ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
8月22日 DEPREM YIKTI,ROMA DÖNEMİ ESERLERİ ORTAYA ÇIKTI.Kocaeli'nde daha önce Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca kamulaştırılan, üzerinde metruk bir bina bulunan yaklaşık 450 metrekarelik alanda temizlik çalışmalarının ardından arkeolojik kazı başlatıldı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nden arkeolog ve sanat tarihçileri ile Müze Müdürlüğü kadrosundaki uzmanlarla kazı alanında titizlikle görev yaptıklarını ifade eden Özbay, kazı alanı hakkında şu bilgileri verdi: ''Eserler, muntazam olmayan şekilde dolgu malzemesi olarak alana atılmış. Buradaki eserlerin, 2. yüzyıl Roma döneminde kazanılan bir zafer anısına yapılmış taka ait malzemeler olduklarını düşünüyoruz. Bulduğumuz panoların devamı müzemizde de var. Kazısı bitince alanı elimizdeki malzemeye göre ören yeri haline getirmeyi planlıyoruz. Bu gün bulduğumuz gibi olan boyalı panoları ise burada değil, müzede teşhir edeceğiz. Çukurbağ kazı alanı buluntuları gibi ayrı bir seksiyon oluşturacağız. Geçtiğimiz gün de benzer bir pano bulduk, bu ikincisi, bundan sonra bu tür malzemeler bulacağımıza inanıyorum.'' Panoya 3 metre toprak altında rastladıklarını dile getiren Özbay, ''Bu alan adeta mahallenin çöplüğüydü, temizlik bitti ve kazı çalışmalarına başladık. Çalışmalarda, 1.5 metrede küçük bir panoya, 2 metrede bir el buluntusuna, 3 metrede de panoya rastladık. Bundan sonra da pek çok benzer panoya rastlayacağımızı tahmin ediyorum'' diye konuştu. MİLLİGAZETE_ TESBİH SERGİSİ NEYHANE'DENey tutkunlarının ve üstatlarının bir araya toplandığı ortak bir adres olmak yolunda ilerleyen Neyhane, bu kez Tesbih kültürü ve sanatına önem veren Ersan Bostan'ın koleksiyonunda yer alan Osmanlı Dönemi'nden günümüze kadar eser vermiş önemli tesbih ustalarının eserlerinin yer alacağı tesbih sergisine Ramazan ayı boyunca ev sahipliği yapacak.
Osmanlı dönemine ait organik ve inorganik maddelerden yapılmış çok sayıda örneği içeren tesbih koleksiyonu, amber ağacından pelesenke, fildişinden mercana, altın ve zümrütten inciye, kehribardan bağa'ya ve necefden kuka'ya kadar 150 adet nadide eserden oluşuyor. "Tesbih sadece ipe dizilmiş boncuk taneleri değildir, yapıldığı materyal ve maharetli ellerin ustalığıyla oluşturulan sanat eseridir." diyen Ersan Bostan'ın, yaklaşık yirmi yılda Türkiye'nin çeşitli illerinden topladığı antika tesbihler arasından seçilen 150 adet nadide tesbihin yer alacağı sergi, meraklıları ile buluşacak. Sergi, 21 Ağustos-19 Eylül tarihleri arasında Merkezefendi Neyhane'de görülebilecek. MİLLİGAZETE_ 8月3日 HERGÜN SEMA VE DUA.Restorasyonu tamamlanarak Bursalıların hizmetine sunulan Karabaş,Veli Dergâhı, semazenlerin her akşam yaptığı Sema gösterileri ile büyük ilgi görüyor. Dergâh Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği ve Osmangazi Belediyesi işbirliği ile yılın 365 günü akşamları yapılan Sema gösterisi nedeniyle her yaştan izleyici ile dolup taşıyor. Her akşam sema gösterileri, ney dinletileri ve çay sohbetlerinin yapıldığı mekân, Bursa'nın en önemli uğrak mekânlarından biri haline geldi. Yerli ziyaretçilerin yanı sıra yabancı turistlerin uğrak mekanı haline gelen Karabaş-ı Veli Kültür Merkezi'ne gelenler gecenin ilerleyen saatlerine kadar mekanda kalmayı tercih ediyorlar. Çayın, yemeğin ve Sema ve Ney kurslarının ücretsiz olduğu mekânda Sema gösterisinin ardından hep bir ağızdan dua ediliyor. Genç Semazenler YetişiyorAdeta Mevlevihaneyi andıran Karabaş-ı Veli Tekkesi'nde, dileyen herkese sema kursu veriliyor. Kursiyerlerin 12 yaş ile 30 yaş arasında olması dikkati çekerken Kültür Merkezi'ne sema öğrenmek için gelenlerden hiçbir ücret talep edilmiyor. Dileyenlere Ney kursunun da verildiği merkezde Sema öğrenmeye gelen gençler 5-7 ay arasında Semazenlik yeteneğini kazanmaya başlıyorlar. Dergâhın tarihçesiKarabaş-i Veli Dergâhı Kültür Merkezi; 16. yüzyılda Halveti Tarikatı'na bağlı alarak (h.957/m.1550) yılında vefat eden Şeyh Yakup Çelebi tarafından Veli Şemsettin İbrahim Paşa Mahallesinde kurulmuş. 19. yüzyıldan itibaren Kadiriye Tarikatı'nın Eşrefiye koluna bağlı şeyhler tarafından idare edilmiş. 1925 yılında tekkelerin kapatılmasından sonra semahane bir müddet İdman Yurdu, diğer kısımları ise ev olarak kullanılmış. Bursa'da günümüze kadar ayakta kalabilen ender dergâhlardan olduğu söylenen Karabaş-ı Veli Dergahı'nın Semahanesi'nin çok ilginç mimari özelliği dikkati çekiyor. MİLLİGAZETE DELİ DUMRUL FİLM ÇEKİMİNDE.Yapımcılığını ve Yönetmenliğini Oğuz Yalçın'ın yaptığı, senaryosunu Fatih Yıldız'ın üstlendiği 'Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Aleminde' adlı sinema film ekibini Kocaeli Belediyesi Antikkapı'da ağırladı. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili İlyas Şeker, Kocaeli'nin doğal film platosu olduğunu kaydederek film ve dizi ekiplerine Kocaeli'nin kapısının her zaman açık olduğunu kaydetti. Tarık Papuçcuoğlu, Emir Benderlioğlu, Sema Öztürk, Arzu Yanardağ, Nihat Nikerel, Şenol İpek ve Selahattin Taşdöven' in başrollerini oynadığı mafya-komedi filminin oyuncuları ve yapım ekibi, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkan Vekili İlyas Şeker' in misafiri oldu. Antikkapı restoranda gerçekleşen yemekte konukları ile yakından ilgilenen Şeker, Yapımcı ve Yönetmen Oğuz Yalçın'dan filmle ilgili bilgi aldı. Yemeğe senaryo yazarlığının yanı sıra Kocaeli geneline yayılan sanat çalışmaları ile beğeni kazanan Kocaeli Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü Bayram Özbek de katıldı. Başkan Vekili İlyas Şeker, Büyükşehir Belediyesi olarak sanat ve sanatçıya her zaman destek vermeye devam edeceklerini bu yönde önemli basamaklar çıktıklarını söyledi. Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Aleminde filminin konusu şöyle: Çok genç yaştayken, işlemediği bir suçtan hapse giren Durul; içeride edindiği "Deli Dumrul" lakabı ile uzun yılların ardından özgürlüğüne kavuşmuştur. Hayat onu fena harcamıştır. Şimdi sıra ondadır ve hayattan öcünü alacaktır. Aleme nam salacaktır. MİLLİGAZETE 7月30日 KAYBOLAN MESLEKLER FOTOĞRAFLARDA YARIŞACAK.Antalya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (AESOB) kaybolmaya yüz tutmuş meslekleri canlandırmak için fotoğraf yarışması düzenliyor.
Ahilik Haftası ve Esnaf Bayramı etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek yarışmayla, kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin, halka, özellikle gençlere tanıtılarak, kültürel değerlere sahip çıkılması amaçlanıyor. Geleneksel hale gelecek yarışmaya, amatör veya profesyonel tüm fotoğraf severler katılabilecek. Yarışma hakkında bilgi veren AESOB Başkanı Orhan Tolunay, Türk el sanatlarının Anadolu'nun binlerce yıllık tarihini yansıtan, çok önemli bir zenginlik olduğunu söyledi. Teknolojinin ilerlemesi ve seri üretimin artmasıyla kaybolmaya yüz tutmuş mesleklerin yeni nesillere tanıtılması amacıyla bu yarışmayı düzenlediklerini kaydeden Tolunay, "El sanatları konusunda zengin bir kültüre sahip Antalya ve yöresinde, el sanatlarımızın en güzel örneklerini halkımızla buluşturmayı amaçlıyoruz." dedi. Yarışmaya katılan fotoğrafların 5 kişilik bir jüri tarafından değerlendirileceğini belirten Tolunay, dereceye girenlere ödüllerinin 12 Ekim 2009 tarihinde kutlanacak Ahilik Haftası ve Esnaf Bayramı etkinlikleri kapsamında verileceğini bildirdi. Tolunay, yarışma başvuru formu ve detaylı bilginin Antalya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği ve www.aesob.org.tr adresinden temin edilebileceğini söyledi. Son katılım tarihi 11 Eylül 2009 olan yarışmaya, bir kişi en fazla 5 eserle katılabilecek. Eserlerde daha önce hiçbir yarışmada ödül almamış şartı aranacak. Yarışmada katılmak isteyenlerin eserlerini, Antalya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği'ne posta veya şahsen ulaştırmaları gerekiyor. Yarışmada birinciye bin, ikinciye 700, üçüncüye 500, mansiyon alanlara da 250'şer TL para ödülü verilecek. Yarışmada konu olarak seçilen meslekler ise şöyle: Şekercilik, yorgancılık, çorapçılık (El örgüsü), sıcak demircilik, keçecilik, leblebicilik, golan dokumacılığı, semercilik, değirmencilik, hallaçlık, süpürgecilik, lehimcilik, hasırcılık, saraçlık (at takımları, eğer, araba koşuları, deri ve meşinden muhalif eşya yapımı), mescilik, kalaycılık, nalbantlık, kaşıkçılık, halı ve kilim dokumacılığı. MİLLİGAZETE 7月22日 GÜVERCİN FOTOĞRAFLARI YARIŞACAK.Sinema ve Sebil Günleri düzenleyen İstanbul Tasarım Merkezi, güvercin fotoğrafları yarışması düzenledi.
İstanbul Tasarım Merkezi, farklı müfredatı ve özgün eğitim anlayışıyla kısa sürede tanındı. Merkez, tasarımın altı alanında eğitim veriyor. Kadırga ile Sultanahmed semtleri arasında yer alan Sokullu Mehmed Paşa Camii'nin karşısındaki Buhara Özbekler Tekkesi'ndeki İstanbul Tasarım Merkezi, mimari, endüstriyel, takı, grafik, moda ve prodüksiyon tasarımı dallarında çalışmalarını sürdürüyor. Kayıtlı öğrencilere yönelik programdan başka, tasarımcılar için seminerler ve toplu gösterim programları da düzenleniyor. İstanbul Tasarım Merkezi kültür ve sanata geniş bir perspektiften bakmayı ilke edinmiş kadrosuyla, tasarımda yeni bir üslup geliştirmek adına bazı ilklere imza atıyor. Merkez, Sinema Günleri'nin yanı sıra, Sebil Günleri'ni de başlattı. Sebil Günleri, her Salı günü 14.00-18.00 saatleri arasında merkez binada yapılıyor. Herhangi bir ücretin söz konusu olmadığı "Sebil Günleri"nde, tasarımla ilgili her türlü sorular sorulabilmekte ve uzmanlarca detaylıca cevaplandırılmakta. İstanbul Tasarım Merkezi, ayrıca 'tasarım'da kendini geliştirmek ve bu alanda başlangıç yapmak isteyenleri de unutmamış. Bu çerçevede "Tasarım Kültürü Programı" adıyla yaz dönemi programı düzenledi. Bu program devam ediyor. İstanbul Tasarım Merkezi ayrıca, "Güvercin Fotoğraf Yarışması" düzenledi. Yarışmaya 30 Ağustos 2009 tarihine kadar, amatör veya profesyonel her fotoğrafsever güvercin konulu fotoğraflarıyla katılabilir. Yarışmada, yaş ve eğitim düzeyi sınırlaması yok. (Geniş bilgi için www.benimguvercinim.com sitesine bakılabilir.) MEVLANA'NIN HAYATI SİNEMA FİLMİ OLUYOR.Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatı, Katarlı bir film şirketi olan Fine Pearl Studios tarafından sinemaya aktarılıyor. Hintli yönetmen Muzaffer Ali tarafından çekilecek filmin senaryosunu ise Oscar ödüllü Amerikalı senarist David Ward yazacak. Filmin finansörlüğünü ise Katar Eğitim, Bilim ve Toplum Kalkınma Vakfı üslenecek. Fine Pearl Studios'un yöneticilerinden Mahmud Bouneb, David Ward ve Muzaffer Ali önceki gün Katar'da bir araya gelerek film anlaşmasını imzaladı. Fine Pearl Studios, vakıf tarafından projenin sorumluluğuna getirilirken, yönetmen olarak hayatının büyük kısmını Mevlana ile ilgili araştırmalara adamış olan Muzaffer Ali tercih edildi. Mevlana'nın hayatını konu alacak bu film aynı zamanda bir Katarlı bir yapım şirketi tarafından yüksek kaliteli sinematografi ile çekilerek uluslararası pazara sunulacak ilk film olma özelliğini taşıyor. Fine Pearls, filmin dağıtımıyla ilgili olarak özellikle Avrupa ve ABD'deki iş ortakları ile birlikte çalışmayı hedefliyor. Yeni kurulmuş bir şirket olan Fine Pearls, aynı zamanda filme aktarılacak ve uluslar arası piyasaya sunulacak yaratıcı ve yenilikçi düşüncelere de açık olduğunu belirtiyor. Muzaffer Ali, film anlaşmasını imzaladıktan sonraki açıklamasında hisleri "Rumi benim Doğu ve Batı arasında sevgi ve anlayış köprüsü kurma hayalimdi" diye açıkladı. Hintli yönetmen, "Kalbiyle düşünen sanatçıları bu projenin bir parçası olmaları için bir araya getirdim" diye ekledi. Oscar ödüllü senarist David Ward ise Fine Pearls şirketinin tarihin en büyük şair ve filozoflarından biri olarak belirttiği Mevlana'nın hikayesini yazması için kendisine güvenmiş olmalarından büyük onur duyduğunu dile getirdi. Ward, "Rumi'nin evrensel vizyonu tüm kültürlere hitap ediyor ve tıpkı kendi zamanında olduğu gibi herkese ilham veriyor" ifadelerini kullandı. Fine Pearls Studios yöneticisi Mahmud Bouneb de Katar yönetiminin projeye büyük destek verdiğini vurguladı. Bouneb, özellikle de Katar Emiri Şeyh Hamid Bin Halife El Tani'nin eşi Sheikha Mozah Binti Nasır El Missned'in büyük destek verdiği projenin; kültürler arasındaki uçurumların kapanmasına, İslam mirasının gerçek imajının yansıtılmasına ve aynı zamanda film yapımı konusunda yeni yeteneklerin ortaya çıkmasına hizmet edeceğini dile getirdi. GÜNEYDOĞU'NUN KAHRAMANLIK MÜCADELESİ BEYAZ PERDEYE TAŞINIYOR.Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kurtuluş mücadelesinin anlatılacağı 'Güneşin Doğduğu Yer' isimli belgesel sinema filminin çekimleri için Gaziantep'te dev bir plato kuruldu.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin kurtuluş mücadelesinin anlatılacağı 'Güneşin Doğduğu Yer' isimli belgesel sinema filminin çekimleri için Gaziantep'te dev bir plato kuruldu. Başta Antep Kalesi olmak üzere Çınarlı Camii, Şeyh Fethullah Camii, Kendirli Kilisesi ve Amerikan Hastanesi gibi tarihi mekânları içinde barındıran dev platonun tanıtımı yapıldı. Gaziantep'in yaklaşık 10 kilometre dışında merkez Taşlıca Mahallesi'ndeki belediyeye ait araziye film için dev bir plato inşa ediliyor. 1921 yılının Gaziantep'inin canlandırıldığı platoda, Gaziantep Kalesi'nin inşası bitmek üzere. Fransızların saldırılarının anlatılacağı alanda ise il özel idaresi tarafından hurdaya çıkarılan ve üzerlerinde bazı değişiklik yapılarak tank, askeri kamyon ve karavana dönüştürülen araçlar ile değişik çaplarda toplar ve ilk yardım çadırları bulunuyor. Tarihi camiler ile hastane ve kilise gibi yapıların inşaatı da sürüyor. Filmin yapımcı yönetmeni Tanyolaç Türkben, Gaziantep-Kilis ve Kahramanmaraş üçgeninin, Milli mücadelede ayrı bir yerinin olduğunu söyledi. Bu hatta çok önemli savunmaların yapıldığını, filme de bu nedenle 'Güneşin Doğduğu Yer' adını verdiklerini belirten Türkben, bölge insanının; vatan topraklarını canları pahasına, yokluk içinde savunduklarını ve bir destan yazdıklarını söyledi. Sadece Gaziantep'te 6 bin 370 şehit verildiğini anımsatan Türkben, "Gaziantep odak noktamız. Kilis ve Kahramanmaraş'ta diğer ayaklarımız olacak. 3 hafta sonra çekimler başlayacak. Öncelikle harici çekimlerimizi yapacağız. Platomuzun tamamlanmasıyla birlikte çekimlerimiz burada sürecek. Eş zamanlı olarak Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş'ta süren çabalar ve Batı Cephesi'ndeki gelişmelerde beyaz perdeye taşınacak. Bu çok güzel bir film olacak inşallah. Çekimlerimiz 2,5 ay sürecek. Gururla onurla izleyeceğimiz bir film çıkacak ortaya." diye konuştu. Filmi, Gaziantep'in kurtuluşu olan 25 Aralık'a yetiştirerek gösterime sokmayı istediğini belirten Türkben, Güneşin Doğduğu Yer'de son dönemin önemli yapımlarında görev almış ünlü oyuncuların rol alacağını sözlerine ekledi. 2月6日 FİLMLERİN GOOGLE'I AÇILDI.İngiltere, sinemaseverlerin "Google"ı olacak arama motorunu açtı. Konsey, (www.FindAnyFilm.com) adlı sitenin ücretsiz olduğunu, toplam süresi yaklaşık 7 yılı bulan 30 binden fazla filmin izleyicilerin tercihine sunulacağını belirterek, filmlerin 20 türde ve 60 dilde olacağını kaydetti. "Sitenin filmler için bir Google olacağını" belirten konsey, ilk kez İngiltere'deki mevcut filmlerin listelenerek internete verileceğini ve kullanımının ücretsiz olacağını bildirdi. Site, kullanıcılarına, yasal sitelerden indirerek online, Blu-ray, DVD, televizyon ve sinema tercihlerine göre filmleri nasıl izleyebileceklerini bildirecek. Sitenin kuruluş amacının yasadışı film indirmeleriyle mücadele olduğu da vurgulandı. veteknoloji_ 11月14日 MESNEVİNİN 564 YILLIK EL YAZMASI KOPYASI BULUNDU.Amasya'da bulunan bir el yazması eserin Mesnevi'nin 564 yıllık kopyası olduğu ortaya çıktı. Amasya Anadolu İmam Hatip Lisesi
Kütüphanesi'nde bulunan bir el yazması eserin Mevlana'nın ünlü yapıtı
Mesnevi'nin 564 yıllık kopyası olduğunun anlaşıldığı bildirildi.
Vali Mehmet Celalettin Lekesiz, yaptığı basın açıklamasında, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğüne ulaşan bir bilgi sonrasında yapılan çalışmada, Amasya Anadolu İmam Hatip Lisesi Kütüphanesi'ndeki bir el yazması üzerinde inceleme yapıldığını bildirdi. Yapılan inceleme sonrasında kitabın 564 yıllık ve Mevlana'nın ünlü eseri Mesnevi'nin kopyası olduğunun belirlendiğini anlatan Lekesiz, ''Altın süslemeli hat ile yazılmış, Mesnevi'nin orijinal kopyası olan bu kitabı koruma altına aldık. Kitabın daha detaylı incelenmesi için de konusunda tecrübeli isimlerden oluşan bir komisyon kuruldu'' dedi. Eserin 1444 yılında II. Murat döneminde devrinin üslubuna göre yazılmış deri ciltli bir eser olduğunu ifade eden Lekesiz, şunları kaydetti: ''Paha biçilemeyen değerlerden bir tanesi ile karşı karşıyayız. Yaklaşık 600 yıl kadar önce yazılmış bir el yazması eser. İlk incelemelere göre bu eser 1444 yılında yazılmış. II. Murat dönemine ait. Bu kitap bir Mesnevi. Mesnevi'nin yazarı Mevlana Celalettin Rumi. Fakat başka birisi kaleme aldığı için literatürde ''kopya edildi'' denir. Müstensihi (kopya eden) Ali Şaban Bin Haydar isimli bir şahıs. Baş sayfa altın süslemeli. Çok ince bir işçilikle işlenmiş. Kapakları ile birlikte 423 sayfa. Gerçekten çok iyi kalite bir kağıda yazılmış. 600 yıllık bir eser olmasına rağmen hiç kurt, güve yememiş. Kitabın daha detay bilgileri için bilim adamları inceleme yapmaya başladılar.'' Vali Lekesiz, eserin söz konusu kütüphaneye ne zaman ve ne şekilde getirildiği konusunun da araştırıldığını bildirdi. Komisyon üyesi Prof. Dr. İlter Uzel de eserin Türk ve Amasya tarihi açısından önemli olduğunu söyledi. Kitabın bugüne kadar çok iyi korunmuş olmasına dikkat çeken Uzel, komisyon çalışmalarının ardından eserin bilgisayar ortamında kopyalanacağını belirti. Söz konusu eser İl Halk Kütüphanesi'nde diğer altın süslemeli el yazması eserlerle birlikte sergilenecek. dunyabulteni ERGENEKONUN FİLMİ UFUKTA GELİYOR.Türkiye'de derin devlet üzerine yapılmış en iyi film olan Filler ve Çimen'i çeken yönetmen, Ergenekon üzerine bir film için konuştu. Derin devletle ilgili 2000 yılında
çektiği "Filler ve Çimen" filmiyle tartışma yaratan Derviş Zaim,
Ergenekon üzerine de bir proje yapılabileceğini söyledi.
45 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "Nokta" filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nün sahibi olan Zaim, Habertürk'te ekrana gelen, "Söz Sende" programında, Ergenekon soruşturmasının filminin yapılması için ortalığın sakinleşmesi gerektiğini söyledi. Zaim, "Ergenekon filmi niye olmasın? Filler ve Çimen'i yapmış bir insan olarak, Ergenekon tabii ki ilgimi çekiyor. Ama, burada boyutta farklılıklar olacak. Orada üç aşağı beş yukarı anlatmaya çalıştığımızın metnini görüyorsunuz. Ama, sıcağı sıcağına Ergenokon filmi yapılmaz, toz dumanın yatışması lazım" dedi. aktifhaber 11月3日 MUSTAFA'DA SEYRETTİRİLEN TARİH.
MUSTAFA'YI VE ATATÜRK'Ü SANSÜRLEYEN ZİHNİYETE DAİR.
Cemal Granda’yı bilir misiniz? Eğer hatıratının yayımlanması zamanında engellenmeseydi Cemal Granda’yı, Çankaya yazarı kadar hatta ondan daha çok bilecektiniz. Ama Cemal Granda’nın hatıra yazması, basınla bir araya gelmesi İsmet İnönü tarafından hep engellendiği için onu bugün çok az insan tanınıyor. Bu olay bizzat Cemal Granda’nın Atatürk’ün Uşağı İdim adlı kitabının girişinde var. Pekiyi, bu kitabı ilk kez kim yayımlamış dersiniz? Hürriyet Yayınları. Yıllar sonra, bir iki yıl önce, ayrı yayımı da yapıldı bu kitabın. Yeni basımda sansür veya atlama devam ettiği için, bir başka yayın evi kitabın kapağına “eksiksiz nüsha” notunu koymuş. Sansür olayı sadece bununla sınırlı değil. Amstrong’un Bozkurt’u Batı’da yayımlandığında bazı yakın dostları bu kitabı Atatürk’e getirdi ve sizin hakkınızda bunları yazmışlar dediler. Atatürk kitabı okur ve sonra mütalasını şöyle belirtir: “Az bile yazmış.” Ama Atatürk’ün az bile yazmış dediği bu kitap seksenlere kadar Türkçeye çevrilememiştir. Atatürk’ü seviyorum demek... 1940’lı yıllarda “Atatürk büyük adamdı” demek; “İsmet İnönü o kadar büyük adam değil” demekti. “Atatürk’ü çok seviyoruz” diyenler; “İnönü’yü sevmiyoruz” demek istiyorlardı. İnönü de bunları bilir ve bundan rahatsız oluyordu, kendi düşüncelerini Atatürkçülük olarak lanse ediyordu ama gene de yaranamıyordu. Hâlâ bu derin fark hissedilir siyasi hayatta. Adına ansiklopedi hazırlanmış adamdır halbuki İnönü. (İnönü Ansiklopedisi) Atatürk sonrasını anlatmak için kitaplar yetmez tabii, onları ancak ansiklopediler kurtarır. İnönü’nün, Atatürk’ün vasiyetnamesini gizlediğini yazar bazı tarihçilerimiz. Çünkü kendisi “İkinci Atatürk” olmuştur. Acaba diyorum, Atatürk’ün oğulları, kızları olsaydı daha mı iyi olurdu? Bir kısım tarihçi ve siyasetçiye göre iyi ki Atatürk’ün oğlu ve kızı yok, derken büyüyü Can Dündar bozdu ve Atatürk’ün manevi oğlu olarak bilinen Abdürrahim Tunçak’ın, kendisine çok benzediği ve gerçek oğlu olabileceği ihtimaline yer verdi filminde. Abdurrahim Tunçak, bu ihtimal kendisine hatırlatılınca “Bazı sırlar benimle mezara gidecek” cevabını vermiş. Belki de adı konulmamış bir hanedanlığa, bir padişahlığa gidebilir Türkiye diye bu bilgi gizlenmiştir. Orasını bilmiyoruz ama baba İnönü’den sonra oğlu İnönü’nün de siyasi bir kült haline getirildiği düşünülürse hiç de akla, mantığa aykırı değil. Buna karşı çıkanlar da var. Onlar “Hayır, Cumhuriyet rejimi, onların hanedanlaşmasını engellerdi, diyor. Hiç olmazsa ailesinden olan kişiler onu sömürtmezdi” diye ekliyorlar. Kişi kültü üzerinden yürüyen bir milletimiz var. Sonradan sınıf yaratmak isteyenlere göre bu pekala tehlikeli bir şey olabilir(di). Pekiyi, 2000’li yıllarda hazır İnönü yokken Latife Hanım’ın anıları, günlükleri neden yayımlanmaz. Bir kitap kurdu, anı ve biyografi üstadı olan Prof. Dr. Ali Birinci’nin Türk Tarih Kurumu’na başkan seçilmesi bu umudumuzu artırmıştır. Bunu beklemek hakkımız artık. Yusuf Halaçoğlu ve birkaç akıldane, Türk milletinin bu defterde yazılı olanları bilmesine gerek yok deyip kaldırıp attılar, pardon kilitlediler defteri. Türk Tarih Kurumu’nun yeni başkanından sadece sansürü kaldırmasını değil, anıların en iyi kağıtla, baskı tekniği ile de fark edilen bir itina ile basılmasını istiyoruz. Prof. Dr. Ali Birinci, Türk Tarih Kurumu başkanı olarak bu işin üstesinden gelir, bundan eminiz. Bir de ikinci bir sansür olayı var ki bunu kim çözer bilmiyorum. Milli Eğitim Bakanlığı da çözebilir Kültür Bakanlığı da. Can Dündar da. Nedir o? Atatürk’ün ithaf yazısı. Evet, bu memleket böyle bir yer. Atatürk’ün iki cümlelik ithaf yazısını da sansürler. Tabi ki memleket adına. Atatürk’ten daha Atatürkçü zihniyet böyle işte. Kimin, ne hakkı var böyle bir işgüzarlığa? Oysa gizlenen gerçeklerin açığa çıkma gibi bir huyu vardır. Zamanı zuhur geçer, bir Molla Kasım gelir, hesap sorar dememiş, Atatürk’ün bir cümlesine takmış adam. Sözü uzatmadan ol babda hemen sadede gelelim: Kitabın adı: Atatürk’ün Okul Gezileri. Yazarı: Ahmet Bekir Palazoğlu. Yayıncı: Milli Eğitim Bakanlığı. Basım yılı: 1999. Sayfa: 174-175. Bu sayfada verilen bilgiye göre 8 Kasım 1925 günü Atatürk, Ankara Gazi Kız Nümûne Mektebi’ni ziyaret etmiş ve mektebe Türkçe Kur’an-ı Kerim hediye etmiş. Kitabın verdiği bilgiye göre bu Kur’an-ı Kerim bugün Atatürk İlkokulu’nda imiş. Adı geçen kitapta bir sayfaya hediye edilen Kur’an-ı Kerim’in fotoğrafı konmuş karşı sayfaya da ithaf cümlesi: Atatürk’ün tam sayfa görüntülenen ve imzasını taşıyan cümlesi şöyle: “8 Teşrin-i sani 1925. Çankaya, Gazi Kız Nümûne Mektebine, Dikkatle okunmak ve ... içun hediye ediyorum.” İmza: Arap alfabesiyle Gazi M. K. Yazar, 176. sayfada imza sayfasının arka yüzünü de fotograflamış. Bu sayfada şunlar görülüyor: Birinci Fatiha Suresi. 7 yet. Mekke’de nazil olmuştur. Bismillahirrahmanirrahim. Müşfik ve rahim olan Allah’ın ismiyle. Hamd ve şükür münhasıran bütün âlemin rabbi ve müşfik ve rahîm olan Allah’a mahsustur. Allah din gününün mâlikidir. Sana ibadet ediyoruz, senden istimdad ediyoruz. Bizi doğru yolda irşad et. Bizi lutf u nimetlerine gark eylediğin insanların yoluna sevk et. Senin gadabına uğrayan ve râh-ı müstakîmden inhiraf edenlerin yoluna gönderme. Amin.” Görüldüğü üzere Fatiha suresinin meali bu satırlar. Cumhuriyet ilan edilmiş, harf inkılabı olmamış daha ve Atatürk, imzasını Arap alfabesiyle atmış. Buradan çıkarılacak önemli sonuçlardan biri odur ki, öyle, bazı emekli askerlerin, ADD’cilerin, 28 Şubatçıların ve dahi tahsilli cahillerin dediği gibi Cumhuriyet’ten önce insanlar Kur’an-ı Kerim’in sadece lafzını okumakla yetinmiyordu; surelerin mealini de yazılı kaynaklardan okuyabiliyordu. Atatürk’ün imzaladığı bu meal de bu gerçeği gösteriyor. Çünkü resmi görülen meal, yeni bir baskıyı değil; Osmanlı dönemine ait bir baskıyı gösteriyor. Meal hazırlamak ve basmak zannedildiği gibi dini ıslah beyannamesinden(!) sonra başlamış bir şey değildir. Bunu belirttikten sonra esas meseleye gelelim. Acaba Atatürk’ün ithaf cümlesinde sıra noktalarla (...) geçiştirilen yerde ne yazıyor olabilir? Metin tamiri yapan ilim adamlarımızdan öğrendiklerimize göre bu cümle: “Dikkatle okunmak ve ahkamıyla amel edilmek içun hediye ediyorum” şeklinde olabilir ancak. Eğer bu cümle “Kur’an’ın ahkamına – Allah’ın emir ve nehiylerine- ve bu Kitab’a göre yaşamaya dair olmasa idi yazar tarafından kesinlikle sansürlenmeyecekti. Denilebilir ki cümlenin gerisinde âyetler üzerinde tefekkür etmek de tavsiye ediliyor olabilir. Bize göre bu olamaz. Çünkü bu yönlendirme dönemin Milli Eğitim Bakanı ve kitaba sunuş yazan Hikmet Uluğbay’a ve hükümetinin dünya görüşüne aykırı bir istek değildir; cümle bu tür bir yönlendirme ile bitseydi; bu, modern bir tavır olduğu ve aklı öne çıkardığı için özellikle belirtilirdi. Akıl demişken bu babda başka bir inceliğe de dikkat çekmek isterim. Bildiğiniz gibi Atatürk ilkeleri denilince altı ilke akla gelir. Ancak Ortaçağ kilisesini hatırlatırcasına bu ilkeleri daraltmak, genişletmek ve yorumlamak belli bir sınıfın tekeline verilmiş gibidir. Bunu şuradan anlıyoruz ki bugün Ahmet Mumcu, Turhan Feyizoğlu, Toktamış Ateş gibi tarihçilerin eserlerinde ve 12 Eylül’den sonra yazılan bazı resmi kitaplarda bu ilkelere “Tamamlayıcı/Bütünleyici İlkeler” adıyla yeni ilaveler yapılmıştır. Atatürk’ün bazı konuşmalarına dayanarak yapıldığı izlenimi verilen bu genişletmeye göre akılcılık, barışçılık, gerçekçilik, uygarlıkçılık, özgürlükçülük tamamlayıcı ilkeler imiş. Dikkat ederseniz demokrasi yoktur bu tamamlayıcı anlayışta. Madem, Atatürk ilkeleri zamanla ve ihtiyaca göre genişletilebiliyor; o halde bu ilkeler inanca, dine niçin karşı imiş gibi yorumlanıyor? Hem ilkeleri isteğe göre daralt ve yorumla hem de açık beyan ve direktifleri sansürle…Nasıl bir kumpasla karşı karşıyayız? Bu olaydan çıkarılacak derslere gelince: 1. Atatürk, bu hediyeyi gelişigüzel seçmemiş ve rast gele imzalamamıştır. 2. Atatürk, özellikle kız öğrencilerin Kur’an-ı Kerim’i okumalarını ve onun ahkâmını öğrenmelerini ve bu öğrendikleriyle amel etmelerini istemiştir. Yoksa bu cümle sansüre uğramazdı. 3. Bu sansürlenen cümlede Allah’ın kadınlara yüklediği ve onlardan beklediği görevlere uygun yaşamaları da ihtar ediliyor olabilir. Cümleye bakmak lazım. 4. O dönemin yazılı ve sözlü kullanımında “Kur’an’ın dikkatle okunmak”lığından bahsedilmişse o cümle genel olarak “okuduğunu iyi anlayıp öğrendiklerini hayata geçirmenin gerekliliği” ile biter. Atatürk de öyle yapmıştır kanaatimizce. Eğer yazdıklarımızda isabet yoksa deriz ki “Halep orda ise arşın burada.” Buyrun, kitabı bulun ve hakikat neyse çıksın ortaya. Atatürk adına vecizeler uydurarak kendi görüşlerini Atatürkçülük olarak lanse edenler, Atatürk’ün vecizesinden daha kıymetli olan bir sözünü sansürlüyor. 5. 1940’lı yıllar olsaydı bu sansürden bir sonuç çıkarırdık ve İsmet İnönü’nün bu hareketine hiç şaşırmazdık. Yıl: 1999. Atatürk, sansürleniyor. Ne hakla? Hangi yetkiyle? Bu kadar mı? Hayır! Yıl: 2008. Milli Eğitim Bakanlığı, 12. sınıflar için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabı yazdırıp bütün okullara ücretsiz dağıtmış. Kitabın yazarları da adını ve sayfasını zikrettiğimiz fotoğrafları ve yazıyı aynen almış. Arapça ve Osmanlıca bilen öğretmenler olarak dememişler ki acaba bu cümlenin gerisinde ne var? Bu da ikinci bir sansür mü sorusunu akla getiriyor doğrusu. Devlet adamlarının son zamanları... Devlet adamlarının özellikle son zamanları merak ediliyor. Çünkü genç, kudretli zamanlarda halkın ve medyanın önünde olan devlet adamları, bir zaman sonra ya kendileri çekiliyor siyasetten ya halk onları kendi evlerine, iç dünyalarına kapatıyor. M. Ali Birand’ın hazırladığı Demirkırat belgeselinin sonunda; Menderes’in 27 Mayıs davasının ve mahkeme aşamasının bitmesinden sonra Aydın’a, Çakırbeyli’ye, söğütlerin gölgesine, tarlasına, çiftine çubuğuna döneceğine, dönmek istediğine dair bir hayali olduğu anlatılır. Şimdi Mustafa filmi ile anlıyoruz ki, Atatürk de Afet İnan’a aynı özlemini dile getiriyor. Toprağa, söğüt gölgesine, tabiata özlem onu da sarmış. Eli değmişken Can Dündar bu cümle bu kadarmış mı yoksa sansürlenmiş mi, sansürlendiyse ne diyormuş, bunu da halletseydi ne iyi olurdu.
KAMİL YEŞİL/MİLLİGAZETE 9月19日 TARİHİN TANIKLIĞINDA EDEBİYAT.
9月17日 5000 KELİMEYİ BİR OKUYUŞTA HAFIZASINA ALAN ÜNLÜ.5 BİN KELİMEYİ BİR OKUYUŞTA AKILDA TUTUYOR!
Tiyatro
sanatçısı ve 'Hallederiz Kadir' olarak ünlenen Levent Ülgen'in 5 bin
kelimeyi bir okuyuşta hafızasına alıp, daha sonra tek tek sayabildiğini
biliyor muydunuz?
TIyatro sanatçısı Levent Ülgen, matematiğe çok meraklı birisi olduğunu ve bunun zekasına önemli katkılar yaptığını söyledi.
"Matematik
okumasaydım bayağı bir şeyler eksik olurmuş bende diye düşünüyorum"
şeklinde konuşan Ülgen, birçok öğrencinin korkulu rüyası olan matematik
ve fizik okumanın çok keyifli olduğunu belirtti.
Kanaltürk'te
Emre Karayel'in sunduğu 'Renkli Televizyon' programına konuk olan
'Hallederiz Kadir' olarak da bilinen Levent Ülgen, evde halen matematik
problemleri çözdüğünden bahsetti.
Ülgen,
TRT'de sunduğu 'Bir Kelime Bir İşlem' isimli yarışma programında
kendisinin de problemleri çözmeye çalıştığını ve bazen sunucu olduğunu
unutabildiğini ifade etti.
Hafıza geliştiren metodlarla uğraştığını belirten Ülgen'in şu sözleri herkesi şaşırttı:
haberturk 9月16日 VADİ'DE NELER OLACAK.( 9 EKİMDE KURTLAR VADİSİ PUSU YAYINDA.)Dışarıya herhangi bir bilgi sızmaması için büyük çaba sarfeden yapımcılar, ekibi de diziyle ilgili hiçbir ayrıntının kimseye anlatılmaması konusunda kesin bir tavırla uyardılar. Çekimlerine yarın başlanması planlanan dizinin senaryosu, ekibe çekim tarihinden bir kaç gün önce dağıtılmaya başlandı. Genelde ön hazırlıklar için çok daha önceden verilen senaryoların son anda dağıtılmasının nedeni de diziyle ilgili bilginin dışarı sızmaması. Bu konuda yapımcı firma son derece ketum bir tavır izlerken, çalışanlarını da kontrol altında tutuyor. 9 Ekim’de ekrana gelecek olan Kurtlar Vadisi Pusu’nun ilk bölümünde diziden ayrılan bir karakterin olmayacağı da gelen bilgiler arasında. televizyongazetesi KÜLTÜR VE DÜŞÜNCE HAYATI NE OLACAK?Günümüzde kültür ve düşünce hayatımız iki üç ayak üzerine yürüyor. Devletin kültüre ilişkin özel bir çabası yok. Geçmiş zamanda devletin imkânları kullanılarak yapılan yayınlar bugün bile kitap ve kültür gereksinimimizin bir boşluğunu dolduruyor. Batı ve İslâm klasiklerinin yayımı o gün için belki yadırganmış olabilir ama bugün büyük bir boşluğu doldurduğu bir gerçek. Bunlardan biri özel ve bireysel çabalarla yürüyor. En sahih olanı da budur. Günümüzde çıkan edebiyat dergileri bu çabanın bir sonucu. Şu günlerde çıkan çok dergi yok. Sağdan sola soldan sağa saysak nitelikli dergi sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bir de birkaç gencin bir araya gelip çıkardıkları, birkaç sayı süren dergiler. Gençler artık bundan vazgeçerek hemen her biri internet ortamındaki sanal sitelerde ürün yayımlıyorlar. Bireysel çabalı bloglar. Düşünce ve kültür hayatımıza giren bu yabancı kavramlara bir karşılık bile bulmakta zorlanıyoruz. İnternet ortamı bir gayya kuyusu. Sonu olmayan, sonuç vermeyen. Sadece bireysel tatminler olmaktan öte bir işlevi yok. Bu ortamdan da bir sonuç alınamaz. 1980 sonrasında kültür ve düşünce hayatını denetimine alan holdingler başta solu ve sol edebiyatı ve kültürel faaliyeti bitirdi. Yazarların bu dergileri alınmasıyla amatör çabalar bitti. Şair ve yazarlar merkezli dergilerin sonu geldi. 1980, 12 Eylül darbesi en çok bu alanda karşılık buldu. Kimse bunun farkında değil. Cemaat yayınları daha çok para kazanma hırsına kapıldılar. İnsanların duygularına hitap eden, düşündürmeyen eserlere ağırlık verdiler. Nitelikli, düşündüren, geliştiren eserler yerine duygulara hitap eden eserler. Üretilen her eser birbirinin aynı, bir birinin öykünmesi ve kopyası. Bu aşırılıklar içerdi. Uslu, suya sabuna dokunmaz gençler yetiştirmek ne sağladı, merak ediyorum. Gençlerin enerjilerini içinden çekip çıkarmak ne sağlar. İyi bir evlat mı, sıradan birer insan mı? Bütün bunlar düşünce hayatımızın en önemli isimlerini gölgeledi. Bir Necip Fazıl, bir Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, İsmail Kıllıoğlu, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Mustafa Kutlu ve daha nice düşünce ve sanat adamımız okunmaz oldu. Sonraki kuşaklar da özel çabalıdırlar. Ancak eserleri bir iki baskı yapabiliyor. İnsanlar bir şiir kitabı alıp okuyacağına şiir gün ve gecelerinde gidip şairleri dinlemekle yetindi. Ya da bu yol teşvik edildi. Şairler de buna tav oldular. Artık şiir ve öykü kitaplarını kimse basmıyor. İyi bir edebi romanı kimse basmıyor. Cemaat psikolojisi taşımayan hiçbir esere kimse ilgi göstermiyor. İktidar olmak kültür ve düşünce hayatımıza ne getirdi. On binler edebiyat dergilerine mi koşuyor, şiir kitaplar binler mi satıyor, iyi roman ve öykü kitapları mı kapışılıyor? Büyük medya organlarına sahip olmak ne sağladı. Kitlelere muhafazakârlık sunmak hangi kültürel edimi geliştirdi. Sevgili bir dostum, yılların yazarı, bir roman ve bir öykü kitabını basmak için çalmadık kapı bırakmadı. İki yılı aşkın bir zamandır oradan oraya koştu durdu. Sonuçta birini kendi imkânlarıyla basabildi. Yetenekli kimi genç öykü yazarlarımızın dosyaları ellerinde kaldı, bir küskünlük içine girdiler. Kimi yazmayı bıraktı. Bunların birebir tanığıyım. Hatta şunu söylemeliyim ki bu kalemin sahibi 12 öykü kitabı sahibi. Bunların büyük bir bölümü tükendi. Yeni baskısı yapılamıyor. Elimizde bekleyen roman ve öykü dosyaları da var. Yıllardır düşünceye emek veren dostlarımız bu konuda mustarip. Peki yetişmekte olanlar ne yapacak bundan sonra? 12 Eylül’den daha beterini İslâmi duyarlığı olan kesim 28 Şubat sürecinden sonra yaşıyor. Dünyevileşme ruhuna iyice kapıldı. En çok okuyan genç kızlarımız bile artık okumuyorlar. Onların çıkışları da durdu. İmam hatip okullarına vurulan darbe etkisini şimdi iyice gösterdi. Bira ara Kadıköy’de sahafları dolaşırken, bir sahaf dostum bana şunu söylemişti. Yılların kitapçısıyım. Artık gelecek sizde. Bakıyorum başörtülü kızlar, imam hatipli çocuklar çok kitap alıp okuyorlar. Sol bitti. Öyle idi. Bizim de gözlem ve kanaatlerimiz bu noktadaydı. Öyle bir noktaya gelindi ki artık onlar da okumuyorlar. Yedi İklim dergisinin ikinci döneminin başından doksanlı yılların sonlarına kadar iyi bir tablo vardı. 1000’i aşkın abone, bir o kadar da satılıyordu. Çok iyi özel sayılar yaptık. Bunların hemen tükeneceğini umduk. Maalesef. Bunların en çarpıcı olanları, son zamanlarda çıkardığımız Peygamberimiz, Mevlâna, Mehmed Âkif, Erdem Bayazıt gibi özel sayılarımız. Türkiye bir kültür ve düşünce kuraklığına doğru hızla gidiyor. Edebiyat dergilerini çıkaran şu üç beş kişi olmasa ne olacak. Yedi İklim, Dergâh, Hece, Türk Edebiyatı ve arada bir çıkan diğer dergiler? Ne olacak bu Türkiye’nin hali? ALİ HAYDAR HAKSAL 9月11日 EN KÖTÜ 5 FİLM.İnternetteki film sitelerinden IMDB'de (The Internet Movie Database), En İyi 250 Film Listesinde hiç Türk filmi yer almadı. Üyelerin
1'den 10'a kadar verdiği puanların ağırlıklı olduğu özel bir formülle
hesaplanan listelerde yer almak için, belli sayıda üyeden oy almış
olmak gerekiyor. İYİ VE KÖTÜ TÜRK FİLMLERİ Atıf Yılmaz'ın yönettiği 1977 yapımı “Selvi Boylum, Al Yazmalım” 9,0 puan almasına rağmen, henüz yeterli oy sayısına ulaşamadığı için listede bulunmuyor. Listede
kısa bir süre için bulunma başarısını gösteren, ancak şu anda yer
almayan filmler arasında ise 8,9 puana sahip 2005 yapımı “Babam ve
Oğlum” ile 8,4 puana sahip 1996 yapımı “Eşkıya” yer alıyor.
En iyiler listesinde yer almayan Türk filmleri, “En Kötü 100 Film Listesi”nde ise 5 yapımla boy gösteriyor. Bu filmler ise 9'ncu sıradaki “Emret Komutanım: Şah Mat” (2007), 28'nci sıradaki “Dünyayı Kurtaran Adam'ın Oğlu” (2006), 45'nci sıradaki “Keloğlan Kara Prens'e Karşı” (2006), 86'ncı sıradaki “Hababam Sınıfı 3,5” (2006) ve 88'inci sıradaki “Büyü” (2004). DÜNYADA EN İYİ VE KÖTÜLER Siteye göre en iyi film, 1994 yapımı, Stephen King romanından uyarlanan “Esaretin Bedeli” (The Shawshank Redemption). İkinci sırada 1972 yapımı “Baba” (The Godfather) ve 3'üncü sırada ise Batman'ın son macerası olan 2008 yapımı “Kara Şovalye” (The Dark Knight) var. En kötüler
listesine bakıldığındaysa dünyanın en kötü filmi olarak 2008 yapımı
“Acaip Bi Film” (Disaster Movie) gösteriliyor. Listede ikinci sırada
ise 2002 yapımı “Ben & Arthur” ve 2004 yapımı “Zombie Nation”
bulunuyor.
hürriyet 8月27日 ROMANI KUŞA ÇEVİRMEK.Son zamanlarda televizyonların meylettiği hazır lokma; romandan dizi yapmak. Türk Edebiyatının yapı taşları olan romanları dizi olarak çeken televizyon kanalları yeni bir akım oluşturmak istercesine postmodern diziler çekiyorlar. Hem de romanları kuşa çevirerek, hem de romanın mahremini bozarak. Hayatımız medyatik olmaya başladığından beri birçok güzel yanımızı yitirmeye başladık. Gündemde olmak için; bozmak ve aslından uzaklaştırmak gibi hassas noktalara bile dokunmaktan geri durmadık. Son zamanlarda televizyonların meylettiği hazır lokma; romandan dizi yapmak. Türk Edebiyatının yapı taşları olan romanları dizi olarak çeken televizyon kanalları yeni bir akım oluşturmak istercesine postmodern diziler çekiyorlar. Hem de romanları kuşa çevirerek, hem de romanın mahremini bozarak. TRT’nin tek başına hüküm sürdüğü dönemlerde de romanlardan diziler çekilirdi ama bugün yapılandan bir farkla; "romanın aslına, yazıldığı dönemin her türlü şartına sadık kalarak." "Acımak"ı çok iyi hatırlıyorum ve çocuk aklımla nasıl büyük bir heyecanla dizinin yeni bölümlerini beklediğim şu an bile zihnimde capcanlı duruyor. Daha sonra romanı okuyunca görmüştüm ki filmle roman neredeyse tıpatıp aynıydı. Kişiler, olayın geçtiği yerler romanın aslına uygun olarak seçilmişti. Daha sonra yine TRT’de izlediğim 9. Hariciye Koğuşu, Bugünün Saraylısı, Küçük Ağa gibi başyapıt romanlar asıllarına uygun olarak çekilerek izleyiciyle buluşturulmuştu. Dizi olarak değil ama film olarak çekilen Necip Fazıl’ın Reis Bey ve Bir Adam Yaratmak eserleri de yine asıllarına uygun olarak filme alınmıştı. Hatta oyuncu seçimlerinde o kadar titiz davranılmıştı ki okuyucu filmi izlediğinde, zihninde canlandırdığı karakteri ekranda görünce bütün taşların yerine oturduğunu görmüştü ve romanı bir kez daha okuma gereğini hissedenlerin sayısı çoğalmıştı. Reis Bey’i izlerken aklımıza hep şu gelirdi; Necip Fazıl bu eseri sanki Haluk Kurdoğlu’nu düşünerek yazmış. Çünkü Haluk Kurdoğlu’nun oyunculuğu öylesine usta işiydi ki filmin her karesi sanki eserin bir noktasından süzülüyor gibi sahiciydi. Özellikle Necip Fazıl’ın vermek istediği mesaj cümleleri aynen korunmuştu ve filmde noktası noktasına seyirciyle buluşturulmuştu. Şimdilerde gözünü para bürümüş film yapımcıları edebiyatımızın başyapıtlarını dizi olarak çekme yarışına girdiler ama eskiye göre bir farkla; romanı günümüz şartlarına uyarlayarak, eklemeler, çıkarmalar yaparak. Yaprak Dökümü’nden bir kahramanın cep telefonuyla konuşması, internet başından kalkmaması ya da lüks otomobillerle 2000li yılların İstanbul’unda arz-ı endâm etmesi hiç yadırganmadan izlenebiliyor. Tabii ki romandan bîhaber izleyici için pek de önemli olmayan bu ayrıntılar, romanın ruhuna girenler için pek de cezbedici olmamakta. Ya da Dudaktan Kalbe’nin kahramanlarının yaşadıkları mekanların romanla bağdaşmaması Türk izleyicisini pek de ilgilendirmemekte. Onlar için önemli olan entrika, aşk ve heyecan. Ayrıca romanlar senaryolaştırılırken yazarın cümleleri de uçup gitmekte. Örneğin bugüne kadar Yaprak Dökümü dizisinde Ali Rıza Bey’in ağzından şöyle Reşat Nuri’ye yakışan bir cümle duyamadı Türk izleyicisi. Bu da çekilen dizileri sıradan yapmaya yetmekte. Şimdi bir kanalda Aşk-ı Memnu başlayacak. Bakalım onlar ne hale getirecekler romanı ve roman kahramanı Adnan Bey’i? Konu sıkıntısı yaşayan ve hazıra konmayı seven film yapımcıları romanları günümüz şartlarına uygun çekme noktasında son derece rahatlar. Çünkü günümüz İstanbul’unda o romanları aslına uygun çekmenin zor olacağının en çok onlar farkında. Bu şekilde bir dejenere ile Türk romanını sevdirmenin, yeni nesle romanların kapısını açmanın imkânsız olduğu ortada. Yalnızca yapımcısını mutlu eden, izleyicisine ne verdiği belli olmayan bu tür diziler furyası belli ki bir süre daha ekranları meşgul edeceğe benziyor. Her şeyi çabuk tüketmeyi seven Türk izleyicisi gün gelecek ki bu yapmacıklı uyarlamalardan da sıkılacak ve kendine yeni avunma alanları arayacaktır. Bu ayak oyunlarına romanları alet edenlerin de kazandıkları yanlarına kâr olarak kalacak. Bütün bu bozulmalar belki usta yazarlarımızın kemiklerini sızlatsa da yazarlarımızın yakınları aldıkları teliflerle son derece mutludurlar. Çünkü yapılan filmler, dizler sanat için değil günümüzde. Yaşasın kapitalizm! 8月19日 GELENEKSEL TİYATROMUZ KOMADA.En büyük geleneksel tiyatrocularımızdan biri olan, daha çok kuklacılık yaparak bu sanatı icra eden Ünver Oral söyleşimizde Geleneksel Türk Tiyatrosuna yapılan haksızlığı ve ilgisizliği dile getirirken biraz üzgün, biraz da kırgındı. Gelenek tiyatrosu denince akla Ortaoyunu, Meddahlık, Karagöz-Hacivat, Kukla, Tuluat ve Köy tiyatrosu gelir. Ülkemize has geleneklerden olan bu sanat dalı dünyanın en eski, en zengin ve en gerçekçi olan halk tiyatrosudur. Devlet ve milletçe sahiplenilmesi gereken bu sanat dalı ne yazık ki bu işin ustalarından olan 70 yaşında ve bugüne kadar da 70’e yakın kitabını piyasa sürmüş bir sanat aşığı olan Ünver Oral’a göre komada. Yurt dışında değişik organizasyonlara da katılan sanatçı gelenek tiyatromuzu tanıtabilmek için elindeki imkânları kullanmaya çabalasa da hem sanatına hem de sanatı icra eden kendi yaşıtlarındaki sanatçılara haksızlık yapıldığını ilgisizlikten ve yozlaştırılmadan dolayı Geleneksel Türk Sanatının ne yazık ki yok olma evresinde olduğunu söylüyor. Hayıflanmalarını, üzüntüsünü, kırgınlığını, umudunu ve sevinçlerini paylaştığımız Ünver Oral’ın fısıldadığı cümleleri kaydettik. Bakalım kaybetmek üzere olduğumuz Geleneksel tiyatromuz Ünver Oral’ın korktuğu kadar kötü durumda mı? *Kendinizden ve ömrünüzün 47 yılını verdiğiniz sanatla olan yaşamınızdan bahseder misiniz? Bir sanatçının kendinden bahsetmesi uygun kaçmaz ve kendi için biraz zor bir iştir ben bu yüzden size daha çok sanatımla olan yaşantımı anlatmak isterim. Ben uzun yıllardır bu sanatı icra ediyorum. Birçok kişinin hatırlayamadığı ya da hatırlamak istese de yaşının tutmadığı bir dönem vardı. O dönemde okullarda Çarşamba günleri ders verilmez kültürel yarışmalar yapılır, şiirler okunur, kitap okuma günleri yapılır, tiyatro yazıları yazılır ve sanatsal aktivitelerle küçük yaştan itibaren o coşkuyu tadardık. Ne yazık ki zamanla bu uygulamalar kalktı ve şimdilerde ise öyle bir uygulama yok. *Fakat böyle bir uygulama sanattan anlayanın da sanattan anlamayanın da bu işe girmesine neden olacaktır. Bu işin sanat yönünü zayıflatmaz mı? Sanatla gerçekten uğraşacaksanız, Allah’ın o yeteneği size vermesi gerekmektedir. İstediğiniz kadar uğraşın, yeteneğiniz yoksa bu işte muvaffak olmazsınız. Ben ressam olacağım bu işten para kazanacağım diye yola çıkan bir insan resim yapamaz; ancak ben resim yapacağım diye bu sanata girişen şahıs layıkıyla yapabilir. Açıkçası içinizde sanat aşkı yoksa istediğiniz kadar uğraşın zorlamadan öteye gidemezsiniz. *Konuşmalarınızda devletin ve toplumun Geleneksel Türk Tiyatrosuna ilgisizliğinden dem vuruyorsunuz. Peki siz devletten nasıl bir ilgi bekliyor ve neler yapmasını istiyorsunuz. Ben devletin tiyatroya ilgisizliğinden dolayı kahroluyorum fakat içimdeki enerji ve sanat sevgisi bu işi bırakmamı engelliyor. Sadece ben değil günümüzde son ustalar da çırpınıyor, çünkü sanat adına hiçbir yardım görmüyoruz. Yapılan yardımlar da göz boyamak için yapılıyor. Mesela Kültür Bakanlığımızın bu sanatın gelişmesi için önayak olması gerekir. Bir sanatı yaşatmak için sanatçı gerekir yani ne yapılırsa yapılsın sanatın sanatçısı yoksa boştur. Kültür Bakanlığı zamanında ustalara eğitmeleri için öğrenci vermeliydi fakat bu uygulama yapılmadı. 1992 yılında böyle bir iş için o zamanın Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’e müracaat ettik, Zeybek’in de yardımıyla Kültür Bakanlığı Geleneksel Türk Tiyatrosu Birliği kuruldu. Eğer o kurum gerçekten çalışmaya başlasaydı biz beşer onar genç yetiştirecektik ve şimdi iyi yetişmiş sanatçılar olacaktı. Fakat o ilgi de yarım kaldı ve bu sanatın ‘oda’sı oldu, müdürü oldu ama sanatçısı olmadı. Artık böyle bir işe girişseler dahi geç kalındığını düşünüyoruz çünkü bu işin gerçek sanatçıları yaşlandı. Bir Tacettin Diker (85), bir Orhan Kurt (77)’un da kıymeti bilinmedi ve en verimli zamanlarında sanatlarından faydalanılamadı. Bir de şu sorun vardır. Sanatkârlık birbirine devrettikçe zayıflar. Bu yüzden hassas olunmalı ve gerçek sanatçılarla bu işe girişilmesi gerekir. *Nasıl bir çalışma istiyorsunuz? Geleneksel Türk Tiyatromuzun kurtarılması için öncelikle tiyatromuzun yaşadığı yer olan İstanbul’a Kültür Bakanlığı Halk Merkezi kurmalıdır. Buraya gerçek sanatçıları alarak çalışmalara girişilmeli, detaylı bir arşiv hazırlanmalı, kurs verilmeli ve dünya çapında bir merkez haline getirilmeli. En azından Geleneksel Türk Tiyatromuzun ve sanatçılarının sıkıntıları giderilirdi. *Medya da bu sanata ilgisiz. televizyon kanallarında ya da basın yayın organlarında pek rastlamıyoruz. Bu sanat dalına soğuk kalmamızın nedeni biraz da bu olabilir mi? Toplum genelde televizyonda ve basında çıkan sanat akımlarına ilgi duyuyor da… Aslında televizyonun yeri ayrı Karagöz’ün yeri ayrıdır. Zaten bu sanat akımını ne sinema ne de televizyon sıkıntıya sokar. Sadece ilgisizlik öldürür. Bir zamanlar televizyonlar çıktı diye sinemaya giden seyircide büyük bir düşüş yaşanmıştı fakat şimdilerde ise sinemaya olan ilgi oldukça iyidir. Karagöz televizyonda seyredilecek bir unsur olmadığı için televizyona çıkmaması çok da önemli Karagöz canlı seyredince eğlendirecek bir sanat akımıdır. En önemli özelliği de budur zaten geleneksel tiyatro canlı yaşamak gerekir. *Genelde belediyelerin Ramazan çadırlarında bu gibi gösterilere rastlamak mümkün bunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Günümüzde, “Gelenek tiyatrosu Ramazan eğlencesidir” diye bir söylem vardır bu yanlış bir inanıştır. Adı üstünde bizim öz tiyatromuzdur. Ramazanda da gösterilmeli fakat sadece Ramazan ayına indirgeyerek Ramazan çıkmazına sokulmamalıyız. Bu tiyatro her zaman her yerde gösterilmedir açıkçası sadece Ramazan eğlencesi değildir. Günümüzde İstanbul ağırlıklı olmak üzere Ramazan çadırlarında sergilenen gelenek tiyatromuz ne yazıkki bu sanat dalına büyük darbe vuruyor. Çünkü orada bu sanatı icra eden arkadaşlar bunu sadece para için yapıyor. Gerçekten ehil kişiler yapmadığı için de bu sanat dalına zarar veriliyor. Okulu ya da kursu olmadığı için eğitim alma ihtimali olmuyor. Önceden loncalar vardı. Bu loncalarda eğitim verilir herkes sınavdan geçirilir sınavı geçenler peştamalı kuşanır ve sonra sahneye çıkabilirdi. Bugün ne yazık ki böyle bir uygulama yok, televizyondan seyreden herkes Karagöz oynatmaya başlıyor. Bu da çadırlarda oynatılan karagöz oyunun çirkin ve kalitesiz olmasına neden olduğu gibi seyirciyi tiyatrodan soğutabiliyor. Yunanlılar Karagözü Karagiozis yaptı *Geleneksel Türk tiyatromuzu Yunanlılar sahiplendiği söyleniyor buna şiddetle karşı çıktığınızı biliyoruz. Yunanlıların bu çıkışını neye bağlıyorsunuz. Geleneksel Türk tiyatrosu deyince akla ilk Karagöz gelir. Çünkü Karagöz bu sanat akımının özüdür ve son temsilcilerindendir. Zamanında Karagöz kahvehanelerde oynatılırdı. Şimdi ki kahvehaneleri ne yazık ki kumarhaneye çevirdiler. O zamanın kahvehaneleri birer küçük kültür sanat merkezleriydi. Kitap okuma günleri düzenlenir, şiirler okunur ve Karagöz perdeleri kurulurdu. Ramazanlarda ise tam bir şenlik havası estirilir sadece İstanbul’da tam 300 tane tana Karagöz perdesi açılırdı. Bu kadar eğlence olunca da İstanbul’a çeşitli guruplar gelirdi. Bunların içinde o zaman eyaletimiz olan Yunanistan’da vardı. Ülkemizden giden Karagöz sanatçıları Yunanistan’a yerleşip daha çok Atina’da Karagöz oynatmaya başlamıştı. Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra ise milli şuur adı altında Karagöz oyunu kullanılarak padişahlara ve devlet büyüklerimize hakaretler edildi. Karagöz ve Hacivat’ın ismi de Karagiozis ve Hacivatis olarak değiştirildi. Nasıl ki baklavamızı, lokumumuzu sahiplenmeye çalışıyorlarsa Karagöz’ü de sahiplenmek istiyorlar. Fakat bunda bizim de suçumuz var. Karagöz’ü ayaklar altına attık onlarda yerden kaldırıp kullanmaya başladı. Üstelik onlar kullanırken tüm Avrupa’ya reklam ediyorlar ve öyle gösteri düzenliyorlar. Biz böyle bir teklif götürdüğümüzde “Sizin başka bir işiniz yok mu?” cevabı alıyoruz * Geçen aylarda İsviçre’ye gittiğinizi biliyoruz. Peki Avrupa’da ki gösterilerinizde nasıl tepkiler alıyorsunuz. Ben İsviçre’de bir festivalde gösteri yaptım değişik sanat etkinlikleri arasında en çok ilgiyi de Karagöz gördü. Aslında Avrupalılara ya da yabancılara bu sanatı sevdirmek daha zordur. Çünkü devamlı konuşmaya dayalı bir oyundur. Fakat siz gerçekten işi biliyorsanız bunu şekillendirirsiniz. Mesela ben sadece Hacivat - Karagöz oynatmak yerine daha çok çeşit sunarım. Çocukları, hayvanları ve seyirciye ilginç gelebilecek karakterleri katarım. Bu da gösterinin diyaloglardan sıkıntılı hale geçmesini engeller, görüntüdeki ilgi çekicilikle seyirciyi sıkmadan bir program sunarım. Programım bitince sahneye tek başıma çıktığımda seyirciler çok şaşırıyor bu da Türk insanını başka bir kabiliyetini gösteriyor. Çünkü onlarca karakteri tek bir kişinin doğaçlama seslendirilmesi gerçekten kabiliyet isteyen bir iştir.Seyid Çolak/MİLLİGAZETE |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|