in çevirisiyle ulaşıyor.  Odessa ile İstanbul arasındaki güçlü tarihsel bağlara dikkat çeken söyleşi, Odessa Belediye Başkanı Gurvits Eduard Yosifoviç'le Halit Ömer Camcı tarafından yapılmış. Başkanın diliyle iki şehrin ortak özelliği: "En önemli şey, halkların benzerliği: Odessalılar da tıpkı İstanbullular gibi son derece misafirperver, sıcakkanlı, hoşsohbet, iyimser ve şakacı. Bir de elbette iki büyük ticaret ve liman kenti olarak, Odessa ile İstanbul aynı hedeflerin peşindeler ve benzer sorunlar yaşıyorlar."

Katre-i Matem romanıyla, bulduğunu kaybeden ne hisseder, bir dakika yüzyıl sürer mi gibi soruların yanı sıra pek çok sorunun cevabının arandığı bir kitap ortaya koyan İskender Pala ile mini bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Pala, Katre-i Matem'i Amerika'da geçen bir hafta içerisinde bitirmiş. Ama öncesinde alınan notlar ise uzun bir zaman alıyor.

Daha önceki romanı İstanbul'da Aşk'ı divan edebiyatını romanla nasıl anlatabilirim düşüncesiyle yazdığını belirten Pala, İstanbul ile lalenin dostluklarının çok kadim olduğunu, yeniden buluşmalarının 250 sene kadar sürdüğünü, bu buluşmada katkısı olsun diye bir roman kurguladığını söylüyor ve ekliyor: "Romanın baş rolünde İstanbul ve lale var. Yani anlatmak istediğim iki şey buydu" İşin özet görüntüsü şu: İskender Pala'nın ikinci bir romana ihtiyacı yoktu ama lalenin ve İstanbul'un anlatılması gerekiyordu.

Önder Kaya, eski kartpostallardaki Osmanlı Padişah türbelerini değerini hiç yitirmeyen kartpostallar üzerinden anlatmış. Ayasofya Padişah Türbeleri'nde Sultan II. Selim'in Türbesini ise Mustafa Akkaya kaleme almış.

Kartpostallardaki seyyar satıcılar üzerinden İstanbul'u okuyan Yusuf Çağlar, geçmiş yüzyıldan bugün artık kaybolmuş nice mesleği de dikkatimize sunuyor. Üsküdar İhsaniye'de Ebristan adlı atölyesinde Ebru'yu geleceğe taşıyan yüzlerce öğrenci yetiştiren Hikmet Barutçugil'i konuşturan Halit Ömer Camcı, keyifle okunacak bir söyleşi çıkarmış ortaya. "Hocam merhum Emin Barın çok iyi bir hattattı. O bize eski sanatlara olan ilgisizlikten tatlı tatlı şikayet ederdi. Bu kadar birikmiş kültür mirası var, gençler hiç bu sanata heves etmiyor, sanatlar başkalarının elinde kalıyor diye. Sonra onun bu tatlı tespitleri ile hat sanatı ile ilgilenmek istedim. Beni Süleymaniye Kütüphanesi'ne gönderdi; orada eski hat örneklerini doya doya bakıp gözüm doysun diye. O hatları incelerken altlarında, zeminlerinde, pervazlarında bu boyalı kağıdı, ebruları gördüm. Bana sihirli bir güzellik gibi geldi. Daha evvel pek farkına varamadığım bir güzellik. Onun üzerine o an işte 'ebru aşkı' düştü gönlüme." 35 senede önce çıraklığın sonra da ustalığın meyvelerini veren Hikmet Barutçugil, şimdilerde Ebru Müzesi'nin kurulması için çalışma yürütüyor. Dergide ayrıca İstanbul'a dikkat çeken farlı inceleme yazıları da yer alıyor.

DEVREK BASTONUNUN TARİHİ KİTAP OLDU.

Zonguldak'ın Devrek ilçesindeki ustaların ağırlıklı olarak kullandıkları kartal, at, yılan ve aslan figürleriyle halk kültürü mirasını yaşattığı bastonların tarihinin anlatıldığı kitap yayınlandı.

  • Devrek bastonunun tarihi kitap oldu -

Zonguldak'ın Devrek ilçesindeki ustaların ağırlıklı olarak kullandıkları kartal, at, yılan ve aslan figürleriyle halk kültürü mirasını yaşattığı bastonların tarihinin anlatıldığı kitap yayınlandı. 18. yüzyılda ilçede zanaat ürünü olarak yapımına başlandığı öne sürülen ve 20 santimetrelik kalınlığa 35-40 yılda ulaşabilen kızılcık ağaçlarının dallarından, üzerine işlenen çeşitli motiflerle oluşturulan Devrek bastonunun tarihine yönelik araştırma yapan usta Raşit Korum, çalışmalarını tamamladı. Korum, Ömür Çelikdönmez ve Ömer Yılmaz ile birlikte derlediği ''Baston Tarihi'' adli kitabında, ''Dünyada ve Türklerde Bastonculuk'', ''Devrek'te Bastonculuk Tarihi''  ve ''Bastonculuğun Kültürel ve Ekonomik Boyutu'' gibi çok sayıda konuda bilgilere yer verdi. Genellikle gövdesi kızılcıktan, sapı ceviz ağacından yapılan ve kezzap kullanılarak renklendirilen, geleneksel motifi yılanın da yaşamın, yeniden doğuşun ve nesillerin sürekliliğini simgelediği bastonların tarihteki gelişiminin yer aldığı kitapta, ürünlerin yapılışı fotoğraflarla anlatıldı. Antik dönemlerin süzgecinden geçmiş zengin simgesel mirası yansıtan figürlerin de işlendiği bastonların, hazırlanan kitapla gelecek nesillere de ışık tutması amaçlanıyor. Sanat ve kültür içermeyen baston kadar bastonsuz bir kültürün de yaşayamayacağını savunan Devrekli ustaların, ürünlerinden örneklerin yer aldığı kitabın, yeni ustalara da rehber olması hedefleniyor.

Rekortmen ustanın çalışması

Devrek'te yaptığı çeşitli boyutlardaki bastonlarla tanınan usta Raşit Korum, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1996'da yaptığı 7 metre 52.5 santimetre uzunluğundaki dünyanın en büyük bastonuyla da Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandığını söyledi. Devrek bastonu denildiğinde herkesin aklına sanatın geldiğini anlatan Korum, şöyle konuştu:

''Çoban çentiğinden başlayarak sosyetenin elinde vazgeçilmez aksesuar oluncaya kadar bastonun uzun serüveni vardır. Ben, 1992'den itibaren bu kitabın araştırmalarını sürdürüyorum. Çeşitli kentlere ve kütüphanelere giderek araştırmalar ve söyleşiler yaptım. Baston artık gündelik bir alet olma işlevinden farklı olarak süs aracı olma yoluna gitmiştir. Kitap, bastonculuk sanatına parantez açarak gelişmesine, özellikleriyle geleceği ışık tutmasına katkı verme amacındadır. Kredi kartlarıma borçlanarak bastırdığım kitap, baston tarihini anlatan ilk eserdir.''

2月9日

AKİFNAME'YE KAVUŞTUK.

Merhum Hasan Basri Çantay'ın, Âkif'in vefatını müteakip kaleme aldığı fakat hayatta iken yayınlamaya fırsat bulamadığı ÂKİFNÂME kitabı, 1966 yılında neşrolunmuştu. ÂKİFNÂME 42 yıl sonra tozlu raflardan indirilerek Erguvan Yayınevi tarafından yeniden yayınlandı.

Akifnâme, son devrin önemli ilim, fikir, sanat ve siyaset adamlarından biri olan Hasan Basri Çantay'ın İstiklal Marşı Şairimizin vefatından sonra kaleme aldığı ve fakat hayatta iken yayınlamaya fırsat bulamadığı önemli eserlerinden biri.

Âkifnâme ilk olarak Hasan Basri Çantay'ın ölümünden iki yıl sonra oğlu Mürşit Çantay tarafından 1966 yılında yayınlandı ve o dönemde çok büyük ilgi gördü.

Hasan Basri Çantay, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde Balıkesir/Karesi milletvekili olarak görev yapmış, Milli Mücadele döneminde Ege havalisinde önemli hizmetlerde bulunmuş bir isim. Gerek milletvekili seçilmeden önce ve gerekse millet vekili olduğu dönemde hatta Ankara'da görevini tamamlayıp Balıkesir'e dönmesinden sonra milli şairimiz Mehmet Akif'in en önemli arkadaş ve dostlarından biri oldu. Öyle ki, Mehmet Âkif, Ege yöresinin düşman işgali altında inim inim inlediği günlerde kaleme aldığı; "Eşin var, Aşiyanın var, baharın var ki beklerdin.." diye başlayan o meşhur, Bülbül şiirini can dostu Hasan Basri Çantay'a "Hasan Basri Bey oğlumuza" diyerek ithaf etmiştir.

Erguvan Yayınevi 42 yıldır mevcudu olmayan ve bir çok kitap okuru tarafından aranan Âkifnâme'yi, fikir ve ilim adamı Mustafa Özçelik'in kontrolünde gözden geçirerek, milli şairimizin 72. vefat yıldönümü vesilesiyle yeniden yayımladı.

540 sahife büyük boy olarak basılan Âkifnâme'nin sonuna yayınevi tarafından özenle hazırlanmış ve bir çırpıda Mehmet Akif'i önemli yönleriyle tanıtabilecek olan bir "Mehmet Akif Kronolojisi" ile Mehmet Akif'in resimlerinden seçilmiş bir Albüm de ilave edilmiş.

Merhum Mahir İz hoca Âkifnâme ile alakalı olarak,1966'da yayınlanacağı zaman, hissiyatını şu şekilde dile getirmişti: "...Büyük şairimizin en çok sevdiği dostlarından ve milli mücadele arkadaşlarından, memleketimizin değerli din alimlerinden Birinci büyük Millet Meclisine Balıkesir milletvekili olarak katılan Üstad Hasan Basri Çantay merhum, sağlığında bizlere Akif hakkında etraflı bir eser hazırlamakta olduğunu beyan buyurmuştu. Hayatında onu bastırmak kendisine nasib olmadı. Fakat hayrü'l-halefi (hayırlı evladı) Mürşid Çantay, merhum üstadın bu emeğini yurt çapında değerlendirmek üzere neşre kara vermiştir. Kendisine bilhassa teşekkür ederiz. Üstad Hasan Basri Çantay, Milli Mücadele ve Birinci büyük Millet Meclisi süresince Mehmet Âkif merhumla geceli gündüzlü arkadaşlık etmiş olması ve bütün fikriyatına, hislerine yakından ilgili bulunması dolayısıyla tarihe, en yetkili kalem olarak "Âkifnâme"yi hediye etmiş oluyor. Yurdumuzun her iki şahsiyetine Cenab-ı Hak'tan rahmetler, mağfiretler niyaz ederken Mürşid Çantay Bey kardeşimizi de candan tebrik ederiz."

Yine merhum Nurettin Topçu da Âkifnâme neşrolunurken kitaba yazdığı ve müthiş bir Mehmed Âkif analizi olan "Âkifnâme'ye Dair" başlıklı yazısını şöyle bitirir: " ....Bu toprak daha çok Âkif'ler yetiştirecek mi? Bu soruyu, mü'mince dua ve ümitlerle karşılamak kolaydır. Ancak nazımın,şairin, idealistin, hatta vatanperverin üstünde, tâ uzaklarda, sanki levh-ı Mahfuzda yazılı bir insan vasfı var. Bir insan vasfı ki onu insan isimlendiremiyor. Fazilet diyorsunuz, yetmiyor; hamiyet küçük kalıyor; aşk, önünde yanıp kül oluyor. Cezbe nedir bilirseniz eğer, "Allah!" deyip kalıyorsunuz. Kelime ile cevaplanmayan bu ilâhi bilmeceyi, ancak yine kelimesiz ibadetteki vecd cevaplandırıyor. Eğer bulmak hususunda iktidarınıza inanıyorsanız, işte Âkif'te onu arayınız. "Âkifnâme"de bu sırrın çözümünü bulabilirseniz, Âkif'i anladınız demektir."

Âkifnâme, Üstad Hasan Basri Çantay'ın,".. Âkif, kanaatimce yazılamazdı. Hele onu ben hiç yazamazdım; hem aczim mani idi, hem ona olan aşırı muhabbetim" diye düşünmesine rağmen, Âkif'in vefatını müteakip kendisini  "Türk Dili" gazetesinin talepleri, dostlarının teşvik etmeleri ve cesaretlendirmeleri sonrasında kaleme aldı. Üstad bu eserinde sadece kendi yazılarına, düşüncelerine değil, ilk zamanlarda lehte /aleyhte bütün yazılara da yer veriyor.

Tel: 0212 527 07 14

MİLLİGAZETE_

İSTANBUL KADI SİCİLLERİ PROJESİ.

İSAM'ın başlattığı İstanbul Kadı Sicilleri Projesi'nin ilk ürünü olan İstanbul Kadı Sicilleri Üsküdar Mahkemesi 1 Numaralı Sicil (H. 919 - 927 / M. 1513 - 1521) adlı çalışma yayımlandı.

Proje yöneticiliğini İSAM Başkanı Prof. Dr. M. Âkif Aydın'ın, editörlüğünü Dr. Coşkun Yılmaz'ın yaptığı eser, yedi ilim adamının danışmanlığında Dr. Bilgin Aydın ve Ekrem Tak tarafından hazırlandı.

Mahkeme defterleri Osmanlı Devleti'nin hukuk sistemine ait önemli kaynakları olarak biliniyor. Sayıları on binleri aşan bu defterlerin sadece Türkiye'deki şehirlere ait olanların sayısı 20.000 civarında olup Türkiye sınırları dışında kalan defterlerin sayısının da buna yakın olduğu tahmin edilmekte.

İSAM, İstanbul'un XVI ve XVII. yüzyıldaki sosyal tarihine ışık tutacak olan bu önemli koleksiyonu araştırmacıların istifadesine sunmak amacıyla İstanbul ve bilâd-ı selâseye (Üsküdar, Galata, Eyüp) ait defterleri yayımlayacak. Yaklaşık her on yıldan bir defter seçerek her beldeden 10 ar defteri kapsayan bu proje 30 defterle tamamlanmış olacak.

İSAM, İstanbul Müftülüğü Arşivi'nde bulunan yaklaşık 10.000 defter ile İstanbul dışındaki şehirlere ait ve şu anda Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan yaklaşık 9000 defterin mikrofilmini kütüphane bünyesine alarak daha önceden araştırmacıların hizmetine sunmuştu. Ayrıca Türkiye dışındaki Osmanlı coğrafyasından (Manastır, Saraybosna, Mostar, Livno, Priyedor, Tımışvar, Visoko, Kırım) temin edilen mahkeme defterlerinin elektronik kopyaları da İSAM Arşivi'nde bulunuyor.

İSAM, hukuk tarihi açısından olduğu kadar siyasî, sosyal ve iktisadî tarih bakımından da büyük önem taşıyan bu kaynakların ilk eseri olan Üsküdar Mahkemesi 1 Numaralı Sicil, aynı zamanda İstanbul Kadı Sicilleri Projesi'nin de ilk ürünü. Mahkeme defterlerinin yayımlanmasıyla başta Üsküdar olmak üzere Eminönü ve Eyüp'ün  XVI ve XVII. asır sosyal, iktisadî ve hukukî hayatına ışık tutulacak, bölge ile ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilecek.

Bilgi için Tel: 0 216 474 08 50

MİLLİGAZETE_

2月6日

2008'2 DAMGA VURAN KİTAPLAR.

2008'de Türkiye'de yayınlanan kitaplardan kimi çok satarak, kimi çok tartışılarak, kimi de az satsa da büyük beğeni alarak gündemde kaldı.
 

1- Olasılıksız - Adam Fawer - April Yayıncılık

2- Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk - İletişim Yayınları

3- Cahillikler Kitabı - John Lloyd,John Mitchinson - NTV Yayınları

4- Ama Hangi Atatürk - Taha Akyol - Doğan Kitap

5- Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi - Emin Çölaşan - Bilgi Yayınevi

6- Operasyon Ergenekon - Şamil Tayyar - Timaş Yayınları

7- Veda - Ayşe Kulin - Everest Yayınları

8- Son Ada - Zülfü Livaneli - Remzi Kitabevi

9- Suskunlar - İhsan Oktay Anar - İletişim Yayınları

10- Allah'sız Müslümanlık - Ömer Lütfi Mete - Profil Yayıncılık

11-Allah İle Aldatmak - Yaşar Nuri Öztürk - Yeni Boyut Yayınevi 

12- Ölmeden Önce Keşfetmeniz Gereken 5 Sır - John Izzo - Pegasus Yayıncılık

13- Siz Kimi Kandırıyorsunuz! - Soner Yalçın - Doğan Kitap

14- İhanet Çemberi - Bülent Orakoğlu - Timaş Yayınları

15 - Tarihin İzinde - İlber Ortaylı - Profil Yayıncılık

16- Yaşama Yerleşmek - Üstün Dökmen - Remzi Kitabevi

17- Siyah Süt - Elif Şafak - Doğan Kitap'

18- Aklındakini Okuyabilirim - David J. Lieberman - Koridor Yayıncılık

19- Geri Gel Ey Osmanlı ! - Mustafa Armağan - Ufuk Kitaplar

20- Limit Sizsiniz! - Mümin Sekman - Alfa Yayınları

21- Bitkisel Sağlık Rehberi - İbrahim Adnan Saraçoğlu - Saraçoğlu Enj. Danışmanlık

22- Kadından Kentler - Murathan Mungan - Metis Yayıncılık

23- Huzursuz Bacak - Mustafa Kutlu - Dergâh Yayınları

24- Şifalı Bitkiler - Ahmet Maranki,Elmas Maranki - Mozaik Yayınları

25- Empati - Adam Fawer - April Yayıncılık

26- Pegasus Sırrı - Gregg Loomis - Pegasus Yayıncılık

27- Her Kuşun Eti Yenmez - Emin Çölaşan - Bilgi Yayınevi

28- Büyük Osmanlı Projesi - Mustafa Armağan - Timaş Yayınları

29- Uçurtma Avcısı - Khaled Hosseini - Everest Yayınları

30- Yanılmışım Tanrı - Antony Flew - Profil Yayıncılık

31- Karanlıktaki Adam - Paul Auster - Can Yayınları

32- Tanrı Yanılgısı - Richard DAWKINS - Kuzey Yayınları

33-Zar Adam - Luke Rhinehart - Pegasus Yayıncılık

34- Ya Bir Yol Bul Ya Bir Yol Aç Ya da Yoldan Çekil - Mümin Sekman - Alfa Yayınları

35-Boleyn Kızı - Philippa Gregory - Artemis Yayınları

36- AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu - Osman Ulagay - Doğan Kitap

37-  Ağır Misafir - İbrahim Tenekeci  - Profil Yayıncılık

38- Allah'ın Kızları - Nedim Gürsel - Doğan Kitap

39- Bin Muhteşem Güneş - Khaled Hosseini - Everest Yayınları

40- Ağrı'nın Derinliği - Ece Temelkuran - Everest Yayınları

41- Diriliş "Çanakkale 1915" - Turgut Özakman - Bilgi Yayınevi

42- Destina - Mine G. Kırıkkanat - Literatür Yayıncılık 

43- Hayalet Hikayesi - Peter Straub - İthaki Yayınları

44- Aklını Kullan Aksini Düşün - Paul Arden - Boyner Yayınları

45- Apokrifal - Aydoğan Vatandaş - Timaş Yayınları

46- Bizim Çocuklar Yapamadı - Ertuğrul Mavioğlu - İthaki Yayınları

47- Tuncay Güney Anlatıyor - Bedir Acar - Timaş Yayınları

48-The Secret - Rhonda Byme - Ovvo Basım Yayın

49- Fikrimizin Rehberi - Erol Mütercimler - Alfa Yayınları

50-Kafdağı - Müge İplikçi - Everest Yayınları

51- Gölge İktidar - Şamil Tayyar - Timaş Yayınları

52-Saray Gezisi / Kahire Üçlemesi 1 - Necip Mahfuz - Hit Kitap

53- Klasikleri Niçin Okumalı? - Italo Calvino - Yapı Kredi Yayınları

54- Erdoğan Operasyonu - Ömer Lütfi Mete,Mahir Kaynak - Timaş Yayınları

55- 365 Günde Sevgili Peygamberim - Nurdan Damla - Timaş Yayınları

56- Soğanı Soyarken - Günter Grass - Turkuvaz Kitaplığı

57- İçinizdeki Öküze Oha Deyin! - Bülent Akyürek - Bülent Akyürek

58- Agarta - Turgut Gürsan - Pegasus Yayıncılık

59-Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı - Alain de Botton - Sel Yayıncılık

60- Fethullah Gülen - Faruk Mercan - Doğan Kitap

61- Türklerin Tarihi - Jean-Paul Roux - Kabalcı Yayınevi

62- Bir Mübadilin Hatıraları - Kobakizade İsmail Hakkı - Yapı Kredi Yayınları

63- Fişlenen Türkiye - Bülent Özdemir - Yeditepe Yayınevi

64- Ruhun Deşifresi - Mehmet Ali Bulut - Popüler Kitaplar

65- Gülbeşeker - Priscilla Mary Işın - Yapı Kredi Yayınları

66- Fadime Kimdir - Kolektif - Heyamola Yayınları

67- Bir Umudun İnşası Hicaz Demiryolu - Metin Hülagü - Yitik Hazine Yayınları

68- Derin PKK - Mahir Kaynak, Ömer Lütfi Mete - Timaş Yayınları

69- Derin Devlet - Kolektif - Profil Yayıncılık

70- Büyük Osmanlı Projesi - Mustafa Armağan - Timaş Yayınları

71- Sivas 1877 - Boğos Natanyan - Birzamanlar Yayıncılık

72- Son Harekat Kod Adı : Yahuda - Erdal Sarızeybek - Pozitif Yayıncılık

73- Yeni Türkiye Cumhuriyeti - Graham E. Fuller - Timaş Yayınları

74- Türk Korkusu - Özlem Kumrular - Doğan Kitap

75- Nasreddin Hoca ve 1555 Fıkrası - Mustafa Duman - Heyamola Yayınları

76 - İhaneti Gördüm - Erdal Sarızeybek - Pozitif Yayıncılık

77- Leylak Zamanı - Maeve Binchy - Doğan Kitap

78- Kod Adı Darbe - Zihni Çakır - Neden Kitap

79- Sen U Ben - Muhsin Kızılkaya - İthaki Yayınları

80- Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek 3 - Üç Kıtada Osmanlılar - İlber Ortaylı - Timaş Yayınları

haber7

12月17日

TARİHÇİ MUSTAFA ARMAĞA'NIN "OSMANLININ MAHREM TARİHİ" ADLI KİTABI YAYINLANDI.

 
OSMANLI’NIN MAHREM TARİHİ /  Bilinmeyen Yönleriyle Osmanlı Padişahları; sizi sarayın mahrem dünyasına götürüyor. Bütün kapılar kapandığında kendisiyle baş başa kalan padişahların kişisel dünyalarını açıyor önünüze.
Osmanlı'nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma. Zevkli üslubu, yüzlerce kaynaktan süzülmüş bilgileri, çarpıcı dikkatleriyle bitirmeden elinizden bırakamayacağınız bir eser.

Bütün padişahların bunun gibi daha birçok hikâyesi bulunmakta. Gelmiş geçmiş en büyük Türk imparatorluğu olan Osmanlı Devleti her zaman savaşları ile anılmış ve o “ciddi” görüntüsünü bizlere yansımıştır. Hal böyleyken günümüzde padişahların yetenekleri ve zevkleri değil sadece savaşları konu olarak alınmış Osmanlı padişahlarının asıl hayatı bir köşede kalmış ve tarih kitaplarına pek de konu edilmemiştir. Kitap mahrem denince akla gelen harem dairesinin dışında bir çizgi çiziyor ve daha çok padişahların uğraşlarından, hobilerinden, farklı yönlerinden bahsediyor. Korkulan padişahların da herkes gibi insan olduklarını gözler önüne seriyor. Bu yönleriyle Osmanlı'nın Mahrem Tarihi, görünen tarihin görünmeyen yüzünü aralayan ufuk açıcı bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor, Osmanlı Devleti üzerindeki sır perdesini biraz aralıyor.
 
İşte bazı padişahlar ve hikayeleri..

KİTAPTAN İLGİ ÇEKİCİ BAŞLIK VE KONULAR

- Öldükten sonra arkasında sadece bir zırh takımı, bir çift çizme, bir kılıç ve bir mızrak bırakan padişah kimdi?

- Yaptırdığı camilerin kandillerini hangi padişah kendi elleriyle yakıyordu?

- Çok okumaktan dolayı gözleri bozulan ve bu yüzden gözlük takan ilk padişah kimdi?

- Padişahlığı sırasında İstanbul’da bulunmayan sultan...

- Kendi eliyle kazıdığı mühürleri çarşıda sattırıp parasını fakirlere dağıtan padişahın esrarı?

- II. Abdülhamid'in en sevdiği atı bir Bulgar eşkıyasına ödül olarak kimler vermişti?

Sigara aleyhine makale yazan, ilk Yeşilaycı padişah kimdi?

- Annesinin ismi bilinmeyen Osmanlı padişahı...

- Hangi padişahlar spor kulübü kurmuşlardı?

- Vahdettin tahta çıkarken hangi uğursuz sözü söyledi?

- Ölümünden 5 yıl önce hangi padişah vasiyetnamesini yazdı?

- Peygamber'in ayak izini başında taşıyan padişah...

- Kuyumculuk, marangozluk, urgancılık yapan padişahlar...

- Divan edebiyatının gazel rekortmeni olan padişah…
Mücevher Düşkünü - Kanuni Sultan Süleyman
Babası ve dedesinin aksine şık, süslü ve haşmetli giyinmeyi severdi. Serasere ve diba giyer, üstünde çok fazla zenginlik ve ziynet eşyası bulunurdu. Değişik değişik “çakşırlar” giydiği için Yavuz onu sarayda “Çakşırlı” diye çağırırdı. Hatta bir seferinde yine ihtişamlı elbiseler içinde görünce oğluna takılmış ve “Anana giyecek bir şey bırakmamışsın” diye alay etmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz gibi kuyumculuğa meraklıydı; ustalığı o derecedeydi ki, İtalyan kuyumculuk sanatının örneklerini tanıyacak ve uygulayacak kadar mükemmeldi.

49 Çocuğu Olan Padişah - III. Murad
Bazı yayınlarda kadınlara aşırı derecede düşkün olduğunu yazılmaktaysa da, 102 çocuğu olduğu ve haremde aynı anda 50 beşik sallandığı gibi bilgiler kesinlikle hayalîdir. Toplam 49 çocuğunun doğduğu ve hepsinin de yaşamadığını biliyoruz. Öldüğünde ise 7 cariyesinin hamile bulunduğu rivayeti daha akla yatkın gelmektedir. Sarayda bilinen ilk ikiz doğum vakası da onun hareminde gerçekleşmiş, Cihangir ve Süleyman adlarını taşıyan şehzadelerden ikisi de henüz yaşlarını doldurmadan ölmüşlerdir.

Eyer Yapan Padişah - II. Osman
Sultan II. Osman çocukluğundan itibaren saraçlığa ilgi duymuş ve bindiği atların eyerlerini genellikle kendisi imal etmiştir. Öldürülmek üzere yeniçerilerin eline geçtikten sonraki son yolculuğunda eyersiz bir ata bindirilmiş olması ise tarihin en acı alaylarından biri olsa gerektir. Bir padişahın canına -hele bu denli feci bir şekilde- kıyılmış olması hiçbir şekilde tecviz edilemez. Ancak efsaneleşen talihsiz ölümüne biraz da kendi gençliğinin ve siyaset bilmezliğinin sebep olduğunu, en azından darbe için fırsat arayanlara zemin hazırladığını da unutmamak gerekir.

Birden Çok Mesleği Olan Padişah - I. Mahmud
I. Mahmud kaynaklarda kısa boylu, zayıf ve yumuşak huylu birisi olarak anlatılır. Yeniliğe açık olduğu kadar geleneklerine bağlı ve dindardı.
Padişahların genellikle birer mesleği vardı fakat. I. Mahmud’un ise tek bir mesleği yoktu, meslekleri vardı. Meslek zenginiydi bir başka deyişle. Şöyle bir göz gezdirince eminim siz de şaşıracaksınız bu meslek bolluğuna:
Hilalci, mühür kazıcısı ve kuyumcuydu. Vakti müsait olduğunda kantaşı üzerine mühür kazırdı. Ayrıca abanoz ve fildişinden kürdanlar (hilaller) yapardı. Kazdığı mühürleri çarşıda sattırır, eline geçen paralarla sadakalarını dağıttırarak sevap kazanmaya çalışır, diğer kısmıyla ise ufak tefek ihtiyaçlarını karşılar, bundan da büyük bir haz alırdı. Bir gün vezirlerinden birisi kendisine, “Şevketlim, milletin hazinesi sizin demektir. Niçin böyle uğraşıp zahmet edersiniz?” deyince, padişahtan “Milletin hazinesini millete sarf etmek gerek. Saniyen, insanın çalışıp alın teri dökerek kazandığı paranın zevki başkadır” cevabını almıştır.
Bir başka kaynağa göre mücevher işlemekte en yüksek üstadlık mertebesine erişmiştir. Oymacılıkla meşgul olduğuna dair de bir rivayet vardır.

“Bu bir felaket” - VI. Mehmed Vahdettin
Hain mi yoksa kahraman mı? diye hala tartıştığımız Sultan Vahîdüddin (yaygın söylenişiyle Vahdettin) devletin en zor zamanında padişah olmuştu. Mabeyn Başkâtibi Ali Fuad Türkgeldi’nin anlattığına göre cülus törenine giderken bastonunu Çengelköy’deki köşkünde unuttuğunu anlayınca “Bu bir felaket!” demiştir. Sonradan Topkapı Sarayı’na adım atarken söylediği bu ilk söz yüzünden saltanatı da felaketle geçti, yorumu yapılmıştır.

Ulucami’nin Hikayesi - Yıldırım Bayezid
Bursa’nın çekim merkezi olan Ulucami’nin bir Niğbolu adağı olduğunu bilir miydiniz? Rivayete göre Yıldırım Bayezid, Niğbolu seferini zaferle  taçlandırırsa ganimet malından 20 tane ayrı cami yaptıracağı yolunda bir adakta bulunur. Derken zafer müyesser olur ve başlar adamlarıyla beraber camilerin yerlerini belirlemeye. Bir süre sonra bu camileri ayrı ayrı yaptırmanın çetinliğini gören Yıldırım Bayezid, bir çözüm bulmalarını ister etrafından. Onlar da adağında 20 kubbeden söz ettiğini, eğer 20 kubbeli bir cami yaptırırsa bu adağın yerine gelmiş sayılacağını söyleyerek ikna ederler onu ve Ulucami böylece ortaya çıkar 

 

haber7

12月3日

KİTAP DÜNYASINDA GOOGLE DEVRİMİ.

 

Geçtiğimiz haftalarda dünya yayıncılık tarihi için, Türkiye'de pek ses getirmeyen bir devrim gerçekleşti.  
 
İnternet devi Google şirketi ile Amerikan Yayıncılar Birliği arasında üç yıldır süren kitap yayın hakları davası, yayıncıların ve yazarların Google tarafından önerilen 125 milyon dolarlık teklifi kabul etmesiyle sonuçlandı. Bunun anlamı şu: Google artık Amerikan kütüphanelerindeki kitapların büyük kısmının tam metnini yayımlayabilecek. Stanford gibi köklü üniversitelerin devasa kütüphanelerindeki beş milyonu aşkın kitap bundan böyle Google'ın belleğinde yer alacak. Amerika'da yayımlanan kitapların, baskısı tükenmiş eserlerin büyük kısmına tam metin olarak internet aracılığıyla ulaşmak mümkün olacak.

Sözleşme, şu günlerde Manhattan'daki federal mahkemede onaylanmayı bekliyor. Karar mahkemeden çıkar çıkmaz, Google önce 'yayın hakkı süresi' dolmuş kitapları dijital ortama aktaracak. Ardından, anlaşmaya varılan yayıncıların ve yazarların kitapları, telif hakkı ödenerek arama motorunda yer alacak. Yazarıyla anlaşmaya varılan yeni kitapların da Google'da yayımlanacağı belirtiliyor.

Google hegemonyası mı?

Google ile yayıncılar arasındaki anlaşmadan en çok okurların kazançlı çıkacağına kuşku yok. Yazarlar ve yayıncılar da düzenlemeden memnun görünüyor. Şimdilik sadece kitabevleri, yayın dünyasında da kendini göstermeye hazırlanan "Google hegemonyası"na karşı seslerini yükseltmeye başladı. Bu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri'yle sınırlı kalmayacağını da tahmin etmek zor değil. Düzenlemenin 'şok dalgaları' şimdiden Avrupa'ya ulaştı. Avrupa Kitabevleri Federasyonu Başkanı Françoise Dubruille, yapılan anlaşmanın "halkın ayağını kitapçılardan kesecek, çok tehlikeli bir gelişme" olduğu görüşünde. Öte yandan Avrupa Kitabevleri Federasyonu, benzer bir gelişmenin Avrupa'da yaşanması durumunda konuyu Avrupa Komisyonu'na taşıyacağını duyurdu.

Söz konusu düzenleme, dünya yayıncılığının seyrini sonsuza dek değiştirebilir. Kâğıt kokusunun, kitabı elde tutmanın zevkini yaşayanlar, bu zevklerin birkaç kuşak sonra tarihe karışacağı yönündeki endişelerinde haklı olabilir. 'Google devrimi', geleceğin yayın dünyasını nasıl etkileyecek? Kitap yayıncılığı kadar kitap ekleri, edebiyat dergiciliği de dönüşüme uğrayacak mı? ABD yayın dünyasının seçkin isimlerine sorduk.

"İki taraf da kazançlı çıktı"

Sam Tanenhaus (New York Times kitap eki editörü): "Google düzenlemesinin, sonuçtan iki tarafın da kârlı çıktığı nadir "kazan-kazan" durumlarından biri olduğunu düşünüyorum. Düzenlemenin, gazetelerde ya da edebiyat dergilerindeki kitap eleştirilerine doğrudan etkisi olacağını zannetmiyorum. Bence gazete ve dergilerdeki kitap eleştirileri, gittikçe daha dijital olan çağımızda yazılı basın okurluğunun azalmasının başı çektiği birçok başka şey tarafından çok daha ciddi boyutta tehdit ediliyor."

Carlin Romano (The Philadelphia Inquirer kitap eleştirmeni /Ulusal Eleştirmenler Derneği eski Başkanı): "Hem Google hem de yazarlar bu işte kazançlı gibi görünüyor. Google'ın bu hizmeti şüphesiz baskısı olmayan kitaplara olan talebi azaltacaktır. Kitap eleştirileri ve edebiyat gazeteciliği ABD'de küçülüyor, çünkü birçok büyük gazetenin -muhtemelen çoğu, mesleğin edebi olmayan yanından gelen- yayın yönetmenleri ve yayıncıları, ciddi okurlara hitap edecek içeriğin gazetenin satışını, prestijini ve reklamlarını artıracağını fark edemeyecek kadar kafasız. En çok satan Amerikan gazetelerinin (Wall Street Journal, USA Today, New York Times, Washington Post) gerçekten de en çok kitap haberi ve tanıtımı yapan gazeteler olması tesadüf değil. Nihayet, bence, gazetelerdeki edebiyat gazeteciliği artık internete taşınacak."

Peter Osnos (Public Affair Books editörü): "Anlaşmaya göz gezdirdiğimde çözülmesi gereken birçok sorun olduğunu gördüm. Örneğin, sadece dijital halde bulunan bir kitap basılmış sayılabilir mi? Eserin çıktısını alma ya da iletme hakkına karşılık, bu esere sadece bir kez ulaşım nasıl sağlanabilir? Yazarlarla yayıncılar arasında uygun bir lisans ayrımı sağlanabilecek mi? Bu hâlâ sürmekte olan bir pazarlık aslında ve müzakere eden tarafları tebrik etmenin yanında ufak ayrımlar konusunda da özenli olmak çok önemli. Bence asıl önemli olan, Google'ın büyük bir meblağ ödeyerek bilginin bedava olmadığını kabul etmesi."

Frank Wilson (The Philadelphia Inquirer kitap eki editörü): "Gazeteler, en azından ABD'de, kitap tanıtımına gittikçe daha az yer ayırıyorlar. Burada bunun neden böyle olduğu konusuna girmenin pek de gereği yok. Günlük Amerikan gazetelerinin çoğunun edebiyattan, tiyatrodan ve üç dakikadan uzun süren müzikten hoşlanan insanların ilgisine çok az hitap ettiğine dikkat çekmek yeterli olacaktır. Yazılı basın için her zaman bir yer kalacaktır. Ancak çekim merkezi çoktan sanal gerçekliğe kaydı bile. Bu çelişkili gibi görünse de başarılı olan yazılı basın bundan faydalanmayı da bilecektir."


11月19日

BANU AVAR'IN SON KİTABI "BÖL VE YUT" YAYINLANDI.

 
Batı’nın politikaları Ortadoğu'da İsrail devleti kurulurken de aynıydı, bugün Kafkaslar'da, Balkanlar'da, Afrika ve Uzak Asya'da da aynı...

Banu Avar bu bölgelerde yer alan 13 ülkede, “Böl ve Yut” şablonuna uygun olarak, halkların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu ülkelerin arasına kamaların nasıl sokulduğunu, “hedefe” ulaşmak için değişmez bir yöntemin, işbirlikçiler aracılığıyla nasıl sahnelendiğini yerinde gördü; bölge insanlarını dinledi ve yaşananları yazıya döktü...

Bu kitap, Batılı devlet temsilcilerinin baskısıyla yasaklanan ‘Sınırlar Arasında’ programının son yolculuk notlarından oluşuyor...
 
9789751413147
9月11日

PKK'LI SAKIK2TAN PKK'NIN İÇ YÜZÜNÜ AYDINLATAN KİTAP.


20 yılını geçirdiği PKK'da üst düzey sorumluluğa kadar yükselen Şemdin Sakık örgütün iç yüzünü kitaplaştırdı. Sakık, daha çok İmralı'da tutuklu bulunan teröristbaşı Öcalan'ın özel hayatına dair bilgileri ifşa ediyor.

Adalet Bakanlığı, sakıncalı bulduğu Sakık'ın son kitabının yayımlanmasına izin vermedi. Aksiyon Dergisi bu haftaki sayısında 'İmralı'da Bir Tiran' isimli kitapta yer alan çarpıcı iddialara yer verdi.

Parmaksız Zeki kod adlı eski PKK'lı Şemdin Sakık, 13 Nisan 1998'de 'Yarasa Operasyonu' ile Kuzey Irak'ta yakalanıp Türkiye'ye getirildi. Sakık, yıllardır, yattığı Diyarbakır Cezaevi'nden yaptığı açıklamalarla terör örgütü PKK hakkında önemli bilgiler veriyor. Terör örgütü içindeki idamlar, derin komplolar ve Öcalan'ın bir güce bağlı çalıştığı noktasında ilginç ayrıntılara yer veriliyor kitapta. Örgüt içi idamlar başlı başına incelemeye değer. Öcalan'ın talimatıyla verilen ölüm emirlerinin, PKK'nın kuruluşunda bulunmuş kişilere yönelik olması dikkat çekici. Öcalan ile yola çıkanlar 'ajan' suçlamasıyla bir bir öldürülüyor. Kitaba göre, PKK ve Öcalan'ın derin bağlantılarını çözen asla affedilmiyor. Sakık, Öcalan'ın yaşantısını ve hastalık derecesine varan komplekslerini de aktarıyor.

APO PAŞA OLMAK İSTİYOR

Çalışmada, Öcalan'ın doğup büyüdüğü Urfa yöresi değişik açılardan işleniyor. Ardından Öcalan'ın ailesi ve çocukluğuna dair anekdotlar aktarılıyor. Şemdin Sakık'a göre, Urfa'da bulanan Mehmet Öcalan başta olmak üzere ailenin bütün fertlerine örgüt kasasından yıllardır para aktarılıyor. Öcalan'ın askerî okula gidip paşa olmak istediği ise kitaptaki diğer ayrıntı. "Ancak okulu yarıda bıraktı. 'Halkın çıkarları için okulumu terk ettim' dedi. Okumanın işbirlikçilik olduğunu söyleyerek, tahsiline devam eden gençleri suçladı. Onlara okulu terk edin çağrısında bulundu. Okulların yakılması, öğretmenlerin katledilmesi için talimat verdi."

 

33 ERİ ŞEHİT EDENLERE ÖDÜL VERİLDİ

Mardin, Şırnak ve Sivas yöresi başta olmak üzere, ülkenin birçok yerinde yaşanan köy baskınlarının ve katliam düzeyine varan eylemlerin hepsinin Abdullah Öcalan'ın talimatıyla gerçekleştiğini anlatan Sakık, duruma göre bu eylemleri kabul ya da inkâr ettiğini yazıyor. 33 erin şehit edilmesi olayını da kitabında anlatan Sakık, talimatın Öcalan tarafından bizzat verildiğini belirtiyor: "1993 yılının mayıs ayında, sorumluluğu altında hareket eden bütün silahlı gruplara, gelişen operasyonlara karşı misilleme yapma yönünde talimatlar verdi. Bingöl-Elazığ karayolunda yaşanan olayda 33 asker öldürüldü. Bu olaydan hemen sonra Öcalan olayı sahiplenerek savundu ve değerlendirmeler yaptı. BBC radyosuna verdiği demeçte, bu eylemi üstlendi ve eylemin misilleme eylemi olduğunu söyledi. Gerek Türkiye genelinde, gerek dünya kamuoyunda bu eyleme karşı sert tepkiler ortaya çıkınca, bu sefer de yüz seksen derecelik dönüş yaptı. Eylemin örgüt içi çeteler tarafından yapıldığını söylemeye başladı. Hatta isim vererek olay mahallinden oldukça uzaklarda bulunan şahsımı tepkilerin hedefi yaptı. Bir yandan sorumluların cezalandırılacağını söylerken, diğer taraftan da eylem sorumlularına kutlama mesajları gönderdi. Onları ödüllendirdi. Hatta serbest bırakılan birkaç Kürt kökenli askeri öldürmedikleri için de eylemcileri eleştirdi." Ergenekon iddianamesinde 33 erin şehit edilmesi olayını, tutuklu Doğu Perinçek'in azmettirdiği de ileri sürülüyor. Ancak talimatın Öcalan'ın onayı ile verildiğine dair emir ve talimatların PKK'nın kayıp arşivinde olduğu belirtiliyor.

KOMPLOYLA ÖLDÜRÜLENLER

PKK'da başlayan seri cinayetler ve komplolar, Öcalan ile onun derin ilişkisini bilenlere namlunun çevrilmesine neden olur. PKK ve Kürtler açısından önemli olan isimler bu süreçte bir bir vurulur. Bunların başında Haki Karer gelir. Türk kökenli Karer, PKK'nın kurucularından. Bireysel özellikleriyle grupta önderleşmeye ve Öcalan'ın öncülüğünü tartışmalı hâle getirmeye adaydır. Bu durum Öcalan'ın dikkatinden kaçmaz. Hatta giderek, grubun Apocular-Hakiciler diye bölündüğü söylentileri yaygınlaşır. 18 Mayıs 1977 tarihinde, Antep'te, bir tartışma esnasında çıkan kavgada Haki Karer vurulur. Böylesine önemli birinin sıradan bir kahvede, çok basit bir biçimde vurulması dikkat çekicidir. Ardından koruması olarak yanında bulunan kişi de Karer'i koruyamadığı gerekçesiyle örgüt tarafından öldürülür. Öcalan'ın Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden tanıdığı, sol örgüt üyesi bir kişi de Haki Karer'in katili olarak öldürülür. Bütün bunlar peş peşe gelişir. Karer'in vuruluşunun üzerindeki sis perdesi hiçbir zaman aralanmaz. Yıllar sonra da kardeşi Baki Karer (Süleyman) hain ilan edilerek vurulur. Karer'den sonra sıra Mehmet Karasungur'dadır.

12 Eylül Darbesi'nden önce, Siverek Bölgesi'nde, PKK'nın silahlı örgütlenmesini yönetir. PKK'nın kurucu kadrosunda yer alır. Mehmet Karasungur ve daha alt düzeyde görev yapan İbrahim Bilgin isimli militanları, barış elçisi olarak 2 Mayıs 1983'te KDP ve KYB güçleri arasında devam eden çatışmaları durdurmakla görevlendirir. Harekete geçen iki militan beklenmedik bir şekilde vurulur.

PKK'NIN KAHRAMANLAŞTIRDIĞI KORKMAZ'I ÖCALAN MI ÖLDÜRTTÜ?

Türk kökenli Kemal Pir'in hikâyesi ise daha derindir. PKK'nın kuruluşunda rol alan üç kişiden biridir. 12 Eylül 1980 darbesinden önce Lübnan'a gider. Öcalan'ın talimatıyla Türkiye'ye gönderilir. Yanında Mahsum Korkmaz ve Mehmet Can Yüce vardır. Kozluk'ta yolları asker tarafından kesilir; Kemal Pir ve Mehmet Can Yüce yakalanır. Şemdin Sakık, kitabında Pir'in ölümünü Öcalan'a bağlıyor: "Kemal Pir ve arkadaşlarının ölüm orucuna yatmalarında, eriyerek can vermelerinde bir sakınca görmez. Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş ve Mazlum Doğan olmak üzere onlarca örgüt lideri, ya Öcalan'ın talimatıyla ya da Öcalan'ın yurtdışına kaçmasını protesto etmek amacıyla kendilerini yakarak, boğarak, ölüm oruçlarına yatarak öldürürler." Ancak Abdullah Öcalan'ın bu ölümlere yorumu çok daha farklıdır: "Onlar ölmediler, onlar Öcalan'ın içine eridiler, onlara layık olmak istiyorsanız Öcalan'ı dinleyin... Onun izinde gidin."

Abdullah Öcalan, ölen ve öldürülen herkesin üzerinden prim sağlamayı da bildi. Bunlardan biri de Egid kod isimli Mahsum Korkmaz. 1985'te, yoğunlaşan askerî operasyonlar sonucunda terör örgütü büyük darbe alır. Operasyonlardan kurtulan birkaç yüz militan, korunmak amacıyla Irak'taki kamplara çekilir. Buna rağmen, o anda Irak kamplarında bulunan Korkmaz, otuz kişilik bir militan grubunun başında Türkiye'ye gönderilir. Bu grubun Gabar Dağı'na üslenmesi, kışı burada geçirdikten sonra eylemlere başlaması istenir. Olayın gerisini Şemdin Sakık aktarıyor: "Benim de içinde bulunduğum bu grup, Türkiye sınırını geçer geçmez, güvenlik kuvvetlerinin takibine alındı. Sonbahar ve kış mevsimi baştan başa operasyonlardan kaçma ve çatışmalara maruz kalma ile geçti. Çatışma ve operasyonların olmadığı günlerde ise doğa ve açlıkla boğuşmak zorunda kaldık. Bazen operasyonlarda kayıplar verirken, bazen de açlıktan ölme ve bitkin düşmeler yaşandı. Sessiz ve kansız bir katliamın kurbanlarıydık; ama farkında değildik. 28 Mart 1986'da, sadece ekmek bulmak amacıyla bir gece yürüyüş yapmak zorunda kaldık. O sabahın seher vaktinde, bulunduğumuz bölgede her gece atılan yüzlerce pusudan birine düştük. Bu pusuda bir arkadaşımızın hafif yara alması dışında hiçbirimize zarar gelmezken, Öcalan'ın sağ kolu Mahsum Korkmaz alnından aldığı tek kurşunla öldü. Korkmaz'ın nasıl vurulduğunu kendi aramızda uzun uzadıya tartıştık. Gerekli araştırmaları yaptık. Bir süre sonra olay yerine giderek tahkikatta bulunduk. Sonuçta içimizden birinin kurşunuyla vurulduğu sonucuna vardık. Bu kişinin Feyzi Aslan (Selim) olduğu konusunda şüphemiz kalmamıştı. Çünkü bu kişi tabancasını olay yerinde bırakmıştı. Zaten olay sonrasında Öcalan ile ilişkiye girip grubun sorumluluğunu almıştı."

Feyzi Aslan İran'a oradan da Rusya'ya gönderilir. Daha sonra Mahsum Korkmaz ismi bayraklaştırılır. Öcalan tarafından ismi Bekaa Vadisi'ndeki kampa verilir. Hâlen aynı isimde Kandil'de bir akademi bulunuyor. Ve Korkmaz bir efsane olarak yeni militanlara anlatılıyor. Korkmaz'ın ölümü PKK tarihindeki en 'derin' cinayetlerden biri olarak bilinir.

PKK'nın kurucularından Abdullah Ekinci'nin (Gözlüklü Ali) öldürülmesi de oldukça ilginç. Ekinci'nin 1986'da intihar ettiği ileri sürülür. Sakık, cesedin Bekaa Vadisi'ndeki kayalıkların altına gömülü olduğunu söylüyor. Müslüm Durgun'un (Dr. Baran) durumu da farklı değildir; Nisan 1994'te Şam'da bulunduğu sırada intihar ettiği söylenir.
 
haber10

9月9日

RAMAZAN'A ÖZEL E-KİTAPLAR.


İnternetin en renkli çocuk sitesi BeyazBulut.com, çocuklar için yaptığı çalışmalarına bir yenisini daha ekledi. Masal, hikâye, deneme, şiir ve daha birçok alanda nitelikli ürünler yayınlayan BeyazBulut.com, şimdi de interaktif kitaplığıyla takipçilerinin karşısına çıktı. Sanal ortamda okunabilen e-kitaplardan oluşan BeyazBulut Kitaplığı, Ramazan ayında minik okuyucularıyla buluştu.


Her geçen gün kitaplardan bir adım daha uzaklaşan çocuklarla kitapları tekrar buluşturmayı hedefleyen BeyazBulut Kitaplığı, sanal dünyadaki ilk çocuk kitaplığı olma özelliğini taşıyor. Çocukların sayfalarını tıpkı bir kitap gibi çevirebildikleri e-kitaplar, çocuk dünyasına hitap eden müzikleri, itinayla hazırlanmış tasarımı ve animasyonlarıyla dikkat çekiyor. İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı münasebetiyle Ramazan konulu kitapların yoğunlukta olduğu projede, başlangıç olarak dört kitap bulunuyor. Editörlüğünü Fatih Turanalp ve Sümeyra Solmaz’ın yaptığı, flash programlamasını ve kapak tasarımlarını Zeynep Şahin’in gerçekleştirdiği kitaplar, çocukların dünyasına internet ortamından yeni renkler katacağa benziyor. Çocuk edebiyatının usta isimlerinden Mustafa Ökkeş Evren’in Bir Oruç Masalı adlı kitabı, her Ramazan günü için yazılmış şiirlerden oluşuyor. Resimlemesini Dilek Gülcemal’in yaptığı kitapta birbirinden güzel şiirler ve çizimlerle Ramazan iklimine her gün yeni bir pencere aralanıyor.

BeyazBulut.com’un   beğeniyle takip edilen kahramanlarından Hayriye de kitaplıkta yerini almış. Rabia Gülcan’ın kaleme aldığı; resimlemesi Sevgi Bayram tarafından yapılan Hayriye’nin Ramazan Günlüğü, muzip kahraman Hayriye’nin Ramazan maceralarını içeriyor.  Merakettin Amca Ramazan Çadırında kitabı ise, BeyazBulut çocuklarının severek takip ettiği Merakettin Amca tiplemesinin, minik takipçilerinin Ramazan’la ilgili sorularına verdiği cevaplardan oluşuyor. "Dedem orucumu satın almak istiyor. Kaça satayım sence?", "Kadir gecesi sadece adı Kadir olanların gecesi midir?" gibi birbirinden ilginç sorularla karşılaşan Merakettin Amca, bunlara çocuk dünyasına uygun ustalıklı cevaplar veriyor.  BeyazBulut’un genç kalemlerinden Nesibe Şahin’in Yıldız Çiçeği kitabı ise,   çocukları bambaşka bir ülkeye çağırıyor. Baraniçe isimli bu ülkenin insanlarının Bilge Nokab’la yaşadıklarını anlatan bu ilginç masalı Elif Nur Can resimlemiş.
8月19日

TARİHİ AYDINLATAN KİTAPLAR.


Tarihi okumak, her zaman gizemli ve çekicidir; çünkü tarihten öğrenilecek şeyler, neredeyse, hiç bitmez. Bu yönüyle tarih dipsiz bir kuyuya benzer. Dibine ulaşmaya çalıştıkça daha da derine gidilir ve derinleştikçe de insanı şaşırtacak bilgilere ulaşılır.


Tarihi okumak, her zaman gizemli ve çekicidir; çünkü tarihten öğrenilecek şeyler, neredeyse, hiç bitmez. Bu yönüyle tarih dipsiz bir kuyuya benzer. Dibine ulaşmaya çalıştıkça daha da derine gidilir ve derinleştikçe de insanı şaşırtacak bilgilere ulaşılır. Her bilgi ayrı bir yol olur, yolların sayısı da arttıkça artar. Bu yüzden de tarihten ne okur vazgeçer ne de yayımcılar. Hele de tarihin merak edilen noktalarındaki karanlıklar aydınlatılıyorsa…
Biz Türkler, şanlı bir tarihimiz olduğunu söyler, bununla övünür, ama aynı zamanda tarihimizin cahili olarak yaşarız. İşte gerek tarihin çekiciliğinden gerekse tarih noktasındaki cahilliğimizi gidermek için tarihle ilgili kitaplar okumak gerekir.
Bu noktada sımsıcak kitaplarıyla okurlarıyla buluşmaya, okurlarını tarih konusunda aydınlatmaya devam ediyor Timaş Yayınları.
Okay Tiryakioğlu, şanlı tarihimizdeki bir noktaya çeviriyor kalemini: Plevne savunmasına. Plevne’de Unutulmuş Bir Ordu Kumandan adlı romanıyla Gazi Osman Paşa’nın portresini çelişkileri, ümitleri, yalnızlığı ve hayalleriyle, kısacası “kanlı canlı” bir şekilde çiziyor. Okay Tiryakioğlu, Plevne’de yazılan destanı roman tadı ile anlatıyor okurlarına.
Osmanlı’nın en sancılı yıllarında Osmanlı için mücadele eden Kuşçubaşı Eşref’in hayatını bayraklaştıran bir roman var elimizin altında. Hakan Kağan’ın kaleminden çıkan bu eserin adı: İmparatorluğun Son Akşamı. Milletimizin varlığını sürdürüyor olmasında önemli katkıları olan kahramanlardan biri olan Kuşçubaşı Eşref’i merkeze alarak Osmanlı’nın son dönemini tanımak için iyi bir tercih olacaktır tarihi roman olarak okurlara sunulan İmparatorluğun Son Akşamı.
Çanakkale üzerine ne kadar kitap yazılmış olsa da hep eksik bir nokta kalır düşüncesindeyim. 250 bin kişinin öldüğü bu savaşı en azından 250 bin kitapla anlatmalıyız. Çünkü her bir savaşçının yaşadıkları bir kitabın ebadını aşar. İsmail Bilgin Çanakkale ile ilgili olarak yazdığı tarihi romanında Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin’in yaşamını anlatıyor. Safiye Hüseyin’in yaşamından Çanakkale’de yaşananları tanımak için iyi bir tercih olacaktır İsmail Bilgin’in eseri. Mustafa Armağan, Osmanlı’yı aydınlatmaya ve tanıtmaya devam eden üretken yazarlarımızdan biri. Osmanlı ile ilgili son çalışmalarından biri olan Büyük Osmanlı Projesi’nde Osmanlı ile ilgili bilinmeyen birçok noktaya temas ediyor. Avusturya’nın Kanuni korkusu, Malezya kimliğinde Osmanlı damgası, Wasgington’da masonik şifreler ve Osmanlı tuğrası gibi ilginç konularda yeni bilgiler sunuyor Mustafa Armağan, Büyük Osmanlı Projesi’nde.
Timaş’ın popüler tarih serisinde yayımlanan Tarihi Değiştiren Kadınlar ile tarihin bir başka alanına dikkat çekiyor yazar Ali Çimen. Aralarında Hz. Asiye, Hz. Meryem, Hz. Hatiçe, Hürrem Sultan, Kösem Sultan, Mata Hari, Büyük Katerina gibi isimlerin yer aldığı 30 kadınla ilgili bilgiler veriyor, bu kişilerin tarihe olan etkisinde söz ediyor. İlginç bilgiler içeriyor Ali Çimen’in kitabı. Tarihle ilgili olan kişilerin es geçmemesi gereken önemli bir çalışma olarak duruyor söz konusun eser.

MUSTAFA OĞUZ/MİLLİGAZETE