ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


10月19日

ALÇAKLIĞIN BELGESİ VE “NAMUZSUZ”LARIN AKIBETİ

YAZAR:YAKUP GÖZÜBÜYÜK/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ EKİM 2009

ABD Yahudi Konseyinde Kürt Açılımı:

Washington’daki “The Atlantic Council”de yapılan bir toplantıda “Kürt Açılımı” nın yol haritası tartışılıp taslağı hazırlanıyordu. Bu girişimlerden ne ABD’nin ne de AKP’nin resmen bir ilişkisi yok gibi görünüyordu. Ama fikren ve fiilen bu “Atlantik Konseyi” Yahudi lobilerinin güdümünde bulunuyor, Amerikan yönetiminin ise bu Siyonist lobilerin kontrolünde olduğunu herkes biliyor. Yani “alçaklık ve namussuzluk” doğrudan değil dolaylı tezgâhlanıyordu.

Peki, Türkiye’den Kimler Katılmıştı?

 Star Gazetesi’nden Nuh Yılmaz: SETA Vakfı’nda çalışıyor Başbakan Danışmanı İbrahim Kalın’a Washington’dan rapor veriyor. George Mason Üniversitesi’nde Doktora yapıyordu.

 Sabah Gazetesi’nden Ömer Taşpınar: Aslen Brookings ve National Defense Üniversity’de görev yapıyor. Başbakan’ın oğlu bir yıl önce stajyeriydi. AKP ile ABD lobileri arasında köprü kuruyor.

 Radikal ve Referans’tan Cengiz Çandar: Kuzey Irak ve Kürt meselesiyle ilgili toplantılara “Kanaat Önderi” sıfatıyla sürekli çağrılıyor. ABD’deki sinsi ve Siyonist merkezlerle çalışıyordu.

Aslı Aydıntaşbaş: Şimdi Akşam’da yazıyor. Aynı günlerde Rum Lobisinin desteklediği Wilson Center’da bir de konuşma yapıyordu. Davetiyelerde “Sabah Gazetesi Eski Ankara Büro Şefi” yazıyordu. Fetullah Hoca’ya yakınlığı ile tanınıyordu.

 Birde, Washington’daki toplantının mimarı David Philips’i tanıyalım:

Bay Philips Atlantic Council toplantısından bir ay önce Temsilciler Meclisi’ndeki bir oturumda küstahça “Türkiye Ermenistan’la kapıyı açma konusunda yalpalıyor. Gül başka konuşuyor, Erdoğan başka konuşuyor. AB hedefinde samimi olup olmadığının sınavı bu konu olacak” diyordu.

İşte bu Philips, Kürt raporu için Norveç Büyükelçiliği’nden “FON” buluyor ve ayrıntılı bir rapor hazırlıyordu.

 Philips’e para veren Norveç’in Washington Büyükelçisi Wegger Strommen 20 Mayıs’ta Fetullah Gülen Cemaati’nin Washington şubesi Rumi Forum’da “Barış ve Uzlaşı Çabaları” konulu bir de konuşma yapıyordu.

 Rumi Forum’un davetlilerini “özenle” seçtiğini ve hatta cemaatin seçim kampanyalarına para topladığı birçoğu Yahudi kökenli Amerikalı politikacıyı özellikle konuşmacı olarak davet ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yoktu.

 Atlantic Council toplantısı sadece David Philips’e para ile Kürt raporu yazma imkanı vermekle kalmıyor, Norveç Büyükelçisiyle Rumi Forum’u yakınlaştırıyordu. Aslı Aydıntaşbaş da aniden Akşam gazetesine transfer oluyor ve üçüncü yazısında “Cemaat ABD’de güç kaybetmiyor. Tam tersi çok güçlü” diyordu.

 Akşam’dan Nagehan Alçı: 

“Atlantik Konseyi ABD'de sayısız örnekleri olan düşünce kuruluşlarından biri. Bu tip toplantıları birçok konu üzerine düzenliyor. Böyle bir toplantının Amerikan Devleti  tarafından ısmarlanması söz konusu olamaz.

Olsa ve ortaya çıksa sistem büyük zarar görür. Elbette yönetim bu tip toplantıların sonuçlarından haberdar ediliyor. Bu sonuçlar Türk Hükümeti'ne de gidiyordur ancak amaç uygulanmak üzere hazırlanan bir sonuç metni çıkarmak değil, tavsiyelerde bulunmak.  Aksi düşünce kuruluşlarının çalışma mantığına aykırı.”[1] Sözleriyle; Washington’daki “Atlantik Konseyi” toplantısında, AKP’nin sahiplenip savunduğu “Kürt Açılımını” tartışıp karara bağlamasıyla, Amerikan yönetiminin bir ilgisi bulunmadığını ve sadece bilgisi olduğunu iddia ederek, kendi kısır aklıyla hem ABD’yi, hem de AKP’yi aklamaya çalışıyordu. Ve tabii gülünç duruma düşüyordu. Bu zavallı, sanki Amerika’da Yahudi lobilerinin yetkinliğini ve bu “düşünce kuruluşlarının” yönetimi nasıl etkileyip yönlendirdiğini kimse bilmiyordu.?

Gelelim organizatörü (Yine Yahudi lobilerinin etkili adamı) David Phillips'e... Phillips sadece Kürt konusu ile ilgilenmiyor sanılmamalıydı. O Kriz çözümleri  uzmanıydı ve daha önce de Türkiye'yi ilgilendiren Kıbrıs ve Ermeni meseleleri  üzerine çalışmıştı. Hatta Kıbrıs ile ilgili yazdığı bir rapor da yine çok tartışılmıştı. Zaten Atlantik Konseyi'nde yapılan toplantının kilit ismi Necmeldin Kerim olmaktaydı.

Kerim, Washington'daki Kürt Enstitüsü'nün Başkanıydı. Kürtler'in siyasetine ve ABD ile ilişkilerine yön veren isimlerin başındaydı.

Norveç “Avrupa’nın İsrail’i” biliniyordu. 1993 Oslo Barışı diye Siyonist vahşetini meşrulaştırma ve masumlaştırma adına, İsrail ve Filistin arasındaki sürece kapılarını açan Norveç olmuştu. PKK meselesinde de uzun bir süredir aktif bir rol oynuyordu. Saddam devrildikten sonra Mahmur Kampı'nın bir kısmı boşaltılmış ve örgütün lider kadrosundan bir grup Norveç'e konuk olmuştu. Bu süreçte  Necmeldin Kerim Norveç ile diyalogdaydı. Şimdi de Atlantik Konseyi'ndeki toplantı için Norveç'i yeniden devreye sokuyordu.

Bu arada üçüncü bir isim daha vardı; Yahudi asıllı Peter Galbraith. Galbraith ABD'li bir eski bir diplomattı. Kerim'e de Phillips'e de yakındı. Emekli olduktan sonra uzun yıllar Irak'taki Kürtler'in danışmanlığını yapmıştı. Galbraith'in eşi Norveç asıllı bir Yahudi olmaktaydı.

Hıyanet Programı ve Yol Haritası

Sır gibi saklanan ve bir türlü açılmayan “Kürt açılımı” nın mimarı ABD mi, AKP hükümeti mi” tartışmaları mide bulandırıyordu.

Mustafa Mutlu (Vatan Gazetesinde) iki ay önce hazırlanan bir “rapor” a dikkat çekiyordu.

Atlantik Konseyi isimli kuruluş bu yılın haziran ayında “Türkler ve Irak Kürtleri Arasında Güven Tesisi” başlıklı bir rapor hazırlanıyordu.

Proje Direktörü ve raporu kaleme alan kişi David L. Phillips... Kendisi, ABD’nin dış politikasında oldukça etkin bir Yahudi olduğu biliniyordu.

Ayrıca proje grubunda eski ABD Büyükelçisi Ross Wilson, ABD’li General Charles Wald ve Soros’un kurduğu Açık Toplum Enstitüsü’nün politika analizcisi Mike Amitay da bulunuyordu.

Bu raporu tercüme eden Dicle Eroğul “irkildim, çünkü yazılanların nasıl bire bir uygulattırıldığını gördüm” diyordu...

İşte bu sinsi ve Siyonist belgenin “öneriler” bölümünden birkaç satır başlığı:

  • Bağlantıları kurumsallaştırın: Kürdistan Bağımsız Yönetimi’nin (KBY), İstanbul, Bursa ve Diyarbakır’da ticaret ofisleri açmasını sağlayın.
  • Kürdistanı meşrulaştırın: Diğer Kürdistan liderlerinin yanı sıra, Mesud ve Neçhirvan Barzani’nin Türkiye’ye daha çok ziyaret yapmasına ve ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlayın.
  • Kerkük sorununu çözün: Kerkük’ün statüsü için anlaşmayı ertelemek, azınlık grupların heveslerini şiddetlendirecek, kırılganlığı arttıracak ve şiddet olasılığını kuvvetlendirecektir. Bu sorunu bir an önce çözüme yaklaştırın.
  • PKK’yı siyasallaştırın: PKK sorununun çözümü, güvenlik önlemlerinin ötesinde adımlar gerektirmektedir. Nihai çözüm Türkiye’nin sürdürülebilir demokratikleşmesinde ve gelişiminde, aynı zamanda PKK liderleri ve birlikleri için af organizasyonu yapmakta yatmaktadır.
  • Tutukluları serbest bırakın: Demokratikleşmeyi geliştirmek için DTP’li tutukluları serbest bırakın.
  • Yasal reformları yapın: Türkler, federalizmi bölünmeyle eş anlamlı gördüğünden, daha az göze çarpan “adem-i merkeziyet” planlarını tasarlayıp devreye sokmaya bakın.
  • Türklük tanımını değiştirin: “Türklüğü” vatandaşlık olarak tanımlayan Anayasa’nın 7. Maddesi’ni değiştirin. Terörle Mücadele Yasası’ndaki 215, 216, 217, 220. maddeleri ve Türk Ceza Kanunu’-ndaki 301. madde gibi gerici yasal düzenlemeleri yürürlükten kaldırın.
  • Yargıyı ıslah edin: Katı, hesap sorulamaz ve aşırı tutucu olan yargının ıslahı için de önlemler alın.
  • Öcalan’ı muhatap alın: Ankara, Öcalan’la konuşmayı reddedebilir fakat DTP etkin birer muhatap olabilir. Erdoğan’ın, DTP’yle görüşmesini ve geniş kapsamlı görüşmeler için bir kanal olarak görmesini sağlayın.
  • Avrupa ile entegrasyonu: Türkiye’nin AB üyeliği yolundan sapmasını önleyin ve katılım sürecini hızlandırın.

ABD’li Siyonist Konsey’in İstemediği ve Kaldırılmasını Tavsiye Ettiği Ceza Kanunları:

MADDE 215:

İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama

MADDE 216:

(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

MADDE 217:

Halkı kanunlara uymamaya alenen tahrik eden kişi, tahrikin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır.

MADDE 220:

(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması hâlinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.

(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.

(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur.

(5) Örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır.

(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır.

(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır.

(8) Örgütün veya amacının propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Özetle...

Yahudi Atlantik Konseyi, Türkiye’de teröre ve teröriste özgürlük istemekteydi!

Bakalım bir türlü “açılamayan” Kürt açılımında, Türk Ceza Kanunu’nun bu maddelerinin kaldırılması ne zaman gündeme gelecek ti?[2]

Bu açılıma “milli ve yerli proje” süsü vermek isteyenlerin meymenetsiz maskeleri düşmekteydi!

Şimdi söyleyin: "alçaklar ve namussuzlar" kimlerdi?

ABD Kongresi'ne sunulan "Kürt açılımı" raporları, açılımın ABD projesi olduğunu ispatlıyor.

Tayyip Bey "Kürt açılımına Amerikan Projesi diyenler bunu ispatlayamazlarsa alçaktırlar namussuzdurlar" diyedursun, Amerikalılar bu projeyi rapor halinde ABD Kongresi'ne resmen sunmuşlar. Hem de saklı gizli değil, açık açık. Sunum tarihi 15 Ekim 2007. Raporun adı: "PKK'nın silahsızlandırılması, dağıtılması ve toplumla yeniden kaynaştırılması". Raporu derleyen kurum: Amerikan Dış Siyaseti Ulusal Komitesi. Derleyen kişi: David Phillips (Deyvid Filips okunuyor)

 

İŞTE BELGE, İŞTE ABD RAPORUNUN İNGİLİZCE ASLI, (LİNK İÇİN TIKLAYINIZ:)

http://docs.google.com/gview?a=v&q=cache:udlYXluw4HYJ:www.ncafp.org/aboutus/pressreleases/articles/PKKFINALReport10-15.pdf+David+Phillips:+Disarming,+Demobilizing+and+Reintegrating+the+Kurdistan+Workers%27+Party+%28PKK%29&hl=en&gl=ca



[1] 26 08 2009

[2] Vatan Gazetesi /23-24 / 08 / 2009 / Mustafa Mutlu

10月18日

EN ZENGİN 100 AİLE.

Ekonomist dergisinin ‘En Zengin 100’ listesinin zirvesinde sıralama bu yıl da değişmedi. Listenin zirvesinde yine 6 milyar doların üzerinde kabul edilen servetleri ile Koç ve Sabancı Aileleri yer alıyor. Onları 5-6 milyar arasında değişen servetleriyle Şahenk ve Ülker Aileleri, 4-5 milyar dolarlık servetleriyle de Doğan ve Tara Aileleri izliyor. Listenin alt ve orta sıralarında ciddi bir hareketlilik göze çarparken, listeden çıkan ve listenin yeni konuğu altı isim ve aile var.
Beş yıldır gerçekleştirilen araştırmanın bu yılki sonuçları krizin en zenginleri de etkilediğini gösteriyor.  Bankacılar, servet erimesinin en somut vurgusunu geçen yılki ‘zenginlik skalası’na getirdikleri yorumla ortaya koydular ve bu da zenginlerin servetlerinin yüzde 20 civarında eridiği anlamına geliyordu.

Kimler geldi, kimler geçti?
Bankacı ve yatırım uzmanlarıyla görüşülerek, şirket hisseleri halka açık olanların hisse değerlerini, geçmiş birikim, yurt dışı yatırımları, gayrimenkul portföyleri dikkate alınarak düzenlenen listeye bu yıl yeni giren isimler var. Listeden çıkanlar var ve listede ciddi yer değişiklikleri söz konusu.
Finansbank’ı sattıktan sonra nakit zengini olan Hüsnü Özyeğin, Rusya başta olmak üzere, Romanya, Ukrayna, İsviçre, Hollanda’daki finans yatırımlarının global krizden kaynaklanan etkileri nedeniyle geçen yıla göre beş basamak geriledi. Bir diğer örnek gerçek gücünü perakendeden alan Boyner Grubu’nun bu yıl kriz nedeniyle etkilendiği ve geçen yıl 43’üncü olan sırasının 50’ye gerilediği görülüyor. Yine bölünme sonrasında güç kaybeden Ulusoy Ailesi’nin de 50 ve 60’ıncı sırada olan yerlerini bu yıl 66, 67 ve 68’inci sıralara bıraktığı görüldü. Bölünmeden dolayı, listeye bu yıl aileden Alican Ulusoy da girdi. 
Sıralamada yer ve kademe kaybeden isimlerden biri de Ali Ağaoğlu oldu. Geçen yıl listede 31’inci sırada ve 1.5-2 milyar TL servetliler skalasında olan Ağaoğlu, krizin konut satışlarına etkisinden dolayı bu yıl 48’inci sıraya geriledi. Yine özel hastane yatırımının yanı sıra yazılı ve görsel basında ortak olmak zorunda kalan Ethem Sancak bu yıl 47’inci sıradan 56’ıncı sıraya gerileyerek dikkat çeken isimlerden biri oldu.

Hızlı yükseldiler
Listede inenler kadar, son yıllardaki performanslarıyla çıkanların da olduğunu vurgulamak gerekiyor. Örneğin Acıbadem Grubu’nun kurucusu Mehmet Ali Aydınlar, geçen yıl 56’ncılıktan bu yıl 1-1.5 milyar TL servetliler grubuna girerek 43’üncü sırada yer aldı.
Ekonomi küçüldü ama ilaç sektöründeki büyüme yüzde 15’i aştı. İlaç sektörünün en büyük kuruluşu Abdi İbrahim’in yönetim kurulu başkanı Nezih Barut, yükselenler sınıfında yer alıyor. Barut, 57’incilikten 41’inci sıraya yükseldi.
Listeye yeni giren ve çıkan isim ve aileler de oldu bu yıl. Dünyanın en büyük ikinci makine halısı üreticisi ve dört yıl önce girdiği mobilya pazarında da hızla büyüyen Gaziantepli Erdemoğlu ailesi, bu yıl listeye 88’inci sıradan ve en alt kademe olan 300-500 milyon dolar skalasından giren aile oldu. Son beş yılın en dikkat çekici projelere imza atan ve nakit zengini Sinpaş Holding’in sahibi Avni Çelik de bu yıl sıralama yer buldu. Üstelik Çelik, en alttan ikinci kademe olan 500-750 kademesini ve 57’inci sırayı aldı. Yine inşaatçı Süleyman Varlıbaş, Four Seasons Otelleri’nin sahibi tekstilci Mesut Toprak, Anadolu 250 araştırmasının lideri Kroman Çelik’in sahipleri Yolbulan ailesi, Aşçıoğlu Ailesi, listenin yeni konukları oldu. Bu yıl En Zengin 100’e veda edenler de var. Hey Group’un sahibi  Bektaş Ailesi, Cüneyt Zapsu, İbrahim Polat, Nevzat Kalkavan, Aşçı ve Uran Aileleri listede yer bulamadı.

Kimi sattı, kimi aldı
Zenginlerin krizde servetlerinin nispeten erimiş olması nedeniyle tüketimde daha sorumlu ve mantıklı bir tavır izlemeleri, yaşam standartlarında bir değişiklik anlamına gelmiyor. Türkiye’nin en zenginleri hala şehrin en güzel yerlerindeki yalı, villa ve residance olarak nitelendirilen lüks konutlarda yaşıyor.
Yeniköy, Etiler, Bebek, Tarabya, Kuruçeşme, Çengelköy gibi semtler, boğaz manzarası nedeniyle ilk tercih edilen muhitler. Boğaz manzaralı yalıların fiyatları 3 milyon dolardan başlıyor ve 40 milyon dolara kadar çıkıyor. Yalı sahibi zenginler listesine son eklenen isim Abdi İbrahim’in başkanı Nezih Barut oldu. Bir de kır yaşamı sürmek isteyenler var. Onların tercihleri de Acarkent, Kemerburgaz, Polonezköy gibi semtler. Genç zenginlerin şehir yaşamına yakın olmak için tercihleri ise rezidanslardan yana oluyor. Levent Loft, Belevu, Kanyon, Selenyum Twins, Astoria, Terrace Fulya, Taksim Rezidans, Akmerkez ilk akla gelen adresler. Bu dairelerin fiyatları ise 300 bin dolar ile 3 milyon dolar arasında değişiyor.

Otomobil tercihi değişmedi
Türkiye’de en zengin 100 aile arasında yer alan kişilerin bir kısmının özel uçağı bulunuyor. Bu süreçte krizde girdiği darboğaz nedeniyle özel uçağını satmak zorunda kalan ya da daha önce verdiği uçak siparinini iptal eden olmadı. Özel uçak sahibi zenginlerin listesinin son adı Boydak’lar oldu. İşadamları tarafından tercih edilen 8-10-12 kişilik jetlerin fiyatları, 10 ile 35 milyon dolar arasında değişiyor.
Otomotiv Distribütörleri Derneği’nin (ODD) verilerıne göre krize rağmen üst lüks sınıftaki satışlar geçen yıla göre arttı. Örneğin geçen yılın temmuz ayında sadece bir Ferrari satılırken, bu yıl temmuzda 7 kişi Ferrari aldı. Böylece yılın başından bu yana 14 kişi Ferrari sahibi oldu. Ferrari yedi aylık performansıyla geçen yıl 17 olan satış rakamına bu yılın ilk yedi ayında oldukça yaklaştı.
 Bir diğer İtalyan lüks otomobil markası Maserati de geçen yılın rakamlarına yedi ayda yaklaştı. 2008 Temmuz ayında sadece bir adet Maserati satılırken, bu yıl aynı ayda beş adet Maserati satıldı. Yılın yedi aylık döneminde toplam 11 adet Maserati satışı gerçekleştirildi. Geçen yılın toplamında ise 17 adet Maserati satılmıştı. Geçen ay br adet Bentley satılırken, yılın başından bu yana yedi kişi Bentley sahibi oldu. Yılın yedi aylık döneminde Audi 3 bin 119 adet, BMW 3 bin 312 adet, Chrysler 128 adet, Jaguar 159 adet, Mercedes-Benz 4 bin 851 adet Porsche 131 adet, Saab 41 adet otomobil sattı. 

Yaz ve kış tatillerinden vazgeçmediler
Krizde en yoğun stresi yaşayan kesimlerin başında gelen işadamları ve aileleri, zor psikolojik koşullar altında alışveriş yerine farklı deneyimler yaşamayı tercih ettiler. Satın alma güdüsünün yerini alan deneyimlerin başında ise kişilerin hobilerine ve hayallerine göre hazırlanan özel programlı seyahat turlarına ilgi arttı. Golf, yatçılık, binicilik, uçuş deneyimi, tarihi önemi olan bir bölgenin ziyaret edilmesi, spor müsabakalarının takibi gibi hobi ve farklı deneyimlerin yaşandığı seyahatlerin yanı sıra zaman sıkıntısı yaşayan iş insanlarının iş ve tatili bir arada yürütmeye çalıştıkları da görüldü. Bu süreçte en fazla azaldığı görülen seyahatler ise genellikle alışveriş amaçlı yapılan geziler oldu. 

Göcek yine ilk sırada
Vazgeçilemeyen seyahatler ise her yıl mutlaka gerçekleştirilen yaz ve kış tatilleri. Bu anlamda tatil destinasyonlarında henüz bir değişiklik yok. Yurt içinde Bodrum ve Göcek ilk tercih edilen mekanlar arasında iken, yaz tatili için dünya zenginlerinin de ilk tercihi olan Cannes, Nice, Sardunya, St. Tropez ve Capri gibi mekanlar yine gözdeydi. Kış tatilleri için ise yine hobileri ile ilgili olarak gitmeyi tercih ettikleri tatil destinasyonlarının başında Aspen, St Moritz geliyor. Bunun dışındaki gözde tatil mekanları şöyle: Seychelles, Mauritius, Vail, Bali, Puket, Maldivler, Courchevel ve Whistler.

AKP’DEN KAHRAMAN AKREPTEN “BAL YAPAN” ÇIKAR MI?

AKP Ankara’sının 12-14 Ekim 2009 tarihlerinde Konya’da yapılacak ve savaş uçaklarının katılacağı “Anadolu Kartalı” tatbikatına “Başka ülkelerin (ABD, İtalya ve NATO) uçaklarının çağrılmayacağını” açıklayarak, dolaylı şekilde İsrail’in de devre dışı bırakılması, Davos’taki “One Munit” horozlanmasının yeni bir tezgahıydı.

Bazı zavallılar bunu, “tarihi bir kahramanlık ve büyük bir kararlılık” şeklinde yorumlayıp yutturmaya çalışırken (Bak: 8 Ekim 2009 tarihli yandaş gazete ve yazarlar) bundan birkaç gün önce, Fetullahçı Zaman’ın Washington temsilcisi Ali H. Aslan, ABD ile Türkiye’nin, Obama ile Erdoğan’ın İsrail ve İran konusundaki bazı farklı ve aykırı demeçlerin, sadece bir “akort sorunu” sayıldığını, yoksa bölgesel konularda ve özellikle sonuçta kesinlikle ortak tavır alacaklarını ağzından kaçırıyordu. Böylece Recep Erdoğan’ın bazı cılk çıkışlarının “halkın havasını almaya ve aldatmaya” yönelik ve ABD-İsrail’in bilgisi ve izni dahilinde yapıldığını açığa vuruyordu.

Şimdi gerçekten merak ediyoruz, Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül gibiler ve Zaman’dan bazı çokbilmişler; acaba hamakat derecesinde bir saflık yüzünden mi hala bu, hep sonu kancıklıkla biten kuru kahramanlıklara “çok seviniyordu?”, yoksa bile bile mi iktidara yalakalık yapılıyor ve gerçekleri saptırıyordu!?

Bu Recep Bey’in ve AKP’nin daha bir hafta önce, Amerika’da “İsrail’in nükleer tesislerinin de denetime alınması” konusundaki oylamada, soysuz ve sorumsuz bir tavırla “çekimser kaldıklarını”, ama Türkiye dönüşlerinde hiç utanıp sıkılmadan “Hep İran İran deniyor. Niye nükleer silahlar konusunda İsrail hiç gündeme getirilmiyor?” diye halkımıza hava attıklarını; bu “gerçekleri değil, gerekenleri yazar” takımı nasıl unutuyordu? Yoksa bunlar herkesi densiz, kendilerini dahi mi sanıyordu? AKP’nin yeni bir akreplikle ABD ve İsrail’in İran saldırısına destek sağladığını ve muhtemel tepkileri törpülemek üzere böyle kof kabadayılıkların yapıldığını, bunlar anlamıyor muydu? İsrail’den gelen tepkilerin bile; “AKP’ye kamuoyunda haklılık kazandırmaya ve daha rahat kullanmaya” yönelik olduğu da sırıtıyordu.

Kaldı ki İsrail’in de katılacağı Konya tatbikatının iptali, Suriye’nin sırtını sıvazlayıp İran karşıtı cepheye kaydırma tezgahının bir senaryosuydu. Üstelik kulislere ve gazetelere yansıyan haberlere göre, bu kararı AKP değil TSK alıyordu, iktidar da uymak zorunda kalıyordu.  

İşte İbrahim Karagül’ün yazısı:

Çok sevindik çok!

“Türkiye utanç verici, hepimizi yaralayan, vicdanlarımızı sızlatan bir uygulamaya son verdi. Her yıl yapılan Anadolu Kartalı tatbikatlarının uluslararası bölümünü iptal etti. Artık İsrail savaş uçakları tatbikat çerçevesinde Türk hava sahasını kullanamayacak. İptal edilen sadece İsrail uçaklarının katılımı değil, NATO ülkelerinin katılımı da olmayacak artık. Ancak iptal en fazla, yıllardır savaş pilotlarını Türk hava sahasında eğiten ardından da aynı uçaklarla Cenin'i, Gazze'yi, Lübnan'ı bombalayan İsrail'i rahatsız etti. İsrail, Türkiye kapıları daha kapanmadan Yunanistan'la hava sahası pazarlıklarına başlamıştı bile.

28 Şubat darbesinin bu ülkeye ödettiği en ağır bedellerden biriydi Anadolu Kartalı. Çevik Bir'in 1996 yılında İsrail'e yaptığı ziyaret sırasında imzalanan anlaşmayla İsrail uçakları Konya'ya taşındı. Her tatbikat döneminde büyük tartışmalara yol açtı. Hem bu millete hem de Türkiye ile gönül bağları olan ülkelere ve toplumlara ihanet derecesinde bir anlaşmaydı bu.

Tıpkı sorgusuz sualsiz, Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimlerin dışında bırakılarak İsrail'e milyar dolarlar aktarılan savunma anlaşmaları gibi. O zamanlar, cunta ve daha çok ABD ve İsrail'deki bağlantılarına göre iş yapanlar, Türk-İsrail ekseni ile, İsrail'in çıkarları doğrultusunda, bir "Ortadoğu düzeni" kurmaya çalışıyorlardı. "Bin yıl devam edecek" denilerek yutturulmaya çalışılan proje buydu! İçeride darbe yapıyor, toplumun bir kesimini düşman ilan ediyor, siyasi tasfiyelere gidiyor, bölgede başkalarının iyi ve kötülerine göre dost ve düşman belirliyorlardı. Koca ülke üç beş kişi üzerinden hizaya sokuluyor ve bu kişiler ödüllendiriliyordu.

Ondan önce, yine Konya Ovası'nda eğitim alan pilotlar 33 gün Lübnan'ı bombaladı. Yine gözlerimizin önünde bir imha operasyonu yapılıyordu. Bu ülkenin bin yıldır biriktirdiği bütün kazanımdı aslında imha edilen.

Öyle ki, Türkiye'de savaşa hazırlanan uçaklardan geriye dönen ilk parti F-16'lar, aldıkları ilk görevle Filistinlileri bombalamıştı. 20 bin kilometre kare alanda yüzlerce uçağın katılımıyla gerçekleştirilen nükleer saldırı tatbikatları hangi günler içindi?

24 Mayıs 2007'de ABD savaş uçaklarının dört dakika Türk hava sahasını ihlal etmesi büyük tepkiyle karşılandı. Olay Genelkurmay internet sitesine konuldu. Oysa yıllardır ABD uçakları, savaş makineleri Türkiye'deydi. Ama daha tuhafı, bu tepki gösterilirken İsrail Konya'da hala eğitiliyordu.

Bu tepki gösterilirken İsrail savaş uçakları Türk hava sahasını kullanıp Suriye'ye saldırıyor, yakıt tanklarını Türkiye topraklarına atıyordu. İsrail öyle dokunulmaz öyle sorumsuzdu ki, Türkiye'nin "açıklama" isteğine cevap bile vermiyordu. Daha sonra bu uçakların Suriye'de bir tesisi bombaladığı ortaya çıktı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim acilen Ankara'ya gönderildi. Suriye, saldırıya uğramıştı. Bütün dünyayı bilgilendirdi. Hiçbir ülkeden tepki gelmedi. Ama bu sefer uçaklar Türkiye hava sahasını geçerek bir ülkeyi bombalıyordu. Belki bu pilotlar da Konya Ovası'nda eğitilmişti! Yine o sıralar bütün Türkiye, Kuzey Irak'a kilitlenmişti. Düşman oradaydı, tehdit oradan geliyordu. Oysa tehdit Kuzey Irak'tan değil, Konya'dan geliyordu. Düşman Anadolu'nun bağrındaydı.

Hava sahası dar olduğu için pilotlarını Türkiye'de eğiten İsrail, zamanla bu hedefi aşmış, uçaklarını uzun menzilli uçuşlara hazırlar olmuştu. Kim için? Elbette İran için. Türkiye, kendi hava sahasında eğitilen, üstelik hava sahası ihlal edilerek Suriye'ye saldırı yapan İsrail'e nasıl göz yumabilir? Bu ülkenin bir süre sonra İran'ı Türkiye üzerinden vurmasına ne diyebilir?

Irak ve Suriye ile yapılan son anlaşmalara dikkat! 1996'lardaki şartlar çok değişti. Türkiye yakın çevresiyle bir başka proje üzerinde çalışıyor. Bu projede İsrail hiçbir zaman ve hiçbir şekilde olmayacak!”[1]diyordu. Oysa İsrail’in Ankara büyükelçisi Amit Zarouk’un da belirttiği gibi, bu tatbikatların sadece bu yılki bölümleri kaldırılmıştı ve önümüzdeki yıllarla ilgili hiçbir kayıt bulunmamaktaydı.

Ve hele İbrahim Karagül’ün bu girişimi sanki, “İsrail’le yapılan askeri işbirliği anlaşmalarının iptal edilmesi” şeklinde aktarması tam bir aldatmaca ve sahtekârlıktı.

Bu zavallı zevat, daha bir ay önce, Akdeniz’de Kıbrıs açıklarında, İsrail, Türkiye ve ABD’nin çok geniş kapsamlı bir askeri tatbikat yaptıklarını niye hiç gündeme taşımamıştı?

Kaldı ki Karagül’ün de itiraf ettiği gibi, “İsrail Konya’daki tatbikatlarla amacına zaten ulaşmış ve pilotları uzun menzilli uçuş yeteneğini çoktan kazanmıştı. Yani İran’ı vurmak üzere hazırlardı ve bu eğitime ihtiyaçları kalmamıştı.

Ve üstelik “asıl tehdidin, Kuzey Irak’tan değil, Konya’daki eğitim uçuşlarından geldiğini” söyleyerek, İsrail-ABD güdümlü PKK belasını ve Kürt açılımı safsatasıyla Milli bütünlüğümüzün parçalanmasını gözlerden saklamaya ve AKP’yi aklamaya çalışmıştı.

Bunlar AKP iktidarının ve Recep Başbakanın, Yahudi Lobileri bağımlılığının, cesaret madalyalı pısırıklığının ve BOP’a eşbaşkanlık figüranlığının elbette farkındaydı… Ama hepsi psikolojik bir ferahlama, bastırılan vicdanlarını rahatlatma adına, “kiralık kuklalardan, hasretini çektikleri bir kahraman yaratma” çabasındaydı.. Neyse, yakın görünen bir İran saldırısında, bunların İsrail uşaklığı, kendilerine bir kere daha hatırlatılacaktı.

Oysa zaman Washington yazarı Ali H. Aslan şunları yazmıştı:

Türkiye'nin İran politikası ABD'den nasıl görünüyor?

İran dahil bazı politikalarımızın Batı'dan yer yer farklılıklar arz etmesinin stratejik değil taktik sebeplerden kaynaklandığını Washington'a ve diğer Batı merkezlerine en etkili kanallardan anlatmak lazımdır. En bilgili Amerikalılar dahi her zaman eğitime muhtaçtır.

“Tahran ve uluslararası camiadaki baş destekçileri Moskova ve Pekin'e derin bir güvensizlik duyan Amerikan dış politika erki, BM'den yaptırım çıkarmanın ve rejim değişikliğinin zorluğunu göz önünde bulundurarak, orta vadede İran'ı çevreleme (containment) politikasına hazırlanıyor. Dolayısıyla sadece global güçlerin değil, Türkiye gibi bölgesel güçlerin tutumu da giderek daha önem kazanacak.

Bu nedenle, Washington'da Türkiye'yi Amerikan devleti adına takip eden dar çevre, Ankara'nın İran konusunda neler söylediğini şu sıralar daha bir dikkatle dinliyor. Özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konuyla ilgili yaptığı son açıklamalardan rahatsızlık duyuluyor. Ankara'nın İran'a baskı uygulama noktasında elini taşın altına koymak istemediği, başkalarının arkasına gizlendiği sıkça dillendiriliyor.

ABD German Marshall Fund (GMF) düşünce kuruluşu uzmanlarından Dr. Ian Lesser, Türkiye'nin 'kendine has bağlantısızlık stili'nin İran'da 'büyük bir test'e tabi tutulacağını tahmin ediyor. "İran konusunda Türkiye'nin görüşleri ile Batı'daki kilit ortaklarının görüşleri arasında keskin ayrılıklar yaşanabileceğinden kaygı duyuyorum." diyor. Yakın gelecekte Ankara'ya Washington ve diğer Batı merkezlerinden baskıların artması çok muhtemel görünüyor.

İran konusunda en azından kamuoyuna konuşma noktasında Ankara ile Washington arasında bir akort sorunu olduğu muhakkaktır.

Etkili düşünce kuruluşlarından Dış İlişkiler Konseyi'nin (CFR) uzmanı Dr. Steven Cook, İran tartışmasında Türkiye'nin duruşunun 'bazı insanların söylediği oranda olmasa bile' Washington'da önemsendiğini düşünüyor. Ancak ABD başkentindeki çoğu kimsenin gözünde Türkiye'nin İran konusundaki pozisyonunun 'netlik kazanmadığını' söyleyen Cook, Ankara'nın kendini izah etme yönünde 'gerçek bir çaba' sarf etmediği tespitini yapıyor. Amerikalılarla iletişimde kabiliyetli ve tecrübeli bazı Türk yetkililerin Washington seferine çıkması bence fena olmaz. (Tabii herhalde öncelikle devletin ilgili kurumları arasındaki danışmaların hızlandırılarak bir iç mutabakata varılması muvafık olur.)

İran ve bölgedeki gelişmeler muvacehesinde Türkiye'nin de nükleer program geliştirme ve silahlanma ihtimali Washington'da daha sık gündeme gelmeye başladı. Bu konuda Dr. Henri J. Barkey'nin Amerikan istihbarat çevrelerine yakın düşünce kuruluşu Stimson'ın Nükleer Güvenlik Serisi'nin altıncı cildinde yayınlanan son analizi okunmaya değer. Türkiye'nin Amerikan Patriot füze imha sistemleri satın almaya artan ilgisi bence İran'ı dengeleme faktöründen bağımsız olarak düşünülmez. Diğer yandan Obama yönetimi Doğu Avrupa'ya füze kalkanı yerleştirme projesini iptal ettikten sonra gündeme gelen 'Acaba yeni mekân Türkiye olabilir mi?' sorusunu da yabana atmamak lazım. İlk bakışta bir NATO üyesi ve ABD müttefiki olarak bölgedeki tehditleri ön karşılama mekânı olarak Türkiye, Washington için makul bir seçenek gibi.

Her ne kadar henüz resmî bir ziyaret talebi yoksa da, Başbakan Erdoğan'ın Başkan Barack Obama ile görüşmek üzere önümüzdeki aylarda Washington'a yapması beklenen ziyarette ikili gündemin en can alıcı başlıkları arasında İran sorunu ve onunla bağlantılı bazı konuların yer alacağını tahmin etmek zor değil. Washington'da 'ya bizimlesin, ya da bize karşı' tarzı uluslararası siyaset yürüten, onu bunu 'şer ekseni' ilan eden bir hükümetin olmaması avantaj. Ancak bu, Ankara'yı kendini izahta rehavete asla sevk etmemeli.

ABD'nin Avrupa ve Avrasya'dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Phil Gordon, 30 Eylül'de Brüksel'de yaptığı bir konuşmada Türkiye'yi nazara verirken 'strategic challenge' ifadesini kullandı. (Türkçesi; stratejik sınanma konusu, zorluk) Ülkemizin Batı'ya bağlanmasının Avrupalı ve Amerikalılar için ne denli 'önemli bir hedef' olduğunu vurguladı. Batılı zihinlerde Türkiye'nin her iç ve dış eylemi bu zaviyeden değerlendirilir. Dolayısıyla İran dahil bazı politikalarımızın Batı'dan yer yer farklılıklar arz etmesinin stratejik değil taktik sebeplerden kaynaklandığını Washington'a ve diğer Batı merkezlerine en etkili kanallardan anlatmak gerekir.”[2]

Yani Fetullahçı yazar “AKP yöneticileri ve Dış ilişkileri yetkililerinin, Amerika ve Avrupa’ya: “Biz aslında İsrail’e destek İran’a kösteğiz. Ancak halkın tepkisini törpülemek için bazı çıkışlar yapmak ve toplumu yatıştırmak mecburiyetindeyiz.” Diyerek onları inandırmaları gerektiğini tavsiye ediyordu. Bu satırları ve tavırları, Fetullahçılara niçin; “siyonişst uşağı ve ABD ajanı” dediğimizi izah ve ispat ediyordu.

Obama İsrail’in kuklasıdır!

BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı "dünyanın nükleer silahlardan arındırılması" kararı, İsrail'i fazlasıyla rahatsız etmişe benziyordu. Şüphesiz bu tedirginliğin altında bir dizi gelişme yaşanıyordu.

Onlardan ilki, BM'de alınan kararın ABD Başkanı Obama'nın önerisiyle kabul edilmiş olması” gösteriliyordu.

İkincisi, Obama BM'de yaptığı konuşmada dünyanın karşı karşıya bulunduğu tehditlerle mücadele edebilmek için "çok taraflı işbirliği" çağrısında bulunması ve yeni bir çağın başlayabilmesi için aralarında nükleer silahsızlanmanın da olduğu dört ilkenin bu işbirliğine kılavuzluk etmesini istemesini istiyordu.

Üçüncüsü de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (UAEK) "İsrail'in Nükleer Yetenekleri" başlıklı karar tasarısını kabul etmesi İsrail’i sözde rahatsız ediyordu.

Mehmet Yılmaz gibi zamancılar:

Bunlar, İsrail'in sahip olduğu nükleer cephaneliği açığa çıkarmayı amaçlayan bir dizi hukukî sürecin altyapısını hazırlıyor.”

Örneğin BM kararı, nükleer silahların yayılmasının önlenmesini, nükleer silahların sökülmesini ve nükleer denemelere son verilmesini amaçlıyor.

Ayrıca...

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması'na (NPT) taraf ülkelerden tüm yükümlülüklerini yerine getirmelerini istiyor.

Anlaşmayı imzalamamış İsrail gibi ülkelere de imza atmaları çağrısında bulunuyor.” Diyerek ABD ve BM’yi güya dünya barışı için çalışan ve İsrail’i bile hizaya sokan bir konumda gösterip, bunların Siyonist Yahudilerin güdümünde olduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyordu.

UAEK'da alınan karar ise İsrail'in şimdiye kadar hakkında hiçbir bilgi bulunmayan nükleer kapasitesiyle ilgiliydi.

Bundan böyle UAEK, İsrail'in nükleer programına ilişkin yönetim kuruluna rapor sunmak mecburiyetindeydi.

İsrail de bütün bu kararların alınmasını hızlandıran asıl faktörün Obama'nın "nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya için çaba harcayacağı vaadi" olduğunu biliyormuş..

Bildiği için de Amerikan yönetimine baskı kurmaya çalışıyormuş..

Nasıl?

60 yıl önce yapılan gizli bir anlaşmayı gündeme taşıyormuş..

Neocon'lara (yeni muhafazakârlar) yakınlığıyla bilinen The Washington Times gazetesinde yayınlanan bir habere göre, Obama İsrail'e baskı yapamıyormuş!..

Hangi konuda?

-İsrail'in nükleer cephaneliğini uluslararası denetime açması hususunda...

Çünkü:

-25 Eylül 1969 tarihinde dönemin ABD Başkanı Richard Nixon ile İsrail Başbakanı Golda Meir'in imzaladığı "gizli" anlaşma, nükleer faaliyetlerini serbestçe sürdürebilme iznini veriyormuş.

Hatta bu konu en son İsrail Başbakanı Netanyahu'nun mayıs ayında gerçekleştirdiği Washington ziyaretinde de bir kez daha teyit ediyormuş..

İsmini vermeyen yetkililere göre Obama, Netanyahu’ya anlaşmanın devam edeceği sözünü veriyordu.

Obama İsrail’e mahkûm bulunuyordu

Acaba Siyonist “neocon”lar dünya halkları için umut görülen Amerikan Başkanı Barack Obama’nın politikalarını baltalamaya mı çalışıyordu? Yoksa Obama gözümüzün içine baka baka yalan mı söylüyordu? Bush yönetimi döneminin gözde muhafazakâr yayın organı Washington Times gazetesine bakılırsa ikincisi doğruydu. Meğer Obama bizlere ‘nükleer silahlardan arındırılmış’ dünya vaat ederken, Ortadoğu’nun adı bile konulmamış tek nükleer silahlı gücü İsrail’e hiç dokunmayacağını vaat ediyordu.

1969 tarihli mutabakat, Washington’un, İsrail açıklamadıkça yahut nükleer silah denemeye kalkmadıkça nükleer statüsünün pasif kabulüne dayanıyordu. Anlaşmanın resmi kaydı kuydu yoksa da, 2007’de Nixon Kütüphanesi’nin açıkladığı dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın kişisel notu “bu gerçeği” teyit ediyordu. Washington Times’a konuşan ‘İsrail ve Bomba’ adlı kitabın yazarı ve İsrail’in nükleer silahları konusunda en önde gelen otorite kabul edilen Avner Cohen’e göre, Obama’nın ‘yazılı garantisi’ bunun da ötesine geçiyordu. Bu ABD’nin İsrail’in nükleer politikasını tümüyle benimsediği anlamına geliyordu. Peki, nedir bu politika?

İsrail’in nükleer doktrini ‘Uzun Koridor’ diye anılıyordu. Buna göre İsrail, savaşta olduğu tüm ülkelerle barış anlaşmaları imzaladıktan ve komşu ülkelerin de sadece nükleer değil, bütün kimyasal ve biyolojik programlarını da çöpe atmasından sonra nükleer silahlarından vazgeçme konusunu gündeme alacağını söylüyordu. Dikkatinizi çekerim ‘vazgeçecek’ değil, ‘vazgeçmeyi değerlendirecek’. Sebep de şu meşhur ‘derin varoluşsal tehdit’ algısı ve siyonizmin Dünya hakimiyeti ve Arz-ı Mev’ud hayali oluyordu..

Oysa geçen ilkbaharda ABD Dışişleri’nin nükleer ve silahsızlanma müsteşarı Rose Gottmoeller, İsrail’e NPT’yi imzalaması çağrısı yaptığında, bir anlık da olsa Amerika’nın rota değiştirdiği intibaı uyanıyordu. ABD’nin sükûneti bir yana, dünyanın kalanı İsrail’in atom silahlarını nükleer teknisyen Mordehay Vanunu’nun bunları ifşa edip (1986) bedelini 18 yıl hapisle ödemesinden gayet iyi biliyordu. İsrail artık durumu yalanlamaya tenezzül dahi etmiyordu. Obama’nın ise çifte standartlarla varabileceği bir yer yoktu. İsrail’e dokunulmazlık tanıyıp elindeki silahların hesabını soramadıkça, bu konudaki siyaseti oyalamadan ibaret kalıyordu. Hele de İran’la girişilen müzakere sürecinden sonra ABD ve Obama’nın çifte standardı iyice sırıtıyordu.

“Heron” karşıtları “Ergenekon”cu sayılıp tutuklanıyordu!

“Türkiye 2005 yılında İsrailli Al-Elbit Konsorsiyumuna, kamuoyunda Heron diye bilinen 10 adet insansız uçak siparişini veriyor. Teslimat tarihi, yapılan sözleşmeye göre 2007’dir. Süre aşılıyor, lakin bu teslimat yapılmıyor. Hal bu iken ne sözleşme feshediliyor ne de sözleşmede var olan tazminat şartı işletiliyor. Heron’ların alımına TSK’nın başlangıçtan beri karşı çıkmasının nedeni; İsraillilerin Heron’la ilgili bilgisayar yazılımlarından, kumanda edilmesine kadar hiçbir ayrıntıyı Türkiye’ye vermemesinden kaynaklanıyor. Düşünün, Türkiye 10 adet Heron alacak ama kumanda edilmesi işi yine İsraillilerde olacak.

Bu şekilde Türkiye’nin toplayacağı bilgilere İsrail, anında ulaşacak. Dahası, TSK Heron’u İsrail’in onay veremeyeceği yerlere de uçuramayacak!

Havada kalış süresi sınırlı olan Heron’larla ilgili olarak TSK’nın tereddüt ve itirazları hep devam ediyor. Öyle ki 10 adetlik Heron uçağı partisinden iki adedi, taahhüt edilen tarihin çok sonrasında teslim ediliyor.

TSK, teslim edilen bu Heronları teste tabi tutuyor ve sonuç: Heronlar pek çok noktada testi geçemiyor ve bozuk çıkıyor!

İsrail bu tutuma tepki gösteriyor ve TSK ile ipleri koparıyor. Dahası, Türkiye için ürettiği ve teslim aşamasına getirdiği 5 adet Heron’u da apar topar Hindistan’a satıyor. TSK tam bu süreçte, Savunma Bakanlığına başvurarak Heron’lar için yapılan sözleşmenin iptalini istiyor. İsrail ile bu sorunlar yaşanırken TSK boş durmuyor ve bu bağlamda Rusya ile ilişki kuruyor. Bir işadamı ve emekli üç Silahlı Kuvvetler mensubu defalarca Rusya’ya gidip gelerek insansız uçak noktasında uzlaşmaya varıyor. Rusya’nın ürettiği ve teslimi için taahhüt ettiği insansız uçak Heron’lardan daha uzun süre havada kalabiliyor. Fiyatı da Heronların yarısı kadar. En önemlisi, kumandası yani uçağın yönetimi tamamen TSK’da olacak. Bilgisayar yazılımından diğer bütün teknik ayrıntılara kadar her şey TSK’ya teslim edilecek.

TSK, ön çalışmasını yaptığı bu uçağın alımı için düğmeye basıyor. Ancak AKP iktidarı bu alıma olur vermiyor ve illa da Heron olsun diyor.

Tam bu günlerde Rusya’ya insansız uçak alımı için gönderilen emekli askerlerin ikisi apar topar tutuklanıyor.

Neden mi? Ergenekon davasından! Yorum sizin efendim..”[3]

 


[1] 8 Ekim 2009 / Yeni Şafak

[2] 5 Ekim 2009 / Zaman

[3] Sabahattin Önkibar / 8 Ekim 2009 / Odatv.com

KAYNAK:OSMAN ERAYDIN/MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ-EKİM 2009

10月13日

MİLLİ GÖRÜŞ 40. YIL ETKİNLİKLERİ BAŞLIYOR.

Millî Görüş'ün 40'ıncı yıl kutlamaları bu hafta başlıyor. Büyük bir heyecanla gerçekleştirilecek olan programların ilki bu Cuma günü Konya'da gerçekleştirilecek. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın katılacağı programa yoğun ilginin olması bekleniyor.

Millî Görüş 40. Yıl Etkinlikleri başlıyor -

Milli Görüş'ün 40'ıncı yıl kutlamaları bu hafta başlıyor. Büyük bir heyecanla gerçekleştirilecek olan programların ilki bu Cuma günü Konya'da gerçekleştirilecek. Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın katılacağı programa yoğun ilginin olması bekleniyor.

Milli Görüş 40'ıncı yıl kutlamalarının Konya ayağını organize eden Saadet Partisi Konya İl Başkanı Av. Veli Tolu, programa ilişkin kamuoyuna bilgi verdi. Tolu, 1969 yılında bağımsızlar hareketi olarak Konya'da başlayan Milli Görüş'ün yıllardır bu ülkeye hizmet eden bir anlayış olduğunu söyleyerek, "Milli görüş hareketi cumhuriyet tarihimizin en karmaşık ve en zor döneminde toplumsal bir ihtiyaç ve talep olarak doğmuştur" dedi.

Konya'ya ayrı önem

Milli Görüş hareketinin ve Konya ile özdeşleştiğini de vurgulayan Tolu, "Türkiye'de bir şehre mal olmuş başka hiçbir siyasi akım ya da hareket de yoktur. Konya deyinde Milli Görüş, Milli Görüş deyince hep Konya akla gelmektedir. Hemen hepiniz dikkat etmişsinizdir ki; Erbakan Hocamız, Konya'mız her gelişinde istisnasız Konya'mızın özelliklerinden bahseder ve şehrimizin Belde-i Muhayyere oluşunu uzun uzun anlatır" diye konuştu.

Cuma Günü düzenlenecek

16 Ekim Cuma günü Selçuklu Spor ve Kongre Merkezi'nde saat 19:30'da programın başlayacağını da duyuran Tolu, bütün Konyalıları programa davet etti. Tolu, "Bizler bu programla alakalı bu güne kadar Milli Görüş çatısı altında bir dakika bile nefes almış hemen her arkadaşımıza davetiye ile ulaşmaya çalışıyoruz. Biz biliyoruz ki; bütün hemşerilerimizin Milli Görüş Hareketine bir şekilde katkısı mutlaka olmuştur. Bu sebeple bu kutlama sadece Saadet Partimizin bir kutlaması değil Konya'mızın ve bütün hemşerilerimizin bir kutlaması olacaktır" diyerek çağrıda bulundu.

MİLLİ GAZETE

8月3日

SORUN ÇIKARANLAR SORUN ÇÖZEMEZ.

Her gün namazımızda okuduğumuz "Kureyş" suresinde ülfetten, ibadetten, midenin doymasından ve güvenlikten bahsederken "Ülfet" kelimesini öne alır.

Enfal suresinin 63'üncü ayetinde de yeryüzünde var olan şeylerin tamamı bize ait olsa ve onunla gönüller arasına sevgi ve muhabbeti yerleştirmeye çalışsak başarılı olamayacağımızı bize haber verir.

Demek ki gönüle giden yol ile mideye giden yol aynı değil. İmanın getirdiği ülfet olmadıkça yalnız mideleri doyurmakla güvenlik sağlanamaz.

Türkiye şartlarında güvenliğin her türlü tedbiri alınmasına rağmen Şırnak'ta güvenlikte olmadığı gibi Sabancı Center'in 25'inci katında da insan güvenlikte olamıyor.

Bizi bin yıl birlikte tutan tutkalımızı yok ettiler.

Batıya dev gibi medrese mezunları gönderen Güneydoğu illerimizde ve köylerindeki medreseler hem PKK hem de PKK peşinde onu kovalayan güçler tarafından kapatıldılar, yok edildiler.

Ezher Üniversitesine gitse Arap Profesörlere Arapça öğretebilecek kapasitedeki hocalar, Diyarbakır, Van, Muş gibi illerimizde kenar mahallelerde biriketten yapılmış derme çatma evlerde zor günler geçirmekteler.

Hollanda hükümeti, camide Türk çocuklarına Kur'an öğreten bazı hocalara maaş ödüyor.

Maaşı alan hoca bu durumu hep merak edermiş.

Bir gün belediye başkanı camiyi ziyarete geldiğinde hafta tatillerinde ve yaz tatillerinde Türk çocuklarının uyuşturucuya, gaspa, hırsızlığa gitmesini engelleyen bu hocaya teşekkür edince anlamış hoca maaşın neden verildiğini.

Güneydoğu illerine konferansa gittiğimde hangi ile gitmişsem o ilin medrese hocalarıyla özel görüşmeye dikkat ettim.

Onlardan öğrendiğime göre PKK "Medrese, bize asker olacak, dağa çıkacak delikanlıları engelliyor" diye kapatmış, PKK'yı kovalayanlar da "Laiklik var" diye kapatmışlar.

"Kürt açılımı"na giderken bizim başımıza PKK belasını saran ülkenin generalleri ile görüşmek yerine her şehir ve köyde halk yanında itibarı olan insanlarla birebir görüşmeler başlatılsa ve saflar sıklaştırılsa birkaç sene içinde aradaki şeytan kovulabilir.

Terör belasını başımıza saranlarla bu çözülmez.

Dinimin düşmanı cami yapsa o Kur'an'da bahsedilen "Mescidi dırar"/zararlı mesciddir.

Şerbet verse şaraptır, panzehir verse zehirdir diyerek red edeceğiz.

Düşmanın iyiliği kasabın koyununa ot vermesi gibidir.

Koyunun boynunu sıvazlaması sevdiğinden değil keseceği yerin tespiti içindir.

Balıkçının balığa oltada yem vermesi gibidir.

Sahte dostlarınız önünüzde, düşmanlarınız arkanızda kuyu kazmaktalar.

Nefsinizin sevdiği her türlü yiyecek, giyecek, oynayacak nimetler size sunulur.

Nefsinizin hoşlanacağı kelimeler lügat kitaplarından çıkarak, hizaya dizilerek önünüzden resmi geçit yaparlar.

Doğruları görmemeniz için her renk gözlüğü takacak uzmanlar, kötü kokuları duymamanız için her türlü parfümü sıkacak azmanlar çevrenizi sararlar.

Etle tırnak gibi olduğunuz insanlar tırmalamaya başlarlar.

Bu topraklar üzerinde Türk'ü, Arap'ı, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Abaza'sı, Arnavut'u, birbirine kaynaştıran ve kardeş ilan eden İslam nimetidir. Bunların hepsi günde beş defa aynı yere, Ka'be'ye dönüyorlardı.

İnsanlarımıza "APO'ya dön, ABD'ye dön, AB'ye dön, Rusya'ya" dön diye diye hem dönenin hem döndürenin başı döndü.

Siz de insanları kendinize çağırmayınız ve "Kıbleye dön" deyiniz.

"En büyük filan" yerine "En büyük Allah" deyiniz bakınız kardeşler nasıl kucaklaşır görünüz.

MİLLİ GAZETE/MAHMUT TOPTAŞ/2 AĞUSTOS


BOŞ BORULAR.

Boş borular deyince, ya NABUCCO, ya da Genelkurmay Başkanı'nın gösterdiği, bir taraftan bakınca öbür tarafı gösteren lav silahları akla geliyor.

Bu lav silahlarından epeyce asker tutuklandı yani boş borulardan. Bir yandan da pişmanlık yasasından salıverilmiş birinin üç askerimizi şehit ettiği haberini duyduk. DTP'liler de Başbakanımıza ''adam ol'' çağrısı yapmışlar. Bir hergümençtir gidiyor, tıpkı NABUCCO'nun senaryosu gibi.

Bu NABUCCO Gaz Projesi'nde de binbir entrika var. Bize sadece geçiş ücreti verecekler. Boruların ne zaman dolacağı, oradan nasıl, ne zaman ve ne kadar gaz geçeceği meçhul. Bir de boruların yerleştirilmesinde istihdam edilecek insanlara iş temini imkanı var. Başka bir faydası yok. İpler Avusturya'nın elinde.

NABUCCO Operası Yahudilerin Babil'den sürgün edilişini konu ediyor. Babil Kralı Nabucadnezar, Kudüs'e girmiş ve Yahudilerin bu kutsal şehrini tamamen yıkmıştı. Binlerce Yahudi esir alınarak Babil'e getirildi. Batı kültürleri tarafından kötü adam ilan edilen Nabucadnezar aslında kendi ülkesinde bir kahramandı.

Babil'i yeniden inşa etmişti. Ünlü Asma Bahçeleri onun zamanında yapıldı ve Nabucadnezar, dönemin en kudretli liderlerinden biri sayıldı. Hatta Mezopotamya'nın son büyük lideriydi diyorlar. Onun ölümünden sonra, ülkesi hızla geriledi. Hikayenin buraya kadar olan kısmı Irak'ı ve Saddam'ı hatırlatmıyor mu biraz?

Hikayeye devam edelim: O'nun ölümünden sonra ülkesi hızla geriledi, kralın kızı Fenena, Yahudilerin elinde rehindi. Nabucadnezar onu kurtarmak istiyordu. Yahudi Kralı Yuda'nın yeğeni İsmail de Fenena'ya aşıktı.

Nabucadnezar İsmail'i serbest bıraktı. Bir esirden olan kızı Abigaile ise kralın kendisine yetki verdiğini, esirleri ve Fenena'yı öldüreceğini ilan etmişti.

Kralın öldüğü yalanı ortaya atıldı. Oysa o sadece aklını kaybetmişti. Emrin infazı sırasında, Nabucadnezar, halkın sesini duyarak herşeyi hatırladı ve emri durdurdu. Yahudilere, evlerine gidebileceklerini söyledi. Abigaile de zehir içerek intihar etti. Yahudi rahip Zakherya ise kralı kutsamış ve ona mutlu bir hayat dilemişti.

Gerçekten böyle mi oldu bilmiyoruz.

Bu projenin, bu eserin adını taşımasında özel bir sebep var mı, onu da bilmiyoruz.

MİLLİ GAZETE / AFET ILGAZ

7月31日

CÜBBELİ AHMET BEL’AMCIK’I VE MAHMUT EFENDİ YAKINLARINA UYARI!

Haber Türk’te Fatih Altaylı’nın Cübbeli Ahmet’i aklamak ve reklamını yapmak üzere, 23 Temmuz 2009 Perşembe akşamı programa çıkarmasını ve pasveren sorularla, Ona kendisini savunma fırsatı sunmasını ve masumlaştırmaya çalıştırmasını; “Fatih Altaylı insafa geldi, Haber Türk hizaya girdi” sananlar yanılmaktaydı.

“— Jetski sefası israf değildir.

— Yüzme, atıcılık ve binicilik emredilmiştir.

— Bu nedenle yüzme havuzu yaptırmak sünnettir.” Diyen Cübbeli Ahmet’e hatırlatmak lazımdı:

Milletimiz fakru zaruret ve ümmetimiz esaret ve zillet altında kıvranırken, bütün imkân ve fırsatlarımızı bu zulüm ve sefaletten kurtulma yolunda harcamamızın farz-ı ayın olduğu bir dönemde; böylesine lüks ve fantezi heveslerinize sünnet kılıflı ruhsatlar uydurmanıza, Hz. Peygamber (A.S) sağ olsaydı nasıl bir tepkiyle sizleri te’dip buyuracaklardı?

Soru: Bir vaazınızda, “Gölcük depreminde faizcileri ve fahişeleri Allah yerle bir etti. İlahi adalet hepsinin belasını verdi” cinsinden laflar etmiştiniz. Bunlar yanlış ve haksız ithamlar değil miydi?

— Ben bu konuşmalarımda yer adı vermekten dolayı pişmanlık içindeyim. Yanlış yaptığımı kabul etmekteyim.

Ehlisünnete göre, birisi zina üzerinde iken ölse bile, o kişiye  “kâfir gitti” denilemeyecektir. Meyhane ve kerhanede ölenler bile imanı varsa mümindir. Ama adam beş vakit namazını eda eder ve cami de ölür de, ama bir ayeti inkâr etmişse kâfir gidebilir.

Soru: Şimdi böyle bir deprem olsa aynı sözleri yine söyler misiniz?

— Hayır, “Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir”. Böyle isim ve yer belirtip insanları rencide eden ifadelerden sakınmak gerekir. O sözlerimden dolayı pişmanlık duyduğumu mahkemede de ifade etmişimdir.

Ben bu davalar açıldığında Avrupa’daydım. “Dışarıda sarayda yatacağıma, vatanımda zindan da yatarım” düşüncesiyle Türkiye’ye geldim. Ama ben o sözleri camide cemaate söyledim. Televizyonlara ve gazete sütunlarına malzeme olacağını hiç düşünmedim. Yanlış hareket etmişim. Herkesten özür dilerim.

Not: Öyleyse sen önce yalan-yanlış konuşup aldattığın ve manevi  duygularını istismara kalkıştığın cemaatinden özür dilemen gerekmez mi?..

Soru: Mahmut Efendi’nin yeğeninin 18 trilyonluk bir yolsuzluk davası varmış, bunlar gerçek mi?

— Benim haberim yok. Olsa bile Hoca Efendinin yeğeni ile ne ilgisi olabilir?

Not: Oysa bu iddia doğruysa o yeğeni Hoca Efendiyi ve cemaatini istismar ederek bu soygun ve soysuzluğu işleyebilmiştir ve elbette ilgilidir.

Soru: Çocuk bebeklerle ilgili “şehveti tahrik ediyor, haramdır” iddialarınız olmuştu?

— Ben bu bebeklerle ilgili bir şey demedim. Sadece ergen kadınların çıplak şeklinin yanlışlığını söyledim. Kaldı ki bunları iki sene önce söylemiştim. Hâlbuki her türlü bebek serbesttir ve bebeklere tesettür lazım değildir. Barby bebekler kimseyi de beni de tahrik etmemektedir.

Not: Yine yalan söyleyip geri adım atıyor ve ucuz kahramanlık çıkışlarını inkâr ediyor. Oysa Barby bebekler ve bunların şehveti tahrik özelliği ile ilgili konuşmaları hala ortada duruyor ve herkes hatırlıyor.

Soru: Mehdilik konusu ve Adnan Oktar’la ilgili tepkileriniz nedendir?

— Onun görüşü yanlış. “100 tane hadis benim üzerime uygun düşüyor” diyerek Mehdiliğini ilan ediyor. Bu itikadi bir sapıklıktır. Mehdi her yüzyılın ilk çeyreğinde çıkar. Artık önümüzdeki Hicri yüzyılı beklemek lazımdır.

Soru: “7 yaşından itibaren kız çocuklarınızı öpmeyin ” demiştiniz?

— Yok, canım ben öpüyorum. Orda bir ince uyarı var, yoksa herkes kızını elbette öpebilir.

Not: Madem öyleyse, farklılık fantezisi ve bilgiçlik gösterisiyle sonunda böyle inkâr edip yan çizeceğin ve fetva vereceğin konuları niye bol keseden atıp tutuyordun?

Soru: Herkes sizin gibi İslami bir hayat yaşasa, siyaset ve sosyal münasebetlerden uzaklaşsa, bu doğru olur mu?

— Hayır, böyle bir şey emredilmemiştir, yararlı da değildir.

Kendi arabamım markasını hatırlamıyorum. Eşimin de arabası olabilir, vardır herhalde ( şu kaypak ve kıvırmacı tavra bakın) onun arabasının markasını bilmiyorum.

Not: Hanımına aldığı saat ise öyle çok pahalı sayılmazmış, 15 bin dolar abartılıymış, sadece 5 bin dolarcıkmış!? Milyon dolarlık havuzlu lüks villalarda yaşamaktaymış. Ama zamanında 500 bin dolara burasını denk düşürüp ucuza kapatmışmış!?

İyi de bu milyon dolarları, fabrika dedikleri babasının çivi atölyesindeki kazancından oğulcağızına verdiği cep harçlıklarınla mı yığmışlardı?

Cemaatine 100 liralık altın nişan yüzüğünü günah yapıp, kendi eşlerine ( sayısını kendisi açıklasın) beş bin (5000) dolarlık saat takmayı mûbah sayan bu adamlar nasıl bir vicdan taşımaktaydı?

Soru: Kılık ve kıyafetiniz Devrim yasalarına aykırı değil mi?

— Hayır, Biz kanunlara asla karşı gelmeyiz. Laiklik Avrupa’daki gibi uygulansa çok iyidir.

Soru: Mevcut hukuk düzenine karşı mısınız?

— Hayır.. Atatürk özgürlükler tanımış. Çok iyi yapmış. Buhari’yi tercüme ettirmiş. Elmalı’ya Kur’an tefsirinin tercümesini yazdırmış. Ondan sonra bazı sorunlar sıkıntılar yaşanmış, ama bugün tekrar düzelip her şey aslına varmış.

Not: Hani Atatürk Süfyan-Deccal’di? Hani “Mekke Müşrikleri taştan, şimdiki müşrikler ise betondan putlara tapardı?

Hani Atatürk din tahribatçısıydı ve kurduğu küfür nizamını(!) savunup sahip çıkan “kıp kızıl gâvur sayılırdı?”

Hani çarşaf yerine pardösü ile örtünenler bile “erkeğe benzediği” için lanete müstahaklardı?

Hani şeriatın birçok hükmünü tağyir ve tahrif ederek yürürlükten kaldırdıklarını iddia ettikleriniz “dinden çıkmış insanlardı?”

Hani Milli Çözümcüler Atatürk’e sahip çıktıkları ve saygı duydukları için sapıtmışlardı?

Şimdi kalkıp, yazdığımız “Bizim Atatürk” kitabından yaptıkları alıntı ve aktarmalara sığınarak kendilerini aklamaya ve sinsi suratlarını saklamaya uğraşmaktaydı.

Bütün bu konularla ilgili bugün inkâr ettikleri ve tam tersini söyledikleri, kuru sıkı iddialarını ve basit kahramanlık çıkışlarını içeren bantları ve şecere-i asılları ortaya konulmayacak; riyakârlık ve sahtekârlıkları yüzlerine çarpılmayacak mı sanmışlardı?

Cübbeli Ahmet:

Bizim hiçbir siyasetle işimiz ve ilgimiz olmaz. Zaten herkes rahatlıkla evinde ibadetini yapabiliyor, bundan başka ne istenir ki? Demekteydi..

Not: Hani “katıksız şeriatçıydınız?”, hani “takvacı tarikatçıydınız?” Hani “hak ve hakikatçıydınız?” Bütün bunları istismar ve suiistimal ettiğiniz kutsal kavramlar nerede kalmıştı?

Tekkede farklı, TV’de farklı; Mescitte ayrı, mahkemede ayrı tavır takınmak, iki yüzlülük ve münafıklığın, korkaklık ve kaypaklığın daniskasıydı!..

Acaba ;

●Türkiye’mizde devam eden ve Milletimizi canından bezdiren ekonomik sorunlarımız ve çözüm yolları

●AKP ile daha da korkunç boyutlara ulaşan ailevi ve ahlaki sıkıntılarımız ve çare olacak programları

●Masonik odakların ve sabataist cuntanın siyasi ve sosyal barbarlıkları ve zorbalıklarından çıkış kapıları

●Kemalizmi ve laisizmi siper edinen, Türk ve İslam düşmanlarının hukuki ve idari dayatmalarını ve haksızlıklarını bertaraf etme yolundaki amaç ve hazırlıkları

●İsrail’in Filistin vahşetiyle, ABD’nin Afganistan işgaliyle, İslam ülkelerinin ve Hz. Muhammet (S.A.V) ümmetinin uğradığı zulüm ve sömürü belaları ve bunlardan kurtuluş planları

         Evet, imanın da, İslam’ın da, insanlığın da birinci derecede ve öncelikle giderilmesini emrettiği bu asıl ve temel sıkıntılarımızı, Fatih Altaylı niye hiç sormamış ve Cübbeli Ahmet niye fırsat bulmuşken bunlara hiç dokunmamıştı?

         Çünkü bunların böyle bir derdi ve düşüncesi bulunmamaktaydı. Böylelerinin Hakkın hâkimiyeti Batılın bertaraf edilmesi, Siyonist sömürü sermayeye köleliğin bitirilmesi gibi gayeleri ve ciddi gayretleri yoktu, olamazdı. Bunlar camide, tekkede mangalda kül bırakmayan, ama mahkemeye ve TV’ye çıkınca hemen geri adım atıp uysallaşan uyuz ve ucuz kahramanlardı.

          Siyonist sermayenin ve sabataist şebekenin hizmetindeki Haber-Türk TV’ye de işte böylesi “Bel’am”cıklar lazımdı. “Bel’amcık diyoruz, çünkü bunlar Bel’am bile olamazlardı…

         Bekleyin, ey Millet! Cübbeli ve cemaati, çok önemli Siyonist projeler ve siyasi manipüleler için parlatılıp hazırlanmaktaydı. Eski kuklalar fazla kullanılıp yalama olduğundan, yeni kuklalar piyasaya sunulmaktaydı!?

         Cübbeli cambazının;

          “İran’la ticari ilişkilere ve işbirliğine girmek çok yanlıştır. Çünkü İran Şia itikadını ve şeriat devrimi yasalarını bize ihraç etmeye çalışmaktadır” yaklaşımıyla ABD ve İsrail’in, AKP’yi de kullanarak İran’a saldırı planlarına dolaylı fetva veren sözleri; “Ehli Sünnet taraftarlığını, Amerika’ya uşaklık ve Ilımlı İslam safsatasına taşeronluk” şeklinde yorumlayıp yozlaştırma hesaplı olduğu da sırıtmaktaydı.

          Ama umarız ki, bu şarlatanların peşine takılan saf ve samimi insanlarımız, bunların gerçek ayarını ve amacını anlayacak ve istismar edilmekten kurtulacaktı. Çünkü bir soru üzerine; “kendilerinin hiçbir okul açmadıklarını ve böyle şeylerle uğraşmadıklarını” söyleyerek, o sürekli övündükleri ve milletin zekât ve sadakalarını devşirdikleri “Kur’an Kurslarını” bile inkâra kalkışan korkak ve kaypakların, kendilerine sahip çıkamayacaklarını, artık anlamış olmaları” lazımdı.

        Allah aşkına söyleyin, 28 Şubat sürecinin şaklabanları Ali Kalkancılar ve Fadime Şahin’lerle, şimdi Cübbeli Ahmetlerin ne farkı vardı? Onlar “cahil ve cesur cambaz”lar, bunlar ise “bilgiçlik budalası madrabaz”lardı!..

        Daha önce Şeyh Mahmut Efendi Hazretlerinin tabii varisi olarak görülen iki muhterem Âlimin, oldukça şüpheli ve şaibeli şekilde hunharca katledilmesi sonucu, şimdi Siyonist ve Sabataist Haber-Türk’ün, Cübbeli Ahmet’i: “Nakşi Tarikatının veliahtı” olarak reklam ve ilan etmesi de, bu gibi manevi hizmet ve hareketleri; MİT, CIA, MOSSAD üzerinden kontrol altına almak isteyen şeytani çevrelerin, haince hesaplarını hatırlatmakta ve haklı olarak kafaları karıştırmaktaydı! Acaba...?

        Bu endişelerle, Muhterem Mahmut Ustaoğlu Hocaefendinin yakınlarının; yiyecek ve içeceğine zehir katılmak, kullandığı ilaçların benzeri tehlikeli haplar yutturmak veya uykudayken boğdurmak şeklindeki muhtemel suikastlara karşı tedbirli davranmaları yolundaki bu samimi uyarılarımızı dikkate almaları lazımdır. Çünkü birileri kendisini veliaht ilan ettiriyorsa, Onun hırsı aklını ve vicdanını sarıp kuşatmıştır ve böylelerinin şerrinden sakınmalıdır.

 

                              ŞİİR

 

İçleri riya, nifak; gurur kibir yuvası

Zahiren bürünürler; sarık ile cübbeye!

Şehvet şöhrete tapar; kalbi şeytan kovası

Çalışıp ulaşmamış; bir tek helal habbeye!

 

Ondan bundan çaldığın; ilim diye satıyor

Kendin cennetlik sanıp; sağa sola çatıyor

Üç gram nafileye; bin bir hava katıyor

Bak, müfessir geçinen; manen müflis hoppaya!

 

Hep tavsiye ediyor; el âleme takvayı

Nefsine uyduruyor; ucuz kolay fetvayı

Zekât, hayır paradan; kesiyor “katkı payı”

Utanmadan harcarlar; on bin dolar küpeye!

 

Bin yıl öncede yaşar; o günkü yorumlarla

Kur’an: uğraşın diyor; bugünkü sorunlarla

Aynı saftalar, çağdaş; Firavun Karun’larla

Hakla Batılı koyar; bir siyasi kefeye!

MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ/AĞUSTOS 2009

3G de İLK ALDATMACA.

Başvurmadan önce bir kez daha düşünün!..

  • 3G'de ilk aldatmaca! -

Bugüne dek 3G'nin hızından, TV seyredilebileceğinden, görüntülü görüşme yapılacağından bahsettik. Ancak tarifelerin operatörlerin sitesinde yer almasıyla ortaya çıkan bir şey var ki, başvuru yapanları kızdıracak...

3G pakedi alan kullanıcılar ilk faturalarında 31,1 TL "Yeni Tesis Özel İletişim Vergisi" ve her ay TGM Ruhsat (1 TL) ve TGM kullanım (1 TL) vergi görecekler.

Ses iletişimine açık hatlarda bu geçerli değil, ancak 3G'yi veri için kullanacaksanız bu vergiyi ödemeniz gerekecek.

MİLLİGAZETE

7月11日

TÜRK HACKERLAR ÇİNE SALDIRIYOR.


Türk Hackerlar, Çin'de yaşanan vahşete tepki göstermek amcacıyla binlerce site çökertti.
 
Dünyanın ilk siber savunma ordusu olarak bilenen ve bu zamana kadar çökerttiği sitelerle adından sıkça söz ettiren Ayyıldız Tim Türk internet korsanları, Çin'de Uygur Türkleri'ne uygulanan vahşete tepki göstermek amacıyla Çin'den yayın yapan binlerce siteyi çökertti.

Çin'in bazı kamu kurum ve kuruluşlarının internet sitelerini de çökerten Ayyıldız Tim üyeleri, çökerttikleri internet sitesine "Uygur Türkleri yalnız değil" ve "Bu vahşete bir son verin" şeklinde sloganlar yazdılar.

Ayyıldız Tim üyeleri, Uygur Türkleri'nin vahşice katledilmesine göz yummayacaklarına ve Çin'in askeri ve bankaların internet sitelerini çökerterek milyon dolarlarca zarar açacaklarını söylediler. Şu ana kadar 2 bini aşkın sitenin çökertildiğini belirten Ayyıldız Tim üyeleri, Çin'den yayın yaptığı tespit edilen bütün sitelerin çökertileceğini duyurdular.

veteknoloji_


5月2日

YAŞAR NURİ, DARWİNCİ Mİ?

Bazı Siyonistler, Mustafa Kemali "Yahudi asılı" göstermeye uğraşırken, Yaşar Nuri Öztürk gibi sık sık Atatürkçülüğe sığınan ilahiyatçılar da, Dinsiz Darwinizmi savunmaya başlamışlardır.

1940 yılında Kudüs'te İbranice basılan ve Yahudi Hamar Ben-Avi tarafından yazılan iki ciltlik bir kitap Atatürk'ün Yahudi asıllı olduğunu ispata çalışmaktadır.

1944 yılında Amerika'da yayınlanan "The Forward" adlı Yahudi gazetesinde bu yönde yazılar çıkmıştır.

Babası diye gösterilen Ali Rıza Efendinin aslında üvey babası olduğu, asıl babasının dönme bir Yahudi olduğu Engin Ardıç gibi arsızlarca da ortaya atılmıştır.

Şimdi izan ve insafla düşünüp tartalım: Başka ülkelerin başına veya çok önemli makamlara geçmiş Yahudi asıllı kimseleri bu Siyonist merkezler özenle gizledikleri ve sorulduğunda inkâr ettikleri halde, Mustafa Kemali güya kendilerinin deşifre etmesinin altında, elbette bir şeytanlık yatmaktadır. Ve Atatürk'ü Müslüman Türk halkının gözünden düşürme amacı açıkça sırıtmaktadır.

Siyonist Haham öz kızını sürekli taciz ediyormuş

Hahamlık yapan Yahudi bir din adamı, Brooklyn Federal mahkemesi tarafından öz kızına cinsel tacizden suçlu bulunmuştu.

ABD'nin New York kentinde Hahamlık yapan Yahudi bir din adamı, Brooklyn Federal mahkemesi tarafından öz kızına cinsel tacizden suçlu bulundu. Jüri tarafından suçlu olduğuna karar verilen Haham Israel Weingarten'in, 3 Nisan'da mahkeme heyeti tarafından kesinleştirilecek hapis cezasının 50 yılı bulabileceği duyrulmuştu.        

New York'un Brooklyn semtinde hahamlık yapan Weingarten, 27 yaşında olan öz kızına, 9 yaşından itibaren cinsel tacizde bulunduğu, öz kızına tacizi 16 yaşına kadar sürdürdüğü ve kızını kirli emellerine daha rahat alet edebilmek için kızıyla birlikte sık sık İsrail, İngiltere ve Belçika'ya seyahatlere çıktığı yazılıyordu.

Brooklyn Federal Mahkemesinde yapılan son duruşmada, haham avukat kullanma hakkından feragat ederek, mahkeme heyeti ve jüriye savunmasını kendisi yapmıştı. Yahudi din adamı, öz kızı ve ailesi tarafından yapılan suçlamaları kabul etmeyerek, bu suçlamaların tamamının uydurma olduğunu kanıtlamaya çalışarak: kızının Belçika'da evli bir adamla ilişkisi olduğunu iddia edip, "Bu ilişkiye karşı çıktığım ve bu konuda baskı yaptığım için yalan söylüyor, bana iftira atıyor. Bütün bu suçlamalar hayal ürünü" demesi kendisini kurtaramamıştı. Mahkeme heyetinin, Haham Weingarten suçlu bularak kararını açıklamasının ardından, ABD yasalarına göre cinsel taciz suçu kurbanı olduğu için adı açıklanmayan kadın ise, "Keşke o benim babam olmasaydı. Mahkemede bana sorduğu her soruda sanki yeniden cinsel tacize uğradım" diye konuşmuştu.14[1]

Bu Haham'a böylesine iğrenç işleri yaptıran, aslında onlara öğretilen Kabbalist-şeytani düşünceler oluyordu. Çünkü bunlara göre, anasıyla, kızıyla ve bacısıyla sevişmek caiz görülüyordu. Bunun gibi;  Yahudi olmayan bütün masum insanları katletmek, sömürmek, ülkelerinden sürmek ve onları köleleştirmek de yine Siyonist düşünceye göre "doğal bir hak" sayılıyordu. İşte insanların maymundan türediğini yaymaları da: "Biz hayvanız. Helal haram, edep hayâ gibi şeyler boşunadır. Keyfimizce yaşamaya bakmalıdır" kanaatini oluşturmayı amaçlıyordu.

(Allah iblise) Dedi: Sana emrettiğimde, seni (Ademin şahsında hükmüne) secde etmekten alıkoyan neydi? (iblis) Dedi ki: "Ben Ondan hayırlıyım; (çünkü) beni ateşten yarattın, Onu ise (toprak) çamurdan yarattın" (Araf:12) gibi ayetlerde ve pek çok hadisi şeriflerde bütün ırkların atası olan Hz. Adem'in Toprak-Çamurdan ve doğrudan insan olarak yaratıldığı açıkça vurgulandığı halde, Maymun neslinden ve tesadüfen türediğimiz safsatasını ilim diye ortaya atan Darwin'i aklamak üzere, İbni Miskeveyh gibi, İslam alimleri nazarında hiçbir rağbet ve kıymeti olmayan birisinin, Kur'an'a aykırı olarak, "Atalarımızın hurma olduğu" uydurmasını savunan Yaşar Nuri Öztürk, böylece asıl inancını ve amacını da ortaya kusmaktadır.

"Kur'an bize yeterlidir. Hadislerin çoğu uydurma ve şüphelidir." Diyerek Resulüllah'ın sünnetini bile gereksiz göstermeye çalışan Yaşar Nuri nasıl oluyor da, aşağıdaki çok net ve kesin Kur'an ayetlerine aykırı olarak "İnsanların hurmadan veya maymundan" türetildiklerini söyleyenleri ilim adamı olarak takdim ve takdir etmektedir?

"Ki O (Allah) yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı halk etmeye çamurdan başlayandır.

Sonra Onun (İnsanoğlunun) soyunu bir özden(sülaleden) ve özel terkipli bir su (sıvı cinsinden, meniden) yapmıştır.

Sonra da, Onu düzeltip uygun bir biçime sokandır ve Ona (insana) ruhundan üfüren (nefğ buyuran)dır. Sizler için; kulak, gözler ve gönüller (ihsan) kılandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz?" (Secde:7-8-9) ayetlerinin sonu: Yüce Yaratıcı ve her türlü nimetçe ikramı yapıcı olan Rabbinize karşı, "hurmadan ve maymundan geldik" diye niye şirk koşuyorsunuz? Anlamındadır.

"Odur ki sizi topraktan, sonra bir damla sudan (meniden), sonra bir "alak-embriyo"dan yarattı"

"Hayat veren ve öldüren Odur. Bir işin olmasına hükmetti mi, Ona sadece: "ol!" der, o da hemen oluverir"

"Allah'ın ayetleri hakkında (ve yaratması hususunda) mücadele edenleri görmüyor musun; nasıl da (Hak'tan ve imandan) döndürülüp saptırıyorlar? (Mü'min:67-68-69)

"Resulleri kendilerine apaçık belgeleri (Kur'an ayetlerini) getirdiği zaman, (sapıklar) yanlarındaki (uyduruk) bilgi nedeniyle şımarıp böbürlendiler de, (nihayet) alay konusu edindikleri şey onları sarıp kuşatıverdi." (Mü'min:83)

Ayetlerinin apaçık hüküm ve haberlerini Darwinci Yaşar Nuri Öztürk gibiler nasıl çarpıtacaktır?

Her ne hikmetse bu sabataist, sosyalist ve Masonik Kemalist takımı:

a)       İnsanları "maymun azmanı" sayan Darwin Yahudisini,

b)     İnsanı "Doyumsuz şehvet ve cinsi münasebet hayvanı" sayan Froid Yahudisini ve

c)       İnsanı "ekonomik robot, üretim ve tüketim makinası" gören Marx Yahudisini kendilerine rehber almakta ve insanları: "Konuşan hayvan, kahkaha atan hayvan" görüp, bir türlü "adamlığa" yanaşmamaktadırlar.

Mason Din Alimlerinin Yalanlarına Dikkat

Son dönemlerde Yaşar Nuri Öztürk gibi bazı İlahiyatçılarımız, İbn Miskeveyh isimli Yahudi asıllı bir Mecusi dönmesinin fikirlerini ön plana çıkararak evrim teorisinin savunuculuğunu yapmaktadırlar. Türkleri aşağı ırk gören, "atalarımızın hurma olduğu" nu iddia eden İbn Miskeveyh`in fikirlerini, onun "büyük bir âlim olduğu" iddiasıyla uzun uzadıya anlatmakta, Müslüman halkımızın kafasını karıştırmaktadır. İzmirli İsmail Hakkı'nın yerinde bir tespitiyle İbni Miskeveyh, bedenini ve kalbini iktidar sahiplerine bağlamış dünyaperest bir şahsiyettir. İmamları peygamber makamında gören bir Şii'dir ve koyu bir İran milliyetçisi geçinir.

Öncelikle İbn Miskeveyh isimli bu şahıstan alınarak aktarılan "atalarımız hurmaydı" iddiası büyük bir aldatmacadır. Tüm diğer canlılar gibi, bitkiler de milyonlarca yıl boyunca değişmemiş, aynı kalmışlardır. İlk bitki fosilleri Karbonifer dönemine yani günümüzden yaklaşık 350 milyon yıl öncesine aittir. Ve bu döneme ait bitkiler günümüzdekilerle aynıdır. İbn Miskeveyh`in atamız olduğunu iddia ettiği hurma yaprağının ise, kratese dönemine (14665 milyon yıl önce) ait fosili bulunmaktadır. Bitki, yaklaşık 140 milyon yıl boyunca hiçbir değişime uğramamıştır. Zamanla kolları bacakları gelişmemiş, insana dönüşmemiştir. "Atalarımız mikroptu", "atalarımız solucandı", "atalarımız hurmaydı" şeklinde zaman zaman gündeme getirilen bu tip iddialar, bilimsel gelişmelerin ve delillerin artık çok iyi farkında olan insanlarımızı sadece güldürmektedir.

Tek bir tane bile ara fosil olmamasına ve canlıların değişmemiş oldukları tam 100 milyon fosil ile kanıtlanmış bulunmasına rağmen böyle iddiaların çeşitli şekillerde gündeme getirilmesi Darwinistlerin 150 yıldır sürdürdükleri oyunun bir parçasıdır. Ama artık insanlarımız bu oyuna gelmemektedirler.

Evrim fikrinin Darwin`in öncesinden beri var olduğu doğrudur. Ancak Darwinizm, İbn Miskeveyh denen şahsın yaşadığı dönemden çok daha eskilerden, Sümer ve Mısır dönemlerinden kalma bir pagan dinidir. Bu iddiaya şiddetle sahip çıkan ilk kişi İbn Miskeveyh değil, ırkçı ve faşist bir mantığa sahip olan Firavun'dur. Darwinizm fikri Firavun'a ve Sümerlere şeytan tarafından ilka edilmiştir. Aslen Yahudi iken pagan dinine mensup bir Mecusi olan İbn Miskeveyh ise, bu fikri onlardan çalan kişidir. Firavun döneminden kalma bu sapkın inanç, çok eski bir örgüt olan masonluğun etkisi ile yaygınlaştırılmış ve insanlar, alim kılığında kişiler tarafından yönlendirilmişlerdir. Türklük alemine nefret besleyen pek çok ateist ve Siyonist, İslam`ı kabul etmiş gibi gösterilmiş, "ünlü İslam alimi"   yaftasıyla reklam edilmiş ve insanları Allah inancından saptırmak için yoğun Darwinizm propagandasına girişilmiştir. İbn Miskeveyh de masonların idaresindeki bu sapkın zihniyetteki kişilerden birisidir. Türkleri ve zencileri aşağı birer maymun ırkı olarak gören ve necip Türk milletinin asil üstünlüğünü ayaklar altına almaya çalışan bu kişi, milletimize nefretini şu sözlerle ifade etmektedir:

"...Nihayet nefsin onun üzerindeki etkisi güçlenince anlama ve ayırt etme güçleri sayesinde verilen eğitimi de alır. İnsanlık mertebesine oldukça yakın olan bu mertebe behimiyet (hayvan olma durumu) mertebesidir. Kuzey ve güneyde yeryüzünün en uzak meskûn bölgesinde ve onun civarında bulunan Türk ve Zenciler böyledir. Onlar ile anlattığımız hayvanlığın son mertebesi arasında büyük bir fark yoktur. Onlar yararlarına olan pek çok şeyi anlayacak durumda değillerdir. Kendileri hikmet ortaya koyamadıkları gibi komşu milletlerdekini de kabul etmezler. Bu yüzden durumları çok kötü ve yaşama düzeyleri düşüktür. Gıpta edilecek bir şeyleri olmadığı gibi hayvanların kullanıldığı iş alanlarında köle gibi kullanılmaktan başka bir işe de yaramazlar..." (ElFevzü`l Asgar (Küçük Başarı))

Bu sözler, hamiyetperver ve asil Türk milletine yöneltilmiş son derece aşağılık sözlerdir. Bazı ilahiyatçılarımızın övüp, fikirlerine değer verdikleri bu şahıs, necip Türk milletini hayvanlardan farksız görmektedir. 600 yıl boyunca 3 kıtaya hakim olmuş kadirşinas Türk milletini, "hayvanların kullanıldığı iş alanlarında kullanılacak birer köle" olarak nitelendirecek kadar ileri gitmektedir (Necip Türk Milletini tenzih ederiz). Türk milletinin asaleti ve üstünlüğü ortadadır. Milletimize "aşağılık ırk, köle" diyen, zencileri insandan görmeyen bu zihniyet Firavun devrinin pagan inancından esinlenmiştir. Masonların etkisiyle gelişen bu alçak mantık, Darwinizm fikrinin temelini oluşturmuştur. Nitekim aynı mantıktaki Darwin de, soylu Türk Milleti'ne "aşağı ırk" yakıştırması yapmaktan çekinmemiştir. İşte bu safsata ve sataşmalar Darwin'e aittir.

"Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde, Avrupa milletleri nasıl risk altında kalmıştı, bugün Avrupa'nın Türkler tarafından işgali bize ne kadar gülünç geliyor.

Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türklere karşı kesin bir galibiyet elde etmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, çok sayıdaki aşağı ırkların medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini (yok edileceğini) görüyorum." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Vol. I, 1888. New York: D. Appleton and Company, s. 285286)

Yaşar Nuri Öztürk'ün "Darwinizmin öncüsü, büyük İslam bilgini" diye şişirdiği İbni Miskeveyh yahudisi, İslam'a hakkıyla inanan, yaşayan ve yaymaya çalışan TÜRK'leri İranlıların ve Arapların gözünde kötülemek; Darwin Yahudisi ise, Avrupa'dan ve Anadolu'dan Türkleri atmak isteyen batılıları körüklemek için bu iftiraları düzenlemişlerdir.

Darwin'in zencilere bakışı da, Firavun döneminin aynı mantığını sergilemektedir:
"Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları tamamen yeryüzünden silecekler ve onların yerine geçecekler. Öte yandan insansı maymunlar da... Kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabası arasındaki boşluk daha da genişleyecek. Bu sayede ortada şu anki Avrupa ırklardan bile daha medeni olan ırklar ve şu anki Zencilerden, Avustralya yerlilerinden ve gorillerden bile daha da geride olan babun türü maymunlar kalacaktır." (Charles Darwin, The Decsent of Man, 2.baskı, NewYork, A.L.Burt Co., 1874, s.178)

Bazı Mason ulusalcıların ve Yaşar Nuri takımının "alim" diyerek övdükleri ve fikirlerine değer verdikleri kişiler, işte bu kişilerdir. Hal böyleyken bütün bunları görmezden gelmek ve "alimdir, saygı duyulur" mantığıyla hareket etmek son derece tehlikelidir. Her "alim" sıfatına sahip kişiye değil, Kur'an'ın haber ve hükümlerine göre değerlendirmek gerektiğini, işine gelmediği yerde Yaşar Nuri Niye unutuvermektedir?. Şeytanın etkisindeki pek çok kişi, ortaya attıkları fikirlerle tarihe adlarını yazdırmış ama insanlığa hep zulüm getirmişlerdir. Marks, Lenin Stalin, bunların hepsi sözde alimdir. Terörist liderlerin de bir kısmı alim derecesinde bilgiye sahiptirler. Mason profesörler de alimdir. Eğer alimlere saygı duyulacak diye bir kural varsa, bu durumda bu kişilere de saygı duyulması gerekir. Ancak elbette ki bir insana saygı duyulması için onun "alim" sıfatına sahip olması yeterli değildir. Bir insan, ancak insan gibi davranıyorsa, Müslümanca yaşıyor ve Müslümanca konuşuyorsa alimdir. İnsanlara karşı nefret doluysa, insanların bir kısmını maymun olarak görecek kadar aşağılıksa, faşist ve ırkçı görüşler taşıyorsa ve hele ehl-i sünnet itikadını bozmaya çalışıyorsa; böyle bir insana alim değil, "zalim ve hain" sıfatı daha çok yakışır.

Milletimiz, Atatürk'ün kapattığı masonlar tarafından oynanan bu oyuna kanmayacak kadar akıllı ve inançlıdır. Darwinizm safsatasıyla yıllardan beri aldatılmış olduklarını anlamışlardır. İnsanlarımız, yaratılışı ispat eden 100 milyon fosilin varlığından haberdardır. Tek bir tane bile ara fosil olmadığını bilmektedirler. Değil tek bir insanın, insanın hücresindeki tek bir proteinin bile tesadüfen meydana gelemeyeceğinin farkındadır. Canlıların, Rabbimizin "OL" emri ile yoktan yaratıldıklarını bilimsel delillerle, açık kanıtlarla görmüş ve inanmışlardır. Allah'ın varlığını açıkça inkâr eden Darwinizm adındaki bu sapkın pagan dini, toplumumuzda artık kesin olarak dinsizlik sayılmaktadır. Toplumumuza empoze edilmeye çalışılan "Allah canlıları evrim ile yarattı" uydurması, Darwinizm'in 21. Yüzyıldaki yenilgisinin ardından, taraftar bulabilmek için masonların ürettiği yeni bir yalandır. Ku'ran'daki izahlara tam anlamıyla ters düşen, bilimsel delillerle kesin olarak yalanlanmış olan bu iddialara aldanan kalmamıştır. Halkımız meleklerin, cinlerin evrimle yaratılmadığını, yılana dönüşen Hz. Musa'nın asasının evrimle şekil değiştirmediğini bildikleri gibi canlıların da evrimle oluşmadığını bilmektedirler. Artık milletimiz üzerinde oynanmaya çalışılan oyunlar sürekli olarak boşa çıkmaktadır. Soylu ve Müslüman halkımız artık kandırılamayacaktır.

Siyonist vahşetin şahidi ve insaniyet-vicdan şehidi Hıristiyan Rachel Corrie, Yaşar Nuri Öztürk'ten çok daha duyarlı ve tutarlıdır!

Rachel Corie, Filistinli bir doktorun evinin yıkılmasına engel olmak için tankların karşısına dikilmişti. Gazze'deki Refah mülteci kampında o gün başka bir acı yükselecekti. İsrailli buldozer şoförü çevredekilerin şaşkın bakışları altında çelikten canavarı ona yöneltmiş, önce ileri, sonra geriye üzerinden geçmişti. Arkadaşları tarafından hastaneye ulaştırıldığında Bayan Rachel çoktan ölüp gitmişti.

16 Mart 2003'te, kendisini Filistinli mazlumlar için feda eden Rachel kimdi ve neden vahşilerin karşısına sözle, eylemle değil de 'hayatı'yla çıkmayı tercih etmişti?

Rachel Corrie, 1979 yılında ABD'nin Washington eyaletine bağlı Olympia kentinde dünyaya gelmiş, Evergreen Devlet Koleji'nde eğitiminin bitirdikten sonra yazar ve aktris olmak istemişti. Son yıllarında arkadaşlığını paylaşan Peter Bohmer, onu her türlü baskıya ve haksızlığa karşı isyan eden bir insan olarak tarif etmekteydi. Oldukça mütevazı ve sorumluluk duygusuyla yüklü bir hayat yaşayan Rachel, Olympia Adalet ve Barış hareketi'nin de aktif bir üyesiydi. Sadece bir aksiyon insanı değildi.

Unutulmayan Rachel mi, vicdan mı?

İsrail işgaline ve siyonizmin vahşi mezalimine karşı olan onurlu Rachel her ferdin yapabileceği en düşük katkının 'içten içe hissetmek' ve zulme karşı direnmek olduğunu düşündüğü bir işgal karşıtı kampanyaya katılmak kararındaydı. Evergreen'de Arapça çalışmıştı. ABD'nin Irak operasyonu başladığında İsrail'in özellikle Gazze Şeridi'nde büyük katliamlara kalkışabileceğinden endişe ediyordu ve bunu durdurmanın tek yolunun bölgeye uluslararası gözlemciler yollamak olduğu kanısındaydı. 20 Ocak'ta Olympia'dan ayrılarak önce Batı Şeria'ya, daha sonra da Gazze şeridi'ne geçen Rachel bahar döneminde eğitimine devam etmek üzere ülkesine geri dönmeyi planlıyordu.

Pasifik okyanusu kenarında ormanlarla kaplı olan Washington eyaleti, dünyada refahın en yüksek olduğu bölgelerden birisiydi. Oysa Rachel'in öldürüldüğü Refah kampı daha o günlerde dünyanın en yoksul yeri ilan edilmişti. Rachel, Amerika'daki rahatını bozup barış savunuculuğu yapmak, İsrail hükümetinin insafsız katliamlarına karşı kalkan olmak üzere Filistin'e gelmiş olmasa, rahat yaşamını sürdürecek, büyük bahçeli evlerde oturup, 'amerikan tarzı hayat'tın zevkine erecekti. Ama o bunu yapmak yerine, kalkıp refah kampının çalıştığı sefaletine ve çocukların İsrailli askerler tarafından hunharca avlandığı dehşetine gelmeyi tercih etmişti.

Rachel, 7 Şubat 2003 tarihli mektubuna "Merhaba arkadaşlarım, ailem ve diğerleri" diye başlıyordu. İlerleyen satırlarda Rachel'in bu diğerlerinden kastının 'bütün insanlık' olduğu anlaşılıyor. 27 Şubat tarihli mektubunda annesine "benim kelimelere çok önem verdiğimi biliyorsun" derken de mektuplarında hiçbir kelimeyi israf etmediğinin mesajını veriyordu.

"Biz başka çocuklar için endişe duyan çocuklarız" diyordu Rachel Corrie mektubunda, Filistin mülteci kampında tanıklık ettiği korkunç olayları yazıyordu. Oradaki zavallılara reva görülen insanlık dışı muameleleri, seraların ve portakal bahçelerinin sırf intikam olsun diye yerle bir edilişini, akla hayale gelmeyecek acımasızlıkları anlattıktan sonra şöyle diyordu:

"Evet, yine dans etmek istiyorum, iş arkadaşlarıma karikatürler çizeyim ve şakalaşayım istiyorum, ama ben her şeyden önce İsrail katliamının durmasını istiyorum.

"Evet, bu zulüm durmalı. Hepimizin her şeyi bırakıp hayatlarımızı bunu durdurmaya adamamızın insani bir görev olduğu kanaatindeyim. Dünyaya geldiğimde istediğim şey bu değildi asla. Capital Gölü'ne bakıp 'işte büyük dünya bu ve ben onun bir parçası olacağım' dediğimde bunu kastetmemiştim. Ben içinde hiçbir çaba göstermeksizin müreffeh bir hayat yaşayıp İsrail'in uyguladığı vahşi bir soykırımın parçası olduğumun farkına bile varmadan çıkıp gideceğim bir hayata gelmedim..."

Başkaları Filistin'de yaşananlara nasıl bakarsa baksın Rachel yaşadıklarından ötürü mutluydu fakat yine kendi sonunu da tahmin eden bir mektubunu ise şöyle bitiriyordu:

"Filistin'den geri döndüğümde muhtemelen uykumda kâbuslar göreceğimi, burada kalmadığım için suçluluk hissiyle kıvranacağımı biliyorum. Bunları daha fazla çalışmaya yönlendirebilirim. Buraya gelmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri. Şu yargıya varmakta hiç tereddüt etmeyin: dolaylı olarak desteklediğim ve hükümetimin (ABD'nin) büyük oranda sorumlusu olduğu bir soykırımın göbeğindeyim."

Ve annesine yazdığı mektubu şöyle tamamlıyordu Rachel: "En ağır koşullarda bile insan kalabilme gücü ve yeteneğini keşfetmekte olduğumu yazmalıyım ki, bunu daha önce bilmezdim. Galiba aslolan insanlık onuru..."

Ve derken Amerika ve Avrupa destekli İsrail buldozerleri bir cinayet daha işliyor, Siyonist İsrail katliamlarına karşı olmadan insanlık onurunun kazanılamayacağını anlayan genç ve güzel Hıristiyan Bayan Rachelin narin bedenini parçalıyordu.

Türkiye'nin çığırtkan barışseverleri de, insan hakları sömürücüleri sözde Müslüman cemiyetçileri ve Yaşar Nuri Öztürk gibi Darwincileri de bu olayı duymuyordu, duyanlar da üzerinde durmuyordu. Onların kulakları Washington'un federal çetesinde, gözleri Irak'a getirilen demokrasi çirkefinde, elleriyse çok getirili tahvillerle uğraşıyordu. Hatta Yaşar Nuri Öztürk bir kalemde 400 bin dolarcık parayı, üvey oğluna ve kim bilir neyin karşılığında borç rüşveti verecek kadar banker bir hayat yaşıyordu. Buna da nikâhsız aşk yaşadıklarını kendi hanımı iddia eden, Bayan Müftüoğlu, Haber Türk  TV'de açıklıyordu. Sözde "civil" toplum örgütlerinden ve "the civil" ağın kadın örgütlerinden söz etmeye ise hiç gerek yoktu! Onlar zaten dolarlı ve Aurolu projelerin peşinde koşuyordu!?

Zaman Gazetesinden A. Turan ALKAN'da tam bir münafık tavrı sergileyerek, Darwinizme ilmi bir kılıf geçirmeye çalışıyordu.

"Şahsi kanaatim itibariyle ben, Evrim davasında taraf tutmanın Müslümanları ilgilendirmediğini düşünenlerdenim ve bu kanaatimi Aksiyon Dergisi'nin 689. sayısında "Sünnetullah'ta Din-Bilim Çatışması olmaz, çünkü..." başlıklı yazıyla kendimce izah etmiştim; Darwin'in varsayımları, Kilise'nin dogmalarıyla tezat halindedir ve bu tartışma aslen Hıristiyan ilahiyatını ilgilendiriyor; buna mukabil Müslümanlar için "nass" kıymetindeki hüküm, "Allah'ın her şeye kaadir olduğu" genel çerçevesinden başlar ve bu çerçeve, Hazreti Âdem'in şahsında temsil olunan "vahye muhatap olacak derecede mütekâmil insanın", daha önceleri bazı hal değişikliklerine uğramış olduğuna kadar uzanır. Kur'an'da insanın yaratılışını tasvir eden muhtelif âyetlerde bu "hâlden hâle geçiş" durumu izah edilmiştir. Dolayısıyla benim için Evrim teorisi, Allah'ın "Sünnetullah"ını anlama çabalarının bir parçasıdır ve bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Hayır, bizim Evrimciler veya Evangelizm'in tutunduğu Yaratılışçılar arasında taraf olmaya ihtiyacımız yok. İnançlarımızı bilim verileri ile doğrulama ihtiyacı içinde kıvranan bir makule değiliz ki bunlardan birine taraftar olalım? İnancın özü, "İşittik ve itaat ettik!" cümlesidir. İnanç odur ki, bilimin nesnesi olmaktan vareste ve münezzehtir. Hatta ve hatta araştırarak bilmek ve fikretmek fiillerine büyük değer veren Kur'an'a inananlar için Darwin bile, gayretine ve bulgularına saygı gösterilmesi gereken bir bilim adamıdır.15[2] Sözleriyle Dincilerle Darwincileri birlikte idare ediyordu.

Aynı sayfada yazan M. Nedim HAZAR ise:

"Darwin ile inanç arasındaki sıkıntı insanın maymundan gelip gelmeme hadisesi değildir zannımca. Bir okurumun dediği gibi, 'Rabb'im isterse eşekten bile insan yapar!' O kadar...

Dediğim gibi mesele insanın kökeni konusunda bilimsel tartışmaya girmek, felsefî münakaşalara girmek değildir, Türk elitinin bir kısmının Darwin üzerinden ideolojik baskı oluşturmaya kalkmalarıdır. Darwinizm nihayetinde bir bilimsel meseledir, ideolojik değil."16[3] Diyerek, Darwinizm safsatasına "bilimsel"lik kılıfı geçirmekten utanmıyordu.

Fethullahçı Zaman yazarları bu sözleriyle gerçekleri saptırıp Siyonistlere selam gönderirken Ali ÜNAL bunları yalanlayan şu gerçekleri dile getiriyordu:

"Bizzat Darwin, kendi hipotezinin önündeki üç büyük engele parmak basmıştır ve bu engellerin hiçbiri aşılmış değildir: "Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... (Paleontoloji, bunları ortaya koyamamıştır. Tam aksine, meselâ en az bir milyar yıldır değişmeden kaldığı ispatlanan mavi deniz yosunları, süngerler, yumuşakçalar, 1938'de Güney Afrika sahili açıklarında fosili bulunduğu zaman ara tür diye ileri sürülüp, güya böyle olduğunu ispatlama adına uydurma şekilleri yapılan, ama daha sonra dünyanın çeşitli yerlerinde canlısı, dolayısıyla yaşadığı keşfedilen coelacanth da hep değişmeden gelen organizmalardır.) İkinci engel, 'içgüdüler'dir. İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onlar, okura teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir. İçgüdülerin tevarüsü, mümkün değildir. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz. Çok daha ciddî (üçüncü bir) problem daha vardır ki, bu da, hayvanlar âleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında (Kambriyen patlamasıyla) birden ortaya çıkmasıdır."

Evrimciler, bileşiklerin organize biçimde aynı anda bir araya gelerek, hücre dediğimiz muazzam kompleksi, hatta daha öte canlı organizmaları üretebildikleri iddiasındadırlar. Böyle bir iddianın, M. Bucaille'e göre, yüksek ısıda aynı anda demir cevheri ve kömürden oluşan çelik parçacıklarının bir dizi mutlu rastlantılar yoluyla Eyfel Kulesi'ni yapabileceklerini ileri sürmekten farkı yoktur. Kaldı ki, bir hücrenin yapısı, Eyfel Kulesi'nden çok daha karmaşıktır. Evrimciler, iddialarına güya delil olarak, buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak amino asitler gibi karmaşık kimyevî bileşikler elde edilebileceğini iddia eden S. Miller'in deneyini ileri sürerler. Bilim adamlarının "ilkel atmosfer"in Miller'in ileri sürdüğünden farklı olduğunu düşünmesi bir yana, evrim bütün olup bitenleri tesadüfe bağlarken, Miller, sonuca delil arayışı içinde şuurlu, bilgi ve irade sahibi biri ve iradî olarak sebep üretmeye çalışmaktadır. Bu ise, düpedüz hokkabazlıktır.

Evrimciliğin de, materyalist bilimciliğin de müthiş bir çelişkisine daha temas etmek gerekiyor. (1) İddiaya göre, varlıkta terakki (sürekli gelişme)  esastır. (2) Terakkiyi ve evrimi tetikleyen, değişen şartlar ve bunlara uyum (adaptasyon) mecburiyeti olmaktadır. (3) Uyumla hayatta kalan başarılı fertler, karakterlerini nesillerine aktarır. (4) Düşünce, hayal, tasavvur, vb. beyindeki birtakım biyo-kimyevî faaliyetlerden ibaret olgulardır. (Yani bir yaratıcı ve maneviyat dünyası bulunmamaktadır. M.Ç.) Bu iddialardan çıkacak en tabii sonuç, her yeni merhaledeki varlıkların önceki merhaledekilerden ileri bir beyne sahip olması gerektiğidir. Oysa karınca, arı, ipek böceği gibi, her bir kabiliyet yönünden insandan ileri bir hayvan türü muhakkak vardır. Burada, her varlık bu ileri kapasitesiyle zaten hayatta kalıyor itirazı yapılabilir. Bu ise, varlıkta gaye ve vazifenin organizma ve var oluştan önce geldiğini gösterir ki, evrimi de, materyalizmi de yıkar. K. R. Popper, evrimle ilgili şu hükmü verir: "Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı olduğu sonucuna varmış bulunuyorum.""17[4]

Ehli Sünnet esasları İslam inancının sigortasıdır:

Dr. Ebubekir Sifil'in yerinde itiraz ve ikazlarıyla:

"Ehl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran hususiyetlerin neler olduğunu bilmenin en kestirme yolu, Sahabe'ye bakmaktır. Sahabe neye ve nasıl inanmış ve neyi nasıl yapmışsa, o hususlarda onlar gibi davranmak Ehl-i Sünnet'in ayırt edici vasfıdır.

Mu'tezile'nin bir kısmı ve Haricîler dışında hiçbir fırka; bir kurum olarak Sünnet'i toptan inkâra kalkışmamıştır. Ancak bu durumun onları "Sünnet Ehli" yapmaya yetmediği de açıktır.

Günümüzde de bir kısım çevreler Sünnet'i bir kurum olarak toptan reddetmedikleri iddiasındadır. Ancak, "Fakat..." diye başlayıp arkasından getirdikleri kayıt ve şartlarla Ehl-i Sünnet'ten farklı düşündüklerini ortaya koymaktadır. Gerek Sünnet olmadan İslam'ın gerçek anlamda yaşanamayacağı gerçeğinin kendisini dayatmasından, gerekse "suret-i haktan görünme" kaygısından kaynaklanan bu ikiyüzlü tavır, Sünnet'e mesafeli duranlar için aynı zamanda bir "samimiyet" problemini de gündeme taşımaktadır.

Meselenin mihverini, "hadislerle sabit hususların itikad umdesi olarak telakki ve imanın konusu edilip edilmediği" sorusu oluşturmaktadır. Bunların başında kıyamet alametleri (Deccal'ın zuhuru, Hz. İsa'nın nüzulü, güneşin batıdan doğması...) ile ahiret ahvaline ilişkin hususlar (kabir azabı, sırat, mizan, şefaat, Allah Teala'nın mü'minler tarafından görülmesi...) gelmektedir. Bütün bu hususlardaki rivayetlerin haber-i vahid kategorisinden daha yukarıda yer aldığına ve bu sebeple itikad kitaplarına girdiğine dikkat buyrulmalıdır.

Herhangi bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını öğrenmek isteyenler, bu hususlardaki yaklaşımına bakmalıdır. Bütün bu hususlara inandığını tereddütsüz bir şekilde söyleyen Ehl-i Sünnet, "Bunlar hadislerle sabittir, ilgili hadislerse kesinlik ifade etmez..." gibi vesvese ve şüphe aşılayıcı tavırları sergileyenlerse ehl-i bid'attır!

Bir kimsenin Ehl-i Sünnet olup olmadığını tesbit etmenin bir diğer yolu da Sahabe hakkındaki tavrına/görüşüne bakmaktır. Şu veya bu bahaneyle Sahabe hakkında olumsuz şeyler aktaran, Sahabe arasında cereyan etmiş hadiseler konusunda ölçüsüz tavır takınan ve bir kısım sahabîlerin güvenilmez olduklarını iddiaya kalkışan kimsenin Ehl-i Sünnet'le ilişkisi samimiyetten uzaktı. Sahabe'nin udul (adil ve güvenilir) kabul edilmesi Ehl-i Sünnet'i diğerlerinden ayıran en önemli hususlar arasında yer alır. Bu gerçeğe ister "ilmî/akademik araştırma" görüntüsü altında, isterse mezhebî yaklaşımlarla mesafeli duranların konumu kolaylıkla anlaşılacaktır.

Hadisler ve Sahabe konusundaki tavır, bir bütün olarak "Din" telakkisine de doğrudan yansıyacağından, başta Kur'an'ın anlaşılması olmak üzere; İslam'ın kaynak, kavram ve kurumlarıyla ilgili olarak bütünüyle farklı, Ehl-i Sünnet dışı bir tavır söz konusu olmaktadır.

Burada meselenin bir başka boyutu daha vardır: Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen bir kısım çevrelerin küresel emperyalizm, ekonomik ve kültürel işgal, sömürü ve Siyonizm... Gibi Ümmet-i Muhammed'in maruz bulunduğu tehdit ve tehlikeler; sanki onların meselesi değilmiş gibi bir tavır takınmasını da Ehl-i Sünnet hassasiyetiyle bağdaştırmak imkansızdır. Günümüzde "Ehl-i Sünnet" kavramının ve duruşunun özellikle genç kuşaklar nezdinde örselenmesi, yıpratılması ve içinin boşaltılması da bu çevrelerin sebebiyet verdiği arızalardan bazılarıdır.

Ehl-i Sünnet olmanın üzerimize hem itikad, hem de amel, eylem, zihniyet ve tutum/duruş olarak yüklediği mükellefiyetler, bir bütün olarak anlaşılmak ve hayata aktarılmak durumundadır. Aksi durumda, mutlaka sakat ve sakıncalı yapılar ortaya çıkacaktır."



Şiir

"Ne alimler vardı, hıyaneti kat be kat

Ne alimler vardı, zalimlerden aşağı!..

Nefse esir olmuş, şeytanlara avukat

Kâmil olmayan alim, Yahudinin uşağı!.."


[1] Yeni.haber1.com(12.03.2009)

[2] A.Turan Alkan / Zaman / 16 Mart 2009

[3] M.Nedim Hazar / Zaman / 16 Mart 2009

[4] Zaman / 16 Mart 2009

Yazar Abdullah AKGÜL -MİLLİ ÇÖZÜM MAYIS 2009   



SEÇİM DEMOKRATURYASI VE İLKER BAŞBUĞ'UN MESAJLARI

Latince, diktatörlükle idare edilen ülke rejimlerine "diktatur" düzeni denildiği gibi; halkın, çeşitli seçim hileleri ve "mecburi istikamet" yönlendirilmeleri sonucu, sömürü düzenlerine alet edilmeleri ve işbirlikçileri seçmeye mahkûm hale getirilmeleri şeklindeki, demokrasinin yozlaştırılması haline de "demokratur" sistemi denilmektedir.

Bugün Amerika'da cumhuriyetçilerle demokratların; Almanya'da sosyal demokratlarla Hıristiyan demokratların; Türkiye'de AKP ile CHP'nin, yani sağcılarla solcuların temel zihniyetleri aynıdır ve hepsi aynı odakların güdümündedir. Almanya'daki "Yeşiller Partisi" gibileri ise arada yeşillik olsun cinsindedir. Toplum bunların hangisini tercih ederse etsin, aslında sadece aynı sömürü arabasının atlarını değiştirmektedir. Halkın kendi inanç ve ihtiyaçlarına uygun parti kuramadığı, milli amaçlarına yakın görüp oy verdiği ve iktidara getirdiği partilerin kapatıldığı bir düzende, demokrasi ve seçimler elbette göstermeliktir ve tam anlamıyla bir hile rejimidir.

AKP'nin umulanın en az 10 puan altında oy almasının, bize göre başlıca nedenleri:

Dış güçlerinin ve Siyonist merkezlerin AKP'yi avuçlarında tutup daha rahat kullanabilmek için % 40'ların altında kalması kararına varmışlardı.

İşte Goldman Sachs'ın 29 Mart yerel seçim raporunun sonuçları şöyleydi:

AKP % 40-45 arası oy alırsa: Piyasalar olumlu bakacak. IMF ile yapılacak anlaşmanın yolu açılacak.

AKP % 35'in altında oy alırsa: Ekonomik durgunluk uzayacak ve 2010'a kadar erken seçim kararı alınacak.

AKP %50'nin üzerinde oy alırsa: AKP'ye ihtilaflı reformlar için cesaret kazanacak ve riskler artacak!

Dünyanın en büyük bankalarından Goldman Sachs, Türkiye'deki 29 Mart'taki yerel seçimler için öngörülerini içeren bir rapor hazırlamıştı. Raporda AKP'nin rakiplerine göre 3 üstün yanı ve seçim sonrası AKP'nin alacağı oy oranına göre oluşabilecek senaryolar tartışılmıştı.

AKP yüzde 50'den fazla oy alırsa bu ciddi sıkıntılar yaratır" denilmekteydi!?

"Bu arada AKP'nin oylarındaki sert yükseliş, örneğin yüzde 50'nin üzerine çıkması da birtakım riskler taşıyor. Böyle kuvvetli sonuç, AKP'yi aşırı kendine güvene ve kayıtsızlığa itebilir. Daha da önemlisi AKP'ye ihtilaflı siyasi reformları gerçekleştirmek için cesaret verebilir. Bu da laik cephe ile daha fazla güç mücadelesi riskini getirir. Laik cephe, 2007'deki cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler öncesindeki taktik savaşları kaybetmesi, AKP'nin kapatma davası ve Ergenekon nedeniyle kötü bir şekilde yaralandı. Ancak hala hükümeti laiklik, azınlıkların siyasi ve kültürel hakları gibi hassas konularda sıkıştırma kapasitesi var"[1] tavsiyeleri Türkiye'deki seçim sonuçlarının hangi dış odaklar tarafından tayin ve tespit edildiğini ortaya koymaktaydı.

1.     Ve yine AB ve ABD'nin teşvikiyle, Sevr'in gereği Kürdistan Federasyonuna zemin hazırlamak maksadıyla, AKP'nin Güneydoğu'da ki illeri DTP'ye peşkeş çektiğini bu maksatla sevilmeyen silik adaylar gösterdiğini bunları da oldukça geciktirdiğini öncesinde dostlarca paylaşmıştık. Ve zaten seçim sonuçları üzerine kiralık yazar ve yorumcuların sözbirliği etmişçesine;

"DTP'nin oy patlaması Kürt yurttaşlarımızın tercihinin ve beklentilerinin ekonomik ve psikolojik olarak değil, siyasi ve sosyolojiktir" tespitleri de toplumu demokratik federasyona ve PKK'nın siyasi bağımsızlığına hazırlama niyetlidir.

3. Ergenekon Davası üzerinden yürütülen kahramanlık propagandalarının olumlu etkilerine rağmen AKP'nin oy kaybı anlamlıdır.

4. Ve yine Davos'taki horozlanması oya tahvil edildiği halde AKP'nin bu oranda kalması ve yaklaşık 10 puan kaybı doğru okunmalıdır. Bu kayıpları sadece küresel finansal krizine bağlamak yanlıştır.

Ve zaten Recep T. Erdoğan'ın Davos dayılanmasının, sadece seçim yatırımı ve toplumun ayranının kabarması için tezgâhlanan bir danışıklı dövüş olduğu yolundaki yorumlarımız aynen ortaya çıkmış ve 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin hemen ertesi gün, İsrail devlet radyosu, Türkiye ile İsrail'in Akdeniz'de çok büyük ve kapsamlı bir ortak askeri tatbikat yapacaklarını açıklamıştır. Yani AKP iktidarı, sanıldığı gibi Hamas'ın ve Filistin halkının değil, Siyonist İsrail'in yandaşı ve payandasıdır.

5. SP'nin yüzde yüzden fazla oy arttırarak, önümüzdeki genel seçimlerde önemli bir aktör olacağı anlaşılmıştır.

Seçim öncesi Erbakan Hocanın; "AKP eğer önemli şehirleri kaybederse, aldığı oy oranı yüksek de olsa, iktidar koltuğunda rahat oturamayacaktır" tespiti gerçekleşmiş ve AKP önemli illerde seçimi kazanamamıştır.

6. GKB Sn. İlker Başbuğ'un, çok önemli ve gerekli tespit ve endişelerini toplumla paylaşacağı basın toplantılarını Nisan ayına ertelemesi de, "seçimleri etkilemek" veya "halkı ürkütüp AKP'ye yönlendirmek" ithamlarına fırsat vermemek için olduğu anlaşılmaktadır. Ve doğru bir yaklaşımdır.

7. Bu yerel seçimlerin en önemli mesajı halkımızın inancıyla uğraşmayı bırakıp, örneğin türbana, Kuran Kursuna sahip çıkan partilerin, iddiaların aksine, toplumdan ve tabandan destek bulmasıdır. 29 Mart 2009 seçimlerinde CHP ve MHP'nin tahminlerin üstünde oy alması ve belediye kazanması bunların ispatıdır.

Bu seçim sonuçları hangi gelişmelere yol açabilirdi?

a) AKP'de kırılımlar ve iç hesaplaşmalar başlayabilirdi. Hükümette yapılacak kabine değişiklikleri ve Azerbaycan'ın Ermenistan'a verilen tavizlere yönelik haklı tepkileri bu süreci hızlandırabilirdi.

b) Erken seçim senaryoları gündeme gelebilirdi.

c) Ülke tehlikeli bir "Türk-Kürt" ayrışmasına sürüklenebilirdi. Güneydoğuda DTP'nin yükselmesine tepki olarak Ege, Akdeniz ve İç Anadolu seçmenin MHP'ye yüklenmesinin doğru okunup değerlendirilmesi ve ciddi önlemlerin geliştirilmesi gerekirdi.

Yahudi kırması Melez Barak Obama'nın Türkiye ziyaretinde PKK temsilcisi Ahmet Türk'le görüşmesinde kendisine:

·       Kürtlere özerklik tanınması

·       Türkiye'nin 25 bölgeye ayrılması

·       Bu özerk bölgelerin ayrı sembol ve bayraklarının bulunması gibi hıyanet kokan ve Sevr'i hatırlatan tekliflerin sunulması ve Obama'nın da PKK ağzıyla "Kürt azınlık" kavramını kullanması bu endişelerimizde haklı olduğumuzu göstermişti.

d) Bölgesel dengeleri değiştirebilecek müdahale ve girişimleri Obama'nın teşvik ve tazyikiyle İran'a yönelik bir harekâtla AKP'nin ABD ile işbirliğine gitmesi de, çok ciddi sonuçlar doğurabilirdi.

Ergenekon iddiaları karmaşık ve karanlık ifadeler içermekteydi. Ne olduğunu ve kimlerin neyin peşinde koştuğunu anlamak mümkün değildi.

Karmaşık olaylar ve oluşumlarla ilgili olarak, ehil ve emin bilge şahsiyetlerin, bir cümlelik imalı ifadesi, bir kaş göz işareti, o konudaki ciltler dolusu yorumlardan daha anlamlı ve açıklayıcıydı.

İşte 54 TC Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Erbakan Hocamızın Zaman gazetesinden Emine Dolmacı'nın Ergenekon ile ilgili sorusunda;

"Ne olduğunu bilmiyorum. Bilmediğim ve yargıya intikal etmiş bir şey hakkında konuşmam doğru sayılmaz.

Ne olduğu bittiği anlaşılmayan bir konuda, sadece izlemekle bir mana çıkarmak mümkün olmaz.

İddianame diye okuduğumuz metin, roman gibi bir şey siz alıp okuyun bakalım, bir mana çıkarmaya çalışın. (çıkmaz)[2] Yanıtı;

a)         Bu davanın karmaşıklığına ve kafa karıştırdığına

b)        Kapalı ve kasıtlı ithamlar ve karalayıcı ve kışkırtıcı iddialar barındırdığına

c)         Hukuki mesnetlere dayanmadığına ve ahlaki prensiplere uyulmadığına dair şüphe ve endişeler içerdiğine yönelik tereddütler taşıdığı şeklinde okunmalıydı.

Ve hele Zaman Gazetesi muhabirinin Milli Çözüm Ekibini kastederek:

Ulusalcılar mı Milli Görüşçü oldu, yoksa siz mi onlara yaklaştınız? Sorusuna Erbakan Hoca'nın:

"Ulusalcılar Milli Görüş'e yaklaştılar. Memleketini vatanını seven her insan, doğru bir teşhis yaparsa Milli Görüş'e yaklaşır. Ulusalcı dediğimiz arkadaşlarımız Türkiye'nin sorunlarıyla ilgili doğru tespit ve teşhisler yapmaktadır. Ancak bunları görmek yetmiyor, önemli olan doğru tedavi yollarını bulmak ve uygulamaktır. Onların bu konuları yeteri kadar dinlemeleri lazımdır. Yeteri kadar dinlemedikleri için şimdilik sıralarını bekliyorlar" yanıtı ve ayrıca Star, Fox ve Kanal 5'te söylediği;

"Komünizmin çözülüp çökmesinden sonra insanları suni olarak, sağcı mısın, solcu musun? şeklinde ayırmak ve tanımlamak dönemi kapanmıştır. Artık bir kimseye doğrudan veya dolaylı, bilerek veya bilmeyerek, siyonist sömürüye ve emperyalizme hizmet eden bir "işbirlikçi misin"?

Yoksa her türlü haksızlığa ve hırsızlığa karşı çıkan Milli Görüş istikametinde misin? diye sorulmalıdır" sözleri oldukça anlamlıydı ve "Milli Görüş evrensel bir kavramdır" tespitlerinin izahı makamındaydı.

Ve hele, ABD'deki Siyonist merkezlerin tertiplediği; Türkiye'deki Masonik medya, rantiyeci sermaye, kiralık sendika ve satılık siyaset erbabı gibi işbirlikçiler eliyle gerçekleştirdiği ve dolayısıyla bazı askerlerin de etkilendiği ve sahneye çekildiği, 28 Şubat süreciyle ilgili olarak yönetilen sorulara:

"Bu dış mihraklı senaryonun başaktörü, dönemin ABD Dış Bakanı Siyonist Warren Christopher'dir. Başta Ankara olmak üzere, dünyanın önemli başkentlerindeki büyükelçiliklerine gönderilen, devletini ve milletini seven dostlarımızca bize iletilen çok gizli ibareli bir kriptodaki şu satırlar, bu iddiamızın ispatıdır.

"Türk Hükümetinin Milli ve Müstakil eğilimlerinden ve Erbakan'ın D-8 gibi endişe verici ve evrensel yönelimlerden ABD yönetimi oldukça rahatsızdır.

Bu nedenle, DYP'nin desteğinin çekilmesi ve Refah-Yol iktidarının mutlaka düşürülmesi lazımdır.

Bunun gerçekleşmesi gayesiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri daha etkin ve keskin bir tavır almak için sürekli kışkırtılmalı ve kafaları karıştırılmalıdır.

Türkiye, bölgedeki çıkarlarımızın korunması amacıyla, Birleşik Devletlerin mecburi müttefiki kalmak zorundadır"!?

İçerikli tarihi bir belgeyle yanıt vermesi, bu konudaki komploları ve karalamaları boşa çıkarmıştır.

Ve herkesin aksine, askeri suçlayıp sorumlu tutmak yerine dış güçlere ve işbirlikçilere dikkat çekmesi ve "Bizim Hükümetimiz bağımsız ve milli çıkarlarımıza uygun hareket ederdi. Askerle hiçbir sorunumuz söz konusu değildi. Ferdi ve fevri çıkışlar dışında, askerler her zaman, duyarlı ve tutarlı hizmetlerimizi tebrik ve teşekkür için gelmişlerdir.

Malum MGK toplantısında da, 5 saat askerler dinlenmiş, ardından 4 saat sunulan tekliflerin yanlışlığı, haksızlığı ve Anayasanın temel esaslarına aykırılığı tarafımızdan dile getirilmiştir.

Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in de hatırlatması üzerine, bu 18 maddenin Anayasaya aykırılığının izahı çok zaman alacağından, bunların hukuk komisyonlarınca incelenip Anayasaya uygun olup olmadığının değerlendirilmesi için, bu tekliflerin Bakanlar Kuruluna iletilmesine karar verilmiş ve sadece bu sevk yazısı tarafımızdan tabii olarak imza edilmiştir. Yoksa temel insan haklarına ve bizzat Anayasamızın genel kurallarına aykırı olan bu 18 maddeyi imzalayıp kabullendiğimiz şeklindeki iddialar, tamamen gerçeği çarpıtmaktan ibarettir. Ve zaten bundan sonra aylarca hükümetimiz devam etmiş, çok hayırlı ve başarılı tarihi atılımlar gerçekleştirmiş ve bu 18 maddelik teklifler, yetersiz ve gereksiz bulunarak asla hayata geçirilmemiştir" sözleri O'nun devlet adamlığını ve Türkiye sevdasını yansıtmaktaydı.

 

GKB ORG. İLKER BAŞBUĞ'UN BASIN TOPLANTISI VE MESAJLARI

Sn. İlker Başbuğ'un 14 Nisan 2009'da Harp Akademilerindeki basın toplantısında bize göre şu mesajları anlamlıydı ve öne çıkmaktaydı:

a)  Bu konuşmalarında dört tarihi ve talihli tespit yer almaktaydı.

b) İki konudaki değerlendirmeleri ise, "konjüktürel tahliller ve taktiksel yönlendirmeler" şeklinde okunmalıydı.

a) Başbuğ'un tarihi ve talihli tespitleri:

1- Fiili mesaj: Sn. İlker Başbuğ'un Harp Akademilerindeki ve bütün basın önündeki açıklamalarını yaparken yanında eski Genel Kurmay Başkanları olan ve isimleri Ergenekon'a bulaştırılmaya çalışılan Sn. İsmail Hakkı Karadayı, Sn. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Sn. Yaşar Büyükanıt'ın da bulunmaları, Ergenekon üzerinden orduyu yıpratmaya çalışan dış merkezlere ve işbirlikçi çevrelere, oldukça anlamlı ve önemli bir mesaj niteliği taşımaktaydı. Ve zaten konuşmasına başlarken, geçmişte de, bu gün de; ülkesine, milletine ve devletine yönelik her türlü saldırıya karşı büyük bir fedakârlıkla ve kahramanca mücadele vermiş TSK mensuplarının, asılsız iddialar ve ithamlarla töhmet altına sokulmalarını ve bunlar üzerinden orduyu yıpratma kampanyalarını ibret ve dikkatle izlediklerini açıkça vurgulamıştı.

2- Sn. Başbuğ'un: Atatürkçülüğün; kalıplaşmış ve dayatmacı bir ideoloji olmadığını özellikle vurgulaması, Kemalizm istismarcılığı yapan ve devrim yobazlığıyla toplumu Mustafa Kemal'den soğutup uzaklaştırmaya çalışan kesimlere çok kesin ve keskin bir yanıt ve uyarıdır.

G.K.B'mızın:

"Atatürkçü düşünce sistemi, ne yapılmasını emreden bir ideoloji değildir. Tam aksine akıl ve bilim ışığında, milli amaç ve ihtiyaçlar doğrultusunda,  sorunların nasıl aşılması gerektiğini gösteren bir düşüncedir" anlamındaki tespitleri, ordumuzun sağlam ve sağduyulu kanaatini yansıtmaktadır.

3- Org. İlker Başbuğ'un:

"Ordu asla dine karşı değildir. Atatürk'ün dediği gibi: "Din çok gerekli ve önemli bir müessesedir!" Ordumuz, milletimizin moral değerlerine ve manevi dinamiklerine elbette saygılı ve sahiptir" anlamındaki sözleri de, halkımızın yıllardır duymak istediği ve gönülden desteklediği gerçeklerdir. Ve zaten, milletimizin en temel vahdet ve uhuvvet (birlik ve kardeşlik) bağını oluşturan Yüce Dinimiz ve dindar kesimleri tehdit ve tehlike olarak gören bir zihniyete halkımızın güven duyması ve halka rağmen huzur ve refah içinde kalkınmanın sağlanması mümkün değildir.

Bu gerçeğin, çok etkin ve yetkin konumdaki ve tüm ordumuzu temsil makamındaki bir şahsiyet tarafından dile getirilmesi ise, elbette tarihi ve talihli bir gelişmedir.

4- "Hangi gerekçe ve düşünce ile olursa olsun, Güneydoğu'da etnik amaçlı ve üniter yapımızı yaralayıcı yapılanmalara asla müsamaha ve müsaade edilmeyeceğinin ve gerekirse bu uğurda kan dökmekten çekinilmeyeceğinin" vurgulanması da alkışlanması ve sahip çıkılması gereken olumlu ve onurlu bir yaklaşımdı.

b) Başbuğ'un "Konjüktürel tahlilleri ve taktiksel taltifleri" olarak okunması gereken sözleri de vardır:

Örneğin terörle mücadele konusunda, sorunun asıl kaynağı olan dış etkenlere, yani PKK'yı kurdurup kullanan malum ve mel'un merkezlere hiç değinilmemesi ve hele terörün sona erdirilmesi için Kuzey Irak'ta ABD ile yapılacak olan ortak girişimlere güvenilmesi...

Ve yine ikide bir, Obama'nın Türkiye ziyaretindeki bazı yıldızlı ve gönül alıcı rüşveti kelam şeklindeki sözlerinden övgüyle bahsedip, O'nun milli birlik ve dirliğimizi açıkça ve küstahça tehdit eden talimat ve tavsiyelerini duymamış gibi hareket etmesi;

Bize göre çok özel ve gizlenmesi gereken bir stratejinin gereği olarak yorumlanmalı ve Başbuğ'un diğer şuurlu ve sorumlu açıklamalarının genel çerçevesine uygun biçimde okunmalıdır.

Yoksa Sn. Başbuğ'un; ekonomik alanda, medyada, hatta eğitim ve bürokrasi sahasında gittikçe gelişen ve sinsi-siyasi emelleri için orduyu bir engel görüp hücuma geçen "Dini bir cemaatin" ABD tarafından desteklenip beslendiğini bilmediğini sanmak saflıktır.

Ve yine, Sn. Başbuğ'un:

"Atatürk'ün: "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" tanımı oldukça önemlidir. Bu milliyetçilik anlayışında, ırkçı ve kafatasçı bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Farklı köken ve kültürden bu ülkenin her vatandaşı, Türk Milletinin saygın bir üyesidir. Çünkü ortak değerleri olmayan bir ulus devleti ayakta tutmak imkânsız gibidir.

Ulus devletin en temel harcı ise; eşit vatandaşlık esasına dayanan milliyetçilik düşüncesidir. Bu üst ve ortak kimliğe, herkesin, farklı dini etnik bütün kesimlerin öncelikle ve içtenlikle sahip çıkması gerekir. Kendi özel ve bireysel ikincil kimliklerini (Dini ve ırki mensubiyetlerini) öne çıkarma girişimleri ülkeyi ayrışmaya götürebilir" tespitleri yerindedir.

Ancak bu sözlerin: "Bizi asıl millet yapıp kaynaştıran ve hala ayakta kalmamızı sağlayan tartışmasız en büyük unsur olan İslam'ı ve inanç bağımızı ve doğal olarak bunun toplum hayatına yansımasını, milli birlik ve düzenimizi bozucu bir tehdit ve tehlike olarak algılamak, kısıtlamaya ve kısırlaştırmaya çalışmak" isteyenlerin ekmeğine yağ sürüyor ve onları haklı görüyor diye değerlendirmek yanlıştır ve haksızlıktır.

Çünkü Yüce Dinimizi ve dindar kesimleri gericilik sebebi görüp, türlü bahanelerle sataşmak, aslında Aziz Milletimizin ve Türkiye Cumhuriyetimizin temellerine dinamit koymaktan farksızdır, bilerek veya bilmeyerek emperyalist güçlere figüranlıktır. Ve özellikle, laikliği, İslam'a düşman olmak ve Dini hayatımızın her safhasından dışlayıp sadece vicdanlara kapatmak" şeklinde anlayıp uygulamaya kalkışmak, hem temel insan haklarına, hem evrensel hukuk kurallarına, hem de doğal adalet ve ahlak anlayışına aykırıdır ve bu nedenle bütün dayatmalara rağmen asla tutmamıştır ve tutmayacaktır.

Yeri gelmişken Prof. Ali Fuat Başgil'in "Din ve laiklik" kitabından birkaç cümle aktarmakta fayda vardır:

"...Dini, herhangi bir kanaatten ayıran hususiyetlerden biri, dindeki imanın, amele dayanması, muayyen bir hareket tarzı emreden, insanlara vazifeler yükleyen ve bununla haricileşen bir inanç olmasıdır. Din, evvelâ iman, sonra ameldir. Amel de, Allah'a ibadet, dine hizmet, insani ilişkilerde hürmet ve ahlâklı davranmaktır. Bir dindar için mensup olduğu dinin akide ve esaslarını etrafa yaymak, bunları başkalarına duyurup, öğretmek, dini vazifelerin en mukaddeslerindendir. Çünkü dindarın nazarında, bu akide ve esaslar birer hakikattir; bunları bilmeyen insan helâk ve hüsrandadır. Hakikati göstermek, uçuruma kayan bir insanı tutup kurtarmak en büyük sevaptır. Demek din ve vicdan hürriyeti, serbestçe ibadet ve dua etme hakkını, dinini öğrenme ve öğretme, yayma, bu konuda yayınlar yapma imkânını da ihtiva eder."

[1] http://haber.gazetevatan.com/29_Mart_sonrasI_IcIn_3_senaryo/229623/49/Haber

[2] 28 Mart 2008 / Zaman / sh: 23
Yazar Mehmet DENİZ -MİLLİ ÇÖZÜM-MAYIS 2009
4月25日

TÜRKİYE GÜNEŞ ENERJİLERİ TEKNOLOJİ ÜSSÜ(GÜNAM) KURULUYOR.

 
Türkiye, güneş enerjisi teknoloji üssüne kavuşuyor.

ODTÜ'de Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) mali desteğiyle, Türkiye'nin enerji ihtiyacının güneş santrallerinden karşılanmasını sağlayacak teknolojilerin geliştirileceği ''Güneş Enerjisi Araştırma Merkezi (GÜNAM)'' kuruluyor.

Merkezde, yüksek maliyet ve dışa bağımlılık gerektiren güneş santrallerinin yerli kaynaklarla ucuza geliştirilip yüksek kapasiteli elektrik üretimi sağlayacak teknolojilerin geliştirilmesi hedefleniyor.

GÜNAM Proje Koordinatörü ODTÜ Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Raşit Turan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ODTÜ'nün güneş enerjileri teknolojileri üzerine 20 yıldır çalışmalarını sürdürdüğünü anlattı.

Güneşin her yıl dünyaya 120 bin TerraWh enerji gönderdiğini, bu miktarın bugün dünyada harcanan yıllık enerjinin binlerce katı olduğunu ifade eden Turan, güneş enerjisinden etkin yararlanmak için geliştirilen teknolojilerin halen yüksek maliyetlerinin bulunduğunu, ancak dünya genelinde yürütülen yeni teknolojilerle maliyetlerin hızla aşağı doğru çekildiğini anlattı.

Türkiye'nin de büyük bir güneş enerjisi potansiyeline sahip olduğunu vurgulayan Turan, Türkiye'de güneşten elektrik enerjisi elde etmenin maliyetinin kuzey enlemlerdeki Almanya gibi ülkelerin maliyetlerinin yarısından az olduğunu belirtti.

Türkiye'nin enerji gereksiniminin yüzde 70'ten fazlasını ithal ettiğini anımsatan ve güneş enerjisinin Türkiye'nin enerji bağımsızlığını kazanması için sahip olduğu en önemli seçeneklerden biri olduğuna işaret eden Turan, ''Avrupa Birliği, 2020'de toplam enerji ihtiyacının yüzde 20'sini yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamayı ve enerji sarfiyatını yüzde 20 oranında azaltmayı hedefliyor. Bunun için de güneş enerjisi teknolojilerine teşvikler getiriliyor'' dedi.

-''ÇOK SAYIDA ARAŞTIRMACI KATILACAK''-

AB'deki güneş enerjisi teknolojilerine olan yaklaşımların Türkiye'de de oluşmaya başladığını kaydeden Turan, GÜNAM'ın kurulum çalışmalarının DPT'nin sağladığı destekle başlatıldığını bildirdi.

Merkezde, öncelikle ODTÜ ve Türkiye'deki mevcut araştırmacılar arasında işbirliği ve koordinasyon ortamının yaratılacağını ve böylece tüm ülkede bu alanda yürütülen çalışmalara destek olunacağı bildiren Turan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''GÜNAM, çalışmalarını yönlendirmek ve merkezin sapladığı altyapının en verimli kullanımını sağlamak amacıyla Yönlendirme ve İşbirliği Kurulu oluşturdu. Türkiye'nin tüm bölgelerinden araştırmacıların ve özel sektör temsilcilerinin yer aldığı bu kurul, merkezin verimli çalışmasını sağlamak için görev yapacak.

Türkiye'de güneş enerjilerine yatırım yapmak isteyen çok sayıda firma var. Ancak bu firmaların çoğu halen teknolojinin içeriğini bilmiyor. Pek çok kişi, bu teknolojileri su ısıtma panelleriyle karıştırıyor. Oysa elektrik üreten güneş panelleri, farklı bilim ve teknoloji disiplinlerinin yer aldığı üretim sistemleri kullanılarak elde ediliyor.

Bu nedenle GÜNAM'da fizik, kimya, metalürji, elektrik ve kimya mühendisliği, mimarlık gibi bölümlerden çok sayıda öğretim yer alacak.''

-''HEDEF, YÜKSEK KAPASİTELİ GÜNEŞ TARLALARI''-

Merkezde özel sektörün ihtiyacına yönelik güneş enerjisi teknolojilerinin de geliştirileceğini bildiren Turan, ''Hedefimiz, yüksek kapasiteli (10-100 MW) güç istasyonları üretecek kurumların Ar-Ge ihtiyaçlarına karşılık vermek. Küçük bir hesapla Ankara'da 900 kilometrekarelik bir alanı güneş panelleriyle kapladığınızda, Türkiye'nin bütün enerji ihtiyacının karşılanacağını görürsünüz. Bu alan kullanılmayan topraklardan ve evlerin çatılarından rahatlıkla sağlanabilir'' diye konuştu.

Güneş enerjisinden elde edilen elektrik enerjisinin kullanımına yönelik teşvik hazırlıklarının Hükümet ve TBMM tarafından yürütülmekte olduğunu belirten Turan, pek çok firmanın gerekli teknolojisini geliştirmek için bu yasayı beklediğini ifade etti.

Turan, bu teknolojilerin yerli üretiminin de büyük önem taşıdığına dikkati çekerek, ''Türkiye'nin bu konuda birdenbire dışa açık pazar olmaması için de ilgili kurumlar hassasiyet gösteriyor. Bu nedenle GÜNAM'da geliştirilecek teknolojiler, yasanın çıkmasının ardından daha da önem kazanacak'' dedi.

4月23日

ATATÜRK'E AİT DUYGU YÜKLÜ YENİ BİR MEKTUP BULUNDU.

Atatürk'ün Çanakkale Savaşları sırasında Çakmak'a yazdığı bir mektup ortaya çıktı.
 
 
Çanakkale Savaşı'nda Anafartalar Grup Komutanı olarak görev yapan Albay Mustafa Kemal'in, 8 Eylül 1915 tarihinde, Seddülbahir Cephesi'nde çarpışan 5'inci Kolordu Komutanı Fevzi Paşa'ya (Çakmak) kardeşinin şahadet haberini vermek için yazdığı duygu yüklü mektup, kahraman Mehmetçik'teki yüksek ruhu gözler önüne serdi.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır, Çanakkale Savaşları'nda şehit olan subaylarla ilgili yaptığı araştırmalar kapsamında Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal'in, 8 Eylül 1915 tarihinde taziyelerini bildirmek için Fevzi Paşa'ya yazdığı bir mektuba ulaştı. Yrd. Doç. Dr. Sayılır, çok özel olan bu mektubun Mustafa Kemal'in kadirşinaslığını bir kere daha ortaya koyduğunu söyledi. Yrd. Doç. Dr. Sayılır, Mustafa Kemal'in 20 kilometre mesafedeki Fevzi Paşa'ya üsteğmen olan kardeşi Mehmet Nazif'in Conkbayırı Muharebesi'nde şehit olduğunu, mektubunda “Büyük fedakarlıkların gerektirdiği bazı acılara tahammül etmenin zorunlu olduğu sizce de malumdur. Bu zorunluluğun doğurduğu ve sizi üzüntüye sevk edeceği tabii olan kardeşinizin şahadet haberi, bendenizi de gerçekten müteessir etmiştir” sözleriyle bildirdiğini aktardı. Sayılır, buradan Mustafa Kemal ile Fevzi Paşa arasındaki dostluk bağının ne kadar güçlü olduğunu anlamanın mümkün olduğunu kaydetti.

MEKTUPTAKİ MESAJ

Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır, Mustafa Kemal'in, taziye mektubunda Gelibolu Cehpesi'nde çarpışan asker ve subaylara olan inancını da “Mukaddes vatanımızı çiğnemeye çalışan hain düşmana, ancak ölümü hiçe sayan arkadaşlarımızın sayesinde iyi dersler verilmektedir. Vatanı kurtarmak için temiz kanlarını büyük bir coşkuyla akıtan arkadaşlarımın gayretleri ile düşmanın şimdi ve gelecekteki her çeşit girişimine engel olunacağı hakkındaki inancım tamdır” sözleriyle ortaya koyduğunu ifade etti. Bu sözlerin Mehmetçik'in Çanakkale'de sergilediği üstün ruhu anlattığını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Sayılır, “Bir komutanın askerlerine ve subaylarına olan güveni bu şekilde olduğu sürece zaferin kaçınılmaz olacağı aşikardır. Zaten öyle de olmuştur ve Çanakkale Savaşları Mustafa Kemal'in de belirttiği gibi bu yüksek ruh sayesinde kazanılmıştır” dedi.
Mustafa Kemal'in, ağabeyi Fevzi Paşa'ya şehadet haberini verdiği

MEHMET NAZİF KİMDİR?

Üsteğmen Mehmet Nazif, 1902'de girdiği Harp Okulu'ndan 1905'te teğmen olarak mezun oldu. 1908'de ise Üsteğmenliğe terfi etti. Çanakkale'nin Bayramiç İlçesindeki Askerlik Şubesi 2'inci Bölüğü'nde görevli iken 3'üncü Kolordu Komutanlığı'nın isteğiyle 14 Nisan 1914'de 64'üncü Alay'a tayin edildi. 8 Ağustos 1915'de 64'üncü Alay 2'nci Tabur 1'inci Bölük Komutanı olarak görev yaptığı Conkbayırı'nda düşmanı buradan atmak için yapılan süngü taarruzu sırasında şehit oldu. Şehit olduğu yere ise kendi adına bir anıt dikildi. Mehmet Nazif, evli ve 2 çocuk babasıydı. Eşinin adı Emine, kızının adı Fatma Müfide, oğlunun adı ise Ali Adnan idi.

KARDEŞLERİ ŞEHİT OLDU

Fevzi Paşa'nın üç erkek kardeşi vardı. Kardeşlerinden Muhtar Bey Balkan Savaşı'nda 1912'de üsteğmen rütbesindeyken Manastır'da şehit oldu. Diğer kardeşi Sami Bey daha askeri Rüştüye'de öğrenci iken, 17 yaşında hayatını kaybetti. Mehmet Nazif ise 8 Ağustos 1915'de Conkbayırı muharebesinde bölüğünü süngü hücumuna kaldırdığı sırada şehit oldu. Fevzi Paşa ailenin hayatta kalan son erkek evladıydı.

hürriyet
 
 
3月6日

TÜRKLER TARİH SAHNESİNE İMPARATORLUK OLARAK GERİ DÖNECEK.

ABD'li ünlü stratejist, Stratfor'un Başkanı George Friedman, Türkiye'nin bölgesindeki gücünü artırmaya başladığını ve 2040 yılına kadar Osmanlı toprakları üzerinde yeniden hâkimiyet sağlayacağını söyledi..  
 
Bu iddiayı ortaya atan kişi sıradan bir kişi olsaydı, bu gazetede elbette görüşlerine yer verilmeyecekti. Ama Türkiye'nin yeniden imparatorluk kuracağını öngören bu kişi, ABD'nin en önemli stratejik araştırma merkezlerinden biri olan Stratfor'un başındaysa ve kişi ABD Savunma Bakanlığı'na yakınlığı ile biliniyorsa söylediklerine biraz kulak kabartmak lazım. Ünlü stratejist George Friedman, 2040 yılına kadar Türkiye'nin bölgesinde tek süper güç olacağını ve eski Osmanlı toprakları üzerinde yeniden söz sahibi olacağı öngörüsünde bulunuyor.

TÜRKİYE DOĞAL LİDER

"Türkiye'nin eski Osmanlı coğrafyasında kuracağı egemenliğin izlerini şimdiden görebilirsiniz" diyen Friedman, "Süreç zaten başladı. Eğer İslam coğrafyasına bakarsanız, Türkiye'nin bu ülkelerdeki ağırlığının giderek arttığını görebilirsiniz. Bölgeyi domine etmeye başladı bile. Balkanlar'da ise Arnavutluk ve hatta Sırbistanla ilişkileri gelişiyor. Kafkasya'da ise Gürcistan ve Azerbaycan ile güçlü bir ittifak kurdu. Gelecekte olmasını öngördüğüm şeylerin şu anda gelişmekte olduğunu görüyorum" diyor. Friedman'a göre Türkiye doğası gereği lider bir ülke.

'BÖLGEDE BENZERİNİZ YOK'

Friedman, "Türkiye'nin iki karakteristik özelliği var. Canlı bir ekonomiye ve çok güçlü orduya sahip. Dünyanın en büyük 17'nci ekonomisine sahipsiniz. 2020'ye kadar 10'uncu sıraya çıkmanızı bekliyorum. Büyük bir orduya ve güçlü hava kuvvetlerine sahipsiniz. Coğrafik yapınız en önemli avantajınız. Kısacası, bölgesel güç olmak için gerekli her şey Türkiye'de mevcut ve bölgede başka benzeriniz yok" diyor.

Psikolojinizi süper güç olmaya hazırlayın

"Türkiye'nin önündeki engel dışsal tehditler değildir. Türkiye'nin önündeki en büyük engeller içsel sorunlardır" diyen Friedman, "İçsel gerginlikler dönem dönem artıyor. Bunlar Türkiye'nin önündeki en önemli sorundur. Ama bunları yönetmeyi başaracaksınız. Türkiye, psikolojik olarak süper güç olmaya hazır değil" dedi.

Friedman medeniyetler çatışmasına inanmıyor

Ünlü düşünür Samuel Huntington'nın "Medeniyetler Çatışması" tezine katılmadığını belirten Friedman, "Çatışmanın medeniyetler arasında değil, medeniyetlerin kendi içlerinde olduğunu düşünüyorum. Huntington'ın Türkiye konusundaki görüşlerine de katılmıyorum" dedi.

Osmanlı toprağına hâkim olup, valiler atayacaksınız

Friedman, Türkiye'nin Osmanlı'nın eski topraklarına yeniden hükmedeceğini belirtti. "Türkiye, Osmanlı'nın sahip olduğu topraklara yeniden hükmedecek. Elbette, Osmanlı'dan çok farklı bir formda yapılanma olacak. Türkiye, bölge ülkelerine valiler atayacak veya 'Türkiye Birliği' adında bir örgütlenmeye gidecek. Nasıl bir örgütlenme kurulacağını süreç gösterecek" dedi.

ARAPLARIN ZOR KARARI

Arap dünyasının Türk egemenliğini kabul etmek zorunda kalacağını belirten Friedman, "Arapların Türkiye'ye bakışı bir tür aşk-nefret ilişkisidir. Bir dönem Türkleri çok severler, bir dönem nefret ederler" dedi. "Arap dünyası hem ekonomik hem de askeri açıdan çok zayıf. Arapların temel sorunu, kendilerini yönlendirecek olan dış gücün kim olacağı?" diyen Friedman, "Bir dış güç olarak Türkiye, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında en kabul edilebilir ülke" diye konuştu.

'AVRUPA BİRLİĞİ ÇÖKTÜ'

Krizle birlikte Avrupa Birliği'nin çöküş sürecine girdiğini ifade eden Friedman, Türkiye'nin Avrupa Birliği sürecinden yakında vazgeçeceğini belirtti ve "Yakında Avrupa Birliği'ne ihtiyaç duymayacaksınız. Zaten krizle çöküş sürecine girdiler. Bu nedenle Türkiye, Avtupa Birliği'ne entegrasyondan vazgeçecek. Hatta Avrupalıların Türkiye'ye olan ilgisi çok daha fazla artacak" dedi.

Türkiye uzun süren sessizliğini bozdu

Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kendi kabuğuna çekildiğini ve Soğuk Savaş yılları boyunca adeta görünmez olduğunu belirten Friedman, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak tarihe yeniden geri döndüğünü söyledi. Friedman, "Son yüzyıllarda Türkiye çok fazla içine kapanan bir ülke oldu. Fakat bu Türkiye için normal bir durum değil. Türkiye, doğası gereği kabına sığmayan bir ülke. Çünkü Türkiye'nin coğrafik konumu bunu gerektiriyor.

'COĞRAFYA TÜRKİYE'Yİ ZORLUYOR'

Türkler her zaman zorlu bir coğrafyada yaşadı. Bu zorluklar Türkiye'yi yükselen bir güç olmaya zorluyor. Osmanlı İmparatorluğu da çevresindeki aynı zorluklar nedeniyle yükselişe geçmişti. Aynı şey yine geçerli. Aynı coğrafik zorlamalar nedeniyle Türkiye bölgesinde büyük güç olacak" dedi. Türkiye'nin çevre ülkeleri ile son yıllarda gerçekleştirdiği ilişkilerden örnek veren Friedman süper güç olma sürecinin başladığına inandığını belirtti.


VETEKNOLJOİ

VATİKAN'DAN KRİZ İÇİN ŞAŞIRTICI ÖNERİ: "İSLAMİ BANKACILIK SİSTEMİ KURULSUN."

Vatikan'ın resmî yayın organı günlük 'L'Osservatore Romano' gazetesi, krizden çıkış yolu olarak 'İslamî bankacılık' sistemini tavsiye etti.

Gazetede 4 Mart'ta yayınlanan makalede; İslamî bankacılığın dayandığı etik kuralların, kapitalist finans sistemine güven ve nakit para akışı sağlayacağına dikkat çekildi.

İtalyan ekonomi uzmanları Loretta Napoleoni ve Claudia Segre'nin kaleme aldığı yazıda, İslam'a uygun yatırım araçlarının suni ekonomi balonlarının oluşmasını engellediği, faizi, aşırı borçlanmayı, finans piyasalarında manipülasyon ve spekülasyonları yasakladığı ifade edildi. Yazarlar bilhassa elde edilen paraların reel ekonomiye yatırıldığı Sukuk denilen faizsiz bonolar tavsiye ediyor.

Makalede buradan elde edilen kâr paylarının, faiz için alternatif olabileceği belirtildi. Sukuk sistemiyle otomotiv sektörüne yardımların finanse edilebileceği, altyapı yatırımlarının desteklenebileceği vurgulandı.

İslami Sukuk sistemi kapitalist sistemdeki bonolara benziyor. Bonolardan farkı ise Sukuk'ta paranın somut bir projeye yatırılması ve sabit bir faiz geliri yerine kâr payı dağıtılması. Şu an için İslamî finansa yatırım yapanların çoğunun Müslüman olduğu belirtilen makalede, gelecekte bu durumun değişeceği de ifade ediliyor.

Kriz ortamında bankaların gelecekte Müslümanları örnek almasını tavsiye eden gazete, İslami finans sisteminin Batı finans dünyasında yeni kurallar oluşmasına yardımcı olabileceğini vurguladı. Vatikan, şimdiki kapitalist sistemi başarısız buluyor, Papa Benedict de, kapitalizme ve banka yöneticilerinin aç gözlülüğüne karşı son zamanlarda çok ciddi eleştirilerde bulunmuştu. Tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz Vatikan'da da kendisini hissettiriyor. 2007 yılını 18 milyon Euro bütçe fazlasıyla kapatan ülke, 2008'de sadece 6 milyon Euro fazla verdi. Bu oranın 2009'da daha da düşeceği belirtiliyor.

Vatikan'ın resmî yayın organı Osservatore Romano'da yayınlanan ve İslamî finans sistemini öven makale Avrupa'da geniş yankı buldu.

Saygın ekonomi gazetelerinden Financial Times konuya geniş yer verdi. Vatikan'ın ekonomik konularda nadir açıklama yaptığına dikkat çeken gazete İslami finans sisteminin bizzat Vatikan tarafından tavsiye edilmesinin global finans krizinin boyutları hakkında ipucu verdiğini kaydetti.

MİLLİGAZETE

2月23日

GOOGLE OCEAN ATLANTİS'İ Mİ BULDU?

 

Google Earth'le çalışan bir uygulama olan Google Ocean'da yapılan bir araştırmada kayıp kıta Atlantis'in olduğu varsayılan yerler incelendi ve ilginç bir bulguya ulaşıldı.

İngiliz The Daily Telegraph gazetesinde yer alan habere göre Kanarya Adaları yakınlarında Batı Afrika sahiline 620 mil (997 kilometre) uzaklıkta bir nokta kayıp kıta Atlantis olduğu sanılan harabelerin izine rastlandı.

Google Ocean'da tespit edilen ve insan eliyle yapılmış kusursuz bir dikdörtgene benzeyen "gizemli" şekillerin Atlantis olabileceği tahmin ediliyor.

Galler büyüklüğünde olduğu tespit edilen dikdörtgenin bir mühendis tarafından belirlendiği bildiriliyor.

4 kilometre derinlikte olan dikdörtgen yapı, mimari çizimleri andıran bir harita şeklinde ve birbirini direkt kesen, rahatlıkla görülebilen çizgilere sahip.

Keşfin yapılmasıyla birlikte okyanus bilimciler ve jeofizikçiler araştırma için hazırlıklara başladı.








Kayıp kıta Atlantis

Atlantis, Platon'un Timaeus ve Critias kitaplarında bahsettiği efsanevi batık bir kıta ve uygarlık olarak biliniyor.

Platon'a göre Atlantis, "Herkül Sütunları'nın ötesinde" yer alan, Batı Avrupa ve Afrika'nın birçok kısmını fetheden ve Solon'un zamanından 9 bin yıl önce (yaklaşık M.Ö. 9500) Atina'yı fethetmeye çalışan, ancak başarılı olamayıp bir gecede okyanusa batan bir uygarlık."

New York Üniversitesi'nden arkeoloji küratörü Dr. Charles Orsel, Google Earth'te keşfedilen şekillerin Platon'un tarif ettiği yerde bulunduğunu belirtti.

Google Ocean

Google Ocean‘da Okyanusların 3D haritalarını barındırıyor. Google Ocean, geçtiğimiz Aralık ayında dünyanın dört bir yanından davet edilen yüzlerce oşinografın ortak çalışmasıyla oluşturuldu.

Sualtındaki volkanların etrafında sanal olarak yüzmenizi sağlayan uygulamayla egzotik deniz yaşamı hakkında videolar izlenebiliyor, batıklar hakkında bilgi ve fotoğraflara ulaşılabiliyor.

Google Ocean'ı da içeren Google Earth 5.0'ı buradan indirebilirsiniz.

VETEKNOLOJİ


SAMSUN'DA İNŞAATTAN HAZİNE FIŞKIRDI.

 

Samsun'da bir inşaat sırasında paha biçilemeyen Amisos hazinelerine eşdeğer çok sayıda altın tarihi eser bulundu.

Kalkancı Mahallesi'nde arsa üzerinde inşaat çalışması sırasında kepçeyle temel kazılırken yerde çukur oluştu. Çalışanlar ve kepçe operatörü açılan delikten içeri bakınca büyük bir oda olduğunu görmesi üzerine, bölgede daha öncede tarihi mezarlar bulunması nedeniyle polis ve müze müdürlüğüne haber verildi.

Müze Müdürlüğü'nden görevli arkeologlar çukurun mezar olduğunu tespit etmesi üzerine geniş güvenlik önlemi alındı. M.Ö. 2. yüzyılda Helenistik dönemden olduğu tahmin edilen mezarda kazı çalışması başlatıldı. İncelemede 3'ü bayan 5 kişiye ait mezar olduğu tespit edildi, mezarlar tek tek açıldı. Yapılan kazıda çok sayıda altın tarihi eser çıktı.

Eserler arasında diadem (taç), yüzük, kolye, küpe, koku şişeleri, ender bulunan çömlek tarzı tarihi eserler mezarlardan çıkarıldı. İlk belirlemelere göre mezarda Samsun'da daha önce bulunan paha biçilemeyen Amisos hazinelerine eş değer tarihi eserlerin olduğu konusunda bilgi verildi. Bulunan hazineler tutanak altına alındı ve incelenmek üzere Müze Müdürlüğü'ne götürüldü. 

Vali Yardımcısı Mesut Taner Genç, İl Kültür Müdür ve Turizm Yüksel Ünal, Müze Müdürü Muhsin Endoğru, kazı alanına gelerek inceleme yaptı.

Vali Yardımcısı Mesut Taner Genç, eski Amisos bölgesinde mezarların bulunmaya devam ettiğini, daha önce bulunan Amisos hazinelerinden sonra en değerli tarihi eserlerin bulunduğunu söyledi. Müze Müdürü Muhsin Endoğru, mezar odasında altın eserin olduğunu, diademler (taç şeklinde), amfora, testi, ender koku şişeleri gibi eserlerin mezarlardan çıktığını, detaylı bilgi verilmesinin şu aşamada erken olduğunu incelemelerin sürdüğünü ama çok değerli eserler olduğunu ifade etti.

Amisos'un, M.Ö. 2-3. yüzyıllar ve 7. yüzyılda Miletoslular tarafından bugünkü Samsun'un batısında yer alan 'Kara Samsun' yöresinde kurulduğu biliniyor. Dönemin önemli liman kentlerinden birisi olan Amisos; Pers, Roma ve Pontuslular'ın egemenliği altına da girdi.

Aynı noktada ikinci mezarda da hazine bulundu

Tamamlanan kazı çalışmaları sırasında ikinci bir mezar bulundu. Kepçe ile yapılan çalışma sırasında çok sayıda hazinenin bulunduğu, mezarın karşısında ikinci bir mezar daha tespit edildi. Çift bölümden oluşan mezarın içerisindeki taş ve toprağın bir bölümü boşaltılmaya çalışıldı. Geniş güvenlik önleminin alındığı kazı çalışması Samsun Arkeoloji ve Etnografya Müze Müdürü Muhsin Endoğru gözetiminde yapıldı.

Akşam saatlerinde başlayan kazıda diadem altın (taç), bronz kap ve amforalar çıkarılarak koruma altına alındı. Havanın kararması nedeniyle kazı işlemlerine ara verilirken, tarihi mezar ise koruma altına alındı ve giriş bölümü kapatıldı. Mezar içerisinde çeşitli noktalarda kapaklar olduğunu ve başka mezarlara açıldığı tahmin edilirken, daha çok sayıda tarihi eserin çıkabileceği tahmin ediliyor.


VETEKNOLOJİ

FETULLAH GÜLEN CEMAATİNE OPERASYON.

Özbekistan’da Fethullah Gülen hareketi üyelerinin “Pantürkizm” suçlamasıyla hapse mahkûm edildikleri bildirildi.

Rusya’ya Orta Asya haberleri sunan ferghana.ru sitesindeki habere göre, Harezm ve Buhara gibi Gülen yandaşlarının etkin olduğu bölgelerde yapılan operasyonlarda tutuklanan kişiler 6 aydan 6.5 yıla kadar değişen cezalara çarptırıldı. Sayıları tam olarak belli olmayan kişilerin, 1990’lı yıllarda Gülen okullarında okuyan kişiler olduğu kaydedildi. Gülen cemaatinin Özbekistan’daki okulları 1999 ve 2000 yıllarında Özbekistan Devlet Başkanı İslam Kerimov’un emriyle kapatılmıştı. Kerimov bu kararı alırken kendisine yönelik bir suikast girişiminde Gülen yandaşlarının da yer aldığını söylemişti.

Rusya yönetimi de “radikal İslamcı ve Pantürkist propaganda yaydığı” gerekçesiyle yasakladığı Gülen hareketine ait 16 okulu kapatmış ve 50 öğretmeni sınır dışı etmişti. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’da ise ilkokuldan üniversiteye kadar, 70’ten fazla Gülen okulu faaliyet gösteriyor. Özbek Ulusal Güvenlik Servisi tarafından hazırlanan ve devlet televizyonunda 16 Şubat günü yayımlanan “Karanlığa Giden Işık” başlıklı belgeselde ise Nurculuğun ve Gülen hareketinin tarihi anlatıldı ve bu hareketin özellikle yatılı okullar aracılığıyla yaydığı şeriatçı ve Pantürkist görüşlerin Özbek ulusal kültürüne ve bilincine aykırı olduğu vurgulandı. Belgeselde,

Gülen hareketi üyesi 3’ü Türk 11 kişinin 6.5 yıl ile 8 yıl arasında hapis cezalarına çarptırıldığı duyuruldu.

HABERDEM_

SAADET PARTİSİ GENÇLİK GECESİNDE SÜPRİZ DAVETLER.

 

Saadet Partisi İstanbul Gençlik Kolları tarafından 28 Şubat Cumartesi günü Abdi İpekçi Spor salonunda düzenlenecek olan  "Gençlik Gecesi" programına İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmidenajad'dan Hamas lideri Halid Meşal'e kadar İslam dünyasının önemli şahsiyetleri davet edildi.

Saadet Partisi İstanbul Gençlik Kolları tarafından yapılan basın açıklamasının metni:

28 ŞUBAT 2009 CUMARTESİ GÜNÜ SAAT 19:30'DA ABDİ İPEKÇİ KAPALI SPOR SALONUNDA GENÇLİK GECESİ TERTİP ETMEKTEYİZ.

        

PROGRAMIMIZA BAŞTA MİLLİ GÖRÜŞ LİDERİ PROF.DR NECMETTİN ERBAKAN OLMAK ÜZERE GENEL BAŞKANIMIZ PROF.DR. SN. NUMAN KURTULMUŞ, YURT İÇİ VE YURT DIŞINDAN BİRÇOK İSİM DAVET EDİLMİŞTİR. BU DAVETLİLERİMİZ ARASINDA YURT İÇİNDEN;

 

BELEDİYE BAŞKANLARI, MAHMUT USTAOSMANOĞLU, OSMAN NURİ TOPBAŞ, ABDÜLBAKİ EROL, MEHMET DENİZOLGUN, ADNAN OKTAR, FERMANİ ALTUN, ÖMER TUĞRUL İNANÇER, KADİR MISIROĞLU GİBİ TOPLUMUN ÖNDE GELEN İSİMLERİ DAVET EDİLMİŞTİR.

 

YURT DIŞINDAN İSE;

 

İRAN CUMHURBAŞKANI MAHMUT AHMEDİNEJAD, SUDAN ESKİ CUMHURBAŞKANI MUHAMMED EZ ZEHEB, HAMAS LİDERİ HALİT MEŞAL, FİLİSTİN BAŞBAKANI İSMAİL HENİYE, AFGANİSTAN ESKİ CUMHURBAŞKANI BURHANNETTİN RABBANİ, PROF. YUSUF EL KARDAVİ, BOSNADAN PROF.CEMALUDDİN LADİÇ, YUSUF İSLAM, MUHAMMED ALİ CLAY, GİBİ İSLAM ÂLEMİNİN ÖNDE GELEN İSİMLERİ DAVET EDİLMİŞTİR.

 

PROGRAMIMIZDA KONUŞMALAR HARİCİNDE MEHTERAN, TASAVVUF , GRUP NASİHAT VE ALİ DİMAYEV KONSERLERİ VERİLECEKTİR. AYRICA YURT DIŞI GENÇLİK TEŞKİLATLARINDAN CANLI BAĞLANTILAR VE ÇEŞİTLİ VİDEO GÖSTERİMLERİ YAPILACAK OLAN PROGRAMIMIZ TV5’TEN DE CANLI OLARAK YAYINLANACAKTIR.

 

ÇOK SAYIDA BASIN KURULUŞUNUN DAVET EDİLDİĞİ PROGRAMIMIZA 20.000 KİŞİ KATILMASINI VE TV5 VASITASIYLA TÜM DÜNYAYA ULAŞMAYI HEDEFLİYORUZ.

2月16日

GENELKURMAY'DAN "İŞTE BU" DEDİRTEN MİLLİ DURUŞ.

Genelkurmay Başkanlığı, İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı'nın uluslararası bir toplantıda yaptığı konuşmaya ilişkin ''gerçekleri saptıran, maksadını aşan, talihsiz, hiçbir şekilde kabul edilemez, bulunduğu görevin yetki ve sorumluluklarıyla bağdaşmayan ve en önemlisi de iki ülke arasındaki milli menfaatlere zarar verebilecek boyutta ifadeler olduğunun değerlendirildiğini'' bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, şunlar kaydedildi:

''13 Şubat 2009 günü İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı'nın uluslararası bir toplantıda yapmış olduğu konuşmaya ilişkin bazı sözler basında yer almıştır.

Basında yer aldığı şekliyle ve söz konusu kişiye atfedilen sözlerin gerçekleri saptıran, maksadını aşan, talihsiz, hiçbir şekilde kabul edilemez, bulunduğu görevin yetki ve sorumluluklarıyla bağdaşmayan ve en önemlisi de iki ülke arasındaki milli menfaatlere zarar verebilecek boyutta ifadeler olduğu değerlendirilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri ile olan ilişkilerine önem verdiğini düşündüğümüz İsrail Genelkurmay Başkanlığı'nın konuya açıklık getirmesini beklediğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.