ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
9月10日 HUKUK PLANINDA TÜRK DEVLETİNİN TASFİYESİ - FEDERE KÜRT DEVLETİNİN ALTYAPISININ OLUŞTURULMASI.YAZAR: Prof. Dr. Çetin Yetkin - Müdafaai Hukuk
ANAYASAL PLANDA DEVLETİN KORUMASIZ BIRAKILMASI Avrupa Birliği’nin istek ve dayatmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tasfiyesi sürecine girilmiş ve bu süreçte önemli bir yol da alınmış bulunuyor. Bu süreç, Anayasa maddelerinde yapılan değişikler ve çıkarılan yasalarla yapılmaktadır. Üzerinde yaşadığımız bu topraklara “vatan” diyenler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ne pahasına kurulduğunun bilincinde olanlar, bu sürecin aşamalarını büyük bir kaygıyla kamuoyunun dikkatine sunmaktadırlar. Ancak, süreç, önceden en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş sinsi bir planın aşama aşama yaşama geçirilmesi olduğu için, bu aşamaların ayrı ayrı ele alınması kimi zaman bütünün gözden kaçmasına neden olabilmektedir.
3 EKİM 2001 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
Oysa bu fıkra: “Hiçbir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün tarihî ve manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞISINDA KORUMA GÖREMEYECEĞİ” biçimindeydi. Koruma görememek” hak ve özgürlüklere bir sınırlandırma olarak değerlendirildiği ve bu nedenle de bu sözcüklerin kaldırıldığı, buna karşılık “faaliyet”in koruma göremeyeceği anlayışına fıkra metininde yer verilmiş olduğu açıktır. Ancak, bilindiği gibi, anayasaların “Başlangıç” bölümleri, o anayasaya, başka bir deyişle de, o devlete temel olan felsefeyi ve ilkeleri belirler, anayasa hükümlerinin yorumlanmasına ışık tutar. Ne ki, bu değişiklikle ortaya çıkan sonuç: “Herhangi bir düşünce ve mülahazanın”, “Türk millî menfaatleri”, “Türk varlığının devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esası”, “Türklüğün manevî değerleri”, “Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği” “KARŞINDA KORUMA GÖRECEĞİ” olmuştur. Yeter ki “faaliyet” söz konusu olmasın! Anayasamızın herhangi bir hükmünün; ?ulusal çıkarlarımız, ?devletimizin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği, ?Türklüğün tarihî ve manevî değerleri, ?Atatürkçülük, ?laiklik, “düşünce ve mülahazası ile” değerlendirilip yorumlanması başta AB olmak üzere bazı çevreleri rahatsız etmiş olmalı ki, bu değişikliğe gerek görülmüştür. Ancak, bu değişiklikle yetinilmiş değildir. 13.maddede yapılan değişiklik: Yapılan ikinci değişiklik, “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlığını taşıyan 13.maddededir. Bu değişiklikle, maddenin önceki biçiminde yer alan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin…. korunması” sınırlandırma ölçütüne yer verilmemiştir. “Bu maddede yer alan genel sınırlandırma sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir” denilmekteydi. Bu nedenle artık “özel sınırlandırma nedenleri” geçerli olmuş, yani temel hak ve özgürlüklerle ilgili bir maddede sınırlandırma nedeni olarak “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin…..korunması” açıkça gösterilmemişse herhangi bir hak ve özgürlüğün kullanılmasında bu ölçüt geçerliliğini yitirmiştir. Öte yandan, bu değişikliği, Başlangıç metninde yapılan değişiklikle birlikte düşünmek gerekmektedir. 14.maddede yapılan değişiklik: Yapılan üçüncü değişiklik, Anayasa’nın 14.maddesinde yer alan ve temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının: “dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı” ile olamayacağı hükmünün kaldırılmış olmasıdır. Oysa, devletimizin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyete en önemli ve ciddî tehdit; ?dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yapanlardan, ?ve devlet yapısını bu temeller üzerinde değiştirmek isteyenlerden, gelmektedir. Bu, yaşamakta olduğumuz bir gerçektir. Bu nedenle de, bu sınırlandırmaya yer verilmemekle “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyet” tanımı ve ölçütü anlamını yitirmekte ve havada kalmaktadır.
2001 DEĞİŞİKLİĞİNDEN AKP’NİN ISMARLADIĞI ANAYASA TASLAĞINA
Taslak’a egemen olan anlayış:
“….Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş uygarlık hedefi ile ebedî barış idealine bağlılığımızın ifadesi olarak kabul ve teyid ederiz.”
Bu temel ilke / kural ışığında Taslak’a baktığımızda, 1982 Anayasası’nın “Devletin temel amaç ve görevleri” başlıklı 5.maddesi Taslak’ta 4.madde olarak yer almış, ancak 1982 metninde yer alan “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini…. sağlamaktır” sözcükleri Taslak’ta çıkarılmıştır. -II- İKİZ YASALAR VE KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI İKİZ YASALAR NEDİR?
“Bütün halklar…. kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.” Sözleşme’nin 2/1.maddesi de şu hükmü taşımaktadır:
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 16 Aralık 1966’da kabul edilmiş, 49.maddesi uyarınca da 23 Mart 1976’da yürürlüğe girmiştir. Bu Sözleşme de Türkiye tarafından 15 Ağustos 2000’de imzalanmış ve TBMM’nde onaylandıktan sonra 18 Haziran 2003 tarihli ve 25142 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.
Bu Sözleşmeler, Anayasımız’a göre, iç hukuk hükmündedir. Yani, yasal olarak bağlayıcıdırlar ve başka bir yasa ile çelişik olduğunda da onların yeğlenmesi gerekir. Maddeler o denli açıktır ki, içeriklerini ayrıca açmaya gerek bulunmuyor. Şu kadarını söyleyeyim ki, TBMM’nde onaylanıp yayınlandıkları günden bu yana ülkemizde olup bitenleri anlamak için bu İkiz Yasalar, bir anahtar görevini görür. Gerçi, 2.sinin 27.maddesi için Türkiye Sözleşme’ye Lozan Antlaşması’nın hükümlerine aykırı olmamak çekincesini koymuştur. Ne ki, bu çekincenin artık hiçbir anlamı kalmamıştır. Çünkü, Lozan Antlaşması’na göre, Türkiye’de yalnızca Ermeni, Rum ve Yahudi olmak üzere üç azınlık kabul edilmiş, Müslüman azınlık olmadığı öngörülmüştür. Öte yandan, Türkiye’de sürekli olarak yeni azınlıklar yaratmak sevdasında olduğu, hatta Alevi vatandaşlarımızı da azınlık gibi göstermeye kalkışması karşısında, bu sözleşmelerin Türkiye’ye nelere mal olacağını açıkça ortaya koymaktadır. Şu anda daha bu sürecin başlangıç aşamasındayız!
KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUNU TASARISI
Buna göre; 2-Devletin özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile ortaklaşa çalışması öngörülmekte, 3-Merkezî devletin yetkileri ve faaliyetleri “piyasa” lehine kısıtlanmaktadır. Geçici hükümlere göre de, Millî Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Ve Köy İşleri Bakanlığı ve Sanayi Ve Ticaret Bakanlığı’nın taşra teşkilatları İl Öze İdareleri’ne devredilmektedir. Başka bir deyişle, bu bakanlıklar artık yetkisiz kılınmaktadırlar. Ayrıca, belediyelere ve belediye sınırları dışında İl Özel İdareleri’ne Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Çevre Ve Orman Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü ve Gençlik Ve Spor Genel Müdürlüğü’nün görev ve yetkileri devredilmektedir.
?Türk ya da YABANCI yatırımcıların izin ve ruhsat işlerini tek elden takip etmek. ?Türk ya da YABANCI GİRİŞİMCİLERİ desteklemek, ?Uluslararası programların tanıtımını yapmak ve proje geliştirmek. Hemen söylemek gerekir ki, bu programlar AB tarafından kotarılan programlardır. ?Mal alımı, satımı, kiralanması, ?Hizmet alımı, ?Personelin işe alınması ve çıkarılması. 1-Kamu Malî Yönetimi Ve Kontrol Kanunu, 2-Devlet İhale Kanunu, 3-Kamu İhale Kanunu hükümlerine tabi değildir. Geçici 3.madde ise son derece önemli: “Türkiye-Avrupa Birliği Malî İşbirliği kapsamında yürütülen bölgesel programların; bölgelerde yürütülmesi ve koordinasyonu amacıyla oluşturulan proje birimlerinin yürütmekte olduğu iş ve işlemler, buna ilişkin hak ve yükümlülükler ile her türlü taşınır mallar, kuruluş kararnamesinin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç bir ay içinde ilgili ajansa devredilir.” Ajanslar’ın ne anlama geldiğini biraz daha açmadan önce Bitlis, Hakkari ve Van’da Kalkınma Kurulları’nda hangi kuruluşların yer aldığı aydınlatıcı olacaktır.
-III- YENİ TÜRK CEZA YASASI’NIN VE İSTİNAF MAHKEMELERİ’NİN İÇERDİĞİ TEHLİKELER Anayasa’da yapılan ve yapılması düşünülen değişikliklerin, İkiz Yasalar’ın her halkın kendi kaderini belirme hakkını tanımasını ve öngördüğü öteki hükümlerin, merkezî devlet yetkilerinin yerel yönetimle ve Türk ve yabancı özel sektöre devri ile ilgili yasal düzenlemenin Türkiye’yi nasıl bir uçuruma doğru sürüklemekte olduğu kendiliğinden ortadadır. Ama bunlara bir de dil ve benzeri konularda verilen ödünleri, iktidarın izlediği teslimiyetçi politikayı, özelleştirmelerle kamu varlıklarının bunların çoğunun askerî ve ekonomik stratejik kuruluşlar olduğu göz ardı edilerek yabancılara peşkeş çekilmesini ekleyin!... Ne var ki, Türkiye’nin özellikle korumasız bırakılarak bölünüp tasfiyesi ile sonuçlanacak bir başka olumsuzluk da Yeni Türk Ceza Kanunu’nda yer alan bazı hükümlerdir. 301.madde değiştirilerek “Türklüğe hakaret”in suç olmaktan nasıl çıkarıldığı herkesçe bilindiği için burada bu madde üzerinde bir kez daha duracak değilim. Ama öncelikle, bu yasanın 305. ve 76-77.maddelerinin üzerinde konumuz açısından içerdiği tehlikeleri belirtmekle yetineceğim. İstinaf Mahkemeleri ise, Türkiye’nin hukuk birliğini bozarak bölgesel hukuk düzenleri oluşmasına yol açacaktır.
YENİ TÜRK CEZA YASASI Yasayı Kimler Hazırladı?
Doç.Dr.İzzet Özgenç hakkında ise, Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında, Eyüp C.Başsavcılığı’nın “kamu kurumunu dolandırmak, dolandırıcılığa iştirak, cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak, ihalelere fesat karıştırmak, hizmet sebebiyle emniyeti suistimal” savları ile yürüttüğü hazırlık soruşturması sonucunda öteki kimi kişilerle birlikte Hz.2001/1790 ve 12 Mart 2002 tarihli Ek Takipsizlik kararı verilmiş bulunmaktadır. (İzzet Özgenç şu anda profesör olarak YÖK Başkan Vekilidir.) Demek ki, bu üç doçentin de Erdoğan ile şu ya da bu biçimde bir ilişkisi bulunmaktaydı. Şunu da anımsatayım: Yeni bir ceza yasası hazırlamak görevi bu üç kişiye verildiği tarihte, Ord.Prof.Dr.Sulhi Dönmezer başkanlığında bir yeni ceza yasası hazırlanmış, hatta bu taslak Adalet Bakanlığı tarafından kitap olarak bastırılmış bulunuyordu!...
Vatanın Bağımsızlığı, Toprak Bütünlüğü, Rejimi Adalet Bakanına Emanet Şimdi önce Yeni Türk Ceza Yasası’nın 305.maddesini okuyalım: ….. Suç savaş hali dışında işlendiği takdirde, bu nedenle kovuşturma yapılması Adalet Bakanının iznine tabidir. Temel millî yararlar deyiminden; bağımsızlık, toprak bütünlüğü, millî güvenlik ve Cumhuriyetin Anayasada belirtilen temel nitelikleri anlaşılır.” Söz gelimi, yabancı vakıflardan ya da AB fonlarından para alarak bu eylemlerde bulunanların yargılanabilmeleri Adalet Bakanı’nın iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmaktadır.
PKK İle Mücadele Edenler Uluslararası Ceza Mahkemesine
76.madde “Soykırım”, 77.madde de “İnsanlığa Karşı Suçlar” başlıklarını taşıyor. Her ikisinde de zamanaşımı süresinin söz konusu olmadığı öngörülmüş. 76.maddeye göre;
Bir yanlış anlamayı önlemek için şu da belirtilmelidir ki, Bölge İdare Mahkemeleri’nin İstinaf Mahkemeleri ile bir ilgisi yoktur. Çünkü bu mahkemelerin verdikleri kararların temyiz incelenmesi Danıştay’da yapılmaktadır. * * * Türkiye’nin gittikçe ivme kazanan adımlarla nasıl parçalanmaya doğru sürüklendiği konusunda söylenecek daha çok şey var. Burada yalnızca Anayasa’da yapılan bazı değişiklikler ve gerçekleştirilen yasal düzenlemelerden yalnızca birkaçına değinerek karşı karşıya bulunduğumuz yıkıma bir parça olsun dikkati çekmek istedim.
9月9日 KÜRT AÇILIMI VE HİYANET ALÇAKLIĞI.Yazar: Ahmet Akgül Kaynak: Milli Çözüm Dergisi Tarih: Eylül-2009 “Kürt Açılımı”, Türkiye’yi Parçalama Adımıdır: İsrail’in planı, ABD ve AB’nin dayatması, İmralı köşkündeki APO’nun talimatı, BOP eş başkanı Recep T. Erdoğan’ın demokrasi kahramanlığı ve marazlı-kiralık medya’nın alkışlamasıyla başlatılan “Kürt açılımı”, aslında Türkiye’yi parçalama; varlık ve bağımsızlık sigortamız olan Lozan’ı kendi elimizle yırtıp atma ahmaklığı ve alçaklığıdır. AKP’nin doğrudan sahiplenip taşeronluğunu yaptığı, CHP’nin aslına değil, usulüne itiraz edip dolaylı destek sağladığı, MHP’nin ise “şiddetle karşı çıkıyor” rolüyle muhtemel milli tepkileri törpülemeye çalıştığı ve olayın İsrail ayağına ve Lozan’ı delme hazırlığına hiç dokunulmadığı bu resmen hıyanet cesareti; sadece AKP’nin değil, bu akrepleşmiş masonik düzenin de yıkılışına yol açacaktır. Siyonist Yahudi Lobilerinin güdümündeki ABD için bugünkü dünyada en büyük siyasi amaç, Kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu'da yeni bir harita oluşturulmasıdır. Daha doğrusu Ortadoğu'nun “yeniden-dizayn edilmesi”yle, İsrail'in güvenliğini sağlamak ve Büyük İsrail’e zemin hazırlamaktır. Bu proje Clinton dönenimde fiiliyata dökülen, Bush döneminde devam eden ve Obamayla hiç değişmeyen bir siyaset anlayışının devamıdır. Bu bölge yapılandırılırken 1 Mart tezkeresi ile Türkiye gözden çıkarılmış, ABD için Türkler değil, bölgedeki Kürtler en önemli partner halini almıştır. Kürt açılımı, ABD'nin bastırmasıyla ortaya atılmıştır. Amerika’daki önemli bir “Think-Tank” (düşünce) Kuruluşunun raporun da, 2012'de Musul'un Türkiye'ye bağlanabileceği konuşulmaya başlanmıştır. Hemen arkasından , bu sefer bizzat Barzani'nin yakın çevresinden, “Kerkük'ün Kürt yönetimine katılması, Kuzey Irak Kürtlerinin de Musul Vilayeti ile beraber Türkiye'ye katılması” türünden söylemler dışarıdan Türkiye'ye taşınmıştır.. Kuzey Irak'ın (Musul-Kerkük) Türkiye'ye katılması baştan beri Turgut Özal'ın en büyük rüyasıydı. Ancak o zaman Türkiye kısmen ve uluslararası politikada da kısmen ağırlığı vardı. Ne yazık ki, o dönemde askerler buna cesaret edemeyip masadan kalkmış; sonuçta da bugünkü Kuzey Irak Kürt Devleti'nin tohumları atılmıştı. Bugün ise durum çok farklıdır. Bugün Türkiye ile ilgili aklınıza gelebilecek her türlü siyasal kapışma ve ülke içerisindeki çatışmalar , “Uluslararası Güçler”in mücadelesinden dolayı ortaya çıkmaktadır. “Kuzey Irak ve Musul'un bize katılması” tezi, bazılarınca çok sıcak karşılanmakta ve heyecanlarımızı okşamaktadır. Oysa Musul'un Türkiye'ye katılmasının bir tek anlamı vardır. O da; Lozan'ın ortadan kalkmasıdır. Zaten Lozan Amerika Birleşik Devletleri tarafından hala imzalanmamıştır ve tanınmamıştır. Bu konu neden bizim ders kitaplarımızda hiç yer almamaktadır? Bizim masonik ve münafık Türk medyası neden bu konuyu hiç tartışmamaktadır? Eğer biz Musul'u alırsak, bir anlamda üniter yapımız değiştirilmiş olacaktır. Böylece; biz Lozan'ın lağvı anlamında, Musul ve Kerkük dahil Kuzey Irak’ın, Türkiye'ye katılmasına razı olursak, Lozan ortadan kalkmış sayılacağından; belki bir 10 yıl içerisinde bizdeki Kürt bölgelerini de içine alacak şekilde bir parçalanmanın da önü açılacaktır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin Misak-ı Milli sınırlarında herhangi bir değişikliğin yaşanması, Lozan'ın geçersiz sayılması sonucunu doğuracaktır. Lozan geçersiz olursa, ilk etapta bu bir büyüme gibi görünse de, daha sonraki süreçte Türkiye'nin farklı federasyonlara ve sınırlara ayrılmasına, bu konudaki siyasi dayatmalara da fırsat tanınacaktır. Bugün Türkiye'nin bölünmesini engelleyen en önemli şey Lozan'dır. Lozan, Türkiye'nin varlığı ve bütünlüğünün yegane teminatıdır ve Amerika dışında, bütün devletlerin, uluslararası platformda “siyaseten mutabakatla” kabul edilmiş bir anlaşmadır. İlk anda bize çok sıcak gelen bu Kuzey Irak “ilhakı”, aslında Türkiye'nin parçalanmasının pratik ve en etkili adımıdır.[1]
Erbakan Hoca’yla SP Kurmaylarının Farklı Yaklaşımı; 54. T.C Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın Altınoluk’taki Cuma sonrası selamlaşma sohbetinde (7 Ağustos 2009) bir gazetecinin “Kürt açılımı”yla ilgili sorusuna: “Biz 72 milyon kardeşiz ve bir tek milletiz. “Kürt açılımı” gibi; ayrımcılık ve ırkçılık tohumu serpen, Milli birlik ve dirliğimizi zedeleyen söylemler talihsiz ve tehlikelidir. Bunlar dış güçlerin ve işbirlikçilerin ülke bütünlüğümüze yönelik tertip ve teşvikleri sonucu yapılan üzücü ve düşündürücü girişimlerdir” anlamındaki sözlerine karşılık, bazı SP yetkililerinin tam aksine, AKP’yi destekler mahiyette mesajlar vermesi şaşırtıcıdır. Oysa, bu tartışmanın gidişi, bu “açılım” sürecinin neticesi; “Türk milleti sorunu”nu ortaya çıkaracağı açıktır. Kürt kimliği üzerinden yürütülecek bir tartışma ve çalışmanın, “Türk kimliği” sorunuyla karşılaşılması elbette kaçınılmaz olacaktır. DTP-PKK çizgisinin tezi ve talepleri, “Türk milleti” kavramını bir üst kimlik olarak reddetmekte, onu da bir etnik kimlik olarak tescile çalışmaktadır. Başka bir deyişle, DTP ve PKK’ya göre: “eğer Türklük bir üst kimlik veya milli bir kimlikse, Kürtlük de bir üst kimlik veya milli kimlik sayılmalıdır.” DTP ve PKK, “Kürtlük üst kimlik olarak kabul edilmeyecekse, Türklük de bir etnik kimlik olarak kabul edilmelidir” iddiasındadır. “Irak, komşu değil ortağımız”mış! Başbakan Erdoğan’ın Ekim’de yapılması beklenen ziyareti öncesi Bağdat’a giden Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Irak’ı Entegre olunması gereken büyük bir ortak” olarak gördüklerini vurgulamıştır. Irak Dış işleri Bakanı Hoyşar Zebari de, Irak yönetimi ve Kuzeydeki bölgesel yönetimin terörle mücadele konusunda alınan bütün kararları tatbik edeceğini açıklamıştır. Bu tavır, önce Kuzey Irak’la Türkiye’nin Entegrasyonu’na, ardından Güneydoğu Kürdistanıyla, Kuzey Irak Kürdistanının birleşip Türkiye’den ayrılmasına giden sürecin bir devamıdır. Kore Savaşı’nda Ermeni parmağı! Bugün “Kürt açılımına” alkış tutan Ermeni aydınların bu yaklaşımı da kafa karıştırıcıdır. Maalesef Ermeniler, bilindiği gibi her fırsatta bizi bitirmeye uğraşır. Star gazetesinde yayımlanan bir haberin başlığı: “Kore’de tercüman ihaneti”. “Kore Savaşı sırasında Amerikalıların görev verdiği Ermeni tercümanların, kritik bilgileri saklayarak Türk birliğinin cephede savunmasız kalmasına ve büyük kayıplar vermesine neden olduğu ortaya çıkmıştır. Habere göre, İngilizce sıkıntı çeken Türk subaylarıyla sağlıklı irtibat için, Amerikalılar Türkçe bilen Ermeni tercümanlar tutmuşlardır. Onlarda Türk birliklerini tuzağa çekecek, kasıtlı ve yanıltıcı bilgiler aktarmışlardır. “Kürt açılımı”nın iç dinamikleri tartışılmaya açılmıştı ama dış boyutu üzerinde neden fazla durulmamıştı?. Oysa bu sürecin başlatılmasındaki zamanlama dikkat çekiyordu. Ankara’nın; Ermenistan, Kürt açılımı ve Azınlıkların dini talepleriyle ilgili çalışmaları neredeyse eşzamanlı olarak hızlanıyordu. ABD Başkanı Barack Obama’nın Ankara ziyaretiyle bunlar arasında bir paralellik gözleniyordu. Obama, seçim öncesinde taahhüt ettiği gibi ABD’nin Irak’tan aşamalı biçimde çekileceğini açıklamıştı. Başkan Obama Ankara ziyaretinde TBMM’de bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmada Ankara’ya talimat gibi üç tavsiyesi vardı: 1 - Ermenistan’la sorunları halledin. 2 - Kürt sorununa çözüm üretin. 3 - Heybeliada Ruhban Okulu’na izin verin. Ankara bu üç konuyu hemen gündeme taşıdı ve hızla girişimlerde bulundu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün öne aldığı Ermenistan’la ilişkileri normalleştirme çalışmaları, Heybeliada Ruhban Okulu tartışmaları ve Kürt açılımı gündemin ilk üç sırasına oturtuldu. Başbakan Tayyip Erdoğan ise yerel seçim öncesinde Güneydoğu’da kullandığı sahte milliyetçi söylemden hızla uzaklaşıp ‘Görüşmem’ dediği DTP Lideri ve PKK temsilcisi Ahmet Türk’le buluştu. Bütün bunların Milli ve yerli değil, dış destekli projeler olduğu sırıtıyordu.
Abdullah Öcalan’ın avukatı ve “Asrın Hukuk Bürosu” elemanı Ömer Güneş’in şu önerileri, Başbakan Recep Erdoğan’ın ve AKP’li Dengir Mir Mehmet Fırat’ın projelerinin ilham kaynağı oluyordu: 1- “Hasan Cemal Formülü” gerekliymiş: “İlk adım olarak ellerin tetikten çekilmesi ve İttihatçı mason sabataist Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal’in de dikkat çektiği “potansiyel çatışmacıların birbirlerinin karşısına çıkmayacak bir biçimde mevzilenmeleri” fazlasıyla önem arz etmektedir.” Yani TSK ile PKK iki ayrı devletin silahlı gücü sayılıp, karşılıklı ateşkes sağlanmalı!?. 2- Öcalan “Birleştiren Fenomen” olabilirmiş: PKK ve Kürtler üzerindeki etkisi zaten objektif olarak Öcalan’ı tartışmaların odağına taşımaktadır. Türkiye toplumunun Öcalan algısı şimdiye kadar “bölen fenomen” olmuştur. Ancak, barışa sunacağı katkıyla birlikte bu algı “birleştiren fenomen”e de dönüşebilir. Koşulları itibariyle çok ağır tecrit koşullarında bulunmasına rağmen, 10 yıldır barışın sağlanmasına dönük çaba içerisinde olmuştur. Dolayısıyla bu çabalar göz ardı edilmeden barışa katkı yapabileceği koşullar kendisine sağlanmalıdır.” 3- “Korsika Örneği” geçerliymiş: “Anayasada etnik aidiyet vurgusu yerine, devletin tüm etnisitelere eşit mesafede olması, devletin nötr kalması daha çok önemsenmelidir. Anayasa, sadece Türklerin ve Kürtlerin değil, bütün kültürlerin kendisini ifade etmesine cevaz vermelidir.” Yani “Türk Milleti” kavramı tarihe karışmalı! 4- Kuzey Irak bölgeyi zenginleştirirmiş: Bölgenin, Batı bölgeleriyle eşitsizliğinin giderilmesi için pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. Zaten, Irak Kürdistan bölgesinde ortaya çıkan katma değerin bölge üzerinden Türkiye’ye kanalize edilmesi de bölgeye ekonomik anlamda önemli katkıları olacaktır. Ayrıca, Kürtlerin kendi kimlikleriyle siyaset yapabilmeleri, âdemimerkeziyetçiliğe geçilerek, yerel yönetimlere yetki devirlerinin sağlanması da gerekir.”[2] Yani Irak’ın ve Kürdistanın hamiliğini Türkiye yapmalı, böylece Büyük İsrail, BOP eş başkanı olan Recep Erdoğan’a kurdurulmalı! Şimdi yanıtı bulunması gereken soru şudur: Türk Milleti ve Türkiye tarihe mi karışıyordu? ABD “Kürt Açılımı”nın Mimarı mı? “ABD'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, Baykal'a bir ziyaret yapmıştı... Ama üzerinde pek durulmamıştı... ABD elçisi neden CHP'nin kapısını çalmıştı? Jefferey "ABD'nin görüşlerini aktardım" diye açıklamıştı... Ardından Baykal partisinin grup toplantısında bir konuşma yapmış ve özetle "ABD çekilirken ardında istikrarlı bir Irak bırakmak istiyor."buyurmuşlardı. Aslında bu söz her şeyi anlatmaktaydı... Sıralarsak;
MHP halkın havasını indirme rolündedir. Bu nedenle CHP kilit partidir. Çünkü ancak CHP gelişmenin içine katılırsa, parlamento ağırlığı meydana gelecek ve böylece hükümet daha rahat hareket edecektir. Bu nedenle ABD'nin Irak'taki çıkarı, Türkiye'nin geliştireceği "açılım" ya da "çözüm programı"yla doğrudan ilişkilidir... Evet bütün bunları alt alta sıralayınca ABD elçisinin Baykal'ı ziyaretindeki amaç ortaya çıkmaktadır...” diyen Fatih Çekirge, Kürt açılımında, yani Türkiye Kürdistanının kurulmasında, CHP’nin AKP’ye destek vermesi gerektiğini, zaten bu talimatın ABD büyükelçisince kendisine iletildiğini; Amerika ve İsrail’in bölgedeki çıkarlarını korumanın kutsal(!) ve kaçınılmaz bir görev gibi görülmesini öğütleyerek, Hürriyet’in Yahudi havariliğini bir kez daha ispatlıyordu. Kürt Açılımı Neyin Diyeti Olmaktaydı? Ruhsar Şenoğlu’nun şu saptamaları önemli ve anlamlıydı: Türkiye 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana en şiddetlim krizini yaşamaktaydı. 18 milyar dolarlık “kaynağı belirsiz para” olmasaydı, Türkiye’de ne ekonomi kalırdı, ne AKP iktidarı!”. Ekonomist ve siyasetçiler konuyla ilgili ayrıntılarda farklı tartışma yürütüyorlar ama yukarıdaki saptamada birleşiyorlardı. Bu, 18 milyar doların 12-13 milyar doları “kaynağı belirsiz” kara paraydı! Bütün bunların üzerine, 27 Temmuz - 5 Ağustos günlerinde, Borsa’yı yüzde 110 şişiren bir manipülasyon yaşandı. Para, doğrudan banka-holding hisselerine akmıştı. Ergenekon konusunda çeşitli defalar “hukuk içerisinde hareket edilmesini” isteyen “büyük sermayenin” kasasına “Sus Payı”ydı!.. Bu kara paranın doğrudan doğruya Obama’nın emriyle, CIA bağlantılı spekülatörler marifetiyle ve çeşitli kanallar üzerinden Türkiye’ye yönlendirildiği ortaya çıkmıştı. Piyasasın paraya doyurulması, 29 Mart yerel seçimleri öncesinde Tayyip iktidarıyla Fetullahçılar arasında kurulan mutabakatın bir parçasıydı. “Kürt Açılımı”ndan önce Tayyip ile Gül arasındaki buzlar da eritilmeye çalışılmıştı.
ABD Patron, APO Taşeron, Erdoğan Piyon Konumundaydı! Zira “Kürt Açılımı” Abdullah Gül’ün ABD’yle imzaladığı söylenen “iki sayfa dokuz maddelik” gizli anlaşması içinde önemli bir yer tutmaktaydı. Gül’ün Sedat Sertoğlu ile röportajında itiraf ettiği, 2 Nisan 2003 günkü Vatan gazetesinde yayımlanan gizli anlaşmanın ilgili maddeleri şunlardı: 5.Madde: Kukla devlet Türkiye tarafından resmen tanınacak. 6.Madde: PKK’ya af çıkarılacak ve PKK yasallaştırılacak. 7.Madde: Güneydoğu belediyelerine özerklik sağlanacak ve Türkiye adım adım federasyonlara ayrılacak. Eşkıya Başı Apo: “Kürt Toplumu Ana Dilinde Eğitimini Ve Öz Savunmasını Yapacak, Özel Savunma Gücünü Oluşturacak” diyordu!? Devlet ve Demokratik Kürt Ulusu: Benim çözüm modelim şudur: Devlet olacak, diğer tarafta da demokratik Kürt ulusu olacak. Kürtler devletin varlığını tanıyacak, kabul edecek. Devlet de Kürtlerin demokratik ulus olma hakkını kabul edecek. Böylece orta bir yerde buluşacak, uzlaşacaklar. Sonra devlet isterse yine her yerde bayrağı olacak, isterse her yere hizmet götürecek, isterse her yerde Türkçe öğretecek. Kürtlerin Meclisi ve Öz Savunma Gücü Olmalıdır: Kürtlerin her alanda örgütlenmesinin önü açılacak, Kürtler demokratik bir ulus olarak varlık kazanacak. Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütlenmelerini, meclisini, belediyelerini yapabilirse kendisi yapacak, kuracak. Hatta kendi öz savunması bile olacak. Kendi ihtilaflarını çözecek bir savunma gücü olacak. Kürtler, kendini demokratik bir şekilde örgütleyecek, savunacak. Bu süreçte önümün açılması için, bunu hep beraber yürütebilmemiz için koşullarımın düzeltilmesi lazım. Türkler ve Kürtler Yan Yana Bulunmalıdır: Her şey tepeden tırnağa değişmek durumunda. Toplumun yeniden yapılandırılmasından, en küçük hücresine kadar değişimden, demokratik toplumdan bahsediyorum. Anadilde eğitimden, kültürden bahsediyorlar. Benim çözümümde Türkler de Kürtler de kendi dillerini, kültürlerini, tarzlarını ortaya koyacaklar, ikisi de yan yana olacak. Toplum kendi demokratik işleyişini, öz yönetimini, eğitimini, hatta öz savunmasını yapılandıracak. Devlet buna engel olmayacak. Gülen’le Yaklaşımlar ve Ortak Çalışmalar Olması Doğaldır: Fethullah Hoca’yı takip ediyorum, okuyorum. Olumsuz değerlendirmiyorum. Kürdistan’da okulları cemaatleri var, örgütlüler. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir. Eski Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök, Abdullah Öcalan’la aynı şeyleri savunuyordu! ‘Bir Soru Üzerine: Anayasa’nın 66. maddesinde bir tanım var. Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türk’tür, diyor. Bu maddenin değişmesi gerektiğini savunanlar var. Siz ne diyorsunuz? - “Atatürk’ün söylediği bir söz vardır. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına, Türk milleti denir. Böyle bir tarif yapar. Ne Mutlu Türküm diyene sözünden de anlaşıldığı gibi Türk bir genel “sıfat kelime” olarak ifade edilmiştir. Türk kelimesi etnik kökeni ifade amacıyla değil, bir genelleme yaparak, kimseye bir ayrıcalık atfetmeksizin bütün Türkiye vatandaşlarını kastederek kullanılmıştır. Kelimenin lafzını değil anlamını, manasını dikkate almak lazım. Anlamında halk ikna edilmelidir. Bu kelime kullanılıyor ama anlamı budur denmelidir. Devlete isim verme konusunda birçok ülke kendilerine göre çözümler bulmuştur. Mesela Osmanlı demiş, Selçuklu demiş, Amerikalı demiş. Genellikle çok etnisiteli ülkeler etnik referans vermekten bazen çekinmişlerdir. Hatta tarafsız olsun diye başka uluslardan kral ödünç alanlara bile rastlamak mümkündür. Ama hepsi şöyle veya böyle bir çözüm bulmuştur. Biz de çözüm bulmalıyız. Bunları ifade ederken Türkiye’nin adını değiştirmeyi teklif ettiğim sanılmasın. Esasen bunu düşünen ve ifade edene rastlamadım. Amacım çözüm yollarının çeşitli olabileceğine dikkat çekmektir. Birçok akıllı insan vardır Türkiye’de. Oturup bunu konuşacaklar, bir çözüm önerecektirler. Ama dediğim gibi çözüm geniş bir katılımcılıkla olmalı, dayatma, başlamadan bitirme olmamalıdır. Çözüme ulaşmada bütün taraflara rol ve sorumluluk düşüyor.”[3] Diyerek kürt açılımına destek veriyordu.
“Amerikan Gladyosunun Türkiye Ayağı!” Bütün bu Ergenekon senaryolarının ve “Kürt Açılımının” mimarı Siyonist Yahudilerin güdümündeki Amerikan Gladyosu olmaktaydı. Ankara’da, Amerikan Büyükelçiliği’nde oturuyorlar, her şeyi oradan yönetiyorlardı. Türk-Amerikan savunma işbirliği anlaşması gereği Türkiye’de bulunan ve ODC (Office of Defence Cooperation) adı verilen birim Gladyo’nun faaliyetlerine perdelik yapmaktaydı. ABD Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’nin ise “Stay Behind”ın (Süper NATO), bir başka deyişler Amerikan Gladyosunun önemli isimlerinden biri olarak tanınmıştı. Bu nitelikte birinin Ankara’ya büyükelçi atanması, o dönem “Amerikan yönetiminin Türkiye’de daha saldırgan bir politika izleyeceği” yorumlarına yol açmıştı. Brüksel Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin “Türkiye” başlıklı bölümünden; “Presidency Conclusions” yani kesinleşmiş BAŞKANLIK kararı… Yani Ortadoğu’da tek merkezli yeni bir devlete doğru yaklaşılmaktaydı. Madde.23’te: “…müzakerelerin yalnız Türkiye’yle değil, diğer devletlerle de yapılabileceğini… Müzakereler sırasında Türkiye birkaç devlete bölünürse veya güneydoğu bölgesinde bir Kürt devleti kurulursa, yeni bir karara gerek olmaksızın onlarla da müzakere yapılacağına ….” Kayıtları yer almaktaydı. Bu tek madde bile; bazılarını hala uyandırmıyorsa, onlar ya ahmaktı veya bile bile hıyanete ortaklıktı. Seyredince mide bulandıran bir riyakarlıkla; Recep Başbakan’ın Meclis Grup toplantısında hamasi nutuklarla yürek dağlaması(!..) Başta Bülent Arınç ve diğer, Milli Birliğimize duyarsız Milletvekillerinin duygulanıp ağlaması… Saman TV, Kanal 7 ve diğer yandaş yağcıların bu samimiyetsizliği sırıtan gözyaşlarını döne döne ekrana taşıyıp aktarması, bize Fetullah Gülen’i hatırlatmıştı. O da bir zamanlar salya-sümük çok ağlamıştı ama sonunda kaçıp Amerika’ya ve Siyonist tanrısına sığınmak zorunda kalmıştı… Üstelik artık ağlamayı da bırakmıştı. Acaba Milletin maddi ve manevi sorunları mı halledilip aşılmıştı, yoksa Yahova’ya kavuşunca vuslata mı ulaşmıştı?!. [1] Odatv.com, Erhan Göksel [2] Milliyet / 12 Ağustos / sh.16 [3] Milliyet / 17 08 2009 / Fikret Bila 8月13日 TÜRKİYE E-DEVLETTE SINIFTA KALDI.Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan e-devlet indeksine göre Türkiye'nin dünyada 76. sırada olduğu belirtildi.
Başbakanlık tarafından e-devlet ve bilgi toplumu yasa taslağı görüş almak için ilgili kurumlar ve sivil toplum kuruluşlarına gönderildi. Hazırlanan kanun taslağında, iyi yönetişim kavramının temel bileşenleri arasında, hesap verebilirlik, şeffaflık, vatandaş odaklılık, kamuda karar alma ve hizmet sunma aşamalarında vatandaşların katılımının sağlanması gibi temel kavramların yer aldığı, bu kavramların hayata geçirilmesinde e-devlet yaklaşımı, bilgi ve iletişim teknolojilerinin kamu hizmetlerinin sunumunda etkin bir araç olarak kullanımının önemli olduğuna işaret edildi. Türkiye, 2008 yılı Birleşmiş Milletler e-devlet hazırlık indeksine göre e-devlet hizmetleri göstergeleri açısından 192 ülke arasında 2005 yılında 60. sıradayken, 2008 yılında 76. sıraya geriledi. "The Economist Intelligence Unit" tarafından Mayıs 2008'de yapılan araştırmada da, Türkiye'nin e-devlet hizmetleri gelişmişlik sıralamasında 43. sırada gözüktüğü, her iki çalışmada Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, Malezya, Güney Afrika, Bermuda, Estonya, Şili, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin Türkiye'nin önünde yer aldığı belirtildi. Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Türkiye Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı'ndaki e-devlet hizmetlerine yönelik 74 eylemden dört adedinin hayata geçirildiği ifade edildi. Eylem planında öngörülen eylemlerin büyük bir kısmının, e-devlet koordinasyonunun tek elden yürütülememesi ve mevzuattaki yetersizlikten dolayı etkin bir şekilde yerine getirilemediği kaydedildi. Dünyanın gelişmiş bir çok ülkesinde e-devlet projelerinin ülkenin başkanı ve başbakanına bağlı olduğu, hızlı karar alma imkanlarına sahip olduğu açıklandı. Ülkelerin e-devlet projesinde başarılı olmasının, yürütme ve organizasyon işini ve bilgi toplumuna dönüşüm politikalarının oluşturulmasını tek elden ve en üst idari seviyeden yönlendirmesinden kaynaklandığına vurgu yapıldı. Türkiye'nin e-devlet hizmetlerinin sunulmasında örnek bir ülke haline gelmesi için imkanların mevcut olduğu belirtildi. Türkiye'de e-devlet projesinin başarılı olmamasında, bilginin kurumlar arasında yeterince paylaşılamaması, e-devlet kapısının hizmet sayısının yeterince arttırılamaması, kamuda olmak üzere toplumdaki zihniyet dönüşümünün arzulanan ölçüde sağlanamaması, vatandaşın hayatının kolaylaştırılması bağlamında bilişim sistemlerinden yeterince yararlanılamaması, e-devlet projelerinin istenen seviyede hızlandırılamaması, kurumlar arası işbirliğinin istenen seviyeye çıkarılamaması ve e-dönüşümün kalıcı sahibinin tek elden idari bir yönetim sağlanacak şekilde belirlenememesinin etkili olduğu ifade edildi. MİLLİGAZETE 8月7日 70 BİN TOHUM GEN BANKASINDA KORUMAYA ALINDI.Türkiye'de toplam 70 bin çeşit tohumun gen bankasında korumaya alındığı bildirildi. Ziraat Mühendisleri Odası Aksaray Şube Başkanı Doğan İpek, ziraat odası olarak bu çalışmayı önemli bulduklarını ve her türlü desteği verdiklerini ifade etti. Aksaray Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr Alptekin Karagöz, dünyada yaşanan iklim değişikliğine paralel olarak kuraklığa dayanıklı bitkilerin de önemli hale geldiğini ifade ederek, ''Dünyada kuraklığa doğru bir gidiş var ve Tuz Gölü Havzası'ndaki kuraklığa dayanıklı bitkiler gelecekte çok önemli hale gelecek'' dedi. -70 BİN TOHUM GEN BANKASINDA- Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü Yem Bitkileri ve Çayır Mera Şube Şefi Dr. Hüseyin Özpınar ise, Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsünün tüm Türkiye'de araştırma yaptığını vurguladı. Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsünün 1964 yılından beri Tarım Bakanlığına bağlı olarak tohumları araştırdığını ve gen bankasında korumaya aldığını belirten Özpınar, şunları kaydetti: ''Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsünde 60 bin, Ankara'daki Tarla Bitki Merkez Araştırma Enstitüsünde 10 bin, toplamda 70 bin çeşit tohum gen bankasında korumaya alındı. Korumaya alınan tohumlar daha sonra Türkiye'nin dört bir yanındaki araştırma enstitülerinde ıslah çalışmasından geçip tuzluluğa, kuraklılığa, hastalığa daha dayanıklı yüksek verimli bitki çeşitleri üretilerek çiftçiye dağıtılacak. Bu sistem içerisinde bugüne kadar Türk tarımına kazandırılan yüzlerce çeşit bulunuyor. Şu anda bitki genetik bankası altında çalışan 11 grup Türkiye'nin bitki topluluğunu araştırıyor. Örneğin yem bitkisi, serin iklim tahılları, tıbbi bitkiler, kokulu bitkiler, süs bitkileri gibi araştırma yapan her grup, kendi alanında araştırmasını sürdürüyor.'' -TUZA DAYANIKLI BUĞDAYGİLLER BULUNDU- Tuz Gölü Havzası içerisindeki Aksaray'da kuraklılığa ve tuzluluğa dayanıklı yem bitkileri ile aynı zamanda çiftçilerin elinde bulunan atadan kalan yerel bitki çeşitlerini topladıklarını anlatan Özpınar, ''fiğ, mercimek, bezelye gibi çeşitlere ek olarak doğadaki marjinal bitkileri de toplamaktayız ve Tuz Gölü çevresinde tuza dayanıklı buğdaygil bitkileri bulduk'' dedi. Özpınar, Ankara'da temeli atılan gen bankası merkezinde de 250 bin çeşit tohum örneğinin muhafaza edilmesinin planlandığını sözlerine ekledi. veteknoloji 7月30日 AKP'DEN MUHAFAZARKARLARA SUS PAYI.Ermeni çetelerinin karargâhı Akdamar Kilisesi’ni vergilerimizle onarmaları yetmiyormuş gibi şimdi de ibadete açıp, tepesine haç dikmenin yolunu hazırlıyorlar. Demem o ki, aynen “AB’ye girecek-miş”teki gibi, sadece “şeriatı getirecek” “miş” gibi yapıp, hem “laiklik” tahrikiyle siyasi rant elde etme, hem de muhafazakar kitleleri o “ana projeler” tamamlanana kadar kontrolde tutma siyaseti izleniyor. Biliyorum ben yazmaktan, siz okumaktan yoruldunuz. Ama görüyorsunuz, PKK’yla masaya oturmaktan, “Kürdistan”ın tanınmasına, ABD destekli David L. Phillips, eski CIA görevlisi Henry Barkey ve TESEV planları, “bizim çözümümüz” denilerek, yutturulmaya başlandı. Ne dediysek o, -İsteyen PKK’lıların Irak’ta kalması, sözde lider kadrosunun Avrupa’ya gönderilmesi, silahların ABD’li subaylara teslimi vs- yandaş medya tarafından sırayla bir gündeme zerk ediliyor. Son olarak, Erdoğan’ın “Kürt açılımlarına değil, bu açılımların ülkeyi böleceği gerçeğinin, uyumaya devam eden milletin kafasına dank ettirecek kadar açık konuşulmasına kızdığı” için ‘kelle’ uyarısında bulunduğunu söyledik. 3-4 gün sonra Erdoğan, partisinin grup toplantısında, “Açılımlar sürecek. ‘Söz ola kese başı’nı Doğu ve Güneydoğu’da söylenecek bir sözün, diğer bölgelerdeki yansımasının farklı olabileceğine işaret etmek için kullandım” izahını yaptı. Aslında “Kürt açılımlarının” büyük bir faydası oldu, özellikle Gül ve Erdoğan’ın, “yazılmaması” kayıtlı özel sohbetlerinin baş konuğu medya mensupları peş peşe, “Ergenekon davası sayesinde, Kürt açılımlarının önünün açıldığı” itirafında bulundular. Bu, Ergenekon’un “Kürdistan” projesine karşı çıkacak kişi ve kuruluşları bertaraf için icat edildiği iddiamızın da teyit ve ilanıdır.
Hadi ulusalcı-milli güçleri ve TSK’yı böyle bertaraf ettiler. İyi ama muhafazakâr kesimin “PKK’yla anlaşma ve Kürdistan” projelerini desteklediğini mi zannediyorlar? Çantada keklik görmüyorlar ki, “Kürt açılımlarıyla” eş zamanlı, bu cenaha yönelik atağa kalktılar.
YÖK’ün üniversite katsayılarını düzenleyip, İmam-Hatiplilerin “önünü açması” ilk adım. Öncelikle belli bir kesimde yeniden “Laiklik elden gidiyor. Şeriat geliyor!..” korkusunu hortlattığı için AKP’ye artı bir getirisi oldu. Yeter ki, yolsuzluk, yoksulluk, ama illa da “ülkeyi bölme” projeleri konuşulmasın!..Hele katsayı projesinin öncüsü TÜSİAD’ın düşürüldüğü hal, her tarafı mennun etmeye yönelik o tırsık yazılı açıklamanın bile Mustafa Koç tarafından düzeltilmesi, AKP’ye yeter de artar!..Ama asıl hedef, ”Müslüman Cumhurbaşkanı, Müslüman parti” zannıyla AKP’yi destekleyenlerin yanı sıra, Milli Görüş, BBP, hatta MHP’liler. Baksanıza nasıl da “mağduriyet giderildi” diye seviniyor, iktidarı kutluyorlar. Bir süre için bile olsa ülkenin temel sorunları, bu cenahın da gündeminden düştü, yani yine AKP kazandı!...En önemlisi, “Bunca yıldır iktidardalar, Batı’nın bütün isteklerini yaptılar, ama bizim tek bir sorunumuzu çözmediler” diye düşünen tabanla, yeniden “güven tazelendi”, yeni beklentiler yaratılarak, yeni bir avans alındı.
İmam-Hatip meselesi ve devamı gelecek “dini açılımlar” için tarafların hiçbiri “kaybediyoruz-kazanıyoruz” sendromuna girmesin, zira topyekûn kaybediyoruz. Neyi mi; Türkiye’yi!..
Öncelikle “Laiklik gidiyor” cephesi telaşlanmasın. Zira “kalmayan” şey gitmez!..Görünürdeki ölçü “türban” olduğuna göre bundan başlayalım. Devletin her kademesi “türbanlı” erkeklerle dolu…TSK dışında “hizmet özelleştirmesi” adı altında her kurumda işler özel firmalara devredildi, firmaların çalıştırdığı personeli AKP’liler belirliyor ve nedense çalıştırılan hanımların büyük bölümü “türbanlı”…Aslında Anayasa Mahkemesi, “AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağıdır” kararını verdiği gün bu iş bitti. Şimdi tüy dikme sürecindeyiz. İmam-Hatip sadece ilk adımdı. Arkası var!..
Mesela YÖK Başkanvekili’nin, “Dini eğitimi cemaatler versin” açıklamasının, Ruhban Okulu’nun açılması kampanyasına denk getirildiğini fark ettiniz mi? Ruhban Okulu’nu açtıkları gün emin olun, “Hıristiyan’a tanınan hak Müslüman’dan esirgenecek değil ya” denilerek, din eğitimi özelleştirilecek, camiiler bile cemaat-tarikatlara göre ayrılacak.
Mesela, “Kürt açılımlarına” paralel, YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması gündeme getirilecektir. İzninizle bu konuda bir parantez açıp, (özellikle de 28 Şubat sürecinde Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol’un maruz bırakıldığı haksızlıklar yüzünden) son derece hassas olan milliyetçi-muhafazakar okurlara bir iki kelâm etmek istiyorum.
TSK bir siyasi parti, dernek veya örgüt değil, tamamen disiplin üzerine kurulu bir teşkilat. O yüzden de TSK düşmanı Batı’nın yargı organı AİHM’in Büyük Divanı bile, YAŞ kararlarına yargı yolunun kapalı tutulmasını onaylamıştır. Evet muhakkak haksızlığa uğrayanlar vardır, bunların bir şekilde giderilmesi, kararların daha titiz incelemelerden sonra alınması talep edilebilir, ama “tüm YAŞ kararları yargı denetimine tabi olsun” demek, o disiplin mekanizmasının alt-üst edilmesi, bugün birçok kurumda yaşandığı gibi, başka tür bir ast-üstlük mekanizmasının oluşması demektir. Bundan önce, şunu soralım; Demokrasinin temeli siyasi partilerde demokrasi var mı, Genel Başkanın kararları yargıya götürülüp, netice alınabiliyor mu? İşte en canlı örneği, MHP’de son yaşananlar!..Parantezi kapatıp, devam ediyorum.
Yine “Kürt açılımları” veya bunun ardından sırasını bekleyen Kıbrıs ya da Ermeni açılımları için belki 8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamasından vazgeçilip, 5+3’e geçilmesi dahi söz konusu olacaktır.
Bunları nereden mi çıkarıyorum? Hatırlar mısınız, çok değil Aralık 2007’de bir “kelle” uyarısı da YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’a yapılmıştı. Neydi o uyarı, Özcan’ın ağzından kaçırdığına göre, hem Gül, hem Erdoğan, “Aman hocam, bir şey söylersin ipimizi çekerler” demişti. Türbanı gündeme getirmek için 5 yıl “sabreden” Erdoğan, acaba YÖK’te 1.5 yıl geçmeden niye düğmeye bastı? Seçim hazırlığı olabilir mi? Veya sonradan “teşekkür” etse bile acaba katsayı operasyonundan haberdar mıydı? YÖK Başkanı’nın, Gül’e, Erdoğan’dan daha yakın durduğu, epeyce “ortak dostlarının” bulunduğu, operasyondan bir gün önce yaptığı iki atamayla YÖK dengelerini değiştirenin de Gül olduğu malum ya, ondan bu şüpheye düştüm. Her neyse, “Dini açılımlarda kim düğmeye bastı”dan ziyade, “Neden şimdi”si önemli. Doğru, o faili hala meçhul “kağıt parçası” çok şeyi yıktı, artık hiçbir şey eskisi gibi değil, açıkçası TSK engeli ortadan kalkmış gözüküyor.
Ancak ben yine de Gül ve Erdoğan’ın, “Tamam, zamanı geldi, artık kendi gündemimize geçebiliriz” düşüncesiyle harekete geçtiğine, yani birilerinin iddia ettiği gibi “şeriat” peşinde olduğuna inanmıyorum. Niye mi? AB-ABD kızdığı için Cuma hutbelerinde, “En yüce din İslam’dır” ayetinin okunmasını yasaklayanların, yine onların isteği üzerine TCK’dan zina suçunu çıkaranların, misyonerliğin önünü açanların, azınlık vakıflarına sınırsız mal-mülk edinme hakkı tanıyanların, yurdun her bir yanında kilise açıp, apartman kiliselerini legalleştirenlerin “şeriat” gibi bir hedefi olamayacağından!..Baksanıza, Ermeni çetelerinin karargâhı Akdamar Kilisesi’ni vergilerimizle onarmaları yetmiyormuş gibi şimdi de ibadete açıp, tepesine haç dikmenin yolunu hazırlıyorlar. Demem o ki, aynen “AB’ye girecek-miş”teki gibi, sadece “şeriatı getirecek” “miş” gibi yapıp, hem “laiklik” tahrikiyle siyasi rant elde etme, hem de muhafazakar kitleleri o “ana projeler” tamamlanana kadar kontrolde tutma siyaseti izleniyor.
O “ana projeler” için ne ocaklar yıkıldı, kimler ne ihaleler veya tehditlerle susturuldu, susturuluyor!..Ama dedik ya, başkaları da var. Mesela AKP içindeki milliyetçi veya Milli Görüşçüler, bir Erbakan Hoca, Numan Kurtulmuş, Haydar Baş, tek kişilik muhalefet ordusu Mehmet Şevket Eygi ya da milli cemaatler, acaba Türkiye’nin bölünmesini, “Kürdistan”ın kurulmasını, Ermeni soykırımı iftirasının tanınmasını, Patriğin ekümenliğinin tanınmasını, Kıbrıs ve Ege’den vazgeçilmesini ister mi? Evet, rejimle sorunları olsa bile, onların nazarındaki Türkiye hiç de “gavur malı, fethi vacip” bir ülke değil.
Peki bu engeller bertaraf edilmeyecek mi? Gördüğüm, onlara da “sus payı” için “Silivri” değil, ama “dini açılımlar” programı uygulanacak!..Tutar mı?..Yaşayıp, göreceğiz. 7月10日 MİT TASFİYE Mİ EDİLİYOR.Milli İstihbarat Teşkilatının sadece dış görevler üstlenmesi ve yurt içinde istihbarat faaliyetini tümüyle Emniyete veya bir başka kuruma bırakması gibi düşünceler bir süredir dillendirilmektedir. Müsteşarlığın kurulması suretiyle bu düşünce hayata geçecek midir bilinmemekte ancak MİT ’nın bu olaya bakışı bilinmektedir:“Türkiye'de iç ve dış tehditlere bir bütün olarak yaklaşılması zorunludur."
Milli İstihbarat Teşkilatı’ nın asli vazifesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ülkesi ve milleti ile bütünlüğüne, varlığına, bağımsızlığına ve güvenliğine, anayasal düzenine ve milli gücünü meydana getiren bütün unsurlarına karşı içten ve dıştan yöneltilen mevcut ve muhtemel faaliyetler hakkında milli güvenlik istihbaratını Devlet çapında oluşturmaktır. Elde edilen istihbaratı Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ile gerekli kuruluşlara ulaştırmanın yanında Milli İstihbarat Teşkilatı Ülkemize yönelik olarak yürütülen istihbarat faaliyetlerine karşı koymakla da görevlidir. 2937 sayılı yasa ile doğrudan Başbakan’a bağlı olan teşkilatın görev, yetki ve sorumlulukları aşikârdır. İçişleri Bakanlığı, terörle mücadele eden kurum ve kuruluşlarla koordinasyon sorunlarının yaşandığı, bu sorunların alınan kararların uygulanmasında zaafıyete sebep, verimli ve sonuç alıcı çalışmalara da engel olduğu gerekçesi ile “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” adı ile yeni bir kurum oluşturulmasına karar vermiştir. Karar neticesinde “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı” İçişleri Bakanlığınca hazırlanmış ve geçtiğimiz mayıs ayında Bakanlar Kurulunca alınan kararla Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edilerek ilgili komisyonlarda görüşülüp 1/704 esas numarası ile sıraya alınmıştır. Özetle, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına, yurtiçinde terörle mücadelede kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak, istihbarı bilgi derlemek, politika ve strateji oluşturmak, terör odaklarının yurtdışı bağlantılarını izlemek ve uluslar arası işbirliği çerçevesinde ortak önleyici tedbirler geliştirmek, terörle mücadelede toplum desteğini sağlamak amacıyla gerekli planlamaları yapmak gibi görevler tevdi edilmiştir. İç güvenlik hizmetlerinin bir parçası olan terörle mücadele esas itibarıyla İçişleri Bakanlığının görev ve sorumluluğu içerisinde yer almaktadır. İçişleri Bakanlığı bu görevini bağlı kuruluşları olan Jandarma Genel Komutanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı vasıtasıyla yerine getirmektedir. Tasarının kanunlaşması ile Bakanlığa bağlı dördüncü kuruluş ihdas edilmiş olacaktır. Aynı zamanda, güvenlik kuruluşları ve ilgili kurumlar arasında terörle mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamak, bu alandaki politika ve uygulamaları değerlendirmek amacıyla da İçişleri Bakanının başkanlığında Terörle Mücadele Koordinasyon Kurulu oluşturulması hazırlanan tasarıda yer almaktadır. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı bünyesinde dört ana hizmet birimi, üç danışma birimi ve bir yardımcı hizmet birimi kurulması planlanmıştır. Ana hizmet birimleri; Planlama, Koordinasyon ve Sosyal Destek Daire Başkanlığı, Araştırma-Geliştirme Daire Başkanlığı, İletişim Daire Başkanlığı ve Dış İlişkiler Daire Başkanlığıdır. Danışma birimleri; Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı, Hukuk Müşavirliği ve Müsteşarlık Müşavirleridir. Yardımcı hizmet birimi ise İnsan Kaynakları ve Destek Hizmetleri Daire Başkanlığıdır. Müsteşarlığın bu Kanunla belirlenen görevleri ifasında; bakanlıklar, kurum ve kuruluşlar ile işbirliği içerisinde çalışması, bu kapsamda Müsteşarlık tarafından istenen her türlü bilgi ve belge talebinin, ilgili bakanlık kurum ve kuruluşlar tarafından gecikmesizin yerine getirilmesi öngörülmektedir. Müsteşarlığın çalışma usul ve esasları ile disiplin ve sicil işlemlerinin Müsteşarlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Bunun yanında tasarı, güvenlik politikaları ve sosyo-ekonomik politikaların uyumlu bir şekilde yürütülmesini sağlamak üzere, illerde İl Sosyal Etüt ve Proje Müdürlüğü kurulmasını ve aynı amaçla ihtiyaç duyulan ilçelerde valiliğin teklifi ve Bakanlığın onayı ile bürolar kurulabilmesini öngörmektedir. Genel çerçevede tasarı yukarıda bahsedildiği gibidir. Ancak, tasarının kapsamında, üzerinde fazlaca durmaya değer olan, hassasiyetleri nedeni ile gündeme geldiğinde fazlaca eleştirilecek olduğu aşikâr hususlar vardır; Müsteşarlık, 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununa tabi genel bütçeli bir idare olacaktır. 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunun 24. maddesi: "örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, devletin millî güvenliği ve yüksek menfaatleri ile devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili hükümet icapları için kullanılmak üzere başbakanlık bütçesine konulan ödenektir” şeklindedir. Kanunlarla verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de örtülü ödenek konulabilir. İlgili kanun, “Örtülü ödenek, bu amaçlar dışında ve başbakanın ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz” dese de, geçmiş yıllarda ülkece edinilen kötü tecrübeler bu hususu düşündürücü kılmakta ve temkinli olmaya mecbur bırakmaktadır. İç güvenlik hizmetleri kapsamında güvenlik birimlerince yürütülen operasyonel faaliyetler Müsteşarlığın görev alanına girmeyecektir. Bu nedenle müsteşarlığın herhangi bir operasyonel görevi olmayacaktır. Operasyonel görevden mahrum bir Müsteşarlıkla söz konusu sorunların giderilmesi mümkün olmayacaktır. Operasyonel görevden mahrumiyeti, kurulması öngörülen Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığını işlevsizleştirecektir. Müsteşarlık bünyesinde, terörle mücadele alanında oluşturulacak politika ve stratejiler ile alınacak tedbirlere esas olmak üzere, ilgili birimlerden stratejik istihbaratın alınması ve değerlendirilmesi amacıyla doğrudan Müsteşara bağlı İstihbarat Değerlendirme Merkezi oluşturulacaktır. Bu çerçevede güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimleri ile Dışişleri Bakanlığınca elde edilecek stratejik bilgi ve istihbarat bu merkezde değerlendirilecek ve ilgili kurum ve kuruluşlarla paylaşılacaktır. Müsteşarlık bünyesinde, uzman kişilerden yeterli ölçüde yararlanmak maksadıyla, esnek bir personel istihdamı sistemi benimsenmiş, sözleşmeli olarak veya görevlendirme yöntemiyle personel çalıştırılması imkânı sağlanmıştır. Müsteşarlığın çalışma usul ve esasları ile disiplin ve sicil işlemlerinin Müsteşarlıkça çıkarılacak yönetmeliklerle düzenleneceği hükme bağlanmıştır. Tasarının 13. maddesi, Müsteşarlık bünyesinde sözleşmeli personel ve yabancı uzman dâhil olmak üzere uzman çalıştırılmasına ve bunların özlük haklarına ilişkin hususlar düzenlemiştir. 13. Maddenin 2. fıkrası “Ayrıca özel uzmanlık isteyen konularda kadro karşılığı olmaksızın tam gün veya kısmi gün veya belli bir konu veya proje bazında, konu veya projenin süresi ile sınırlı olmak koşuluyla sözleşmeli personel ve yabancı uzman çalıştırılabilir. Bunlara ödenecek ücret Müsteşarın teklifi üzerine Bakan onayı ile belirlenir.” İstihbarı bilgilerin toplanacağı ve paylaşılacağı bir kurumda istihdam edilecek yabancı uzmanların varlığı, Müsteşarlığın kuruluş maksadına gölge düşüreceği gibi milli güvenliğin sağlanmasında zafiyete yol açacaktır. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına ilişkin yasa tasarısı bir tarafa, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ ın müsteşarlığı tarif ederken saf ettiği ''Bu kuruluş, etkili olacak, etkili kılacağız. Bu konuda belki her şey yasa metnine geçirilmiyor. Biraz da 'çok bağlayıcı olmayalım, biraz esnek çalışalım' diye'' sözleri bile bu konuyu irdelemeyi zorunlu kılmaktadır. Terör olaylarındaki artış, terör ile yapılacak mücadelede salt silahlı gücün yeterli olmadığını açıkça göstermektedir. Terör olaylarının hiç olmadığı kadar karmaşık bir yapıya kavuştuğu günümüzde terör, siyasal, sosyolojik ve psikolojik boyutları ile değerlendirilmelidir. Toplumsal bilinç arttırılmalıdır. Üniversitelerde kürsüler kurulmalı, bilimsel çalışmalarla mücadele desteklenmelidir. Terör olaylarının değerlendirilmesi ve sebep olduğu üzücü neticelerin önüne geçilmesi bakımından yeni bir yapılanmaya gidilmesi elzemdir. Bu maksat ile Müsteşarlık bünyesinde psikolog, sosyolog ve antropolog kadrolarının ihdas edilmesi gibi kararlar oldukça isabetlidir. Lakin tasarı, gerekçeleri ve maddeleri ile bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Yukarıda üzerinde önemle durulan hususlar da dikkate alındığında yeni yapılanmanın yepyeni bir kurumun ihdası ile gerçekleştirilecek olması düşündürücüdür. Milli güvenliği sağlamak için Devlet çapında istihbarat oluşturma görevine sahip bir Milli İstihbarat Teşkilatı var iken oluşturulacak bu Müsteşarlık MİT ’da yapılacak bir tasfiyeyi (arıtma, ayıklama, temizleme, göreve son verme) düşündürmekte ve beraberindeki sorunları ortaya çıkartmaktadır. Terörle mücadele eden kurum ve kuruluşlarla koordinasyon sorunları yaşanmaktadır. Bu sorunlar alınan kararların uygulanmasında zaafıyete sebep olmakta ve verimli, sonuç alıcı çalışmalara da engel olmaktadır. Müsteşarlık gibi yeni bir kurum, bu sıkıntıları çok daha fazla arttıracak, karmaşaya ve otorite belirsizliğine yol açacaktır. Milli İstihbarat Teşkilatının sadece dış görevler üstlenmesi ve yurt içinde istihbarat faaliyetini tümüyle Emniyete veya bir başka kuruma bırakması gibi düşünceler bir süredir dillendirilmektedir. Müsteşarlığın kurulması suretiyle bu düşünce hayata geçecek midir bilinmemekte ancak MİT ’nın bu olaya bakışı bilinmektedir:“Türkiye'de iç ve dış tehditlere bir bütün olarak yaklaşılması zorunludur. Türkiye'nin jeo-stratejik konumu, bölgesel sorunlar, bölgesel ve uluslararası çıkar çatışmalarının yarattığı tehditler, siyasi-ekonomik, askeri, güvenlik sorunlarının iç içeliği, analizlerde bütünleştirici çalışmaları kaçınılmaz kılarken, haber toplama gayretlerinin yönlendirilmesinde de aynı ihtiyacı ortaya çıkarmaktadır. Diğer güvenlik kuruluşlarının görev çerçeveleriyle bağlantılı olan istihbarat çalışmalarının sınırlarının belirlenmesi ile kuruluşlar arası koordinasyon ile stratejik anlamda istihbaratın MİT bünyesinde merkezileştirilmesinin zorunluluğu farklı şeylerdir. Güvenlik istihbaratı sadece yurt içi faaliyetlerle sınırlı değildir. Önemli ölçüde yurt dışında da tehdit oluşturduğu gibi, bu tehditlere destek veren ülkelerle bağlantılı olarak, stratejik istihbarat ile de bütünleşmektedir.” Ülke istikbalinin ana unsurlarından biri de istihbaratken, Ülkemizdeki istihbarat çalışmalarının karmakarışık görüntüsünün daha kötü bir hale gelmesi noktasında ki endişeler, kurulması düşünülen Müsteşarlığa rağmen devam etmektedir. Bu yüzden konunun aceleye getirilmeden, birlik içinde ve her yönüyle analiz edilerek yeniden tartışılması ülke güvenliği açısından oldukça önemlidir. 7月7日 İLETİŞİMDE GEÇ KALINMIŞ BİR HİZMET: BİLGİ FREKANS PLANI HAZIRLANACAK.Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun (BTK) Spektrum Yönetimi Yönetmeliği'yle milli frekans planı hazırlanacak. Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmeliğe göre, TSK ile RTÜK, plan çerçevesinde BTK'nın tahsis ettiği bantlarda frekans planlaması yapacak ve uygulayacak. Telsiz frekans tahsisi ve tescili işlemlerini yapacak olan BTK, komşu ülke sistemlerinden kaynaklanan zararlı elektromanyetik girişim durumunda çözüme yönelik faaliyetleri de yürütecek. Telsiz cihaz/sistemi kurmak ve işletmek isteyenlerin frekans tahsis işlemlerini de BTK'ya yaptırmaları gerekecek. ASELSAN DENİZALTISINDA SONA GELİNDİ.Aselsan Elektronik Sanayi ve Ticaret A.Ş, Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile Alman ortak girişim grubu ile sözleşme görüşmelerinin devam ettiğini duyurdu. Aselsan'dan Kamuyu Aydınlatma Platformuna (KAP) yapılan açıklamada, Savunma Sanayii Müsteşarlığı ile Alman HDW ve MFI ortak girişimi arasında dün imzalanan denizaltı projesi kapsamında, ortak girişim grubu ile sözleşme görüşmelerinin devam ettiği belirtilerek, Aselsan'ın payının 110 milyon avro olmasının beklendiği kaydedildi. RESMİ İŞLEMLERDE BÜYÜK KOLAYLIK.Devlet kapısında istenen 420 çeşit belge işlemden kalkarken, sabıka kaydı kuyrukları da bitiyor.
Hükümet, vatandaşın kamu iş ve işlemlerinde karşılaştığı bürokrasi çilesinden kurtulması için düğmeye bastı. 215 hizmette noter onayı zorunluluğu kalkarken, sabıka kaydının internetten alınması kolaylığı da geldi. Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bürokrasiyi kolaylaştıracak düzenlemele imza attı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek tarafından açıklanan düzenlemelere göre, bürokrasinin azaltılması ve işlemlerin basitleştirilmesi başlığı altında 170 yönetmelikte değişiklik yapıldı. 420 belge işlemden kaldırıldı. 215 hizmette de noter onayı zorunluluğu kalktı. 46 yetki merkezden taşraya, 26 yetki de valilik ve bölge müdürlüklerinden alt kademelere devredildi. Böylece birçok işlem Ankara'ya gitmeden çözülecek. Yılda vatandaştan 15 milyon adet sabıka kaydı istenirken ve adli sicil bürolarında bu işlem uzun kuyruklar oluştururken, artık birçok işlemde sabıka kaydı istenmeyecek. Sabıka kayıtları internet üzerinden kolaylıkla alınabilecek, sadece kimlik numarasıyla bu işler çözülebilecek. veteknoloji
3月23日 BAŞKA SÖZE GEREK YOK. İKTİDARDAKİ AMPÜLLER UTANIN.Adapazarı'nda çöp bidonundan sebze meyve toplamaya çalışan kadının fotoğrafı , kriz bizi teğet geçti edebiyatı yapanların suratına şamar oldu. İşte gariban vatandaşlarımızın geldiği son nokta... Öğlen saatlerinde Papuçcular Mahallesi'nde bir marketin çöplerinin bulunduğu yere gelen omuzunda asılı çantasını bulunan kadın çevreyi dikkatle gözledikten sonra sokakta kimsenin bulunmadığı bir anda ellerini çöp konteyneri içine sokarak karıştırmaya başladı. Çöpten meyve ve sebzeleri topladığını gören çevredekilerin yardım çağrısı üzerine konuşan kadın mahallesinde fakirler olduğunu ve yiyecekleri onlara götürmek için topladığını söyleyerek uzaklaştı. Bir süre etrafı gözleyen kadın çevredekilerin dağılması üzerine yeniden çöplerin yanına geldi. Zaman zaman çevreyi kontrol eden kadın konteyner alt kısmında bulunan meyvelere ulaşmak için vücudunu beline kadar içeri sokarken, konteyner içine düşmekten son anda kurtuldu. Büyük zorluklarla koyteyner içerisindeki domatesleri aldıktan sonra domatesleri çantasına özenle yerleştirdi. Yaklaşık 10 dakika boyunca konteynrinde bulunan ve çevredeki marketin son kullanma tarihi geçmiş diye attığı gıda yoğurt, muz gibi gıda maddelerini toplayan kadın bunları yolda bulduğu poşetlere yerleştirdi. Çevreden gelip geçen meraklı bakışlara aldırmayan kadın çöpten aldığı sebze ve meyvaları kucağına alarak uzaklaştı. KRİZ BİRKAÇ PAKETLE GEÇEMEYECEK KADAR BÜYÜK.Yaşanan krizin günlük politikalarla, basit birkaç önlemle ya da kısa süreli paketlenmiş projelerle atlatılamayacak kadar büyük ve ağır olduğuna dikkat çeken ESİAD Başkanı Onur Sürmeli, büyümeye ve birleşmelere hız verilmesi gerektiğini ifade etti.
Eskişehir Sanayici ve İşadamları Derneği (ESİAD) Başkanı Onur Sürmeli, bu krizin günlük politikalarla, basit birkaç önlemle ya da kısa süreli paketlenmiş projelerle atlatılamayacak kadar büyük ve ağır olduğunu söyledi. Sürmeli, Türkiye'nin zor bir dönemden geçtiğini belirterek, nedenleri Türkiye'den kaynaklanmayan ağır bir ekonomik kriz ve daralmanın içinde bulunduklarını kaydetti. Tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye'nin de ekonomik krizden payına düşeni fazlasıyla yaşadığını ifade eden Sürmeli, şöyle konuştu: ''Birkaç gün önce açıklanan verilere göre işsizlik, Aralık 2008 itibariyle yüzde 13,6 oranıyla tüm zamanların en yüksek düzeyine ulaşmış bulunuyor. Buna göre 3 milyon 274 bin kişinin Aralık 2008 itibariyle işsiz olduğu belirtiliyor ki bu rakamların 2009 Ocak, Şubat ve Mart aylarında yaşanan ekonomik daralma ve işten çıkartmalarla birlikte yaklaşık 4 milyona ulaştığını söylemek de mümkündür. Unutmayalım ki işsizlik aslında bir ülkenin refahı, güvenliği, toplumsal moral ve motivasyonu açısından en belirleyici ve önemli unsurlardan biridir.'' Krizin neresinde olduğumuz kestirilemiyorSürmeli, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre sanayide kapasite kullanım oranının şubat ayında yüzde 15,5 puan azalarak 63,8'e gerilediğini belirterek, 2009 yılı Ocak ayı verilerine göre sanayi üretim endeksinde, tüm zamanların en büyük düşüşünün gerçekleştiğini bildirdi. Durgunluk, krizin şiddetini artırıyorSanayi üretim endeksinin geçen yılın aynı ayına göre yüzde 21,3 oranında azaldığını anlatan Sürmeli, şöyle devam etti: ''Büyümeye yönelik öncü bilgi niteliğinde olan sanayi üretim endeksindeki bu gerileme, 2009 yılı ilk dönemi için öngörülen durgunluğun şiddetini de gözler önüne seriyor. Rakamlar elbette ürkütücü. Amacım durumu bir felaket gibi göstermek değil ancak, gerçekler de ortada. Yaşadığımız ekonomik kriz ve uluslararası daralmanın henüz neresinde olduğumuzu kimse tam olarak kestiremiyor. Hiçbir ülke henüz tünelin ucunu görebilmiş değil. Belli ki bir süre daha bu krizle yaşamaya devam edeceğiz.'' Birkaç paketle geçiştirilemezSürmeli, ülkenin krizlerle yaşamaya alışık olduğunu, ancak, bu krizin günlük politikalarla, basit birkaç önlemle ya da kısa süreli paketlenmiş projelerle atlatılamayacak kadar büyük ve ağır olduğunu anlatarak, ''Durum böyleyken, yerel seçimlerin de etkisiyle maalesef siyaset gündeme ağırlığını koymuş ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik tartışmaların önüne geçmiştir'' dedi. Krizden sıyrılmalıyızÖnemli olanın ''sürekli olarak felaket senaryoları üretmek ya da krizlere teslim olmak'' değil, tam aksine böylesi dönemlerde daha güçlü dayanışmalar ve arayışlar içine girmek olduğunu ifade eden Sürmeli, şöyle devam etti: ''Dünyanın en büyük 17. ekonomisine sahip ülkemiz, elbette bu krizden de sıyrılmasını bilecektir. İçinde bulunduğumuz bu dönemin dayanışma ve yerel denizlerden okyanuslara açılma dönemi olduğunu, büyümeye ve birleşmelere hız vermemiz gerektiğini göz ardı etmememiz gerekmektedir.'' MİLLİGAZETE 2月21日 D-8 SEKRETARYASI ANKARA'DA KURULDU.Eski Başbakanlardan Necmettin Erbakan'ın ilk adımını attığı Gelişen Sekiz Ülke (D-8) sekreteryasının merkeziyle ilgili Ankara'da tarihi imza atıldı.
Türkiye ile İstanbul'da bulunan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) Sekreteryası arasında Merkez Anlaşması imzalandı. Anlaşmayla İstanbul'daki D-8 Sekretaryasının hukuki statüsü resmiyet kazanmış oldu. Anlaşmayı, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti adına Müsteşar Ekonomik İşler Yardımcısı Büyükelçi Selim Kuneralp ile D-8 Sekreteryası adına Genel Sekreter Dr. Dipo Alam imzaladı. Dışişleri Bakanlığındaki imza törenine, D-8 üyesi ülkeler olan Mısır, İran, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Pakistan ve Nijerya'nın Ankara Büyükelçileri katıldı. Törende kısa bir konuşma yapan Büyükelçi Kuneralp, Türkiye'nin D-8 sekretaryasına verdiği önemden, ayrıca D-8'in tarihi ve amacından bahsetti. Büyükelçi Kuneralp, D-8 ülkeleri arasındaki coğrafi uzaklıklara rağmen, siyasi istekliliğin bu ülkeler arasındaki ticari ve ekonomik işbirliğini arttırdığını kaydetti. D-8 Genel Sekreteri Dr. Dipo Alam da D-8'in Türkiye'nin girişimiyle hayata geçirilmiş olmasından dolayı Türk hükümetine teşekkür etti. Alam ayrıca, D-8 Sekretaryasının resmi olarak İstanbul'da yer alacak olmasından duyduğu memnuniyeti ifade etti. İmzalanan Merkez Anlaşması, Türkiye'nin ev sahipliğini yaptığı D-8 Sekretaryasının görev ve faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürebilmesini teminen hukuki statüsünün belirlenmesi amacını taşıyor. -D-8- Türkiye'nin girişimiyle hayata geçirilen bir işbirliği platformu olan D-8'in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye'nin daveti üzerine Pakistan, İran, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya'nın katılımıyla 22 Ekim 1996'da İstanbul'da düzenlenen "Kalkınma İşbirliği Konferansı" oluşturmuştu. 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi sonucunda D-8, İstanbul'da tesis edilen İcra Direktörlüğünü haiz bir yapıyla resmen kurularak faaliyetine başlamıştı. Şimdiye kadar D-8 çerçevesinde İstanbul, Dakka, Kahire, Tahran, Bali ve Kuala Lumpur'da olmak üzere altı zirve, 11 bakanlar konseyi, 26 komisyon ve çok sayıda teknik toplantı düzenlendi. Güney-Güney diyaloğu çerçevesinde gelişme yolundaki ülkeler arasında oluşturulan işbirliği örneklerinden biri olan D-8'in amacı; kalkınma yolundaki ülkelerin dünya ekonomisi içindeki konumlarını iyileştirmek, ticari ilişkilerini çeşitlendirmek ve ticaret alanında üye ülkelere yeni imkanlar yaratmak, uluslararası seviyede karar verme mekanizmalarına güçlü biçimde katılımlarını sağlamak ve halklarının yaşam seviyesini yükseltmek. 1997-2006 yılları arasında etkinliklerini İcra Direktörlüğü şeklinde sürdüren D-8, 9. Bakanlar Konseyi Toplantısında Genel Sekreterliğe dönüştürülmüştü. D-8'in, İstanbul'da yerleşik bir Sekretaryası bulunuyor. Daha önce İstanbul'da KEİ binası içinde faaliyet gösteren D-8 Sekretaryası, Ağustos 2006'da İstanbul'da yeni bir ofise taşınmıştı. 2月17日 TÜRKİYE NEREYE SÜRÜKLENİYOR???Yüksek kurumlar çatışıyor Anayasa Mahkemesi tarihinde ilk kez üyeler, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı adına yapılan bir açıklamanın kendi görüşlerini yansıtmadığını açıkladı. 8 üye, bildiri yayınlayarak, Mahkeme Başkanı Kılıç'ın yaptığı açıklamaya itiraz etti. Siyaset dışında kalması gereken Yüksek Mahkeme'deki ayrışmaya oy hakkı olmayan yedek üyelerin bile alet edilmesi kamuoyunda şaşkınlıkla karşılandı. Danıştay 8. Dairesi'nin kapatılan bir beldeye yerel seçime girme vizesi vermesinin ardından Yüksek Seçim Kurulu'nun kapatılan tüm beldelere bu hakkı vermesi üzerine Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'nın yazılı bir açıklama yaparak bu durumu sert bir dille eleştirmesi Yüksek Mahkeme'de sert rüzgârların esmesine yol açtı. Mahkeme Başkanvekili Osman Paksüt, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın yaptığı yazılı açıklamadan haberi olmadığını ve bu görüşe katılmadığını açıklayarak tartışmanın ilk işaretini vermişti. Kılıç'ın, Paksüt'ün bu sözlerine de tepki göstererek, "Zaten bu karara muhalif kalmıştı" yorumu ipleri kopardı. Olayla ilgili ilginç bir ayrıntı ise dikkatlerden kaçmadı. Açıklamada imzası bulunan üyelerden Cafet Şat ve Fettah Oto'nun yedek üye olduğu ve alınan kararda oy hakkı bulunmadığı ortaya çıktı. Üye Necmi Özler oylamaya katılmazken, yerine katılan üye de ‘Kapatılan belde belediyelerin yerel seçimlere girmesinin anayasa ihlali olacağı yönünde' oy kullandı. Anayasa Mahkemesi, kapatılan belde belediyelerin dava açma sürelerinin başlangıç tarihinin 5747 sayılı yasanın yayımlandığı 22 Mart 2008 tarihi yerine Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararının yayımlandığı 6 Aralık 2008 günü esas alınacak şekilde değerlendirildiğine dikkat çekerek, "Bu durum, mahkeme kararımızın değiştirilmesine yol açan bir sonuca ulaşılmıştır. Bu bağlayıcılığa karşın Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına uyulmaması ya da mahkemenin öngörmediği bir sonuç çıkarılması anayasanın 153. maddesinin ihlal sonucu doğurur" uyarısını yapmıştı. Bütün bunlardan daha da beteri: Ergenekon Davası bahanesi ve "çetelerle mücadele ediyoruz" görüntüsüyle, emekli ordu komutanlarının ve halen görevli kurmay subayların tutuklanmasını; "Orduya gözdağı verme ve havasını indirme" operasyonu şeklinde okuyanlar, acaba haksız mıydı? Hatta üst düzey ordu mensuplarından bazıları da, birtakım yanlışlıklara bulaşsalar bile, bunların soruşturulması; TSK'yı tümüyle töhmet altına sokmayacak ve bu güzide kurumun gururunu yaralamayacak bir olgunluk ve uygunluk içinde yapılamaz mıydı? Oysa takip edilen tarzın: "üzüm yemekten ziyade bağcıyı dövmek" şeklinde olması, kaygılandırıcı ve kafa karıştırıcıydı. "Kanuni fırsatları, hukuki fesatçılığa alet etme" girişimleri, önce kötü niyetli olanların başını yakacaktı. Kaldı ki, herkes Başbakan'ın savcılığına, Deniz Baykal'ın ise açıkça avukatlığına soyunduğu bir davanın; hukuki değil siyasi olduğu kanaatindeydi. Ve hele, Susurluk sanığı ve eski Özel Hareket Dairesi Başkan Yardımcısı İbrahim Şahin'in evinde sakladığı söylenen krokiyle bulunan bombaların ve silahların, sanki özellikle bekletilip, şimdi Ergenekon kapsamında ortaya çıkarılması da, pek çok "acaba?"yı içinde barındırmaktaydı. Yoksa kasıtlı olarak: "sapla saman mı karıştırılmaktaydı?" Baykal: "Yargıda kaos var" diye uyarıyor CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK) arasında bir kaos olduğunu, bu kaos karşısında hukuk mekanizmalarının işlemediğini savunarak, "Bütün bunların temelinde Başbakan'ın ‘Türkiye'de ikinci bir Anayasa Mahkemesi mi var?' değerlendirmesi yatıyor" diyerek Türkiye'nin, belde belediyeleriyle ilgili çeşitli kurumların aldıkları kararlar sonucu büyük bir hukuk krizinin içine sürüklendiğini hatırlatmıştı. "Türkiye'de fevkalade yanlış bir durumun oluşmasına seyirci kalındığını" iddia eden Baykal, "Yasal düzenlemeden sonra Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar, buna bağlı olarak Danıştay ve YSK'nın aldığı karar, Türkiye'de bir hukuk kaosunun, hukuk kargaşasının potansiyel olarak ülkemizde barınmakta olduğunu somut bir şekilde ortaya çıkarmıştır. Yapılan bu yanlışlıklar Türkiye'de hukuk sisteminin ciddi bir kaosa her an dönüşebilecek bir tabiat taşıdığını ortaya koymuştur. Çok üzüntü verici olmuştur. Bu asıl sorundan belki daha önemli bir konudur" açıklamasını yapmıştı. Deniz Baykal'ın şok tutuklamalarla ilgili değerlendirmesi ise oldukça çarpıcıydı ve "alarm"dı! Evet, işte Türkiye'nin talihsiz manzarası... Nüfusu 2 binden az olan belediyelerin kaldırılmasıyla ilgili Meclis kararı Anayasa Mahkemesinden geçiyor... Ama Danıştay farklı ve aykırı bir karar veriyor... Yüksek Seçim Kurulu Başkanı, bunun üzerine belediyelerin seçime katılabileceğini açıklıyor... Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç buna karşı çıkıp açıklama yapıyor... Aynı Mahkemenin Başkan Vekili Osman Paksüt bu açıklamanın gereksiz ve mesnetsiz olduğunu söylüyor.. Başbakan Danıştay'a sataşıyor... YSK Başkanı: "Kim ne derse desin bu belediyeler seçime katılacak" diyor.!.? Öte yandan Sn. Cumhurbaşkanı, yarım gün statüyle çalışan Profesörü, ilgili kanuna aykırı olarak rektör atıyor... Ve ilk defa "çok açık bir kanun ihlali" yüzünden, bir Cumhurbaşkanının tayin ve tasarrufu yargıdan dönüyor.!? İlk defa bir Genel Kurmay Başkanı, Başbakanın da yanında bir Devlet Bakanına, Eğridir Dağ Komando Birliğini ziyareti sırasında: "Hatıra diye topladığın şu boş kovanlar yüzünden, Ergenekon kapsamında tutuklanabilirsin!" esprisiyle yargının nasıl siyasallaştırıldığını, yüzlerine karşı hatırlatıyor!?. Ve yine; Seçmen kütüklerindeki 6 milyonluk acayip artış, özünde skandaldan öte potansiyel "rejim sıkıntılarını" barındırıyor. Anarşistlerin ve eşkıya reislerinin bile seçmen yazıldığı, tam bu sırada, kukla Irak heyeti, Kürdistan TV ile Ankara'da ağırlanıyor. Kukla Irak yönetimi Türkiye'ye şu teklifleri iletiyor:
Kukla Irak yöneticileri, sanki PKK'nın temsilcisiymiş gibi T.C. hükümetine talimatlar veriyor! Ve soysuz medya bütün bunları "Barışa ve huzura atılan adım" diye alkışlıyor. TÜSİAD Cumhurbaşkanına ‘Hükümeti kriz için topla' önerisi yapıyor! Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e Türk Sanayici ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi'nde (YİK) bir işadamı tarafından Anayasal hakkını kullanarak Bakanlar Kurulu'nu ekonomik krizi görüşmek üzere toplaması önerisi yapılıyor. Ankara'da yapılan toplantının basına kapalı bölümünde işadamları dileklerini ve güncel meselelerine dair görüşlerini dile getirirken söz alan bir işadamı yaşanan krizi Türkiye açısından olağanüstü hale benzetiyor. Ekonomik krizlerin de Anayasa'da olağanüstü hal olarak değerlendirildiğini dile getiren işadamı, "Böyle olağanüstü hallerde Bakanlar Kurulu'nu başkanlığınızda toplamanız bence yararlı olur" görüşünü seslendiriyor. Toplantıda bulunanlar Gül'ün bu sözlere her hangi bir tepki vermediğini söylüyor. Cumhurbaşkanı Gül, YİK'te üyelere hitaben yaptığı konuşmada da "Hükümet, iş dünyası, sendikalar ve herkes büyük bir dayanışma ve işbirliği içine girmezse, o zaman hep beraber kaybederiz. Böyle durumlarda kimsenin bencil davranmaya hakkı yok. Uzaktan gelen dalgalar Türkiye gemisini de dalgalandırmaya başladı" sözleriyle ekonomik krize bakış açısının hükümetinkiyle örtüşmediğini belli ediyor. Anayasa ne diyor? Anayasa ekonomik bir kriz sırasında Cumhurbaşkanı'nın hükümeti kendi başkanlığında toplayabilmesini 119'uncu madde ile düzenliyor. Madde ağır ekonomik bunalım Bakanlar Kurulu'nun Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanarak olağanüstü hal ilanını tartışmasını öngörüyor. 119'uncu maddenin tam metni şöyle: "Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir." Anayasa'nın 121'inci maddesi de olağanüstü hal süresince Bakanlar Kurulu'nun Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanarak olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarılabilmesini düzenliyor. Ve bütün bu olumsuzlar yaşanırken, kuvvet komutanlığı yapmış bazı emekli paşalar, birbirlerinin "adam"lık "ayarını" şarap içip içmemekle ölçüyor... Cezaevlerinde 101 bin 100 tutuklu bulunuyor Türkiye'deki 384 ceza infaz kurumunda 01 Kasım 2008 itibariyle toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerinden derlenen bilgiye göre, Türkiye'de, 346 kapalı ceza infaz kurumu, 28 müstakil açık ceza infaz kurumu, 3 çocuk eğitimevi, 3 kadın kapalı, 1 kadın açık, 3 çocuk kapalı ceza infaz kurumu olmak üzere toplam 384 ceza infaz kurumu hizmet veriyor. Ceza infaz kurumları, 01 Kasım itibariyle 43 bin 157'si hükümlü ve 57 bin 943'ü tutuklu olmak üzere toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu ile son 39 yılın en kalabalık dönemini yaşıyor. Tutuklu ve hükümlülerin 95 bin 875'i adli suçlardan ve 5 bin 225'i terör suçundan cezevinde bulunuyor. 2001 yılından itibaren artmaya devam ediyor Ceza infaz kurumlarının nüfusu, 1999 yılında çıkarılan Cezaları Erteleme ve Şartla Salıverilme Yasası sonrası 49 bin 512 tutuklu ve hükümlüye kadar inerken, 2001 yılından itibaren artmaya devam etti. Ceza infaz kurumlarında kalan tutuklu ve hükümlülerin sayısı 2001 yılında 55 bin 609, 2002 yılında 59 bin 187, 2003 yılında 64 bin 296, 2004 yılında 57 bin 930, 2005 yılında 55 bin 870, 2006 yılında 70 bin 477 ve 2007 yılında 90 bin 837 oldu. 1974 yılı ise 24 bin 860 tutuklu ve hükümlü sayısı ile son 39 yılda cezaevlerinin en rahat nefes alabildiği yıl olarak dikkati çekiyor. Türkiye'deki 384 ceza infaz kurumunda 01 Kasım 2008 itibariyle toplam 101 bin 100 hükümlü ve tutuklu bulunuyor. 1970-2008 tarihlerinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sayıları şöyle:
*2008 yılı verileri 1 Kasım tarihi itibariyle istatistikte yer almaktadır. İstanbul'un uyuşturucu bilançosu ürkütüyor İstanbul'da bu yıl düzenlenen 1942 uyuşturucu operasyonunda, 3 bin 546 şüpheli, 5 ton 339 kilo 130 gram eroin, esrar, kokain, afyon sakızı, amfetamin ve 826 bin 626 adet hap ile yakalandı. İstanbul Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü kaynaklarından derlenen bilgilere göre, 2008 yılının 11 aylık bölümünde transit uyuşturucu kaçakçıları ya da sokak satıcıları başta olmak üzere uyuşturucu tacirlerine yönelik, il genelinde 1942 ayrı operasyon gerçekleştirildi. Operasyonlarda, 2 ton 419 kilogram eroin, 2 ton 784 kilogram esrar, 54 kilogram kokain, 80 kilogram afyon sakızı, 2 kilo 130 gram amfetamin, 3 bin 520 litre uyuşturucu yapımında kullanılan asit anhidrit ile 825 bin 539 uyuşturucu hap ve 1087 sentetik hap ele geçirildi. Operasyonlarda, 3 bin 546 şüpheli gözaltına alındı. Cilalı imaj devri bitiyor! My name is John. I am twenty years old. I like party. I live you... Elinde döner bıçağı, önünde kocaman bir döner olan, her haliyle, tipiyle Türk olduğu suratından akan vatandaş, bunları söylüyor. "Benim ismim John. Ben yirmi yaşımdayım. Newyork'ta yaşıyorum. Partiyi seviyorum. Sizi seviyorum"... Ardından reklamın spotu giriyor, "Ayda 14.90'na istediğin kişi ol"... Bilmem ne ADSL... Ne demek şimdi bu? Hangi mesajı vermek istiyorlar? Vermek istedikleri mesaj şu: Bu internet erişim markasını evine al, ondan sonra istediğin gibi sağa sola, istediğin kılıkta, istediğin tipolojide, istediğin kimlikte mesajlar yolla. Kendine ait kimliğin, vermek istediğin mesajla örtüşmeyebilir, ama, kendin olmana gerek yok, bir başkası olarak da istediğin gibi havanı at. Köroğlu'nun "Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu" diye bir sözü vardı. Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri, insanlığımızdan, kimliğimizden bir şeyler eksiltti aslında. İşte bu reklam da bizim zaman zaman gündeme getirdiğimiz "cilalı imaj devri" tezimizi en net biçimde ortaya koyuyor. Nedir imaj? Birilerinin sana biçtiği, aslında kendi karakterinle özdeşleşmeyen bir kimliktir. Yani, "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözünün tam tersi şeyleri ortaya koyma eylemidir. Olduğun gibi görünmemektir... Ne olacak bu dönerci vatandaş, kendisini bir Amerikalı gibi pazarlayarak? Ne olacak? Sahtekârlık... İkiyüzlülük... Riyakârlık... Tepeden tırnağa, her şeyiyle insanı ikiyüzlü yapabilmek için var güçleriyle çabalıyorlar. İnternet teknolojisi de, televizyonu da, medyası da bu ikiyüzlülüğe çanak tutmaktan, hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor. İnsanlar sahte dünyaları izlemekten zevk alıyor. Neredeyse tüm ulusal televizyonlarda 100'e yakın dizi oynuyormuş. Sahte dünyalar, sanal dünyalar, gerçek dünyayla ilgisi alakası olmayan tipler, olaylar. Bir sahte dünya oluşturuyorlar, izleyenlerin televizyonlardaki karakterlerle özdeşleşmesi üzerine bir kurgu oluşturuyorlar. Bu sahte dünyalarla gülüyorlar, bu sahte dünyalarla ağlıyorlar. Sevgileri, mutlulukları, hüzünleri hep bu dünyadaki sanal kahramanlar üzerinden. Aynı anda bu sahte kahramanların yaşadıkları aykırı ilişkiler, gayri meşru yaşantı tarzları ahlak yapımızdan, insani özelliklerimizden bir şeyler alıp götürüyor. İzlediğimiz kötülükler sıradanlaştırılıyor, ahlaksızlık, düzenbazlık, madrabazlık meşrulaştırılıyor. Normalmiş, sıradan bir olaymış haline getiriliyor. Daha sonra gerçek hayatta önümüze çıktığında, hiç kimsenin dönüp bakmayacağı, içinden bile olsa kerih görmeyeceği bir biçime kavuşturuluyor. Eskiden, gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alan iğrenç olaylar, tecavüzler, sapıklıklar ekranlardan izlediğimiz birbirinden sapık hikâyelerle çok sıradan bir fiil haline getirildi. Kadın programlarının bu topluma yaptığı en büyük kötülük neydi? Eskiden kol kırılır yen içinde kalır diye bildiğimiz olayların tamamı, özenle seçilmiş tiplerin ağzından topluma sunuldu bu programlarda. Mahremiyet ayaklar altına alındı... Ve bu cilalı imaj devri, toplumun tüm temel dinamiklerini dinamitledi. Maneviyatımız çürüdü. "Ayda 14.90'a istediğin kişi ol"... İnternet teknolojisi bile böyle pazarlanıyor artık. Siz, kendiniz olarak bir halta yaramazsınız, başkası olarak istediğiniz pirimi yapabilirsiniz. İki yüzlülük nasıl da para ediyor?[1] [1] Nedim Odabaş / Milli Gazete MEHMET DENİZ/MİLLİÇÖZÜM_ 2月6日 TÜRKİYENİN YAZILI DEĞERLERİ DÜNYAYA AÇILIYOR.TÜBİTAK tarafından desteklenen Pecya dijital kütüphanesi, geçmişten günümüze kadar kaybolmaya yüz tutmuş değerli koleksiyonları okuyucularıyla buluşturuyor.
Varlık, Akis, Büyük Doğu, Borazan ve Ağaç gibi değerli koleksiyonlarda arşivlerini Pecya’ya açtı.
Milyonlarca sayfa bilgiyle Türkiye’nin en büyük belge ve bilgi arşivi olmayı hedefleyen Pecya, Türkiye’nin birçok yazılı değerlerini ilk sayısından günümüze kadar gelen tüm sayılarını okuyucularıyla buluşturuyor. Önemli Koleksiyonları ve bireysel yayınları tekrar gün ışığına çıkartan Pecya, kullanıcılarına da web üzerinden kütüphane oluşturma imkanı sağlıyor. Tamamen Türk sermayesi ve Türk mühendisliğiyle hayata geçirilen Pecya’nın sunucu altyapısı da kendisine ait. Hiçbir yazılım ve donanım yardımı almadan internette yayın yapan Pecya, milyonlarca sayfa bilgiyle Türkiye’nin en büyük belge ve bilgi arşivi olmayı hedefliyor. Ailesine kattığını ve katacağı yeni yayınlarla en büyük dijital kütüphaneye sahip olmayı amaçlayan Pecya, kullanıcılarına kütüphanede tam metin arama imkanı da sunuyor. Yayınlar içerisinde görsel arama yapması, sanal kütüphane ve dijital not tutma gibi özellikleriyle de ön plana çıkan Pecya, sadece Türkçe bilgi birikimini arayan web arama motoruyla da hizmet veriyor. Adını Ortaçağdaki elyazması kopyalama sisteminden alan Pecya, sadece dijital olarak kitapları değil dergi arşivlerinden tiyatro film senaryolarına, kullanım kılavuzlarından görsel koleksiyonlara, basın arşivlerinden ansiklopedilere, el kitaplarından el broşürlerine kadar yazılı üretilen ve Pecya’nın yayın felsefesine uygun olan her türlü yazılı materyali dijital olarak tam metin arama şeklinde aranmasına ve hiçbir yerden ulaşılmayacak bilgiye ulaşılmasına olanak sağlıyor. Okuyuculara ve yayıncılara en üst düzeyde güvenlik imkanları sağlayan Pecya, aynı zamanda yayıncılara telif hakkını alarak istedikleri yayınlarını okurlarla buluşturma olanağı da sunuyor. Pecya’da, yayınlanan bir esere sadece Türkiye’den değil tüm dünyadan ulaşılabilir, satın alınabilir ve ücretsiz okunabilir. Böylelikle Pecya’da eser yayınlayan kurum ya da bireysel yayıncı tüm dünyaya açılma fırsatı bulur. Pecya’da Varlık, Akis, Büyük Doğu, Borazan, Ağaç,Hece, Karaoğlan Nokta, Hece, Zübük, Leman, Genç Gelişim, Express, MSI, Doğu Batı, Bilim ve Ütopya, Roll, Mobil Yaşam Kültürü, Bilim ve Gelecek, UPSAM, Yön ve Devrim, Yeni Forum gibi birçok değerli koleksiyonu bulma şansına sahipsiniz. ASKERLİK KANUNUNDA DEĞİŞENLERAskerlik Kanununda değişik yapılmasına ilişkin yasa teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı. Yasaya göre, terörle mücadelede şehit olanların bütün çocukları ve kardeşleri askerlikten muaf olabilecek. Terör olayı dışındaki şehitlerin ise bir kardeşi bundan yararlanacak. Astsubay üstçavuş ve kıdemli üstçavuş rütbe bekleme süresi, 3 yıldan 6 yıla çıkartılacak. Genel Kurulda, TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Hasan Kemal Yardımcı'nın Askerlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa teklifi ile GATA Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Tasarı, temel kanun olarak iki bölüm halinde görüşüldü. Yasaya göre, çeşitli nedenlerle Türk vatandaşlığını kaybettikten sonra yeniden kazananların askerlik işlemlerine, vatandaşlığı kaybettikleri tarihteki durumlarına göre devam edilecek. Askerlik hizmetini yerine getirirken ölen, akıbeti meçhul kalan, hakkında gaiplik kararı alınan veya maluliyet aylığı bağlanmasını gerektirecek biçimde malul olanların; baba ve annesinin müşterek olarak talep ettiği veya baba ya da annesinden biri ölmüş ise sağ olanın talep ettiği kardeşlerden biri, istekli olmadıkça silah altına alınmayacak, silah altındaysa terhis edilecek. Baba veya annesinin müştereken anlaşamadıkları veya her ikisinin de ölmüş olması durumunda; öncelikle silah altında olan kardeşi varsa, istekli olması halinde terhis edilecek. Silah altında kardeşi yoksa veya silah altında olan kardeşi terhis olmak istemezse, askerlik hizmeti sırası gelen ilk kardeş, istekli olmadıkça askerliğe alınmayacak. Askerlik yaparken, Terörle Mücadele Kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerin çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı, istekli olmadıkça askerliğe alınmayacak, askerlik yapanlar ise istekleri halinde terhis edilecek. YOKLAMALAR Askerlik çağına girenlerden yoklama devresinde bulunanlar; 20 yaşına girdikleri yılın 1 Ocak-30 Haziran tarihleri arasında ilk, 1 Temmuz-31 Ekim tarihleri arasında ise ikinci olmak üzere, iki kez yoklamaya tabi tutulacak. Bu yoklamalar yapılırken, her yıl yedeklerin de yoklamaları yapılacak. Yedeklik yoklama yaş sınırı, ihtiyaç halinde Milli Savunma Bakanlığınca 10 yıla kadar indirilebilecek. Askerlik meclisinde bulunması gereken askeri hekimler, Genelkurmay Başkanlığı, sivil hekimler ise mülki amirler tarafından görevlendirilecek. Askerlik meclisinin toplanmadığı zamanlardaki son yoklama işlemlerinde, askeri hekim şartı aranmayacak. Askerlik şubeleri, son yoklama tarihlerini mahallin en yüksek mülki amirine bildirerek, askerlik meclisinin belirlenen günde toplanmasını ve muhtarların, o yıl askerlik çağına girenler ile bir önceki sene ertesi yıla terk edilenlerin, muhtarlıklarda asılarak ilan edilecek listeleriyle birlikte belirlenen günde gelmelerini isteyecek. YAZILI TEBLİGAT UYGULAMASI KALKIYOR Askerlik işlemlerinde yazılı tebligat uygulamasına son verilecek, tebligat, TRT aracılığıyla yapılacak. Milli Savunma Bakanlığı tarafından o yıl askerlik çağına girenler ile bir önceki yıl, ertesi yıla terk edilenlerin son yoklamalarının yapılacağı, TRT aracılığıyla duyurulacak. Bu duyuru, hükümlülere tebliğ mahiyetinde olacak. Son yoklama sırasında, askerlik şubesine veya yurt dışı temsilciliklerine gelmemiş ve gelmeyiş sebebini bildirmemiş kişiler, yoklama kaçağı kabul edilecek. Yoklama kaçakları ve bakayalar, yakalanmaları için Milli Savunma Bakanlığı tarafından İçişleri Bakanlığına, askerlik şubelerince de mahallin en büyük mülki amirine bildirilecek. Yakalananlar, en geç 24 saat içinde en yakın şubeye getirilecek. Askerlik şubesi tarafından teslim alınmayanlar, derhal serbest bırakılacak. Düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihte tebligatsız saklı, yoklama kaçağı veya bakaya durumunda olanların askerlik şubelerine müracaat etmeleri, Milli Savunma Bakanlığı tarafından TRT aracılığıyla duyurulacak. Bu duyuru, yükümlülere tebliğ mahiyetinde olacak. Yapılan duyuruya rağmen 3 ay içerisinde askerlik şubesine başvurmayanlar hakkında, tebligatlı işlem yapılacak. Ülke menfaatine uygun olmayan ve uluslararası alanda istismar edilebilecek nitelikte haritaların üretim ve kullanımının önlenmesi amacıyla harita, atlas, küre ile harita ve harita bilgisi içeren her türlü doküman için, Harita Genel Komutanlığından uygunluk onayı alınması zorunlu olacak. YEDEK SUBAYLARIN TERFİSİ Yedek subayların terfisi de yeniden düzenlenecek. Buna göre, yedek subaylar, barışta; silah altında geçen süreleri, hizmet sürelerinden sayılmak suretiyle muvazzaf subaylar gibi terfi ettirilecek. Yedek subaylar, seferde; muvazzaf subaylar gibi terfi ettirilecek. Yedek subayların terfi şart, usul ve esasları hakkında TSK Personel Kanunu hükümleri uygulanacak. Astsubay üstçavuş ve kıdemli üstçavuş rütbe bekleme süresi, 3 yıldan 6 yıla çıkartılacak. Üstçavuşluk ve kıdemli üstçavuşlukta 6 yıllık bekleme süresine tabi olacak astsubaylardan; kıdem alanlara, rütbe terfi şartları bakımından fiili bekleme süresinin üçte ikisi oranında sicil bulunma şartı getirilirken, üstün başarı nedeniyle terfi edecek üstçavuş ve kıdemli üstçavuşların sadece bu rütbelerine ait sicil notunun ortalaması yüzde 95 ve üzerinde olması gerekecek. Astsubaylıktan subaylığa müracaat yılı, 7 ile 9. hizmet yıllarından 5 ile 7. hizmet yıllarına alınıyor. Bu düzenlemeyle, astsubayların kişisel ve mesleki gelişim alanlarına odaklanması, motivasyonlarının artırılması, subaylığa teşvik edilmeleri, statüler arası geçişin kolaylaştırılması, subaylık nosyonunun genç yaşlarda kazanmaları, nitelikli ve başarılı personelin subay yapılması amaçlanıyor. Rütbe bekleme sürelerinin yükseltilmesi paralelinde, üstçavuş ve kıdemli üstçavuş rütbeleri için ''kademeli'' tanımı getiriliyor. Üstçavuşluk ve kıdemli üstçavuşlukta da 6 yıllık rütbe bekleme süresine tabi olunacak. Astsubayların hizmet tazminat oranları, mali hak kaybına uğramayacak şekilde yeni rütbe bekleme süresine göre yeniden düzenlenecek. TSK tarafından üretilen, yurt içinden veya yurt dışından çeşitli yollarla elde edilen her cins ve sınıf ikmal maddesinden; hizmet dışı bırakılan, hurdaya ayrılan ve ihtiyaç fazlaları kiralanabilecek. YÜKSEK BİLİM KONSEYİNE ATAMA Yüksek Bilim Konseyi, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı ve Gülhane Askeri Tıp Fakültesi Dekanı ile Gülhane Askeri Tıp Akademisinde görevli anabilim ve bilim dalı başkanlığı, servis ve kısım şefliği ile enstitü ve yüksekokul müdürlüğü görev süresini tamamlayan öğretim üyeleri ile Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı tarafından bir yıl için görevlendirilecek 3 anabilim dalı ve 2 bilimdalı başkanından oluşacak. Yüksekokul müdürü, öncelikle yüksekokul kadrolarında görevli öğretim üyeleri arasından, yüksek okul kadrolarında görevli öğretim üyesi bulunmadığı takdirde Gülhane Askeri Tıp Akademisinde görevli öğretim üyelerinden Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı tarafından teklif edilecek 4 öğretim üyesi arasından Genelkurmay Başkanlığınca 4 yıl için atanacak. Görev süresi bitimini takiben Yüksek Askeri Şura tarafından yapılacak değerlendirmelere göre, birer yıllık süreler halinde en fazla 4 defa uzatılabilecek. Yüksekokul müdürünün görev süresi 8 yılı geçemeyecek. Görev süresi bitenler Yüksek Bilim Konseyindeki kadrolara atanabilecek. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, milletvekillerinin sorularını yanıtlarken, şehit yakınlarıyla ilgili olarak Türkiye'de belli zamanlarda iyileştirmeler yapıldığını belirterek, ''Bugün itibarıyla başka bir çalışma gündemde yok. imkanlar elverdiğinde yeni iyileştirmeler yapılabilir'' dedi. HABERTÜRK 1月27日 İŞTE İŞBİRLİKÇİ AKP ZİHNİYETİ:" BABACAN: HAMASI ONAYLAMIYORUZ"Gazze'de soykırım yapan, verdiği sözlerin hiçbirini tutmayan İsrail'e toz kondurmayan Dışişleri Bakanı Ali Babacan Hamas hakkında bakın neler söyledi. Radikal Gazetesi'nden Murat Yetkin'in sorularını cevaplayan Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Hükümetin Hamas'a karşı beslediği duyguları açıkça ifade etti. Hamas'ı onaylamadıklarını belirten Babacan" Hamas'ı onaylamıyoruz ama Hamas'sız da barış mümkün değil" dedi. Filistin'de yaşananlar ilişkin görüşlerini aktaran Babacan 2009 yılının riskli bir yıl olacağını da söyledi. Siyonist barbarlığa karşı direnen Hamas'a akıl vermeyi ihmal etmeyen Babacan, Hamas'ın tercih yapması gerektiğini söyledi. Dünyanın en güçlü ordularından biri olan İsrail ordusuna karşı yüreklerindeki imandan başka silahlara olmayan Hamaslı mücahidlere "Hamas'ın bir karar vermesi gerekiyor" diye seslenen Babacan," Silahlı bir örgüt mü olmak istiyorlar, siyasi hareket mi olmak istiyorlar? Bizim görüşümüz siyasi mekanizma içinde çalışmaları." Başbakan Erdoğan'a atıfta bulunarak Yahudi lobilerine mesaj göndermeyi ihmal etmeyen Babacan,"Başbakanımız daha öce antisemitizmin insanlık suçu olduğunu defalarca söyledi" şeklinde açıklamalarda bulundu. 1月23日 KATİL İSRAİL'İ BOYKOT ETKİLİ OLDU.Gazze saldırıları sonrasında İsrail'e karşı başlatılan boykot etkili oldu. Başta turizm olmak üzere bir çok sektörde ticari ilişkiler durma noktasına geldi. İşte ayrıntılar
Gazze saldırıları sonrasında İsrail'e karşı başlatılan boykot etkili oldu. Türkiye ile İsrail arasında Gazze saldırıları sonrasında başlayan gerginlik ticari ilişkilere de yansıdı. Başta turizm olmak üzere bir çok sektörde ticari ilişkiler durma noktasına gelirken, İsrailliler Facebook’ta da Türkiye karşıtı kampanya başlattı. İsrail’in yüksek trajlı gazetelerinden Yedioth Ahronoth, Gazze saldırısı sonrasında Türkiye ile İsrail arasındaki ticari ilişkileri masaya yatırdı. İki ülke arasındaki ilişkilerin zarar görmeye başladığını kaydeden gazete, ekonomi sayfasındaki manşet haberinde şu ifadelere yer verdi; "İsrail’in Gazze’deki saldırılarından sonra, Ankara ve Tel Aviv arasında yaşanan son gerginlik, bir zamanlar verimli bir ilişkiye sahip olan her iki ülke arasındaki finansal ilişkileri zedelemeye başlıyor. Çeşitli seyahat acenteleri Türkiye için daha önceden satılmış tatil paketlerinin yüzde 70 oranında geri iade edildiğini rapor etti. Bir zamanlar İsrailli turistlerin favori mekanlarından biri olan Antalya şimdi ölüme terkedilmiş durumda, yine de sektörde olan bazı insanlar bunu geçici bir durum olarak değerlendiriyor. TÜRKİYE'YE TALEP AZALIYOR Haberinde bir turizm yetkilisinin açıklamalarına yer veren gazete, yetkilinin, Çarşamba günü, İsrail turizminin Türkiye’ye olan taleplerinde ani düşüşe geçildiğini, ama belli bir süre içinde durumun düzeleceğini söylediğine dikkat çekti. Aynı yetkili, “Şimdi insanlar sessiz, ama İsrailliler Türkiye’ye tekrar gideceklerdir, Türkiye Yahudiler için çok cazip bir ülke” dedi. FACEBOOK'TA TÜRKİYE KARŞITI KAMPANYA İsrail Dışişleri Bakanlığı’ndan bir görevli ise konuya daha ihtiyatlı yaklaştı. “Turizm endüstrisini tahmin etmek oldukça güç, Özellikle şimdi kış sezonu. Yazın ve baharın ne getirceğini bilemeyiz tabi." diyen yetkili, "Birkaç gün önce bizimle görüşen bir Türk turizm yetkilisi, İsraillilerin Türkiye’den, özellikle Antalya’ya gelmekten çekinmemelerini rica etti. Turizm yetkileleri insanların başbakanlarının demeçlerinden dolayı boykot edilmeyi haketmediklerini belirtti.” diye konuştu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, son günlerde yaptığı açıklamalarda, İsrail’in Gazze saldırılarından ötürü BM’den dışlanmması yönünde konuşmalar yapmıştı. Erdoğan’ın görüşleri ise İsrail halkını öfkelendirdi, Hatta Facebook üzerinde bazı İsrailli üyeler, “Ban Turkey” (Türkiye’yi Yasakla) grubu açtılar. Şu ana kadar bin 500’den fazla kişi gruba üye oldu ve buna benzer gruplar facebook ile diğer soysal iletişim ağlarında da yayılmaya başladı. ‘SAVAŞ İLİŞKİLERE ZARAR VERDİ" İsrail’in Türkiye ile olan endüstriyel ilişkilerinin hacmi 2008’de 3.4 milyar dolara yükseldi (2007’den beri yüzde 23 oranında bir yükseliş var) Türkiye'ye olan ihracat ise 1.6 milyar dolar, ithalat da 1.8 milyar dolar seviyesine geldi. İsrail’in Türkiye’ye başlıca ihraç ettiği mallar arasında kimyasal maddeler, maden eşyaları, makine ve elektirikli aletler yer alıyor. Bu durum Türkiye’yi İsrail’in sekizinci en büyük ticari ortağı yapıyor. Hogla-Kimberly’in Türkiye CEO’su Ari Malmud Yedioth Ahronoth gazetesine verdiği demecinde, “Şirketin müşteri hizmetleri servisi firmanın bir Yahudi şirketi veya İsrail firması olup olmadığı hakkında sürekli telefonlar alıyor” dedi. EKONOMİK AMBARGO YAHUDİ TİCARETİNE ZARAR VERDİ Türk tüketim malları ithalatçısı olan başka yetkili de, “Öyle gözüküyor ki Türkiye’deki Müslüman tüccarlar işleri zora sokmak istiyor ve yerel Yahudilerle olan bağlantılarını da kesip atıyorlar. Herkes bir süre için dikkat çekmemeye çalışıyor. Umarım günün sonunda ekonomi politika üzerine galip gelir” dedi. İsrail’in Türkiye’deki ticaret ateşesi Doron Avrahami, “Ateşkesten bu yana sadace çok küçük bir olumlu hava yaşandı ama şu anda iki ülke arasındaki ticari ilişkilerde herhangi kalıcı bir zararın oluşup oluşmadığını kestiremeyiz” dedi. Avrahami, “Umut ediyoruz ki her şey normaline dönecek, ama Gazze saldırısı burada kötü bir tat bıraktı” diye konuştu. TİMETURK 12月26日 İÇİMİZDEKİ GİZLİ ERMENİ PALAVRALARINA KARŞILIK www.reddediyoruz.com AÇILDI.Ermeniler'den özür dilenmesine yönelik başlatılan kampanyaya Sakarya Üniversitesi (SAÜ) öğretim üyelerince karşıt bir kampanya başlatıldı. SAÜ'lü akademisyenler tarafından başlatılan karşıt kampanyada www.reddediyoruz.com isimli web sitesi oluşturuldu. "Özür dilemeyi reddediyorum' kampanyası imzaya açıldı. 1915 yılında Osmanlı Devleti'nde meydana gelen bir dizi olay kapsamında, Türkiye'ye yöneltilen 'Ermeni Soykırımı' iddiaları ve Türkiye'nin bunu tanıması ve özür dilemesi talepleri, Türkiye'ye yönelik baskı ve sindirme siyasetinin sürdürülmesi çabalarından başka bir anlama gelmemektedir. Bu olaylardan dolayı özür dilemek demek, bütün Türk tarihini yok saymak, inkar etmek demektir. Bütün bu suçlamaları reddediyoruz." SAÜ öğretim üyeleri bütün duyarlı tüm vatandaşları 'Özür dilemeyi reddediyorum' açıklamasına imza atmaya çağırdı. veteknoloji 12月19日 KAPİTALİZMİN SONU: AMERİKA PROF.DR. NECMETTİN ERBAKAN'IN ADİL DÜZENİNİ UYGULUYOR.FED almış olduğu kararla banka faizlerini sıfırladı. Bu uygulamasıyla yıllar önce Necmettin Erbakan'ın söylemiş olduğu ADİL DÜZEN sistemine geçmiş oldu. Star Gazetesinden Oğuz Karamuk'un yazısı..
Oğuz Karamuk / Star Gazetesi
Bankaları hatta vatandaşın oturduğu evleri kamulaştıran ABD son kararla faizi de sıfırladı. Piyasa ekonomisi de, faiz de kalmadı. Necmettin Erbakan'ın Adil Düzen'le vaad ettiklerini ABD yapıyor.
Başlık kışkırtıcı gelebilir, ama içinde bulunduğumuz durum da çok normal sayılmaz. ABD Merkez Bankası (FED) önceki akşam aldığı bir kararla dünya piyasalarına yön veren kısa vadeli faiz oranlarını resmi olarak sıfırladı. ABD'de kısa vadeli faiz oranları yüzde 0-0.25 aralığına çekildi. FED belki de resmi olarak 'Faiz sıfır'dır diyemediği için bir sistem değişikliğine gitti. Ve daha önceki uygulamalarının aksine tek bir faiz oranı vermek yerine gösterge faiz oranlarını alt sınırı sıfır olan bir bant sistemine soktu. Böylece modern kapitalizmin daha önce hiç görmediği bir döneme girildi. Burada Japonya'nın 1990'da girdiği krizin ardından faizi sıfıra düşürdüğü söylenebilir. Ancak Japonya'da Merkez Bankası hiçbir zaman faizi sıfıra düşürmedi. En düşük oran yüzde 0.15 oldu. Bu da FED'in önceki günkü kararını benzersiz kılıyor. ÜSTE PARA ÖDEDİLER FED'İN kararı piyasalar açısından pratikte çok önemli değişiklik yapacak bir eylem değil. Zaten son bir aydır ABD'de kısa vadeli faiz oranları ortalaması yüzde 0.2'de seyrediyordu. Hatta geçen hafta üç aylık bonoların faiz oranı yüzde 0.01'e kadar indi ve getiri eğrisi terse döndü. Bu bonolardan alan yatırımcılar faiz getirisi elde etmek yerine bir miktar faiz ödemek zorunda kaldı. FED'in son kararının ardından dün itibariyle ABD'de kısa vadeli dolar faiz oranları yüzde 0.15 ortalamayla işlem gördü. Yani aslında FED önceki akşam attığı adımla pratikte olan bir durumu resmiyete döktü. Burada bankalar dahil yatırımcılara verilmek istenilen mesaj: 'Paranızı artık orta vadede kár getirecek işlere yatırmaya başlayın, reel sektöre akıtın. Faizden size gelir yok.' FAİZSİZ SİSTEME DOĞRU FED'İN son kararı ve bu noktaya gelinceye kadar atılan bir dizi adım bize yıllar önce Necmettin Erbakan'ın bahsettiği 'Adil Düzen ekonomisi'nin temel unsurlarını hatırlatır hale geldi. Örneğin Adil Düzen ekonomisinde de şimdi ABD ekonomisinde olduğu gibi faizsiz bir sistemden bahsediliyordu. Diğer taraftan Erbakan'ın açıklamalarıyla dile getirilen Milli Görüş'ün ekonomi anlayışı piyasa kapitalizmine karşı bir modellemeyi savunuyordu. Gelinen noktada ABD'nin de bir farkı yok. ABD'de sadece son altı ay içinde bilinen tüm büyük bankalara devlet ortak oldu. Şimdi sanayi şirketlerine ortak olması tartışılıyor. Diğer taraftan sıradan ABD vatandaşlarının oturduğu konutların finansörü Freddie Mac ve Fannie Mae de devlet malı oldu. Bu iki şirket de şu anda borçlulara bir Adil Düzen şefkatiyle yaklaşıyor. Mortgage taksidini ödeyemeyenlere kolaylık sağlıyor vb. Ayrıca kısa süre önce FED 800 milyar dolarlık yeni bir paket açıklayarak öğrenci kredileri, kredi kartları ve tüketici kredilerine kadar her alanda yeni bir kurtarma planını harekete geçirdiğini duyurdu. Sonuç olarak sistem ne deve ne kuş! Herkes kendince biraz kapitalizm, biraz sosyalizm, biraz da Adil Düzen bulabilir. 12月3日 EZELİ SAVAŞ WEBE SIÇRADI.Geçtiğimiz hafta Hindistan’ı kana bulayan terör saldırısının ardından bir kere daha gerilen Pakistan-Hindistan ilişkileri internette de yansımalara sahip.
|
|
|