ddelibekir 的个人资料DDELİBEKİR DOST MEKANI (...照片日志列表更多 ![]() | 帮助 |
|
|
10月18日 NEREYE GİDİYORUZ?EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Haber bültenlerinde aile trajedilerini konu edinen haberlerin yer almadığı gün yok desek abartı yapmış sayılmayız. Annesini öldüren kız, ninesini doğrayan torun, aile fertlerini kurşuna dizen baba, küçük kardeşinin canına kıyan abla veya ağabey... Toplumun en temel yapı taşını oluşturan aile kurumunun içten içe çürüdüğü dönemler geride kaldı, artık alarm zilleri açıktan ve en yüksek perdeden çalıyor. Aile adeta çöküyor... Problem sadece aynı aileye mensup bireylerin birbirlerine karşı işlediği suçlarla sınırlı, aile içinde yaşanan trajedilerden ibaret değil. Genel olarak toplumda işlenen her türden suçun en temelinde, ailede yaşanan olumsuzlukların rolünü görmek gerekiyor. Eğitimsiz, dinî ve kültürel değerlerden uzaklaşmış, kendine ve topluma yabancılaşmış bireyler hem kendilerine, hem de ailelerine ve topluma büyük zararlar veriyor. Çok değil yüz, yüz elli sene önce, canını, malını, her şeyini birbirine rahatlıkla emanet eden, mahallesinde, sokağında, köyünde emniyet, asayiş ve güvenin bizzat teminatı olan insanların yaşadığı bir coğrafyaydı burası. Üç-dört kuşak öncesinden bahsediyoruz. Aradan geçen bu zaman dilimi içinde nasıl bir başkalaşıma uğradık? Bu soruyu, "Batılılaşma" olgusunu dikkate almadan cevaplandırmak mümkün değil. Ne zaman toplum olarak yönümüzü Batı'ya döndük, işte o zaman her şeyi, kendisini merkeze alarak, kendi menfaatleri ve nefsî dürtüleri doğrultusunda belirlemek isteyen bireylerden oluşan bir topluma dönüşmeye başladık. Bu toplum Batılılaştıkça suç oranları artmaya, insanlar yalnızlaşmaya, aileler çökmeye, aile bireyleri birbirinden uzaklaşmaya başladı. Çünkü bu toplumu oluşturan bireyleri birbirine kaynaştıran temel bağlar büyük ölçüde zaafa uğradı. Denebilir ki, suç oranları bizdeki kadar yüksek olmayan Batılı ülkeler bulunduğu realitesi, yaşadığımız olumsuzlukların Batılılaşma olgusuna bağlanmasını tartışmalı kılar. Ben de derim ki, Batı'da suç oranlarının düşük olduğu toplumlar bulunduğu doğrudur. Ancak burada "suç" kavramının içinin neyle doldurulduğu sor derece önemli. Yani suç oranlarının az olduğu söylenen toplumların kabul ettiği "suç" tarifi ile bizim anlayışımızı bağdaştırmak mümkün değil. Söz gelimi Hollanda'da, belli bir yaşın üzerindeki insanların belli bir dozun üzerinde olmamak kaydıyla uyuşturucu kullanması yasal kabul ediliyormuş. Cinselliğin bizde kabul görmesi mümkün olmayacak tarzda yasal düzenlemelere konu olduğu gerçeği de bir diğer örnek olarak zikredilebilir. Bunlar ve benzeri örnekler bizde "suç" olarak kabul edilen birtakım unsurların, Batkılı ülkelerde suç kabul edilmemesi sebebiyle suç işleme oranının oralarda düşük çıkması sonucunu açıklayıcı unsurlardır. Elbette bir de ekonomik durum realitesi var. O toplumlarla bizim aramızdaki gelir seviyeleri farklılığı, mali durumun bozukluğundan kaynaklanan suçların da eklenmesiyle bizim toplumumuzun suç hanesinin kabardığı bir vakıa. Hayatı ekonomi üzerinde inşa edip, sonra da -Allah'ın verdiği bunca imkâna rağmen- insanların yeterli gelir seviyesine sahip olmasını temin edemezseniz, elbette bunun bir faturası, bir yansıması olacaktır... "Kanaat hazinedir" hikmetinin, yerini daha çok kazanıp daha çok harcama güdüsüne terk ettiği bir yapıda birey de, aile de, toplum da dejenere olacaktır. Bu, kaçınılmazdır. Dayanışmayı, paylaşmayı, fedakârlık ve diğergâmlığı, emr-i ma'ruf nehy-i münkeri fıtrî bir haslet olarak yaşatan insandan, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diye düşünen, hesapçı, bencil, haris ve hasis insana geçişin neticesidir bu. Vaiz efendiler cami kürsülerinden istedikleri kadar etkili vaaz etsin, nasihatte bulunsun. Hayatı Batılı değerler ekseninde inşa etme ısrar ve alışkanlığından vaz geçmedikçe bu toplumda suç oranlarının azalmasını beklemek beyhudedir. "Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumda olanı değiştirmez." EMRİ MARUF NEYHİ MÜNKEREBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Mü'min, yeryüzünde Allah Teala'nın iradesini temsil eden kimsedir. Bu bakımdan onun, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker göreviyle muvazzaf kılınmış olmasını anlamak zor değildir. Ma'ruf Allah Teala'nın rızasının, münker ise gazabının bulunduğu şeydir. Kur'an, ma'rufun emredilmesini ve münkerin yasaklanmasını, dünyasını vahyin inşa ettiği insanların temel/kaçınılmaz görevi olarak tayin ve tesbit eder. Bu, peygamberlerden (hepsine selam olsun) başlayarak aşağıya doğru inen tabii/fıtrî tavırdır. Söz gelimi Efendimiz (s.a.v)'den bahseden ayetlerden birinde şöyle buyurulur: "Onlar (Ehl-i Kitab'a mensup iken iman etmiş olanlar), yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Resul'e, o ümmî Peygamber'e uyan kimselerdir. O onlara ma'rufu emreder, münkeri yasaklar..." (7/el-Arâf, 157) Bu, tabii olarak O'nun ümmetinin de temel görevidir: "Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma'rufu emreder, münkeri yasaklar ve Allah'a inanırsınız." (3/Âl-i İmrân, 110) Burada Ümmet-i Muhammed'in temel vasfı olarak zikredildiğini gördüğümüz emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin "Allah'a iman" vasfına takdim edildiğine bilhassa dikkat edilmelidir. Allah-u a'lem burada şöyle bir inceliğe dikkatimizi çekiliyor gibidir: Allah Teala'ya iman, birinci derecede kişinin kendi şahsıyla ilgilidir. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münker ise bu Ümmet'in "insanlık için ortaya çıkarılmış olması" esprisinin en mükemmel şekilde kendisini gösterdiği alandır. Biz bütün insanlığa karşı böyle evrensel ve külli bir görev ile muvazzaf bulunuyoruz... "Sizden kim bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbinden buğz etsin ki, bu imanın en zayıfıdır" (1) buyuran Efendimiz (s.a.v), bir diğer rivayette de dikkatimizi son derece mühim bir noktaya çekmiştir: Ümmet-i Muhammed, emr-i ma'ruf ve nehy-i münker görevini, önceki din mensuplarına arız olan hastalıkları yaşamaya başladığı zaman terk edecektir. (2) Hz. Dâvud ve Hz. İsa (iksine de selam olsun) diliyle lanetlendiği Kur'an tarafından haber verilen İsrailoğulları grubunun özelliklerinden birisinin de münkeri yasaklamamak olduğunu Kur'an'dan öğreniyoruz. Yine Kur'an, bu babda ikinci bir ontolojik gerçeği daha önümüze koymuştur: Mü'minler ma'rufu emredip münkeri yasaklarken (9/et-Tevbe, 71), münafıklar da münkeri emredip ma'rufu yasaklarlar. (9/et-Tevbe, 67) Elbette hiçbir münafık "ben münafığım" demez ve İslam'a açıktan cephe almaz. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin kimler tarafından, ne şekilde yerine getirileceği, bu yazının çerçevesini aşan önemli ayrıntılara sahiptir. Elbette bu çerçevede herkesin, gücü, etkinliği ve konumu ile orantılı bir sorumluluğu vardır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu temel görevin "çoğulculuk", "hoşgörü", "herkesi kendi konumunda saygıya değer bulma" gibi yaldızlı sloganlara kurban edildiği vakıasıdır. Ulemanın nelerin "büyük günahlar" kategorisine girdiği meselesi üzerinde dururken, emr-i ma'ruf ve nehy-i münkerin terk edilmesini de zikrettiğine bilhassa dikkat edilmelidir. (3) Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Zira bu görevin terki bu Ümmet'in en temel yükümlülüklerinden birinin terki demektir. İnsanları ilahî vahyin diriltici iklimine davet etmek gibi son derece önemli ve anlamlı bir görevi terk etmenin izahı olabilir mi?... 1) Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve daha başkaları rivayet etmiştir. 2) İbn Mâce rivayet etmiştir. 3) Bkz. İbn Kesîr, I, 645 (4/en-Nisâ, 29 ayetinin tefsirinde). EHLİ SÜNNETİN İÇİNİ BOŞALTMAK.EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE Dikkatinizi çekiyor mu, bilmiyorum; son zamanlarda bazı kişiler kendilerini veya başkalarını "Ehl-i Sünnet" olarak tavsif etmeye özel bir itina gösteriyor sanki. Elbette bir "meşruiyet sağlama" aracı olarak başvurulan bu yöntemi birkaç açıdan okumak mümkün: 1. "Ehl-i Sünnet", vasfen olmasa da ismen hala bu topraklarda temel belirleyicilerden birisidir. 2. Ehl-i Sünnet'in ne olduğu, kişinin hangi durumda Ehl-i Sünnet olarak tavsif edilebileceği ve hangi durumlarda bu sıfatla anılamayacağı konusu netliğini kaybetmektedir. 3. Bu durum böyle devam ederse, "Ehl-i Sünnet" kavramının dönüşmesine veya içinin boşalmasına müncer olacaktır. Şurası açık ki, milletimizin temel aidiyetleriyle irtibatı tam olarak ortadan kaldırılabilmiş değil. Bu önemsenmesi gereken bir durum. Ehl-i Sünnet olmayı önemseyen, halka dönük işler yapan kimselerin Ehl-i Sünnet'e açıktan ta'n etmeyi göze alamaması bunun bir göstergesidir. Ancak hemen ekleyelim ki bu durum, başta itikad olmak üzere temel aidiyetlerimizle sağlam ve canlı bir irtibatımızın bulunduğu anlamına gelmiyor. Söz konusu irtibat son derece önemli yaralar, zedeler almış durumda. İsim devam ediyor, ancak müsemmada derin problemler var. Bu durumun sebepleri, hal çareleri ve sair boyutlar bu yazının çerçevesini aşacağı için o noktalara girmeden devam edelim. Ehl-i Sünnet olmanın kişi için ne ifade etmesi gerektiği ya da hangi durumlarda "Ehl-i Sünnet" vasfıyla bihakkın muttasıf olunacağı ve hangi durumlarda Ehl-i Sünnet çerçevenin dışına düşülmüş olacağı meselesine, hassasiyetiyle mütenasip bir önem atfedildiğini söylemek ne yazık ki kolay değil. Burada, Ehl-i Sünnet'i Ehl-i Sünnet yapan kırmızı çizgilerin geniş halk kitleleri bakımından netliğini giderek kaybettiğini tesbit etmek durumundayız. Bu yazıyı yazdıran problem de kendisini bu noktada gösteriyor. Bakıyorsunuz adamın Ehl-i Sünnet'in temel kabulleriyle hiç bir irtibatı yok. Edille-i Şer'iyye ve bahusus Sünnet-i Seniyye konusu, Sahabe algısı, hadislerle sabit itikad meseleleri, varlık, bilgi ve kaynak anlayışına taalluk eden meseleler... Bütün bunların birinde veya tamamında Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler bakıyorsunuz alabildiğine rahat bir şekilde "Ehl-i Sünnet" olarak takdim ediliyor veya kendisini öyle takdim ediyor. Bir süre önce, dinî konularda etkin ve yetkin olduğu düşünülen bir isim, sahasıyla ilgili bir heyeti toptan Ehl-i Sünnet olarak takdim, dolayısıyla tebrie etmişti. Oysa aralarında yukarıda kısaca çizdiğim çerçevede Ehl-i Sünnet'in kabulleriyle önemli farklılıklar arz eden görüşlere sahip kimseler bulunduğunu biliyoruz... Bir diğer örnek Yaşar Nuri Öztürk. Kendisine şu anki şöhretini sağlayan ne varsa neredeyse hepsini Ehl-i Sünnet'e muhalefete borçlu olan Öztürk'ün, son kitabı İmamı Azam Ebu Hanife'de (12) kendisini Ehl-i Sünnet'e mensup göstermesine aslında şaşırdım desem yalan olur. Zira bir yandan Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip, diğer yandan adeta hayatını Ehl-i Sünnet'le savaşmaya adamak tam da onun tarzına uygun davranış. Konuyla ilgili daha başka örnekler verilebilir... Temel birtakım kabullerde Ehl-i Sünnet ile ayrı istikametlerde seyredenlerin bu tavrı netice itibariyle "Ehl-i Sünnet" kavramının içinin boşalmasına, dolayısıyla işlevini kaybetmesine yol açıyor. Bu gerçek, itikad noktasında bilinçlenmenin önemini bir kere daha önümüze koyuyor. Bu nokta sadece birilerinin istismarına konu olmakla kalmaz, böyle devam ederse bir süre sonra Sünnet'in yerini bid'atlar alır ve insanlar Ehl-i Sünnet'e ittiba ediyorum diyerek ehl-i bid'atın dümen suyuna girer. Böyle bir şeyin hesabını kim verebilir? 8月22日 "DÜNYADAN KOPMAK" MI? "KENDİ DÜNYASINI İNŞA ETMEK" Mİ?"Dünyadan kopmak", "Dünyanın gerisine düşmek", "Dünyaya açılmak", "Dünyayla bütünleşmek"... Bütün bu cümlelerin içinde geçen "dünya" neresidir? Afrika mı, Latin Amerika mı, Asya bozkırları mı, Avustralya mı? Tabii ki hiçbiri değil. Ya da "Öncelikle" bunlar değil. O halde neresi? Elbette Avrupa ve Amerika'nın temsil ettiği "Batı"! Dünyayı Batı'dan ibaret sayınca, öyle olduğunu söyleyenlerin telkinlerini sorgusuz sualsiz kabul edince, oradan gelen her şey "Dünya"dan geldiği için "Evrensel" olma özelliğini de kendiliğinden kazanmış oluyor. Orada üretilen ve tedavüle sokulan her kavram, kurum, değer yargısı, tarz, moda... vs. bir anda bütün dünyanın malı haline geliyor. Herkes (Her kavim, millet ve coğrafya) ona aidiyetini deklare etmenin, onunla bütünleşmenin, onu benimseyip yaymanın "İnsanlığın gereği" olduğu inancıyla hareket ediyor. Modernite böyle bir şey... Böyle bir zihin ve algı durumu, böyle bir akıl tutulması, böyle bir tasallut karşısında farklılıklarını muhafaza etmek ve geliştirmek ne kadar mümkündür? Farklılıklarını muhafaza etmeden bu küresel sömürü ve mankurtlaştırma düzenine direnmek mümkün olmadığına göre yapılması gereken nedir? Fransa'dan yazan bir kardeşim bu bağlamda birkaç noktanın altını çiziyor: "Esselamu Aleykum, muhterem hocam; "İslamla alakalı, Fransa'dan bazı haberler "1. Geçen hafta, bir komünist milletvekilinin önerisiyle, mecliste, sokakta başı tamamıyla kapalı olan (nikab / sitar / burka) takan kişilere yönelik, bir komisyon kuruldu, şu ana kadar yaklaşık 50 milletvekili bu öneriyi imzaladı. Ne garip bir özgürlük??? Tabii bunun arka planında yine İslam ve müslümanlara bir kısıtlama, sanki bu 2004'de kanunlaşan, okula başörtüsüyle girme yasağının, bir devamı.. "Sarkozy bu konu hakkında şu ifadeleri kullandı: "...Cumhuriyetimize burka, hoş gelmemiştir." "5 milyonu aşkın Müslümanın bulunduğu bu ülkede, Müslümanların haklarını savunacak yeterli siyasi ve hukuki güç yok, maalesef. "2. 2009 / 2010 okul senesi için, Strasbourg şehrinde, resmi ve Fransız hükümeti tarafından bir İlahiyat bölümü açılıyor. Hukuk fakültesine bağlı bir bölüm, Master 2'den başlıyor. Hedefler: Müslümanlar hakkında araştırma yapan araştırmacılar için bilgi birikimi oluşturmak, İslami kuruluşların temsilcilerine eğitimlerine katkıda bulunmak...vs. Dersler: Sekafe İslamiyye (İslamî Kültür), Avrupa'da Dinler Hukuku, İslam Fıkhı, Nasların Tahlili (te'vil, tefsir....), İslami Düşünce Hareketleri, Dil (Arapça zannedersem) ve son olarak 1 yüksek lisans tezi." Fransa'dan gelen mesaj böyle. Elbette Fransa'nın "kendine özgü" bir durumu ve tutumu olduğundan söz edilebilir ve bunun genel olarak Batı'ya mal edilemeyeceği ileri sürülebilir. Ancak bu, meseleyi "Fransa'nın özel durumu" gibi dar bir çerçeveye hapsedip kendimizi kandırmaktan öte bir anlam ifade etmez. Problemi iki yönlü olarak ele almak gerekir: 1. Genel olarak Batı'nın "öteki"ne karşı bir tutum geliştirdiğini kabul etmek ve bunu normal karşılamak gerekir. Zira "kendine benzetmek" Batı'nın karakteristik özelliğidir. (İslam'ın, otantisitenin muhafazasını öngörüp, hakim olduğu tarih ve coğrafyalarda herkesin "kendisi olarak" yaşamasını istediği, ayrıca belirtmeye ihtiyaç duymayacak açık bir realitedir.) 2. Bizi "kendisine benzetmek" isteyen Batı'da yaşamakta ısrarcı olduğumuz sürece bu türlü uygulamalara maruz kalmamız kaçınılmaz olacaktır. Orada "hak arama mücadelesi vererek", her türlü olumsuzlukla savaşmayı yaşamayı ilke edinerek yaşamayı göze alıyoruz da, kendi topraklarımızda bunu yapmaktan niçin imtina ediyoruz, işte burasını anlamak mümkün değil. Acaba kendi aidiyetlerimizle aramıza giren mesafeden söz etmenin zamanı gelmedi mi? İster adına "İslam dünyası" denen coğrafyada, isterse buranın doğusunda veya batısında yaşayalım, müslümanlar olarak bulunduğumuz yerde müslümanca yaşamanın imkânlarını oluşturmakla mükellefiz. Burası tartışma dışı. Tartışılması gereken, bu imkânları hangi dili ve yöntemi kullanarak yapmamız gerektiği. "Özgürlük" mücadelesi vererek bunu yapmak mümkün ve doğruysa, 28 Şubat'ta dönemin iktidarına karşı saf tutanların, son birkaç dönemdir İran'da her seçim sokaklara dökülenlerin, Irak ve Afganistan işgallerinde Amerika'nın, Filistin işgalinde İsrail'in, hatta alemcilerin, eşcinsellerin... aynı dili kullandığını niçin fark etmiyoruz? "Onlar bu kavramı istismar ediyor diye su-i misali emsal kılmak doğru olmaz" diye bir itiraz ileriye sürülecek olursa derim ki: Özgürlük kavramı onlar için var, bizim için değil! Biz, kendi dünyamızı kendi kavram ve değerlerimiz üzerine inşa etmeyi göze almadıkça başkalaşmak kaderimiz olmaya devam edecek... EBUBEKİR SİFİL/MİLLİ GAZETE 8月12日 ARAŞTIRMACI YAZAR-ALİM EBUBEKİR SİFİL'LE RÖPORTAJ:"DİNLER ARASI DİYALOG VE ILIMLI İSLAM NEDİR?"Siz defalarca kaleme aldınız bu hususta da birçok tepki aldığını bir konu olan dinler arası diyalog konusuna değinmek istiyorum. Dinler arası diyalog ve Ilımlı İslam nedir? Yani dinler arası diyaloga bakış açınız nedir? Sizce böyle bir şeye ihtiyaç var mı? Şimdi diyalog denilince artık dinler arası diyalog kastedilir hale geldi ama bu çok iyi bir gelişme değil. Diyalog insanların sadece dindar arasında değil, dindarlarla dinsizler, dindarların kendi aralarında, farklı dinlere mensup insanların kendi aralarında yapabilecekleri, hatta yerine, zamanına, durumuna göre yapmaları gereken bir faaliyet olabilir. Dünyada küresel problemler yaşıyoruz. Bir küresel ısınma problemi var. Bütün insanlığı ilgilendiren. Efendim, ekonomik dengesizlikler uçurumlar var. Yeryüzünün kuzeyi ile güneyi arasında, doğusu ile batısı arasında, korkunç bir dengesizlik var. Dünyanın tabii kaynaklarının yüzde 80'ini insanların yüzde 20'si paylaşırken, geriye kalan yüzde 20'lik kaynağı yüzde 80'lik bir kısım bölüşmek zorunda kalıyor. Korkunç bir açlık, sefalet, savaş, ahlaksızlık var, alkol tüketimi var. Var var var... Bütün bunlar küresel tehlikelerdir, tehditlerdir, problemlerdir ve hepimizi ilgilendiriyor. Sadece dindarları değil dinsizleri de ilgilendiriyor. Dolayısı ile bir Müslüman bu türlü problemlerle gerek bölgesel, gerekse küresel anlamda mücadele etmek için dinlilerle de, dinsizlerle de işbirliği yapmak zorundadır, yapmalıdır. Bu anlamda yapılan diyaloga aklı başında kimse itiraz edemez. Bizim itiraz ettiğimiz ne? Bizim itiraz ettiğimiz bu türlü problemlerin çözümü için bir araya gelme görüntüsü altında, dinler arasında ortak noktalar teşkiline kadar uzanan, süreç. Biz buna itiraz ediyoruz. Neden bu itiraz? Çünkü bu dinler arasında ortak noktalar temin etmeye başladığınız zaman, bu belki Hıristiyan ve Yahudi için çok fazla bir ehemmiyet teşkil etmeye bilir ama bir Müslüman için Yahudilerin ve Hıristiyanların din anlayışına göre bir kaymaya sebebiyet verir. Verir diyorum çünkü tahmini bir şey değil, bu verdiğini görüyoruz. Nereden biliyorsunuz bunu? Çünkü 1400 yıllık tarihimizde bizim bir insan Allah'a inansın, Ahiret gününe insansın, Salih amel işlesin cennete girer, diyen bir insan bir âlim görmedik. Bir tek İslam âlimi, hatta bidat mezhepler içinde de görmedik. Bu iddia bugün dile getiriliyor. Peygamber'e iman şart değil, Kur'an'a iman şart değil, bir insan Allah'a inanıyorum desin, Ahirete inanıyorum desin, birde adam gibi adam olsun, savaşmasın, barış yanlısı olsun, cennete gidebilir deniliyor. Bu dinler arası diyalog sürecinin Müslümanlara hediyesidir. Bunun için böyle diyoruz biz. İbrahimi dinler diye bir kavram çıktı ortaya. Birinci bölümde de bahsettik kavramlardan. İbrahimi dinler diye bir şey yok bizim kavram dünyamızda. Tam aksine Kur'an Yahudilerin ve Hıristiyanların Hz. İbrahim'e aidiyet iddialarını kesin bir şekilde reddeder. Ne diyor:'İbrahim'e en yakın olanlar hayattayken ona inananlardır. Birde bu Ümmi Nebi'dir ve ona iman eden müminlerdir.' Dolayısı ile Hz. İbrahim'e sahih bir nisbet, sahihbir aidiyet münhasıran Ümmet-i Muhammed'dedir. Peki, Hocam Dinler var mı? Var tabiî ki Hak din var, Batıl din var. Bu anlamda diner var. Yani Hıristiyanlığı ve Yahudiliği ilahi bir din olarak görmek mümkün müdür? Hayır, ilahi kökenli ama şuan mevcut itibariyle ilahi bir din olmaktan çıkmıştır. Yani ben şunu sormak istiyorum: 'Allah Hıristiyanlık diye bir din indirmiş midir? Hayır Asla! Allah Teala Hz. Musa'ya da, Hz. İsa'ya da İslam ve Tevhid dinini indirmiştir. Onların tebliğle mükellef oldukları da İslam'dır. Yahudilik Hz. Musa'dan yüzyıllar sonra, Hıristiyanlık ise Hz. İsa terki dünya ettikten 20-30 yıl sonra ortaya çıkmış, uydurma dinlerdir. Birinin kurucusu Yahudi bir adamdır. Hıristiyanlığın kurucusu ise Pavlovs Kristilojosidir. Yani Yahudilik ve Hıristiyanlık hak din değil, Kur'an tarafından tanınan bir din değil, Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler değildir. Sonradan bu hakdinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bazen bizim dinler tarihi kitaplarımızda rastlanır. Konu ile ilgili yazanlar, çizenler söyler, işte Hak Hıristiyanlık, hak Yahudilik, diye. Böyle bir şey yok. Hıristiyanlık Pavlovs'un ortaya attığı bir din. İsa (A.S) ile hiçbir bağlantısı, alakası yok. Dolayısı ile konuya dönersek, İbrahim (A.S)'a aidiyet ilişkisi münhasıran Müslümanlardadır. Kur'an'da birçok ayette te bu vurgulanmıştır. 'İbrahim Yahudi değildi, Hıristiyan değildi tam aksine hanif bir mümindi, Müşrikte değildi.' Şimdi peki dinler arası diyalog kavramının önümüze çıkardığı İbrahim'i dinler kavramını nereye koyacağız. Şimdi ağzını açan insanlar 3 semavi din, 3 ilahi din diye konuşmaya başlıyorlar. Bu Müslüman'ın kendi sahih, itikad ve dini zeminini bozuyor. Peki, efendim bu cehaletten mi kaynaklanıyor? Yoksa kasıtlı bir dezenformasyon mu? Diyalogun karşı tarafı diyelim. Yahudi ve Hıristiyan tarafı bunu bilinçli olarak yapıyorlar. Biz onların çarpısına icabet ederek bu kervana sonradan dâhil olduk. Biz derken bu çalışmanın içerisinde olanları kastediyorum. Nasıl dâhil olduk? Onların kavramlarını, onların ön gördüğü süreçleri mekanizmaları kanıksadık. Bakın Vatikan İslam dünyasında dinler arası diyalog konusunu işleyen, Master, Doktora çalışmalarına, akademik çalışmalara, finansal destek veriyor. Bundan önceki papa döneminde birçok çalışma yapıldı. Arap dünyasında ve Türkiye'de de birçok çalışma yapıldı. Vatikan Finansal destekli birçok akademik çalışma yapıldı, kitaplar yazıldı. Bugün Türkiye'de bu konuda yazılmış bir çok kitaptan bir kısmı Vatikan tarafından finanse edildi. Bununla ilgili yanılmıyorsam Papa'ya da bir mektup var. Van'da bir Dinler arası diyalog Üniversitesi açılması ile ilgili Yani bütün bunlar Dinler arası diyalog faaliyetinin masum, insanlığın hayrına yönelik bir süreç olmadığının bir göstergesidir. Dinler arası diyalog süreci, stratejik, dini, siyasi hedefleri olan bir süreçtir. Bizim itirazımızda bunadır. Bu dinler arası diyalog uzun süre daha tartışılacağa benziyor. Şimdi bunun yanına birde Ilımlı İslam denen bir kavram daha eklendi. Belki bu ABD'nin ve emperyalist güçlerin oyunudur. Ve son olarak CIA'nin hazırladığı bir raporda İslam dünyasının başına Ilımlı İslam modeline uygun bir halife atamaktan bahsediliyor. Sizce böyle bir şey mümkün olabilir mi? Böyle bir halife olursa İslam dünyası içerisinde barındıra bilecek mi? Ilımlı İslam projesi halen şuanda da yürüyor. Türkiye'de de, İslam dünyasının farklı yerlerinde de yürüyor. Gerek siyasi mekanizmalar, gerek sivil bir takım zeminler, kuruluşlar, kurumlar vasıtasıyla fiilen yürütülüyor. Bu projenin başarılı olabilmesi için, adına Hilafet diyin, adına İslam Birliği deyin. Ne derseniz deyin. Bu projenin başarıya ulaşması için Müslümanların tepkiyle karşılamayacağı, kabul edebileceği, bir dil, bir üslup, program, proje ve insan olması lazım. Tabi ki bunun içinde kurumlar ve mevcut zeminlerde var. Bir kere şunu mutlaka tespit etmemiz lazım. Müslümanlarla, Batıyla İslam dünyası arasında ki ilişki son dönemece girdi. Bu yeni dönemeçte artık, İslam batı karşıtlığı bizzat Müslümanlar eliyle üretilmiş projeler aracılığı ile azaltılmaya çalışılıyor. Şunu söylemeye çalışıyorum: Batılı değerleri, siyaset, itikad, ekonomi tarih anlamında batılı değerleri İslam dünyasının kalbine taşıma görevi, artık bugün namazlı niyazlı Müslümanlar tarafından yürütülüyor. Dolayısı ile eskiden Müslümanlar çok kolay tepki verebiliyordu. Laik kafalı, seküler kafalı birisi çıkıp İslam hakkında bir şey söylediği zaman, aykırı bir fikir ürettiği zaman, Müslümanlar çok kolay itiraz edebiliyordu. Mesela Süleyman Demirel hatırlarsanız, Cumhurbaşkanıyken, Kuran'ın 256 ayeti yürürlüktedir, gerisi hükmünü yitirmiştir demişti. Türkiye'de ki İslami hareketlerin hemen hepsi koro halinde buna tepki göstermişti. Ama şuanda aynı kelimelerle olmasa bile, Kavramlarla, aynı şeyler Namazlı Müslümanlar tarafından söyleniyor. Ve fakat tepki göstermiyor. Çünkü Demirel Laik biriydi. Şuanda bunu söyleyen kadrolar, namazlı, oruçlu insanlar. Aynı zamanda tepki verenleri de yadırgar hale geldik değimli hocam? Tabi İşte ılımlı İslam projesinin en tehlikeli yanı budur. Yani Müslümanlar eliyle yürütülmesi. Mütedeyyin Müslümanlar eliyle yürütülmesi. En önemli sıkıntımız budur. Buna Başörtüsü ve İmam Hatip meselesini de katabiliriz değil mi? Yani bu projenin muhtelif ayakları var, monolog bir proje değil. Türkiye'de farklı, İslam dünyasının farklı bir bölgesinde farklı tezahürleri var. Türkiye'de olan projenin içerisinde tabiî ki buda var. Batının hâkimiyetinde şekillenmiş bu dünyaya bir alternatif üretmeyecek, uyum içinde yaşayacak, sorun çıkarmayacak Müslüman makbul bir Müslüman'dır. Aykırı Müslüman ise, fikir üreten, her türlü kavram, kurum zemin neyse onlarla her türlü mücadele edilecek. Yeri geliyor ikna ediliyor, yeri geliyor konversiyonel yöntemler kullanılıyor. İslam dünyasının farklı bölgelerinde bugün gördüğümüz sıkıntılar yapılan bu mücadelenin bir tezahürüdür. Hocam vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. İnşaallah biz çok istifade ettik okuyucularımızda istifade ederler. Ben tekrar çok teşekkür ediyorum. Bende teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Allah muvaffak etsin... MİLLİ GAZETE 8月3日 BEDEVİYET VE MEDENİYET.Her şeyden önce bil ki, İslâm bedevî dinî değildir. İslâm medeniyettir, bedeviyet değildir... Kırsal kesim, varoş kültürüyle ve zihniyetiyle İslâmî hizmet yapılamaz. İslâm'ın üç boyutu vardır: 1. Bilgi, inanç, kültür boyutu. Bu boyut mutlak mânada DOĞRU olanı bildirir ve sergiler. 2. Aksiyon, ahlak, fazilet, karakter boyutu. Bu boyut İYİ olanı bildirir ve gösterir. 3. Sanat, estetik, zarafet boyutu. Bu da GÜZEL'i gösterir, sergiler. Bedevîler de Müslüman olabilirler ama İslâm'ı temsil edemezler, İslâmî hizmetleri tekellerine alamazlar. İslâmî hizmetleri yüklenecek kimselerde şu özellikler ve hasletler bulunması gerekir. İslâm'ı hakkıyla anlamış olacak, yani İslâmî kültür ve birikime sahip olacak. İçinde yaşadığı çağın genel kültürüne sahip olacak. Şehirli ve medenî olacak. Kesinlikle kırsal kesim kafalı ve zihniyetli olmayacak. Vasıflı Müslüman olacak. Güçlü Müslüman olacak. Üstün Müslüman olacak. Bir örnek vermek istiyorum: Müezzinlik... Müslümanlar arasında hiç itibarı olmayan bir hizmet... Hangi varlıklı, zengin, hatta orta halli Müslüman aile, çocuğunu müezzin olarak yetiştirmek ister? İslâm'ı en iyi anlamışlar listesinin baş taraflarında yer alan Hz. Ömer el-Fâruk ne diyor: "Halife olmasaydım, müezzin olmak isterdim..." Bana zengin, üst tabaka, varlıklı bir aileden gelip de camide imamlık yapan bir kimse gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. Halbuki, dev şehirdeki üç bin caminin en az 300'ünün imamlarının zengin şehirli çocukları olması gerekir. Bir toplumda en büyük hizmeti öğretmenler, eğitimciler yapar. Kaç zengin ve şehirli Müslüman çocuğu öğretmen olmuştur? Altmış senedir bu işlerin içindeyim, çok iyi biliyorum... En zeki, en kabiliyetli, en istidatlı, en parlak çocuklarımızı ya doktor yaptık, ya mühendis... Niçin? Sormaya ne hacet...Bu mesleklerin parası çok da ondan. Adam zengin, üç oğlu var. Bunlardan en kabiliyetli ve istidatlı olanını din alimi yetiştirmesi ve cami imamı yapması gerekirdi. Din ilimlerini Mısır'da, dünya ilimlerini Oxford'ta okumuş, yüksek lisans yapmış, doktora vermiş, altı lisan bilen, yabancı dillerde ilmî kitap yazabilen, evindeki dekorasyona hayran kalacağınız, kibar, nezih, kâmil, edib, lebib bir imam... Grigori Petrof'un Mefkûreci (idealist) Muallim adında küçük bir kitabı var. Çarlık zamanında, Moskova Üniversitesi'nde matematik lisans profesörlüğü yapan genç bir akademisyen, Millî EğitimBakanlığı'na dilekçe verir ve uzak, geri kalmış, bakımsız bir Sibirya köyünde öğretmenlik yapmak istiyorum; böyle bir yere tayinime emir buyurulmasını talep ederim der. Bizde böyle kaç idealist zuhur etmiştir? Velhasıl tekrar ediyorum: Kırsal kesim, varoş, bedeviyet zihniyetiyle İslâmî hizmet olmaz. Merkantilist ve hedonist kafayla İslâmî hizmet olmaz. İslâm'ın yüzeyinde kalmış kuru ve kaba sofulukla İslâmî hizmet olmaz. İslâmî neş'esi olmayanlar hizmet edemez. İnce ruhlu olmayanlar da hizmet edemez. İmamlık, müezzinlik, müftülük gibi ulvî hizmetlere; zengin ailelerin rağbet etmedikleri bir İslâm toplumu iflah olmaz. İslâmî hizmet ve faaliyetlerin paraya, madhi menfaate endeksli olduğu bir İslâm toplumu ıslah ve iflah olmaz. İslâm medeniyet, mürüvvet, fütüvvet, ilim, irfan, ahlak, fazilet, necabet, nezaket, nezafet, mücamele demektir. Müslümanlar edebiyatta, sanatta, mimarlıkta, şehircilikte, dekorasyonda, giyimde kuşamda, serpuşta, tesettürde, bahçe ve peyzaj mimarisinde, sosyal adalette, her türlü insanî yardımlaşmada; karşıtlarından üstün olmak zorundadır. Peygamberin nasıl karpuz yediğini bilmediği için bütün ömrünce karpuz yememiş... Asıl dindarlık bu değildir. Müslümanlar Müslüman olsaydılar, insanlık fevc fevc İslâm'a koşar, hidayet bulurdu. Lafla değil bilgiyle, aksiyonla, sanat ve güzellik ile vasıflı ve güçlü Müslüman olmak... Silik bir gölge gibi Peygamber "Ya Rabbi, faydasız ilimden Sana sığınırım" buyurmuş. Faydasız ilimden beteri de var: Zararlı bilgi... İnsana faydalı bilgi ve kültür gerek. Kutlu bilgi... İşin başı bu. Böyle bir bilgiye sahip olan kişiye iman nasip olur. Sahih bir itikad ve iman. Faydalı kitaplar okumak, doğru ve yararlı bilgiler edinmek ne güzel şey, ne büyük zevk. Faydalı bilgileri öğrenmek ve bunları hayata geçirmek... İlmin yanında irfan da gerek. İrfan... Bu kelime ve kavramın mânasını iyice bilen kaç kişi çıkar. Bilgisi var, irfanı yok. Tek kanatla uçan kuş gördünüz mü? İlim ve İrfan... Ondan sonra iyi ahlak gerekir. Ahlak (huylar) ikiye ayrılır: Memduh ahlak ve mezmum ahlak. Memduh övülmüş, beğenilmiş demek, mezmun kötülenmiş... Bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük, o toplumdaki şerirlere ilim öğretmektir. Hz. Ali "Eşrara (kötülere) ilim öğretmek, eşkıyaya silah temin etmek gibidir" buyuruyor. Bilgili, irfanlı, yüksek ahlaklı kişiye güzellikler lazımdır. Güzel olmayan, güzellikleri olmayan hayat ne kadar boş. Bahar gelmiş, bahçeler yeşillenmiş, badem ağaçları çiçek açmış. Küçük dere şırıl şırıl akıyor. Kuşlar ötüşüyor. Hava mülayim. Bir gölgeye halı serilmiş. Semaver yanmış, çay demleniyor. Yanında peynir, zeytin, buğday ekmeği. Üç ehl-i dîl dost, birkaç kitap... Peynir ekmek yeniyor, çay içiliyor, sohbet ediliyor. Gıybet ve dedikoduyok. Tasavvuf, edebiyat, tarih, sanat, hikemiyat... Zaman zaman mısralar, beyitler, kıt'alar, rubaiyat okunuyor. Vaktin nasıl geçtiği anlaşılmıyor. Bir kişide ilim, irfan, ahlak, fazilet, hikmet, mürüvvet varsa onda gurur, kibir, nahvet, kendini beğenmişlik olmaz. Mavi gökteki bulutlar, firuze deniz, tepesindeki karlar henüz erimemiş dağ, çığlık çığlığa uçuşan kırlangıçlar, birbirleriyle oynayan üç kedi yavrusu, mis gibi kokan hanımeli... Akşam yemeğinde tarhana çorbası, bulgur pilavı, erik kurusu hoşafı... Ya Rabbi!.. Ne güzel ziyafet. İnsanlar birbirlerinin meleği... Komşular ne kadar sevgi, merhamet, dostluk dolu... Her yer güven içinde, kapıları kilitlemeye lüzum yok. Kanaatle yaşayan kişiler maddî sıkıntı çekmez. Olgun kimseler küçük sanılan nimetlerden büyük zevk alır, çok mutlu olur. Küçük iyilikler... Pencere kenarına serçeler için bir avuç tane koymak... Zalimin birinin sokağa attığı küçük kediyi doyurmak... Yürürken karıncaları ezmemeye dikkat etmek. Bayatlamış ekmeği yanına alıp vapurla karşıya geçerken martılara ikram etmek... Hastahanenin önündeyken içerideki hastalara dua etmek. Sağlığına, elinin ayağının tuttuğuna, kafasının çalıştığına, rızkına, geçimini sağladığı gelire, çatısı altında barındığı meskene, üzerinde uyuduğu yatağa, giydiği elbiselere şükr etmek... Bunların ne büyük nimetler olduğunu idrak etmek. Zenginlere asla imrenmemek, gıbta etmemek... Kendisinden fakir olanlara üzülmek, yardım etmek. İyilik edemiyorsa kötülük etmemek. Bu dünyada silik bir gölge gibi yaşamak. Şöhretin âfet olduğunu bilmek. Sessiz sedasız, gösterişsiz, iddiasız bir hayat sürmek. Övgülerle sövgüler indinde bir olmak. Hiç ben dememek. Bir varmış bir yokmuş olacağını bilmek. Ölmeden önce ölebilmek. Ne büyük rütbe... MİLLİGAZETE/ MEHMET ŞEVKET EYGİ/2 AĞUSTOS 7月19日 MİRAÇ KANDİLİ. (KANDİLİNİZ KUTLU OLSUN)![]() "Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir."
(İsra :1)
Bu Mübarek Geceyi Nasıl İhya Edeceğiz?
1- Mîrac gecesinde,mutlaka bir camide olun! Çünkü camide olmak ile evde olmak arasında çok büyük farklar var... Camide kılınan namaz, evde kılınan namazdan yirmiyedi kat daha sevaplı, eğer mescid ise... Cuma namazı kılınan büyük cami ise elli kat sevaplı... Bir de camiye giderken, gelirken attığın her adımdan insanın bir günahı affoluyor, bir hasene kazanıyor, bir derece de terfi ediyor, rütbesi yükseliyor. O’nun için Mîrac gecesinde dikkat etmeniz gereken şeylerden birisi yatsı namazında mutlaka camide olacaksınız. Sabah namazında da mutlaka camide olacaksınız. Çünkü Hz. Osman (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa sanki gecenin yarısını ihya etmiş gibidir. Kim de sabahı da cemaatle kılmışsa gecenin tamamını ihya etmiş gibidir.” Bu mükâfatı kaçırmamak lâzım! 2- Geceyi oruçlu olarak karşılayalım ve ertesi günü de, yani Receb ayının 26 ve 27. günlerini oruç tutalım. Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz buyuruyor: “Recep ayında bir gün ve gece vardır ki Receb’in 27. gecesidir. Kim o gün oruç tutar ve geceyi ibadetle geçirirse yüz sene oruç tutmuş ve yüz sene ibadet yapmış gibi olur” 3- Salat ü selâm okuyalım.. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize hiç olmazsa bir tesbih, salat ü selâm okumalıyız. Can ü gönülden, “Es-salatü ve’s-selamü aleyke ya Resûlellah” demeliyiz. 4- Bu mübarek gece kusur ve günahlarımızdan tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. En azından bir tesbih “Estağfirullah” demeliyiz. 5- Namaz kılalım.. Bu geceyi namaz kılarak ibadetle geçirmenin sevabı çok büyüktür. Mîrac gecesi ve gündüzündeki namazları cemaatle kılmaya son derece gayret göstermelidir. Kaza namazı bulunan kimseler, bu namazlarını kaza etmeye çalışmalıdırlar. Üzerinde namaz borcu olan kimsenin bu gecede hiç olmazsa bir günlük namaz kaza etmesi uygun olur. Böylece hem borcunu öder hem de geceyi ihya etmiş olur. Yatsı namazından sonra 12 rek'at "Hacet namazı" kılınır. Beher rek'atte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur. Namaza niyet: "Yâ Rabbî, rızâ-i şerîfin için niyet eyledim namaza. Bu gece yedi kat gökleri ve bütün esrârını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın sevgili habîbin Resûl-i Zîşan Efendimiz hürmetine ben âciz kulunu afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne ve rızâ-i ilâhîne mazhar eyle, Allâhü Ekber." Namazdan sonra: 4 Fâtiha-i şerîfe, 100 defa: "Sübhânallâhi vel-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azıym" 100 İstiğfâr-ı şerîf, 100 Salevât- şerîfe okunup duâ yapılır.
Bu namazda, İhlâs-ı şerîfeler 100'er adet okunursa veya bu namaz 100 rek'at olarak kılınırsa; bunu yerine getiren mü'min huzûr-i ilâhîye namaz borçlusu olarak çıkmaz.
6- Mirac gecesinden sonraki gün, mutlaka oruçlu olmalıdır. o gün öğle ile ikindi arasında 4 rekat namaz kılınır. Her rekatta Fatiha'dan sonra: 5 Ayetül Kürsi, 5 Kul ya Eyyühel Kafirün, 5 İhlası şerif, 5 Kul euzu birabbil felak, 5 Kul euzu birabbinas okunur Mirac Gecesinde Neler Oldu?
Mirac Gecesi, Recep ayının 27. gecesidir. Mirac mucizesi, hicretten bir buçuk yıl önce, 621 yılı başlarında vuku bulmuştur. Olayın iki aşaması vardır. Birinci aşamada Hz. Peygamber (s.a.v) Mescidül-Haram'dan Beytü'l-Makdis'e (Kudüs) götürülür. Kur'an'ın andığı bu aşama, gece yürüyüşü anlamında isra adını alır. İkinci aşamayı ise Hz. Peygamber (s.a.v)'in Beytü'l-Makdis'ten Allah'a yükselişi oluşturur. Mirac olarak anılan bu yükselme olayı Kur'an'da anılmaz, ama çok sayıdaki hadis-i şerifde ayrıntılı biçimde anlatılır.
Hadis kitaplarında rivayet edildiği üzere:
Hz. Peygamber (s.a.v) Burak ile Beytü'l Makdis'e vardıktan sonra oradaki büyük ve sert kayadan göğe çıkarıldı. Her bir gökte peygamberlerden biriyle görüştü, nice nice melekler gördü. Cennet ve cehennemin durumlarını gördü, Sidre-i Müntehâ'ya geçti, Allah'ın melekût âleminden bir çok acaib şeyler gördü. Nihayet beş vakit namazın farz kılınması emri ile aynı gecede geri döndü. Sabahleyin Mescid-i Haram'a çıkıp Kureyş'e haber verdi. Hayret etmek ve kabul etmemekten kimi el çırpıyor, kimi elini başına koyuyordu. İman etmiş olanlardan bazıları dönüp dinden çıktı. Birtakım erkekler Ebû Bekir'e koştular. Ebu Bekir; "Eğer o, bunu söylediyse şüphesiz doğrudur" dedi. Onlar: "Onu bu konuda da mı tasdik ediyorsun?" dediler. O da: "Ben onu bundan daha ötesinde tasdik ediyorum, sabah akşam gökten getirdiği haberleri yani peygamberliğini tasdik ediyorum" dedi. Bunun üzerine kendisine Sıddık unvanı verildi. Kureyşliler içinde Beytü'l-Makdis'i o zamanki haliyle bilenler vardı. Bunlar, onun vasıfları ve durumuyla ilgili sorular sordular, tanımlamasını istediler. Derhal Hz. Peygambere Beytü'l-Makdis gösterildi. Bunun üzerine ona bakıp anlatıyordu. "Gerçi Beytül-Makdis'i tanımlamada isabet etti." dediler. Sonra: "Haydi bakalım bizim kervandan haber ver, o bizce daha önemlidir, onlardan bir şeyle karşılaştın mı?" dediler. Peygamber (s.a.v) "Evet, falancanın kervanlarıyla karşılaştım, Revhâ'da idi. Bir deve kaybetmişler arıyorlardı. Yüklerinde bir su kadehi vardı. Susadım onu alıp su içtim ve yine eskiden olduğu gibi yerine koydum. Geldiklerinde sorun bakalım kadehte suyu bulmuşlar mı?" buyurdu. "Bu da diğer bir alâmettir" dediler. Sonra sayıların, yüklerini ve görünüşlerini sordular. Bu defa da kervan olduğu gibi Hz. Peygambere gösterildi ve sorduklarının hepsine cevap verdi ve buyurdu ki: "İçlerinde falan ve falan önde, boz renkte bir deve üzerinde dikilmiş iki harar olduğu halde falan gün güneşin doğması ile beraber gelirler". "İşte kervan geliyor, önünde boz bir deve ve içlerinde falan ve falan da var, tıpkı (Hz. Muhammed'in) dediği gibi" dedi. Böyle olduğu halde yine iman etmediler de:
"Bu apaçık bir büyüdür." dediler. Bazıları göğe yükselmenin de "Burak" üzerinde meydana geldiğini söylemişler ise de gerçek olan şudur: Mescid-i Aksâ'ya kadar İsrâ (gece yolculuğu) Burak ile olmuş. Ondan sonra Mirac, asansör kurulmuştur. Ebu Sa'îd-i Hudrî'den rivayet olunduğu üzere Resulullah buyurmuştur ki: "Beytü'l-Mak-dis'te olanları bitirdiğim zaman Mirac getirildi ki, ben ondan güzel bir şey görmedim. Ve o, odur ki, ölünüz can çekişme vaktinde gözlerini ona diker. Arkadaşım, beni, onun içinde kapılardan bir kapıya ulaşıncaya kadar çıkardı ki, ona "Koruyucu melekler kapısı" denir. Koruyucular kapısı, gök koruyucularının beklediği dünya göğü kapısıdır. Ve onu, her kovulmuş şeytandan koruduk" buyurulmuştu. (Hicr, 15/17) Ve Ebu Sa'îd-i Hüdrî'nin diğer bir rivayetinde şu detaylı açıklama vardır:
"Sonra Mirac getirildi -ki insanların ruhu onda göğe yükselir. Baktım ki, gördüğüm şeylerin en güzeli; görmez misin ölmek üzere olan kimse, ona nasıl gözünü diker? Bunun üzerine dünya göğü kapısına kadar yükseltildik. Cebrail kapının açılmasını istedi. "O kimdir?" denildi. "Cibril" dedi. "Yanındaki kim?" denildi. "Muhammed" dedi. "Öyle mi? O Peygamber olarak gönderildi mi?" denildi. O, "evet" dedi. Hemen kapıyı açtılar ve beni selamladılar. Bir de ne bakayım görevli bir melek gördüm ki göğü koruyor ve ona İsmail deniliyor, emrinde yetmişbin melek ve her birinin emrinde yüzbin melek var.
"Burada Resulullah (s.a.v) şu âyeti okudu: "Biz o ateşin koruyucularını meleklerden başkasını kılmadık. Ve onların sayısını inkar edenler için yalnızca bir fitne (konusu) yaptık ki, kendilerine kitap verilenler, kesin bir bilgiyle inansın, iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler (böylece) kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kafirler de şöyle desin: "Allah, bu örnekle neyi anlatmak istedi?" İşte Allah, dilediğini böyle şaşırtıp-saptırır, dilediğini böyle hidayete erdirir. Rabbinin ordularını Kendisi'nden başka (hiç kimse) bilmez. Bu ise, beşer (insan) için yalnızca bir öğüttür." (Müddessir, 74/31) ve buyurdu ki: Derken bir adam ile beraberim ki, şekli Allah'ın yarattığı günkü gibi, ondan hiçbir şey değişmemiş, kendisine soyundan olan insanların ruhu arzediliyor: "Mümin ruhu, hoş ruh, hoş kokuludur. Bunun kitabını (iyilerin defterin)de kılın" diyor. "Kâfir ruhu ise; kötü ruh, kötü kokuludur. Bunun kitabını (kötülerin defterin) de kılın" diyor. "Ey Cibril! bu kim?" dedim. "Baban Âdem" dedi. Ve o, bana selam verdi, gönlümü aldı, hayır ile dua etti "Hoş geldin salih peygamber ve salih evlad" dedi. Sonra baktım bir toplum gördüm ki, dudakları deve dudağı gibiydi. Onlara bir takım memurlar görevlendirilmişti, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar, bu taşlar makadlarından çıkıyordu. Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim. O: "Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir" dedi. Sonra baktım bir toplum vardı ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor. Ve yediğiniz gibi yiyiniz deniliyor. Ve bu onlara en iğrenç bir şey oluyor. "Ey Cibril! Bunlar kimler?" dedim. "Bunlar o koğucular, fitnecilerdir ki, insanların etlerini yerler ve sövmek ile ırz ve namuslarına saldırırlar." dedi. " Sonra baktım bir toplum var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, etraflarında da leşler var. Onlar, o güzel etleri bırakıp bu leşlerden yemeğe başladılar. "Bunlar kim? Ey Cebrail!" dedim. O:
"Bunlar zinakarlar" dedi. "Allah'ın helal kıldığını bırakırlar da haram kıldığını yerler."
Sonra baktım bir toplum var ki, karınları evler gibidir. Bunlar Firavun ailesinin yolu üzerinde bulunuyor. Firavun ailesi sabah ve akşam ateşe atılırken bunlara uğruyor, uğradı mı bunlar bir fırlıyorlar, fırlayınca her biri karnının ağır basması ile düşüyor ve bunun üzerine Firavun ailesi bunları ayaklarıyla çiğniyorlar. Sonra birtakım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar, baş aşağı ayaklarından asılmış. "Biz onu yüce bir yere yükselttik" (Meryem, 19/57) buyurmuştur. Sonra beşinci göğe geçtik. Orada milletine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden birçok tabileri vardı, uzun sakallı idi. Sakalı hemen hemen göbeğine değecekti. Beni selamladı, hoşgeldin dedi. Sonra altıncı göğe çıktık, Orada Musa b. İmran ile buluştum. Çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsaydı kılları onlardan çıkardı. Musa dedi ki: "İnsanlar beni "Allah katında en şerefli olan yaratık" diye iddia ederler. Bu ise Allah katında benden yalnız daha şerefli olsaydı aldırış etmezdim. Fakat her peygamber ümmetinden kendine uyanlarla beraberdir. " Sonra yedinci göğe geçtik. Ben, orada İbrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma'mur'a dayamıştı. Beni selamladı. "Salih Peygamber ve Salih evlad hoş geldin" dedi. Bunun üzerine bana denildi ki: "İşte senin yerin ve ümmetinin yeri." Sonra Resulullah, "Gerçekten İbrahim'e insanların en yakını, zamanında ona tabi olanlarla şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin yardımcısıdır." (Al-i İmran, 68) âyetini tilavet etti ve buyurdu ki: "Sonra Beyt-i Ma'mur'a girdim, içinde namaz kıldım. Ona her gün yetmişbin melek girer, Kıyamete kadar geri de dönmezler. Sonra baktım bir ağaç var ki bir yaprağı bu ümmeti bürür. Bunun kökünde bir kaynak akıyor, iki kola ayrılıyordu. "Ey Cibril! Bu nedir?" dedim. O: "Şu rahmet nehri, şu da Allah'ın sana verdiği Kevser'dir" dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Sonra Kevser'in akış istikametini tuttum ve nihayet cennete girdim. Bir de ne bakayım orada hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği, insan kalbine gelmeyen şeyler var. Namaz Emri Sonra yüce Allah bana emrini emretti ve elli namaz farz kıldı. Ondan sonra Musa'ya uğradım.
"Rabbin ne emretti?" dedi. "Üzerime elli namaz farz kıldı" dedim. O: "Dön, azaltması için Rabbine yalvar. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz" dedi. Rabbime döndüm, azaltması için yalvardım. O benden on vakit namaz indirdi. Sonra Musa'ya döndüm. Bu şekilde Musa'ya uğradıkça Rabbime dönüyordum. Sonunda beş vakit namaz farz kıldı. Musa, yine: "Rabbine dön, azaltmasını iste" dedi. Ben: "Çok müracaat ettim, artık utandım." dedim. Bunun üzerine bana denildi ki: "Sana bu beş vakit namaz, elli namazdır. Bir iyilik on katı iledir. Her kim iyilik yapmaya gayret eder de onu işlemezse, onu bir iyilik yazılır, işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir günah yapmaya teşebbüs eder de işlemezse bir şey yazılmaz, işlerse bir günah yazılır." 7月5日 YAŞADIĞIMIZ GİBİ İNANMAYA DOĞRU.Medyada bir haber: “Yer, ….'da 5 yıldızlı ……. Tatil Köyü. Mekânı, ağırlıkla "dindar tatilciler" kullanıyor. 30'u aşan benzeri arasından ayırt edici özelliği, içinde "bayanlara özel disko" bulunması. ... Disko saat 22.00'de açılıyor, 04.00'te kapanıyor. İçeride tipik bir disko; ortada bir dans pisti… Önünde tabureleri olan bir bar bile var. Hadise de çalıyor, Serdar Ortaç da. DJ'i ise kadın. İçki satılmıyor, gazlı içecekler ve meyve kokteylleri içiliyor. ... Tatil köyünün genel müdürü …, fikri ortaya attıklarında "inançlarımızla uyuşmaz" diye itirazlar yükselse de artık erkeklerin de "bize niye yok" demeye başladıklarını söylüyor.” …
“Peki, bu neyi ifade ediyor? Acaba dindarlar kendi tatil köylerini, restoranlarını, diskolarını yaratıp "adacık" olarak tanımlanabilecek bir süreçte mi yaşıyor, yoksa bu adımlar tüm toplumun kamusal alanda buluşmasına hizmet edecek bir güzergâhı mı işaret ediyor? Uzmanlara göre mesele aslında merkeze kayma". “Daha önce merkezde değil, çevredeydiler. Bu nedenle değişim, dindarlığın artmasından çok, çevrenin merkeze taşınması olarak okunmalı. AB süreci, dindar kesimlerin de özgüvenlerini artırdı. AKP iktidarı bu özgüveni pekiştirdi, dindar kesimlerin sisteme ve merkeze dâhil olabileceklerine ilişkin inançları arttı. Tüketim seyri, eğitime katılım, üretime katılım, tüketime katılım çizgisinde ilerler. Katılım imkânları arttıkça dindar kesimleri pek çok farklı alanda daha göreceğiz" (Dindarların Tüketim Eğilimi Nereden Geliyor? Time Türk – 28.06.2009)
Haberin devamında şunlar da belirtiliyor: “Eşarp ve düz bir pardösüden oluşan giyim tarzı tarihe karışıyor. Artık pantolon üstüne dizüstü trençkotlar ya da tunikler ve bunlara uygun renkte eşarp ve ayakkabılar ortak giyim tarzını oluşturuyor. “ … “Bir kozmetik mağazası müdürü ise artık müşterilerinin yüzde 40'ının tesettürlü kadınlardan oluştuğunu söylüyor: ‘Daha çok ruj, rimel ve far gibi ürünleri satıyoruz’ diyor.” “…'dan bir yetkili içgiyimde en pahalı ve işlemeli gecelikleri tesettürlü bayanların aldıklarını söylüyor. “
“Pantolon devrimi” başlıklı yazımıza, biri yazılı olmak üzere bir hayli yorum ve tepki aldık. Tepkilerin önemli bir kısmı olumsuz. Zaten olumlu tepkileri de bir yerlerde karşılaştığımız okurlarımızdan aldık. Yani karşılaşmazsak olmayacaktı. Toplumumuzun tepki konusundaki alışkanlığını iyi bildiğimiz için bunu mesele yapmıyoruz. Olumsuz tepkileri genellikle şöyle özetleyebiliriz: “Şekle takılıp kalıyorsunuz,” “bunlarla uğraşacağınıza iman konusuyla meşgul olun,” “kadınların yakasını, türbanını ve onlar üzerinden siyaset yapmayı bırakın,” “size benzemeyenlere karşı hoşgörülü olmayı öğrenin”. Bir yandan da hatırlatıyorlar; dinimizin temelinin sevgi, saygı ve hoşgörü olduğunu.
Dinimizin temelini tevhid oluşturur. Bu tevhid, Hz. Muhammed (sav) “Lâilahe illallah” dediğinde, ellerinde tuttukları ekonomik ve siyasi gücün kendilerine kazandırdığı imkan ve nimetlerin kaybı endişesiyle, Mekke şeflerini iliklerine kadar titreten tevhiddir. O tevhidin gereklerini Kur’an-ı Kerim ile onun tebliğcisi ve açıklayıcısı Allah Resulü eylem ve söylemleriyle bize açıklamışlardır. Bu açıdan bakıldığında sabahın dördüne kadar eğlenenler bu dinin olmazsa olmazlarından olan namazı nereye koymaktadırlar. Paralarının çoğunu kozmetiğe harcayan bacılarımız, bu masrafı kimin için yapmaktadırlar?
Hz. Aişe validemiz kendisinden bir mektupla öğüt isteyen Muaviye’ye şu mealde bir cevap yazar: İnsanlarla olan ilişkilerinde herşeyden önce Allah’ın rızasını gözet. Allah kendi rızası için iş yapanların yardımcısı olur. Eğer işlerinde kulların rızasına göre hareket edersen, Allah seni kullarla baş başa bırakır.
Bizim gençliğimizde dini vecibelerini yerine getirmeye itina eden herkesin bir ortak yaftası vardı: Nurcu. Bu kişi Bediüzzaman merhumun adını dahi duymamış olsa bile laiklerin ve kamusal alanın şövalyelerinin nezdinde adı bu idi. Ve nurculuğun sembolü de, nurcu avcılarına göre beyaz takke idi. Herhangi bir takke ile sokağa çıkmak da zaten yürek isterdi ya. Böyle bir damga yemememiz için hocalarımız İmam-Hatip okulunun mescidinde başlarımızdaki beyaz takkeleri toplarlardı. Ama biz yine de harçlığımız müsait olunca cami önlerindeki işportacılardan bir beyaz takke daha alırdık. Yıllar sonra öğrendik, en azından bir kısmımız, Resulullah’ın (SAV) kıyafet konusundaki ısrarını. Öğrendik ki O, müminlerinin kimlik ve kişilik konusunda pişmelerini temin için ısrarla kendilerinden olmayanlara kılık kıyafette muhalefet etmelerini tavsiye etmişti hep. Bu konuda da her zaman ilk örnek kendisi oluyordu. Mesela bir yandan "kim bir topluluğa benzemeye özenirse, o da anlardandır" derken; bir yandan da Mekke’de iken, oranın sakinleri saçlarını tepeden ikiye ayırarak taradıklarından O saçını düz olarak arkaya tarıyor; Medine’ye geldiğinde ise saçlarını düz tarayan Yahudilere benzememek için bu kez de ikiye ayırıyordu. Yani esas olan şekil değil, kimlikti ve şekil sadece kimliği temsil ediyordu. Bu temsile de azami dikkat sarf ediliyordu.
Bizler ise; dün olduğu gibi bugünde müslüman kimliğine işaret eden herşeye karşı olan, kimliğini ortaya koyan her Müslümana karşı sevgisiz ve hoşgörüsüz olan, nüfus kaydında “Müslüman” yazılı olmasından kaynaklanan iç hesaplaşmasını bastırabilmek için “beni öteki olarak görüyorsun”, "kendinden başkasını Müslüman saymıyorsun" hezeyanlarını diline vird edinenlerin rızasını kazanabilmek için onlara benzemeye çalışıyoruz. Onlar bizi hep öteki olarak gördüğü, görmeye de devam ettiği halde, sırf onların “rızasını kazanabilmek” için onları öteki saymadığımızı gösterme babında her yola başvuruyoruz.
Şunu da belirtmeliyiz ki; kılık-kıyafet sadece bir sembol, aynen sözünü ettiğimiz eski yazımızdaki pantolon gibi. Asıl yara derinlerde. Tıpkı haberde belirtildiği gibi: “Selçuk Üniversitesi'nden sosyolog Doç. Dr. Mustafa Aydın ise kapitalizmin, dinin sekülerleşmesine yardım ettiğini belirterek son tahlilde kapitalizmin din duyarlılığını izole ettiğini savunuyor. ‘Allah için çok üretildi, az harcandı’ diyen Aydın, gelinen aşamada eskiden insanlara yardım eden dindarın ‘onlar da çalışsın’ demeye başladıklarını kaydediyor.” Ve A&G araştırma şirketinin sahibi Adil Gür, "Dünya nimetleri ahireti unutturuyor. Gelir arttıkça namaz kılanlar, oruç tutanlar azalıyor. Bu Hıristiyan ya da Yahudi toplumlarında da geçerli, burada zayıflayan inanç değil ibadet alışkanlığı,” diyor. Ama Sayın Gür yanılıyor kanaatimce. Çünkü İbadet alışkanlığının bir tek temeli vardır: İman. Bir insan Allah adında bir tek ilahın varlığına ve bu İlah tarafından bir gün Ahiret denilen bir zaman ve mekanda yaptıklarından da yapmadıklarından da hesaba çekileceğine inanıyorsa, o gerçek mümindir. İşte o mümin kalbini bunlarla ve bunlarla birlikte diğer iman edilecek hususlarla donatır. O donanımlar da zaten eylemlere mutlaka yansır. Bu sebepledir “Kim Allah’a ve ahret gününe inanıyorsa şunu şunu yapsın veya yapmasın” ifadesi hem birçok Âyet-i Kerimede hem de birçok Hadis-i Şerifde yer alır. Eğer bu iman kalbin derinliklerine kök salmamışsa o zaman devreye Sayın Aydın ve Sayın Gür’ün ifade ettikleri gibi KAPİTAL girer. Onun sayesinde de inandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Allah’dan daha hoşgörülü, Resulullah’tan daha takva sahibi geçinen ham yobaz ve kaba softaların (tabir Üstad Necip Fazıl’a ait) ifrat karşısında bir başka Müslüman kampı oluştururlar; tefrit kampı. Ve kendilerinden olmayanlar gibi yaşayıp, onlar gibi konuşmaya başlarlar. İmanı kalblerinin bir köşesinde inşa ettikleri bir hücreye tıkarak hayatla alakasını keserler. Allah’a ve âhirete inancın yüklediği sorumluluk duygusuyla, kendilerini, gelmesi muhakkak ve mukadder olan hesap gününün acı sonucu konusunda uyaran din kardeşlerini de “çekin elinizi yakamızdan” diye paylarlar.
Bu konuda Sayın Aydın ve Sayın Gür’ü de destekler mahiyette bir anekdotla yazımı tamamlamak istiyorum. Yorum ve ders çıkarma faslını okuyucuya bırakıyorum. 1977 veya 1978 yıllarında idi. Yeni Devir gazetesinde İslam Dünyası’ndaki Yenilik Hareketleri konusunda bir İngiliz araştırmacının yazı dizisi yayınlanıyordu. Araştırmacı yazısının bir yerinde Suudi prensi Fahd’la (şimdiki kraldan önceki kral olarak öldü) yıllar önce yaptığı bir söyleşiden söz ediyordu. Söyleşi de halklarını çağdaşlaştırmak için ne yapmayı düşündüklerini sorduğunu, onun da “biz bu konuda Mustafa Kemal’in düştüğü hataya düşmeyeceğiz, o değişimi baskı ile yapmak istedi, onun için halka benimsetemedi. Biz ise bu işi para ile yapacağız.”
MEHMET ALİ ÖZTÜRK/HABERDEM 6月29日 DÜNYANIN MANEVİ DENGE DÜZENİ “KUTUP”LAR VE “KIRK”LAR MECLİSİ. Aslen Taşkent’li iken sonra Karasınır’a göç eden salih bir
ailenin çocuğu olarak 1930 yılında doğan ve halen Konya’da yaşayan,
yetimlik ve fakirlik yüzünden küçük yaştan itibaren tam 22 sene
çobanlık yaparak tenhalarda tefekkür ve tevekkülle yaşayan Üveysi bir
zat, hiçbir hocadan tek kelime ders almadığı halde manevi bir ilham ve
inayetle Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve ayetlere hakikatli ve hikmetli
manalar veren bir şahsiyettir.
Bilgi ve eğitim noksanlığından ve bazen keşif ve sezgileri karıştırmasından olacak (159-160-250-251-255) sayfalarda olduğu gibi12[1], bazı hikaye ve hikmetleri Kur’an’ın açık haberlerine uymayan biçimde nakletmesi, önemli tasavvuf ehli zatların dünyaya teşrif sıralarını gözetmemesi, bazı manevi makam ve mertebeleri anlatırken, kendi keşif ve kerametlerine karışan vehimlerini de bir hikmet ve işaret zannetmesi gibi hatalar yanında, samimi ihbar ve itirafları, ibret dersleri yerindedir. Siyonist Yahudilerin ve masonik merkezlerinde, bizzat iblis (Lusifer) ile irtibat kuran Kabalist kâhinlerden ve cin kâfirlerinden oluşan “Senhadrin” (yetmişler) cemiyeti, 3’ler, 7’ler ve 300’ler meclisi de, İslam’daki kutup ve kırkların yönettiği manevi hükümetin, şeytani ve şerli bir örneğidir. Şu anda 100 yaşına yaklaşmış bulunup İngiltere’de oturan ve tüm Avrupa’nın ekonomik ve politik gizli hakîmi olan Rothschild ailesinin başı senhadrin (yetmişler) ekibinin reisi; Amerika’da ki Hıristiyan görünen gizli Yahudi Rockefeller ailesinin reisi olan ve Erbakan Hocanın refah yol iktidarının yıkılması ve Hoca’nın partisinin parçalanıp kendisinin yasaklanması kararını alan Siyonist şeytan ise “300”ler meclisinin temsilcisidir. Keramet ve istidraç nedir? Keramet: Hakk Sübhânehû Ve Teâlâ Hazretlerinin “Kerim ve Ekrem-el-Ekremin” İsm-i Celili'nin tecellisi olup, Cenâb-ı Hak tarafından Ebrar'dan olan kullarına, layık oldukları vakit, bir mükâfat olarak verilen olağanüstü şeylerdir. Duruma ve münasebetlere göre zuhur eder. Herkesin farkına vardığı bir durum yoksa onu sadece ehli olan görüp bilir. Enbiya'dan Evliya'ya kadar, kemal ehillerinin dereceleri ve halleri muhteliftir. Kerametin zıddı ise; İstidraç'tır ve Şeytan işidir. İstidraç: Amelleri Hak rızası için olmayıp, Şeriatla amel etmeyen, zalim ve dinsiz kesimlerle işbirliğine girişen kimselerde görülen harikulade hallerdir ve kötü niyetli taraftarlarını saptırmak içindir. Kerâmât-ı Evliya haktır ve inkârı küfür ve nasipsizliktir Çünkü keramet, Neml Sûresi 38-39-40. Ayetleri ile sabittir ki; Süleyman Aleyhisselâm'ın veziri olan Asaf ibni Berhayâ bir nebi olmadığı halde, Sabâ Melikesi Belkıs'ın sarayını göz açıp kapayacak kadar kısa bir zaman içinde çok uzak beldelerden alıp getirmiştir. Bu ayet-i kerime de, kerametin hak olduğunun delilidir. Yine Al-i İmran Suresi 37 ve Meryem Suresi 24 ve 25. ayetlerinde geçen: "Meryem Validemiz'in yanında yaz ayında kış meyvesi, kış ayında yaz meyvesi, ikram edilmesi, hiçbir getireni bulunmadığı halde, önüne türlü yemekler bulunan sofraların gelmesi. Bu sofraların nereden geldiğini soranlara: - " Bu Rabbim'in katındandır!" diye cevap vermesi… (Ali İmran: 37) Bunlar birer keramet olup, bu ayet-i kerimeler de kerametin delilleridir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Her asırda ümmetimin içinde; "Sabikûn" vardır. Bunlara; Büdela ve Sıddîkûn Veliler adı verilmiştir. Cenab-ı Hakk'ın inayeti ve merhameti onlara o kadar boldur ki, sizler de o sayede yer içersiniz. Ehl-i Arz'a gelmesi muhtemel olan bazı belâ ve musibetler onların hürmetine def edilip, kullar üzerinden kaldırılıp ertelenir.” Hadis-i şerifte geçen mübarek zevat, her asırda mevcut olduğuna göre; zamanımızda da mutlaka vardır, kıyamet sabahına kadar da devam edecektir. Velilerin kerametleri Bir Müslümanın velilerin keramet gösterebileceklerine inanması gerekir. Yoksa; "Peygamber mucizelerine benzetilir" düşüncesiyle, velilerin kerametlerini kabul etmeyenlerin bu tutumu, şu üç şıktan birine girmektedir. 1- Ya Kur'an-ı Kerim'deki, kerametle ilgili ayetleri kabul etmiyordur. Yahut reddetmiyor da, bu ayetleri keyfince yorumluyordur. Her iki halde de o kişi sapmış demektir. 2- Ayetlere inanıyor, lakin anlatılan fevkalade işleri başaran kimselerin de peygamber olduklarını söylüyorsa; yine kâfirdir. Çünkü bunların peygamber olmadıkları naslarla sabittir. 3- Ayetlere inanıyor, kerameti de kabul ediyor, bu kerametleri gösterenlerin peygamberliklerini de ileri sürmüyor, lakin kerameti geçmiş ümmetlere hasrediyorsa; Mesela, Süleyman Aleyhisşelâm'ın vezirlerinden bir veli olan Asaf ibni Berhaya'nın, Saba Melikesi Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getirmesini caiz görüyor ve doğru buluyorsa, ona şu suali yöneltiriz: - Süleyman Aleyhisselâm’ın kavminden olan bir veli zat'ın keramet göstermesi caiz görülürken, Muhammed Ümmetinin evliyası için neden caiz olmasın? Kaldı ki, Hazret-i Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vesellem)'in Ümmeti, Süleyman Aleyhisselâm'ın ümmetinden daha hayırlı olduğu hadislerle bildirilmiştir. Eğer bir Şahıs: - Gerçekte o kerametin zuhuruna sebep, bizzat Süleyman Aleyhisselâm'dır! derse, Biz de, ona: “Zaten, Muhammed Aleyhisselâm'ın ümmetinden olan velilerin izhar ettikleri bu kerametlerin hepsi, aslında Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın tesiri ile vücuda gelmektedir ve O’nun nübüvvetinin haklılığının alametidir” diye cevap veririz. Ey oğul! Bu veli kullar, cennete girdikleri zaman, melekler onları türlü türlü hayır ve nimetlerle karşılayıp müjdeleyecektir. Onlar için sedirler kurularak döşenir. Kendilerine çeşit çeşit yemek ve meyveler ikram edilir. Bu nimetlere rağmen, üzerlerinde bir durgunluk fark edilir. Belirli bir bekleyiş havası içinde bulundukları sezilir. O zaman Cenab-ı Allah: - "Ey veli kullarım! Burası durgunluk ve mahzunluk içinde olunacak bir yer olmadığı halde, sizlerdeki bu endişeli bekleme hali nedir?" diye buyurur. O veli kullar da: - Ya Rabbi! Bize yapılmış bir vaat vardı, şimdi lütfundan onu gözleriz” diye cevap verirler. Bu cevap üzerine Allah-ü Teâlâ meleklere: - " Perdeleri yüzlerinden kaldırın" diye emir buyurur. Melekler: - Ey Rabbimiz! Bunlar seni nasıl görebilirler. Dünyada günah işlemişlerdi!?" derler. Meleklerin bu sözleri üzerine Cenab-ı Allah, emrini tekrar ederek şöyle buyurur: -"Perdeleri kaldırın ki tecellimi görsünler! Onlar dünyada iken, bana kavuşmak arzusu ile cihada ve sıkıntılara göğüs gerdiler, Ben'i zikrettiler, secde ettiler ve gözyaşı döktüler" Bunun üzerine perdeler kaldırılır ve ilahi tecelliye bakarlar, ansızın Allah katında secdeye kapanırlar. O zaman, Allah-ü Teâlâ onlara: -" Kaldırın başınızı! Zira burası amel yeri değil, bağış ve mükâfat yeridir" diye buyurur. Başlarını kaldırınca, keyfiyet ölçüleri dışında; Cenâb-ı Hakk onlara tecelli ve tezahür ederek Cemali'ni gösterir!! Duydunuz mu ey inkârcı sapık insanlar! Sizlere sesleniyorum! İsyan ve inadı ve Şeytana uşaklığı terk edip inkârcılığı bırakın! Peygamber (Sallallahü Aleyhi Vesellem) Efendimiz hadis-i şeriflerinde de, velilerin ve kerametlerinin varlığını teyit etmekte, gerçek varislerin de veliler olduğunu haber vermektedir. Ey oğul! inkârcı sapıklardan olma! Bir gün olup ecel kapını çalacaktır. Ömrün sona erip, amel defterin ortaya konacaktır! İşte bakın o zaman halimiz ne olacak: Her insan, neyi yapıp neyi yapmadığını amel defterinde görünce düşeceği durumu, Kehf Suresi 49. Ayet-i Kerimesi şöyle haber veriyor: "Bu deftere ne oluyor ki; benim kapalı kapılar ardında, gece karanlıklarında, hiç kimsenin olmadığı yerlerde dahi yapmış olduğum ibadetlerin, iyiliklerin ve kötülüklerin hiç birini bırakmaksızın içine almış, her şeyi sayıp döküyor! Bu defter hayat filmimin ve niyetimin hepsini kaydetmiş bulunuyor!” diye boşuna hayıflanıp pişmanlık duyacak! Çünkü o insan, her yerde kendi yanı başında hazır bulunan ve yaptığı hayır ya da şer amellerin her zerresini kaydedip duran iki meleğin varlığını unutmuş ve benim yaptıklarımdan kimsenin haberi yok zannetmişti. Şimdi ektiğini biçip, ettiğini bulacak! Ey zavallı insan! Kiramen Katibin meleklerinin varlığını, amel defterinin sürekli yazıldığını duymadın!? Benim yaptıklarımı kimse görmüyor zannederek, haramı helali seçmeden, eline geçeni yiyip harcadın.. Dünyan için dinini sattın, zalim güçlere, Hıristiyan ve Yahudi emperyalistlere taraf çıktın. Doğru dürüst namaz kılmadın! Huzur ve şuurla Ramazan orucu tutmadın! Zekâtını vermedin! Hayır için malına kıymadın. Emri bil maruf ve nehyi anil münker yapmadın. Şimdi ilk hesap durağına, yani kabir çukuruna geldin bakalım, halinin ne olacağına bir bak. Ahirette kendine yararlı olacağını zannettiğin hiçbir şeyin seni koruyamayacağını, orada görüp anlayacaksın! İşte o anda, kesin olarak seni kurtaracak olan şeyin sadece salih amel ile Allah'ın rahmeti olduğunu anlayacaksın. Ama iş işten geçmiş olacak, salih amelden ve halis niyetten başkasının fayda vermediğini görecek ve boşa geçirdiğin günlerine yanacaksın. O zaman; "Keşke bana amel defterim verilmeseydi, hesabımı da hiç bilmeseydim! Malım bana hiç fayda sağlamadı, güç ve kudretim de yok oldu. Bu azabı çekmektense, keşke ayaklar altında basılıp çiğnenen bir toprak olsaydım.!" (Bakara: 25) diye haykıracaksın! Artık uyan, uslan ve Allah’a dayan. Çünkü Zararın neresinden dönersen kârındır! Kore'de Vegas cephesi 1952 Senesinde Kore’de On beş Aylık Asker İken; Vegas Denilen Bir Mevkide Cephedeyiz. Ağır toplara ve düşman hücumuna karşı korunma ve savunma hattından da mevzideyiz. Bir Ramazan akşamıydı ve ezanın okunmasına beş dakika kalmıştı. Kumanyalarımızı hazırlayıp iftar etmek için beklerken Çin askerinin cephesinden top sesleri gelmeye, mermiler peş peşe gümbürdemeye başlamıştı. Bizim bulunduğumuz mevzinin sağına soluna, ilerisine, gerisine derken; her tarafa düşen yoğun top mermileri şaşkınlığa yol açmıştı. Hazırladığımız kumanya toz duman içinde kalmış iftar dahi açamamıştık. Hemen silahlarımızın başına koşup, kumandanımızdan gelecek emri beklerken; bir yandan da düşmanı caydırıcı taciz atışları yapmaktaydık. Saat, bir veya ikiye yaklaşmıştı. Bu arada, Çin saldırılarından bizim top taburunun cephane ve topları isabet almıştı. Cephanemizin patlamasıyla öyle bir yangın çıktı ki; bütün top taburunun bulunduğu alan infilak edip; toplar, arabalar ne varsa, bulunduğumuz mıntıka cayır cayır yanmaya başlamıştı. Bir taraftan üzerimize mermi yağarken., bir taraftan da yanar dağ lavları gibi alevler ortasında kalmıştı. Bu arada, silah arkadaşımız olan; Bozkır'ın Hoca köyünden Muhsin Yaşar isminde bir kardeşimiz hemen yanımızda şehit olup Rahmeti Rahmana yollanmıştı. İmdada yetişen yeşil sarıklı yeşil cübbeli manevi askerler gözlenmiştir Bir ara Taarruz durmuş ve top sesleri susmuştu. Daha iftar bile açmamıştım, ama sahur vakti olduğu için ikinci günün orucuna niyet etmeden biraz su içmeye koyulmuştum. Mataralara ve su kaplarına baktım, ama bir yudum su kalmamıştı. Hemen elime birkaç matara aldım ve doldurup geleyim diye koştum. Su aldığımız yer, mevziye 150 metre uzakta bulunmaktaydı. Suyun yanına varıp mataraları doldurdum, bir bardak kadar da su içince sahur vakti de dolmuştu. Suyun başından, üç veya dört metre kadar ayrılmıştım ki, Çin cephesi tarafından, bülbül sesine benzer bir kuş sesi duydum. Batı tarafımızdan, bir de koyun sesine benzer bir ses duydum. Derken, etrafımda karartılar görmeye başladım. Hava da bulutlu idi, ama ay ışığı da vardı. Ay, bazen buluta giriyor her taraf kararıyor, bazen buluttan çıkıyor her taraf ışıyordu. Bulunduğum yer, sık ağaçlık bir yerdi. Ormanın arasında gördüğüm karartılar birbirlerine haberleşme işaretleri vererek bana doğru iyice yaklaşıyordu. Benim bacaklarımın dermanı kesilip dizlerimin üzerine yığılıp kaldım. O anda, yüzümü semaya kaldırıp ellerimi Mevlâ huzuruna açtım: - Ey kâinatın sahibi yüce Mevlâm! Sana sığındım. Senden başka beni koruyacak, senden başka imdadıma koşacak yok, ya Rabbi! Ancak sana sığındım. Beni bu kafirlerin eline teslim etme Allah’ım! .. diye dua edip yalvarırken... Semadan, gökkuşağı gibi yeşil bir ışık direk, üzerime iniverdi. Işığın içinde, Hocam Hızır Aleyhisselâm ile Ladikli Ahmed Ağayı gördüm. Hocam bana: - Korkma Halis! Allah'ın emri ve inayetiyle senin imdadına yetiştik, yapış elime! Buyurdu. Hocamın eline yapıştım, beni kaldırıp havada tutmuştu. O anda, benim bulunduğum yerin dört tarafında bulunan düşman askerleri, bizim gözümüzün önünde toplanmış, hepsi ellerini kendi başları üzerinde parmaklarını kilitlemiş şekilde, tek sıra halinde dizilmişler ve: Teslim, teslim!.. diye bağırıp duruyordu. Düşman askerleri, tek sıra halinde önümüze düşüp bizim mevziye doğru yürümeye başlamıştı. Ellerindeki silahlarını atmışlardı. Yürürlerken saydım; 22 tane Çin askeri vardı. Onlar önümüzde biz arkalarında, nihayet Türk mevzilerine yaklaştık. Mevzide 12 Amerikan askeri, 7 Türk ve bir de Koreli tercüman; 22 kişinin önünde teslim olmuşlardı. Arkadaşlar aniden böyle bir şeyle karşılaşınca, hayretler içinde bana: - Bu hal nedir Halis, anlat! dediler. Ben de: - Bu hali kendilerine soralım, çünkü ben de bilmiyorum! Koreli tercümana dönüp: - Çin askerlerine sor bakalım da durumu onlardan öğrenelim.. dedik. Tercüman, bunlarla konuştu: - Bir tek Türk askerine, 22 kişi nasıl teslim oldunuz da geldiniz? Çin askerleri, şöyle cevap veriyorlar: - Biz bir Türk askerine teslim olmadık. Yeşil sarıklı, yeşil cübbeli, beyaz sarıklı beyaz, cübbeli, sayıları sayılamayacak kadar çok askerle kuşatıldık. Bizi çember içine aldılar, silahlarımızı attırdılar, ellerimizi başlarımıza kaldırttılar; bizi etkisiz hale sokup esir aldılar. Bizi o sarıklı askerler getirdiler. Biz, bir askere teslim olup gelecek kadar korkak değiliz!! Bu arada, Hızır Aleyhisselam ile Ahmed Ağa: - Halis biz gidiyoruz! Bizim görevimiz buraya kadar. Yine geliriz! deyip ayrılmıştı. Onlar gittikten sonra, bendeki Mevlâ inancı ve cihat aşkı da kat kat artmıştı. Buna benzer olağanüstü haller ve hikâyeler Kıbrıs Barış Harekâtımız sırasında, daha önce Şanlı Kurtuluş Savaşımız ve destansı Çanakkale savunmamızda da yaşanmış, bu hadiseler üst rütbeli komutanlarımız ve hatta yabancı subaylar tarafından bile defalarca aktarılmıştı. Bu durum, hem İslam inancının ve Allah’ın yardımının, hem aziz milletimizin manevi dayanağının, hem de keramet hakikatinin apaçık ispatıydı. Zaferden zafere koşan kahraman ordumuz psikolojik ve teknolojik hazırlık ve eğitim yanında işte bu ilahi nusret ve inayetle ayaktaydı. Oğlu Cemil Efendi’nin naklettiğine göre Hacı Haydar Baba, manevi toplantı ve seyahatlerin bedenen değil ruhen gerçekleştiğini söylemiştir. “Bu tür toplantılara katılmak ve bazı savaşlara ve sıkıntı ortamlarına manevi destek sağlamak için, velilerin bu bedenle gittiklerini sanmak yanlıştır. Allah’ın izni ve iradesiyle ve manevi mecliste verilen görevle sadece ruhen (manevi-enerji bedenleriyle) katılınmaktadır. Bak şu anda biz buradayız. Ama işte Mekke-Medine, işte Kıbrıs, işte Bosna, İşte Çeçenistan, işte Afganistan ( bir dünya küre haritasını gösterir gibi) elimizin altındadır.” Rical-i gayb velilerin divan toplantıları ve hikmetleri Tayy-i Zaman ve Tayy-i Mekân yapan yani bir anda farklı zaman ve mekânlarda bulunan ve boyut değiştirme yeteneği kazanan Rical-i Gayb Tabakaları'nın (Bizim) Divan toplantılarımız, senede üç sefer yapılır. Bu toplantılarımızın ilk ikisi; Divan ve Hazırlık Toplantısı, Üçüncüsü de; Manevi Hükümet ve İstişari Meclis Toplantısı’dır. Divan toplantılarımızın birincisi; Arafat'ta, İkinci toplantımız; Ramazan ayında, ekseri Cebel-i Nur'da yapılır. Ancak, illâ burada yapılması şart olmayıp nerede emrolundu ise orada toplanır. Âdem babamızdan başlayıp, bugünkü Zamanın Kutbu'na kadar geçen kutubların tamamı ve Rical-i Gayb tabakaları, bu tabakalara dahil melekler ve cinler dahi eksiksiz olarak; Allah'ın emri ile, Divan Toplantıları'mıza katılır. Üçüncüsü; Manevi Hükümet Meclis Toplantısı, her sene Ramazan ayının 27. gecesi, saat 24’ten sonra; Yetmiş Hicab ötesinde, maneviyat ikliminde RUKKA Âlemi'nde yapılır. [1] Bak. Veliler ve Kerametleri, Şems yy. Konya-2002, Hacı Halis Kestane KAYNAK: MİLLİ ÇÖZÜM DERGİSİ TEMMUZ 2009 2月9日 EHL-İ SÜNNET,GÜNÜMÜZE NE SÖYLER?Ümmet-i Muhammed'in "acil" gündemlerinin bulunması, "itikadda mezhebin ne?" sorusunu erteler mi? Ya da bu gündemlerle iştigal eden bir kimsenin itikadda herhangi bir mezhebin mensubu olmadığını söylemesi gerçekte neye tekabül eder? Şurası açık ki, geçmişte Ehl-i Sünnet ile bid'at fırkalar arasında cereyan etmiş kelamî münakaşalarda gündemde olan hususların birçoğu günümüzde güncelliğini yitirmiş durumda. Kimse cevher, araz, cüz'-i la yetecezze... gibi konularla ilgilenmiyor. Ancak bu, itikadın ve itikadî kabullerin güncelliğini, daha da önemlisi, "önemini" yitirdiği anlamına elbette gelmez. Zikrettiğim hususlar ve benzerleri, kelam sisteminin temelleri/öncülleri üzerine o dönemde tartışma gündeminde bina edilmiş meselelerdi. Bugün aynı temeller/öncüller varlığını devam ettiriyor; değişense, o öncüller üzerine bina edilen, edilmesi gereken meseleler. Ehl-i Sünnet, "Sünnet"e bakışıyla diğerlerinden ayrılır. Bu en temel noktadır. Burada dikkat edilmesi gereken o ki, herkes bu nokta üzerinde görüş birliği ettiği halde, bunun pratik yansımaları hakkında çoğu kimse fikir sahibi olmadığı için, bu temel kabulün ayakları çoğu zaman yere basmıyor. Oysa mesela Kur'an'ın herhangi bir ayetinin Sünnet verileri dikkat alınmadan tefsir edilmesi veya meallendirilmesi, aynı zamanda kişinin itikadî çizgisini ele veren bir göstergedir. Hadisler ve hadis ravileri hakkındaki mülahazalar da bu noktanın uzantısı olarak kişinin itikadî çizgisinin tebellür etmesinde rol oynar. Bir kimse, herhangi bir makbul hadis hakkında veya sahabeden herhangi birisi konusunda küçümseyici bir tavır takınıyor, kendisini onları yargılayıcı/sorgulayıcı mevkide görüyorsa, Ehl-i Sünnet çizginin dışına düşmüş demektir. Burada bir noktayı açıklığa kavuşturalım: "Delil olmaları", "bilgi ifade etmeleri" noktasında hadislere burun kıvırmak başka şeydir, Usul-i Fıkıh sistemi doğrultusunda hadisler arasında tercihte bulunmak başka şeydir. Aynı şekilde Sahabe nesline karşı herhangi bir hassasiyet göstermemekle, tearuz esnasında sahabîlerin rivayetleri ve kabulleri arasında tercih yapmak da birbirine karıştırılmamalıdır... Hadislerin dinde/itikadda delil olamayacağını söylemek, Kur'an'ı sırf kendi görüşüne veya günün revaçta olan telakkilerine uygun tarzda tefsir etmek, hatta amelde herhangi bir mezhebi taklid etmediği iddiasında bulunmak, Selef'e, ulemaya, sulehaya burun kıvırarak bakmak Ehl-i Sünnet dışı tutumların tezahür ettiği başlıca alanlardır. Bir kimseden bunların sadır olduğunu müşahede ederseniz, tereddüt etmeden anlayın ve bilin ki o kimse Ehl-i Sünnet değildir. İstediği kadar bizimle aynı safta namaz kılsın, istediği kadar başörtüsüne özgürlük mücadelesi versin, istediği kadar "Gazze" desin... "Başörtüsüne özgürlükten, Gazze'den, Ümmet'in problemlerinden daha önemli mi Ehl-i Sünnet olmak? Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyip de sırtüstü yatanlar yahut dünyevî mülahazalarla şu veya bu çevreyle aynı safta yer alanlar ne olacak?" diye sorulduğunu duyar gibiyim. Hemen söyleyeyim: Tabii ki başörtüsü meselesi önemli, elbette Gazze ve kanayan diğer yaralarımız ötelenemez; ancak sırf bu meselelerle ilgileniyor diye bir kimsenin, -mesela- hadislerin Din'deki merkezî konumunu zayıflatmaya dönük gayretlerini yahut Sahabe nesli hakkındaki olumsuz tutum ve düşüncelerini görmezden gelmeye Din adına hakkımız var mıdır? Ümmet'in o hassas gündemlerinde, o kanayan yaralarının tedavisinde birlikte hareket etmek başka şeydir, Din tasavvurunu oluşturan temel unsurlarda gayr-i makbul tutumların benimsenmesi, hoş görülmesi daha başkadır. O hassas gündemleri öne sürüp, itikadî hassasiyeti "mezhepçilik" olarak takdim edenler, aslında kendi mezheplerinin propagandasını yapıyorlar. Bu nokta hakkında uyanık olmak gerekir. EBUBEKİRSİFİL/MİLLİGAZETE 11月14日 İSLAM DİNİ 1400 SENE EVVEL DEĞERİNİ ORTAYA KOYARKEN;DÜNYA VE BİLİM AİLEYİ YENİ KEŞFEDİYOR.(E GÜNAYDIN.)Danimarka'da uzun yıllar sonra ilk kez boşanmaların sayısı azalmaya başladı. İş ve ev hayatını birlikte götüren kadınlar, çocuk olunca eşinden yardım görmediğini öne sürüp boşanmayı tercih ediyor. Danimarka, boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerin başında geliyordu. İlk kez 2007'de boşanan çiftlerin sayısında bir azalma görüldü. Eskiden ufak tartışmalarda soluğu boşanmak için mahkeme salonlarında alan çiftler, şimdi evliliğin devam etmesi yönünde gayret ediyor. Sosyolog Emilia van Hauen son yıllarda ufak tartışmalardan dolayı gereksiz birçok boşanmanın yaşandığına dikkat çekerek, 'Artık evliliğin sadece mutluluktan ibaret olmadığını ve hayatın zorlukları karşısında evli çiftlerin daha dayanıklı olduğunu anlamaya başladık. Çocukların olmasıyla çiftler boşanma konusuna daha uzak durarak, şartları zorlayıp evliliği devam ettirme yönünde karar almaya başladılar.' diyerek boşanma sayısının düşme sebeplerini açıkladı. Emilia van Hauen, 1960'lı yıllarda görülen gençlik hareketlerinin evlilikleri de olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, 'O yıllarda çiftler sorumluluk duygusundan uzak davranıyordu. Günümüz toplumunda ise sorumluluklar ön plana çıkınca evliliklerde uzun ömürlü olmaya başladı.' diye konuştu. Danimarka'da 25 yıl evli kalanlar
'gümüş', 50 yıl evli olanlar 'altın' yıldönümü olarak evliliklerini
kutluyor. Bir yastıkta tam 75 yıl geçiren Fritz ve Edith Mikkelsen
çifti ise evliliklerini 'atom' yıldönümü olarak kutladılar. Boşanmanın
moda olduğu bir dönemde uzun süre evli kalan Fritz ve Edith Mikkelsen
çiftinin tanışmaları 1917'ye kadar uzanıyor. Fritz Mikkelsen 97, Edith
Mikkelsen ise 95 yaşında. Uzun evliliğin sırrını 'sabırlı olmaya ve
tartışmadan uzak durmaya' bağlayan çiftin belirgin bir diğer özelliği
ise çocuklarıyla uzun yıllar beraber yaşamaları. Danimarka'nın sembol
çifti haline gelen Fritz ve Edith Mikkelsen'e Kraliçe Margrethe II'de
tebrik mesajı gönderenler arasında yer aldı.
_aktüelpsikoloji 10月27日 HADİSLER DIŞLANARAK İSLAM YAŞANMAZ.İslamiyet'i anlamak için Kur'an-ı Kerim'in yeterli olacağını ileri sürenlere cevap, hadis uzmanlarından geldi. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Raşit Küçük, Hadisler dışlanarak İslam'ı yaşamanın mümkün olmayacağını söyledi. Prof. Dr. Suat Yıldırım ise, "Zengin Hadis kültürümüzle iftihar etme yerine, onu değersizleştirme yoluna gidenler kendilerini değersiz kılmışlardır." dedi.
Yeni Ümit Dergisi'nin düzenlediği "Sünnetin Tesbiti ve Dindeki Yeri" konulu panele katılan Türkiye'nin en tanınmış Hadis uzmanları, Hadislerin dinin yaşanmasındaki önemine ışık tuttu. Sempozyumun oturum başkanlığını yapan Tefsirci Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kur'an-ı Kerim'i açıklama görevinin Peygamberimize bizzat Allah-ü Teala tarafından verildiğini söyledi. "İslam'ın ikinci asrında 'Kur'an bize yeter' diyenler çıktı. Ancak 19. asra kadar unutulmuştu. Ancak sömürgecilik hareketleri ile İslam ülkelerini istila eden Gayri Müslimler bu iddiaları tekrar gündeme taşıdı." dedi. Yıldırım, "Acı olan; müsteşriklerin ortaya attığı bu şüphelerin son dönemlerde bazı Müslümanların dile getirmesidir. Oysa Müslümanlar, 30-40 farklı yolla Hadislerin rivayeti ve sıhhatini kontrol eden bir sistem geliştirmiş ve şüpheye mahal bırakacak bir nokta bırakmamıştır." şeklinde konuştu. Yıldırım, "Bu zengin kültür mirasıyla iftihar etmemiz gerekirken bir takım insanlar çıkıp aklını kaybetmiş mirasyediler gibi bunu değersizleştirme yoluna gitmişlerdir. Ancak bunun yerine kendilerini değersiz kılmışlardır." şeklinde konuştu. Marmara Üniversitesi İlahiyat fakültesi Dekanı Prof. Dr. Raşit Küçük de, Hadis ve sünnetin dindeki yerinin neresi olduğunun en güzel cevabının Kur'an'da verildiğini ifade etti. "Bütün mezhep ve fıkıh imamları Peygamberimizin sünnetini Kur'an-ı Kerim'den sonra en büyük kaynak olarak ele almıştır." diyen Küçük, "Bir konuyu helal- haram kılma yetkisinin Peygamberimize bizzat Allah tarafından verilmiştir. Eşek etinin haram olması, iki farklı dinden olanların bir birine mirasçı olamayacağı, sarhoşluk veren içkilerin çoğu gibi azının da haram olduğu gibi bir çok hüküm sünnetle belirlenmiştir." açıklamasını yaptı. Prof. Dr. Küçük, sünnet dışlanarak bir dinin yaşanmasının mümkün olmadığına dikkat çekti. Prof. Dr. Abdullah Aydınlı ise hadislerin derlenmesi ve nakledilmesinde büyük titizlik gösterildiğini vurgu yaptı. "Her şeyden önce sünnetin sağlıklı bir şekilde naklinde bilgiyi kaynağından almaktır. Sahabe bir Hadisi işitenin bizzat kendisinden almak için aylarca yolculuk etmiştir. Eba Eyyüp el Ensari bildiği bir hadisi tahkik etmek için Medine'den kalkıp Mısır'a kadar gitmekten çekinmemiştir." dedi. 10月3日 STRESE GİRENİN İMANINDAN ŞÜPHE EDERİM.'Az' konuşan fakat 'öz' konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz' konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle. “Strese girenin imanından şüphe ederim!” demişti babam.
Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele' konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.
Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca, ben de kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar' dedi.
Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor. Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor. Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor. Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor. Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor. Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.
Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir.
Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz? Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum. Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?
Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu? Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
Hz.İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?
Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!
Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi? Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?
'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar 'Allah kimseye yaşatmasın!' derler. Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.
“Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız” diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı' acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.
Stres ile iman arasındaki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.
Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz. Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp,
“Benim büyük bir derdim var” deme,derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim var!' de. 9月20日 AHDE VEFA BÖYLE BİRŞEY.Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki: Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin. Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek: Söyledikleri doğru mu diye sorar. Suçlanan genç der ki: Evet doğru. Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar. Genç anlatmaya başlar: Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, dedi. Hz Ömer: Bu suçun cezası idam — Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: — Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı: —Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum, der. Hz. Ömer der ki: —Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki? Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki: —Bu zat benim yerime kalır. O zat Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ashabından olan Amr İbni As'dan başkası değildir. Hz. Ömer Amr'a dönerek: —Ey Amr, delikanlıyı duydun, der. Amr İbni As: —Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki: Kefil babam olsa fark etmez —Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim. Hz Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki: —Biz de sözümün arkasındayız. Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki: Neden geldin evladım?! —Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin? Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan): —“Ahde vefasızlık etti" demeyesiniz diye geldim der. Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibni As'a der ki: Neden kefil oldun?! -Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun? Amr İbni As şu cevabı verir: -Bu genç, bu kadar insanın içerisinden beni seçti. "İnsanlık öldü" dedirtmemek için kabul ettim, der. Neden davadan vazgeçiyorsunuz?! Sıra gençlere gelir, derler ki: —Biz bu davadan vazgeçiyoruz. Bu sözün üzerine Hz Ömer: —Biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir: -"Merhametli insan kalmadı" demeyesiniz diye efendim. En Merhametli Efendimiz! Ey Allah'ın Resulü! Anam ve babam Sana feda olsun! Eğer Allah Teâlâ, içinden pınarlar akan bir taşı İmran oğlu Musa'ya (a.s) vermiş ise, o, senin parmaklarının arasından fışkıran sudan daha mucizevî değildir ki Allah Teâlâ ondan ötürü sana salât getirdi. Ey Allah'ın Resulü! Anam babam Sana feda olsun! Eğer Allah Teâlâ Hz. Süleyman'a sabahtan öğleye kadar katettiği mesafesi bir aylık, öğleden akşama kadar katettiği mesafesi de bir aylık yol olan rüzgârı vermiş ise de, o, Sana verilen ve üzerinde geceleyin tâ yedinci semaya kadar çıkıp sonra aynı gecenin sabahında dönerek sabah namazını Mekke'nin el Ebtah vadisinde kıldığın Burak'tan daha mucizevî değildir. Allah rahmet deryalarını Senin üzerine boşaltsın. Ey Allah'ın Resulü! Anam babam Sana feda olsun. Eğer Allah Teâlâ, Meryem oğlu İsa’ya ölüleri diriltme mucizesi ihsan etmiş ise de, onun bu mûcizesi zehirlenmiş ve pişirilmiş koyunun Seninle konuşup "Ben zehirliyim, beni yeme" diyen mucizenden daha üstün değildir. Ey Allah'ın Resulü! Anam babam Sana feda olsun! Nûh (a.s) kavmine beddua ederek: "Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!" (Nûh/26) demiştir. Eğer Sen de o beddua gibi bizim için bir beddua etseydin muhakkak hepimiz helâk olurduk. Oysa secde halindeyken Senin sırtına pislik dolu işkembeyi attılar. Senin yüzünü kanattılar ve dişlerini kırdılar. Bütün bunlara rağmen Sen, hayırla dua etmekten başka bir şey yapmadın ve hattâ şöyle dedin: "Ey Allah'ım! Kavmimi bağışla. Çünkü onlar bilmiyorlar." "Vah bize" dememek için Ey Allah'ın Resulü! Anam babam sana feda olsun! Senin faziletin Allah'ın nezdinde öyle yüksek derecelere ulaşmıştır ki, seni bütün peygamberlerden sonra göndermesine rağmen hepsinin başında zikredip yer vermektedir. "(Ey Resulüm!) Hatırla ki, bir vakit peygamberlerden söz almıştık. Senden de, Nûh'tan da, İbrahim'den de, Musa'dan da, Meryem oğlu İsâ'dan da... Onlardan sağlam bir söz aldık." (Ahzâb/7) Ey Allah'ın Resulü! Anam babam Sana feda olsun! Allah nezdinde Senin faziletin öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, cehennem ehli Sana itaat etmiş olmayı temenni ederler. Oysa bu temenniyi yaptıkları zaman ateş içinde azap görmektedirler. Nitekim Allah Teâlâ (c.c.) onların bu durumunu şu şekilde belirtmektedir: "O gün yüzleri ateş içinde kaynayıp çevrilirken: "Vah bize! Keşke Allah'a itaat etseydik! Peygamber'e itaat etseydik!" diyeceklerdir." (Ahzâb/66) 9月14日 ASIL GIDAMIZ AŞKTIR.Şakîk-i Belhî buyurur: "İbadeti lâyıkıyla îfâ edebilmek, bir sanattır. Onun kazanç mekânı, halvet; vasıtası ise açlıktır." O açlık ki, modern tıpta bile diyet adıyla sıhhatli kalmanın en birinci şartıdır. O açlık ki, tahammülü en zor olan bir mahrumiyettir. İrade terbiyesinde açlığa katlanabilmek kadar müessir başka bir husus yoktur. İrade ise, tabiî ve nefsanî meyillere karşı koyabilmenin temel şartlarından biridir. Hz. Mevlâna buyurur: "İnsanın asıl gıdası Allah’ın nurudur. Ona aşırı ten gıdası vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdası, ilâhî aşk ve ilâhî akıldır." "İnsan, asıl ruhanî gıdasını unuttuğu ve ten gıdasına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telaşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdası?!."Hz. Lokman, oğluna şöyle nasihat ederdi: "Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, azalar ibadetten geri kalır."Velilerden bir zât şöyle derdi: "Çeşit çeşit yiyeceklerle midesini fesada uğratan zahitten Allah’a sığınırım." İncelik, derinlik ve zarafet Sayılı günlerden ibaret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaren olan hayatımıza incelik, derinlik ve zarafet kazandırır. Çünkü tokluk, nefsanî arzuları tahrik ederken; açlık, -çok had safhaya varmadıkça- tefekkür ve tahassüs melekesini güçlendirir. Bundan dolayı akıl hastalarına ilk tatbik edilen tedavi perhizdir. Bununla beraber oruç, bir ibadet olduğundan, sırf o gaye ile icra edilmelidir. Onun faydaları gaye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gayeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızayı ilâhî düşünülemez. Bedenî hareketlerin faydasını kastederek veya gaflet ve kasvet-i kalp ile kılınan namazlar bile bu kabildendir. İbadetler, yalnız rızayı ilâhiyeyi tahsil gayesi ile yapılır. Bu gayenin gerçekleşmesi için, kalbin seviye kazanması, hamlıktan kurtulup kemale erişmesi zarurîdir. Gerçek sevgi nedir? “Muhabbetten Muhammed (s.a.v.) oldu hasıl, Muhammed’den (s.a.v.) bu ümmet oldu hasıl, Muhammed’siz (s.a.v.) ve muhabbetsiz bu ümmetten ne hasıl.” Sevgi, Allah’ın bizi sevmesini dilemektir. Sevgi, Peygamberimize “Habibim” hitabıdır Allah-u Teala’nın. Sevgi, Ali İmran Suresi’nde, “Eğer beni seviyorsanız Habibimi sevin ve O’nu dinleyin ki, Ben de sizi seveyim ve affedeyim” ayetidir. Sevgi, Rabbimizin, “Habibim, sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” ifadesidir. Sevgi, Cennetin kapısında “La ilahe illallah Muhammed Resulullah” yazmasıdır. Sevgi, Hazreti Adem’in, “Ya Rabbi, Muhammed kulun hürmetine beni affet” duasıdır. Sevgi, Efendimize bir şey olur diye mağaranın tüm deliklerini tıkadıktan sonra, tıkayacak bir şey bulamayınca son deliği de parmağıyla tıkayan Hz. Ebu Bekir in buna rağmen sabaha kadar uyuyamamasıdır. Sevgi, Sahabe Efendilerimizin her söze, “Anam, babam sana feda olsun Ya Resulullah” diye başlamalarıdır. Sevgi, Canların canı uğruna canından geçmeyi cana minnet sayan Hazreti Ali’nin, O’nun yatağına tereddütsüz yatmasıdır. Sevgi, Hazreti Ömer’den yağmur duası istendiğinde hemen Hazreti Abbas’ın elinden tutup yukarı kaldırarak, “Ya Rabbi bu elini tuttuğum Resulullah’ın amcasıdır, onun yüzü suyu hürmetine yağmur ver” duasıyla, daha eller inmeden yağmurun başlamasıdır. Sevgi, Kendisinden Miraç hakkındaki fikri sorulduğunda Hazreti Ebu Bekir’in, “Eğer O söylüyorsa mutlaka doğrudur” tasdikidir. Sevgi, ”Biliyorum ki sen bir taşsın, bir işe de yaramazsın, değil mi ki O seni öptü” diyerek Hazreti Ömer’in Hacer’ül Esved’i öpmesidir. Sevgi, Şehit olduğunda Musab’ın üzerindeki elbisenin ancak avret mahallini örtmesiyle, kendine sanki dünyanın tam kefenini bile çok görmesidir. Sevgi, Kendilerine mahsus bir mezarı bile çok gören Hazreti Hamza ve Abdullah bin Cahş’ın Uhud’un bağrında sırt sırta aynı mezarda yatmasıdır. Sevgi ”Zeliha’yı Yusuf’a aşık oldu diye ayıplayan kadınlar, benim Efendimin sadece parlak alnını görselerdi, bıçakları parmaklarının yerine sinelerine saplarlardı da, acı bile duymazlardı” ifadelerinde saklıdır Hazreti Aişe’nin. Sevgi, Efendimizi evinde misafir etmekle şereflenen Eyüp El Ensari’nin, ya sesten rahatsız olursa diye altıI ay uyuyamamasıdır. Sevgi, Bu duygu ve düşüncelerle adını dahi duymadığı coğrafyalara Allah ve Resulünün adını duyurmak için yardan, anadan, arkadaştan geçmektir Gerçek sevgi, Allah ve Resulünün bizatihi kendisidir! ORUÇ SABRIN YARISIDIR."Oruç sabrın yarısıdır."(İbn Mâce, Sıyâm 44) Bu hadis-i şerif ile orucun insana sabretmeyi öğrettiğini anlayabiliriz çünkü bir başka hadis-i şeriflerinde ise :’’o sabır ayıdır’’ buyuruyor Resulullah Efendimiz.. Tarih boyunca en güzel insanların çeşitli sabır imtihanlarına tabii tutulduklarını okumuşuzdur, siyer kitaplarında.. Hz. Allah, en güzel insanlara -peygamberlere, sahabelere ve dostlarına- çeşitli sıkıntılar vermiş ve kendisine daha da çok yaklaştırmıştır. Öyle ki kimi zaman açlık imtihanı ile karşılaşmışlardır,mübarekler ama bu sınanma onları bir an olsun bile isyana götürmemiş aksine ilâhi aşka giden yolda daha fazla mesafe kat etmelerine vesile olmuştur. İlâhi aşk denince ilk akla gelen gönül sultanlarından, Celaleddin-i Rumi bir gün evine geliyor. Henüz Mevlana değil o zamanlar… “Ey evimin hatuni hakanisi”, diyor, “Evimizde bir şey var mı yiyecek, içecek?” “Yok”, diyor eşi.. “Yani yarım avuç bulgur da mı yok?” “Yok’’ “Bir kaşık tarhana da mı yok?” “Yok, hiçbir şey yok” “Bir lokma ekmek de mi?” “Yok, bugün evimizde hiçbir şey yok, diyor Celaleddin-i Rumi’nin “hatuni hakanisi” Bu “Yok” cevapları karşısında Rumi seviniyor ve “Desene hatuni hakanım’’ diyor, “Bugün evimiz peygamber evine dönmüş” Allah sabredenlerledir “Ey mü'minler, itâ'at ediciyi âsiden ayırmak için sizi gazâda düşmandan korkmakla, yahut oruç, kıtlık ve açlıkla, zekât ve bir zarar neticesinde malın azalmasıyla, hastalık ve zayıflık gibi beden noksanlarıyla, gök ve yer âfetlerinden meyvelerinizin veya meyve yerinde olan evlâtlarınızın mahv ve noksanlığıyla imtihan ederim. Ey habîbim, sen sabredenlere ikrâmımı müjdele!” (Bakara-155) Bir başka ayet-i kerime de ise : “Sabredin; çünkü Allah sabredenlerle beraberdir”, buyuruyor Hz.Allah. Evet, Rabbimiz sabredenlerle beraberdir, çünkü sabır kolay bir şey değildir öyle değil mi,nefse ağır gelir. “Daha güzeliyle vereceğiz” “Muhakkak biz, sabredenlerin mükâfatını, yapmakta olduklarının daha güzeliyle vereceğiz (Nahl-96) Çünkü bilir; “Rabbi sabredenlerle beraberdir” ve “O sabredenleri sever” (Al-i İmrân-146) Sabredene sonsuz bir ikram var… : Sabredenlere [lûtfumu, ihsânımı] müjdele!” [Bakâra 155] Özetle bir kez daha ifade edecek olursak; oruç insana sabrı öğretiyor, kulun iradesini kuvvetlendiriyor inşallah. Üç türlü oruç vardır Avamın orucu, havâs’ın orucu, havassü’l-havas’ın orucu. 1 – Avamın orucu Sadece orucu bozucu yemek-içmek gibi maddî şeylerden kaçınırız. 2 – Havas’ın orucu Sadece avamın kaçındıklarından kaçınmakla kalmazlar. Onlar bütün (uzuvlarıyla) oruçludurlar. Meselâ, oruçlu ağızlarıyla asla gıybet etmezler, yalan söylemezler, birinin ayıbına bakmazlar, bilseler bile açıklamazlar. Ayaklarıyla haram yola gitmezler. Elleriyle haram şey tutmazlar. Yani özel bir hayatları olur oruçlu iken... 3 – Havassü’l-havas’ın orucu Havasın orucu ile aynı şeyleri yaptıkları gibi kalpleriyle de aynı titizliğe sahip olurlar. Kalplerine Allah’tan, Allah rızasından gayrı bir şey getirmemeye gayret gösterirler. Mubah olan dünyevî sohbetler bile onlara orucu bozucu hallerden sayılır. Gönüllerine dünya endişesi sokmazlar. Ahiret saadetinden gayrı şeyi akıllarına getirmemeye ehemmiyet verirler. Şayet dünya endişesi, para arzusu, mal, can hissi kalplerine gelirse çok üzülürler, oruçlarını yaraladıklarını kabul ederler... Melekut kapısı açılıncaya dek ‘’Nefs-i emâre açlık ve susuzluk ile terbiye olunca kişide meleki duygular ağır basar ve melekut âlemine kapılar açılır’’ derler, büyükler. Bunu Hz.Aişe (r.a.) validemizden rivâyet olunan bir hadis-i şerif ile de açıkça görebiliriz. “Aişe-i Sıddıka (r.a.) validemize Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:“Ey Aişe! Melekut kapısını, açılıncaya kadar çalmaya devam et.’’ Hz. Aişe validemiz soruyor: “Ne ile ey Allah’ın Resulü? “Açlık ve susuzluk ile” diye cevap veriyor Efendimiz aleyhisselâm.. Yani; oruç insana pek çok yönü ile melekut kapılarını açtırıyor… Çünkü mükafatının sonsuz olduğu güzel bir haslet ile ahlaklandırıyor insanı.. Sizi susatan oruç değil! İmam-ı Gazalî, sadece avam orucu tutan iki kadının, Resulullah’a gelerek susuzluğa dayanamayıp, oruçlarını bozmak istediklerini anlattığı bir kıssada söze şöyle devam eder: – Hazret-i Resulullah, bu kadınlara: “Tükürün bakayım” dedi. Onlar tükürdüklerinde ağızlarından kıpkırmızı kan çıktığını gördüler. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: – Sizi susatan oruç değil. Müslüman kardeşinizin yediğiniz etidir. Gıybetini etmiş, etini yemişsiniz. İşte bu kan da o etin kanıdır. Orucu sadece midenizle değil, ağızlarınızla, dilinizle, kalbinizle de tutun ki, kurtulasınız” buyurmuştur. 9月12日 DİYANETTEN FETVA:TAŞIYICI ANNELİK CAİZ DEĞİL.Balıkesir İl Müftülüğü, taşıyıcı anneliğin İslam dinine göre caiz olmadığı bildirdi.Balıkesir İl Müftülüğü, internet ve telefon yoluyla gönderilen birbirinden ilginç sorulara muhatap oluyor. Bazen bireysel olarak da başvuran vatandaşlar, merak ettikleri ve kafalarına takılan soruların cevabını alarak rahatlıyor. Müftülükte görevli İl Vaizi Halil Taş, internet ve telefon yoluyla ulaşan ya da bizzat ziyaret eden vatandaşların kendilerine son derece ilginç sorular yönelttiklerini, bunların her birine mümkün oldukça cevap verip vatandaşları aydınlatmaya, doğru bilgi vermeye gayret gösterdiklerini söyledi. Balıkesir İl Müftülüğü'nün internet sitesindeki "Taşıyıcı annelik caiz midir?" sorusuna cevap veren Halil Taş, bunun çok hassas bir konu olduğunu belirtti. İl Vaizi Taş, "Anneden alınan yumurta ile babadan alınan spermin laboratuvar ortamında döllenmesiyle oluşan embriyonun, başka bir kadının rahmine yerleştirilmesi anlamına gelen taşıyıcı annelik, İslam dinine göre caiz değildir. Ayrıca kocası dışında yabancı bir erkekten alınan spermle bir kadının gebeliğini sağlayan sperm bankası yöntemi de insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurları taşıması sebebi ile caiz değildir" açıklamasını yaptı. Balıkesir veya il dışından herkesin 'www.balikesirmuftulugu.gov.tr' adresi üzerinden soru sorabileceğini belirten Halil Taş, vatandaşların bire bir görüşerek de bilgi alabileceğini hatırlattı. Bir ailenin müftülüğe başvurarak üçüz bebek beklediklerini ancak doktorun hepsini kurtarmak adına birisini alma taraftarı olduğunu ve ailenin bu konunun dinen bir sakıncası olup olmadığını sorduğunu da anlatan Taş, "Anne rahmine düşen çocuğu öldürmekle, hayatta olan sağ çocuğu öldürmek arasında dinen fark yoktur. Aile, gerekli değerlendirmeyi yaptıktan sonra yanımızdan ayrıldı. Bir süre sonra aileyle yolda karşılaştık. Arabanın arkasındaki üçüz bebeklerini gösterdiler. Aile, verdiğimiz bilgi için müftülük yetkililerine teşekkür etti" ifadelerini kullandı. 9月9日 NEFİS TERBİYESİ KURTULUŞUMUZDUR.İnsanda kötü vasıfları toplayan nefisle cihat etmek, onu kırmak gerekir. Hadis-i şerifte, "Senin en büyük düşmanın, seni çepeçevre kuşatan nefisindir" buyruldu. Peygamber Efendimiz bir savaştan dönünce de, "Küçük cihattan büyük cihada döndük" buyurdu. Eshab-ı kiram, (Ya Resulullah büyük cihat nedir?" diye sual edince, Peygamber Efendimiz, "Nefisle cihattır" buyurdu. (Deylemi) Nefisin terbiyesi zaruridir. Kur’an-ı Kerim’de de mealen, "Nefis-i emmare, elbette günahları, kötülükleri emreder" buyruluyor. (Yusuf 53) Hazret-i Aişe Validemiz, "İnsan Rabbini ne zaman tanır?" diye sual edince, Peygamber Efendimiz, "Nefisini tanıdığı zaman" buyurdu. (Edeb-üd-dünya) Nefis-i emmare ile cihat 1- Riyazet, 2- Mücahede. Riyazet, nefisin arzularını yapmamak demektir. Nefis ahmak olduğu için her istediği kendi zararınadır. Nefis daima haramları ister. Mücahede ise, nefisin istemediği şeyleri yapmaktır. Nefisimiz, iyilik ve ibadet etmemizi istemez. Nefise, günahlardan kaçmak, ibadet etmekten daha güç gelir. Onun için günahtan kaçmak daha sevaptır. Kalbi kuvvetlendirmeliyiz Kalbin nefise aldanmaması için, kalbi kuvvetlendirmek ve nefisi zayıflatmak gerekir. Aklı kuvvetlendirmek, İslam bilgilerini okuyup, öğrenmekle olduğu gibi, kalbin kuvvetlenmesi, yani temizlenmesi de, dinimize uymakla olur. Dinimize uymak için, ihlas gerekir. İhlas, işleri, ibadetleri, Allah-u Teâlâ emrettiği için yapmaktır. Kalbin zikretmesi ile, yani Allah ismini çok söylemesi ile ihlas hasıl olur. Dinimize uymak, kalbi kuvvetlendirdiği gibi, nefisi zayıflatır. Bu sebeple nefis, kalbin dinimize uymasını istemez. Dinsiz, imansız olmasını ister. Aklına uymayıp, nefisine uyan, bunun için dinsiz olmaktadır. Allah-u Teâlâ’nın, kullarının ibadetlerine ihtiyacı olmadığı için, kulların işleyeceği günahlar da Ona zarar vermez. Nefislerini terbiye etmeleri, nefisle cihat etmeleri ve böylece Cennete girmeleri için kullarına bunları emrediyor: "Cenab-ı Haktan korkup, nefisini kötü arzulardan uzaklaştıranların varacakları yer, muhakkak Cennettir." [Naziat 40, 41] Dine uyan, arzusuna kavuşur. Kur'an-ı Kerim’de mealen, "Nefisine uyanlardan, doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz" buyruldu. (Ankebut 69 Tefsir-i Azizi) Akıllı olmak gerekir Her işte, nefisin arzularına uymak, nefise tapınmak olur. Nefisine uyan, küfre girebilir veya haram işlemeye başlar. Hadis-i şeriflerde buyruldu ki: "Hasislik, nefise uymak ve kendini beğenmek felakete sürükler." [Taberani] "Akıllılık alameti, nefise hâkim olmak ve öldükten sonra gerekenleri hazırlamaktır. Ahmaklık alameti, nefise uyup, Allah’tan af ve merhamet beklemektir." [Tirmizi] Nefsin mertebeleri vardır EMMÂRE NEFİS Bu nefise sahip olanlar birazcık nimet için hırs ve öfkelerini yenemediklerinden, birbirlerini parçalayabilirler ve katledebilirler. Şeytan, kendilerinin dostu olmuş, nefislerinde istediği gibi cirit oynamış, şüphe ve kuruntu ile onları azgınlaştırmıştır. Hırsızlık, iftira, yalancılık, içki, kumar, zina, cinsi sapıklık ve dedikoduyu adet haline getirmişlerdir. İmanları olmadığından zerre kadar da Allah'tan korkmazlar. Dünyanın geçici nimetlerini ve nefis arzularını tanrılaştırmışlardır. LEVVÂME NEFİS Kendini kınayan, ayıplayan nefis demektir. Gaflet uykusundan uyanarak gerçekleri fark eden, işlediği günahlardan dolayı pişmanlık duyan ve tövbe etmeye başlayan nefisin durumudur. Emmâre Nefis'teki sıfatlar, Levvâme Nefis'te de mevcuttur, ancak bu halin farkındadır. Bazen ruh ve melekî kuvvetleri hissederek Yüce Yaratıcı'sına sığınıp ibadet eder ve böylece doğru yola girer, bazen de Emmâre Nefis'in etkisinde kalarak isyan eder, günah işler. Sonunda da pişmanlık duyarak tövbe eder. MÜLHİME NEFİS İlham alan nefis demektir. İlham ise Allah tarafından kalbe gelen mana, sezgi, doğuş demektir. Tasavvuf ehline göre Mülhime Nefis'in sıfatları; ilim, doğruluk, tevazu, gayret, cömertlik, sabır ve şükür'dür. Bu sıfatları her kim toplamış ise, mülhime nefis basamağına yükselen benlik,ihsan ve yardım almaya hak kazanarak ilham almaya başlar. Bakara 2/216: " ... Allah bilir siz bilmezsiniz... " ayetinin de belirttiği gibi neyin kötü, neyin de iyi yani takva olduğunu, Cenâbı Hakk kullarına ilham ile hissettirmektedir. Yüce Yaratıcı, nefisin iyiliğe yönelmesinden sonra ilhamı da melekleri vasıtasıyla yapmaktadır. Fussilet 41/30-31: " Muhakkak ki (Rabbimiz Allah'tır) deyip, sonra doğrulukta devam edenler üzerine melekler sürekli inerek şöyle derler: Korkmayın, üzülmeyin de size vaat olunan cennete sevinin. Biz sizin hem Dünyada ve hem de ahirette dostlarınızız... " Böylece kulun, ilham almak suretiyle imanı ve ilmi yavaş yavaş artar ve iyi özellik ve sıfatlarla donanmaya başlar. MUTMAÎNNE NEFİS İçi rahat, şüpheleri kalmamış, hakikati anlayarak tatmine ulaşmış nefis demektir. Yüce Yaratıcısından aldığı ilhamlar neticesi ilâhî ışıkla aydınlanmış; Emmâre Nefis'in sıfatları olan şirk, zulüm, küfür, yalancılık, şehvetperestlik, nefis arzusunu tanrı edinme, alaycılık, kibir, cimrilik, haset, kıskançlık, ihanet, öfke gibi kötü sıfatları tamamıyla terk etmiş, imanı yücelmiş ve takva ahlâkı olan ilâhî özelliklere bürünmüştür. Fetih 48/4: " Allah, imanlarına iman katsınlar diye, mü'minlerin gönüllerine huzur ve mutluluk indirdi. " Mertebesi yükselerek imanı yücelen kul da, telaş ve endişenin yerini huzur ve güven duygusu alır. Rad 13/28: " Gönüller ancak Allah'ı anmakla mutmain olur. " RAZİYYE NEFİS Razı olan, memnun olan nefis demektir. Bu yüce makam velilerin mertebesidir. Mutmaînne Nefis de tam bir güven içinde olan kul; kadere ve her türlü oluş sırlarına tam rıza gösterir, herşeyin Allah'tan geldiğinin gerçeği ile felaketleri de mutlulukları da aynı zevk içinde yaşar. Çünkü her oluş; bir gizli sebebin neticesidir, iman etmiş kulun da hayrı ve mutluluğu içindir. Velilerin mertebelerine yalnız çalışmakla ulaşılamaz. Cenâb-ı Allah kulunu isterse bu makama getirir. Şura 42/13: " ... Allah dilediğini kendine seçer... " MARZİYYE NEFİS Razı olan, memnun olan nefis demektir. Rıza mertebesindeki benlik, bütün işlerinde Allah'ın yasalarını içtenlikle ve samimiyetle uygularsa, Cenâb-ı Allah'ın lütuf ve ihsanı ile Marziyye Makamına yükselir. Kul Yüce Yaratıcısından razı olduğu gibi, Cenâb-ı Allah da kulundan razı olur. Cenâbı Hakk ile kulunun birbirinden memnun olması, o kul için ne büyük bir eriş ve mutluluk kaynağıdır? Kul Allah'ta fani olmuş, irade tekleşmiş, günah-sevap endişesi kalkmış, ikilik ve farklılık kaybolmuş, Hakk ile kul bütünleşmiştir. KÂMİLE NEFİS Kemale ermiş, kusursuz, tam arınmış nefis demektir. Bu makama Safiyye ve Sâliha Nefis de denir. Kamile Nefis sahipleri, nefisin basamaklarında en üst noktaya oturmuş Büyük Ruh'tur. Bu mertebe peygamberlerin nefisidir. Kendi varlığı yok olmuş, Cenâb-ı Hakk ile bütünleşmiştir. Diğer velilerde kısım kısım bulunan özellikleri şahsında birleştirmiştir. Cenâb-ı Allah tarafından insanlara gönderilen ilâhî bir ışıktır, o her zaman verme ve ihsanda bulunma halindedir. 8月25日 DİN ADINA KONUŞMAK.
İlahi buyrukların muhatabı herkes olduğu için, dinî konular hepimizi ilgilendiriyor şüphesiz. Ama, dinin temsili sözkonusu olduğunda, herkesin kendi düşüncesini “dinî gerçekler” veya “dinin gerçeği” olarak anlatması ne kadar doğru olabilir? Konuşmacılar ve yazarlar nasıl bir yeterliliğe sahip olmalıdır? Ve bu yeterliliğin ölçüsü nedir? Dinin sahibi Allah, kapsadığı alan ise dünya ve ahirettir. Allah, sahibi olduğu dini insanlara ulaştırmak için yarattıkları içerisinde en çok sevdiği ve seçtiği peygamberlerini aracı kılmıştır. Bütün peygamberler bu uğurda her şeylerini, hatta canlarını feda etmişler, Allah’ın muradını insanlara ulaştırmayı hayatlarının tek gayesi kılmışlardır. Buna rağmen peygamberlerin vazifesi, yalnızca Allah’ın buyruklarını tebliğ etmek olmuş, tebliğcisi oldukları din adına kendiliklerinden, kendi heva ve heveslerinden hiç bir şey söylememişlerdir. Bu tebliği sadece bilgi aktarımı olarak değil, Allah’ın vahyettiklerini bizzat yaşayarak insanlara ulaştırmışlardır. Peygamberlerin yolunda giden ve hem zahiri hem manevi yönleriyle onların varisi olan gerçek alimler de tebliğ vazifesini yerine getirmenin gayreti içinde olmuşlardır. Yalnızca Kur’an ve Sünneti seslendirmişler, bu iki kaynakta açıkça bulamadıkları bazı detay konuları ise büyük bir hassasiyet ve titizlik içinde yine Kur’an ve Sünnetin genel anlayışına uygun olarak çözümleyerek insanlara sunmuşlardır. Peygamberler ve onların varisi gerçek alimlerin tavrından çıkan sonuç şudur: İlahî buyruklar bütünü olan dini, herhangi bir ideoloji gibi genel kültürle yorumlamak tarifi imkansız büyüklükte bir hatadır. Hele dini, bir başka söylemin önüne vitrin malzemesi olarak koymanın ne büyük bir vebal olduğu da açık. Zerre kadar imanî hassasiyeti bulunan bir kişinin şu ayetle irkilmemesi mümkün değil: “Eğer bu Kur’anı bir dağa indirmiş olsaydık, elbet onu Allah kor- kusundan baş eğmiş bir halde (ezilip bükülerek), paramparça olduğunu görürdün.” (Haşr/21) Ne yazık ki günümüzde din adına konuşan ve yazan pek çok kişi, bir hobiden ya da herhangi bir sosyal vakıadan söz eder gibi rahat davranabiliyor. Kaldı ki, bu konularda bile herhangi bir yanlış anlatım, konu uzmanlarının itiraz duvarına çarpıyor. Din adına konuşmanın da başından itibaren bir ölçüsü var. Bu ölçü, bir şekilde İslâm’ı dile getiren herkesin mutlaka uyması gereken bir ölçü. Dini anlatanı da, onu dinleyeni de kurtuluşa erdirecek ölçü… Din adına kimler konuşabilir? * Birinci derecede, Allah’ın görevlendirdiği peygamberler din adına konuşmaya yetkili olmuşlardır. Yukarıda kısaca değinildiği gibi Onlar, kendilerine vahyedileni tebliğ etmekle görevli Allah memurlarıdır. Allah’ın dinine kendiliklerinden hiçbir şey eklememiş ve çıkarmamışlardır. * İkinci olarak peygamber varisi âlimler, peygamberlerden sonra din adına konuşmaya ehliyetlidirler. Buradaki âlimlerden maksat, bilgi sahibi olan herkes değildir. Efendimizin (A.S.) varisi olmaya lâyık olan ilim ve amel sahipleri kastedilmiştir. İyi bir tohumun çıplak bir taş üzerinde yeşerip büyümesi mümkün olmadığı gibi, kuru bilginin kalbinde sağlam bir imanı ve takvası, üzerinde de Sünnet’e uygun bir ameli bulunmayan kimsede faydalı olamayacağı aşikârdır. * Üçüncü olarak, seviyesini bilen ve yetkili ağızlardan veya eserlerden eksiksiz öğrendiğini olduğu gibi aktaran müslümanlar. Tabii ki bu müslümanlar, din adına konuşmanın önemini ve sorumluluğunu idrak etmiş, kalplerinde takvâ hassasiyetini kazanmış olan müslümanlardır. Din adına konuşmaya yetkili olan Peygamber (A.S.) Efendimizin, O’nun varisi olan alimlerin ve diğer salih müminlerin bu konudaki genel tutumlarını inceleyip, din adına konuşma hususunda dikkat edilmesi gereken ölçüler ana konumuzdur. Fakat asıl konuya girmeden önce bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: Din adına konuşmanın temelini tebliğ oluşturur. Tebliğ ise Allah’ın bildirdiklerini inanarak ve yaşayarak insanlara ulaştırmaktır. Allah’ın bildirdiklerinden maksat, Kur’an ve Sünnettir. Hz. Peygamber (A.S.) Efendimizin vazifesi de bu idi. O’nun varisi olan alimlerin vazifesi de budur. Tam burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Kur’an ve Sünnet’te hükmü bulunamayan konular ortaya çıkmakta ve bunlara da cevap verilmesi istenmektedir. Bu tür konulara cevap verildiğinde Kur’an ve Sünnet’te olmayan bir şeyler söylenmiş olmuyor mu? Dolayısıyla “Allah’ın bildirdiklerini inanarak ve yaşayarak ümmete ulaştırmak’ anlamında olan tebliğ vazifesi bir yönüyle aşılmıyor mu?” Hükmü, Kur’an ve Sünnet’te açık bir şekilde bulunamayan konular olabilecektir. Bu konuların hükmünü Kur’an ve Sünnet’in genel anlayışına uygun olarak ortaya çıkartabilmek için yetkili olanların çalışma yapma sorumlulukları vardır. Bu çalışmalara ictihad denir. Din adına sorulan sorulara veya ortaya çıkmış olan meselelere cevap vermeye de fetvâ ismi verilir. İctihad ve fetvâ Kur’ân ve Sünnet dışı şeyler değildir. Aksine Kur’ân ve Sünnet’te hükmü açıkça bulunamayan bir meselenin hükmünü, bu kaynakları çok iyi bilen kimselerin yine Kur’ân ve Sünnet’e göre ortaya çıkarmaları demektir. Bu tür olayların Kur’ân ve Sünnet atmosferinde nasıl bir hükme bağlanabileceğinin gayreti ve faaliyetidir. Yoksa bir kimsenin kendiliğinden hükümler koyması demek değildir. Durum böyle olunca ictihâd ve fetvâ sonucu verilen hükümler, Kur’ân ve Sünnet dairesinde kabul edilir. Dolayısıyla ictihad yapan ve fetvâ veren alimler de -ehil oldukları takdirde- tebliğ vazifesini yerine getirmiş olurlar. Yetkisi Olmadan Konuşanlar “Dinimizde şu iş caizdir.’, “Sen o işi yap, vebali benim üzerime olsun’ gibi sözlerle bir çok insan, din adına konuşmakta veya Allah adına hüküm vermektedir. “Allah adına” diyoruz; çünkü din Allah’ındır ve hüküm koyan Allah’tır. Peygamberler bile Allah’ın koyduğu hükümleri insanlara bildiren, tebliğ eden elçilerdir. Din adına konuşmak veya din adına hüküm vermek, o konu ile ilgili Allah’ın hükmünü bildirmek demektir. Bu sebeple din adına hüküm vermek, çok hassas ve önemli bir konu olması yanında ağır bir sorumluluğu gerektirir. Bu konu kaynak eserlerimizde genellikle ictihat ve fetvâ başlıkları altında incelenir. Ancak yetkili olanların söz hakkının bulunduğu bu konuda gün geçtikçe yetkisizlerin ve câhillerin konuşmaları çoğalmakta, hatta yetkili olan kıymetli alimlerin açıklamalarına bakılmamaktadır. Yetkileri olmadığı halde Allah adına hüküm veren insanlar, genellikle dört farklı anlayışı temsil ederler. Birinci grup, dinini yaşamak isteyen samimi müslümanlar arasından çıkar. Bu insanlar, dinin emir ve yasaklarına uyma gayreti içindedirler. Samimi olmalarına rağmen aşırıya kaçarlar. Bilgisizlik, ölçüsüz muhabbet, yanlış bilgilendirilmek, kendini tatmin etmek ve ehil olmayan kimselere uymak gibi sebeplerle ölçüyü aşarlar. Mesela “mekruh” olan bir şey için “haram” hükmünü, “sünnet” olan bir amel için “farz” hükmünü verebilirler. Bazen de iyi bilmedikleri halde âyet ile hadisi biribirine karıştırır, onlara yanlış anlamlar verirler. Güzel bir sözün “ayet” veya “hadis” olduğunu söyledikleri bile olur. İkinci grup, dini yaşama gayreti olmayan kimseler arasından çıkar. Bunlar gaflet ve gevşekliklerinden veya gevşekliklerine mazeret bulma gayretinden, yahut da inanan insanlar üzerinde hakimiyet kurmak gibi art niyetlerinden dolayı din adına konuşur ve hükümler verirler. Üçüncü grup, münafık ve kâfirlerin arasından çıkar. İnananları biribirine düşürmek ve dini bozmak gibi art niyetlerle dinî ilimler sahasında araştırmalar yaparlar. Yapmış oldukları bu araştırmalar sonucunda -inanmadıkları din hakkında- ilk bakışta akla uygun gelebilecek fakat hakikatte yanlış olan bazı hükümler verirler. Vermiş oldukları bu yanlış hükümleri de imkanları yettiğince bütün vasıtaları kullanarak her tarafa yaymaya çalışırlar. Dördüncü grup, dinî ilimler sahasında bir miktar öğrenim görmüş kimseler arasından çıkar. İyi bilmedikleri halde bildiklerini sanırlar, bildikleri konularda da, bilmedikleri konularda da hüküm verirler. Allah adına hüküm vermenin ne denli ağır ve sorumluluk gerektiren bir iş olduğunu düşünmezler. Dinin vahiy kaynaklı olduğunu bildikleri halde akıllarını ve anlayışlarını vahyin yerine koyarlar. Sınırlı ve gerçekten yetersiz olan bilgilerine ve akıllarına çok güvenirler. Genellikle gururlu ve kibirlidirler. Alçak gönüllü değildirler ve ibadet yapma gayretinden uzaktırlar. Gönül yönünden çok zayıftırlar. Müslüman olmayan bazı araştırmacıların, din adına konuşma hususunda gerekli hassasiyeti göstermemelerinin belki bir izahı yapılabilir. Fakat “inanıyorum’ diyen, “müslümanım’ diyen insanların bu hassasiyeti göstermemesinin acaba ne gibi sebepleri olabilir? Niçin konuşurlar? * İnandığı halde imanın hakikatini anlamamak. Başka bir ifadeyle yüzeysel bir şekilde inanırlar. Her insan inanmaya ve dine hava-su kadar ihtiyaç duyar. Evet, her insan doğru-yanlış, tam-eksik mutlaka birşeylere inanır. Müslüman olan bir kimse de Allah’a, peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, kaza ve kadere, âhirete iman eder. Çevresinde bu imanıyla tanınır. Eğer bu insan, inandığı şeyler hakkında Allah’ın ve peygamberinin öğretmiş olduklarını bilmiyorsa, bir de bilmediklerini ehil kimselerden öğrenme yoluna gitmiyorsa imanında yanlışa düşer. Bu yanlış, içinde yer eder ve sorulduğunda o yanlış anlayış ile cevap verir. Bunun bir ileri merhalesinde yanlışına deliller bulmaya çalışır. Böylece din adına konuşur ve din adına büyük bir cinayet işlemiş olur. * Aklı, dinin kaynağı kabul etmek. Bu durum toplumumuzda neredeyse genel bir anlayış haline getirilmeye çalışılan bir hastalıktır. Akla, taşıyamayacağı bir yük vurulmaktadır. Asli vazifesi bir tarafa bırakılmaktadır. “İslâm dini, akıl dinidir.” şeklinde bir ifade kullanılıyor ve bu ifadeden “dinin kaynağı, akıldır” gibi çok yanlış bir sonuç çıkartılıyor. Halbuki dinin kaynağı akıl değil, Allah’ın vahyidir. İnsanın sorumlu tutulması için akıllı olması şart koşulmuştur. Bu şartı da aklı veren Allah koymuştur. Akıllı olmayan kimse sorumlu tutulmamıştır. Akıl sahibi olan kimselerin sorumlu tutulduğu dinin kaynağı ise vahiydir. Dolayısıyla vahyi anlamada, akıl hizmetkâr kılınmıştır. Aklı dinin kaynağı olarak görenler, kendilerinde de akıl olduğu için vahyin getirdiklerine bakmadan akıllarına geleni din diye ortaya koymaktadırlar. Herkesin aklî seviyesi de farklı olduğundan, akıllarının farklılığı kadar farklı dinî anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Aklı görevinde, yani vahyin hizmetkârlığında kullanmak gerekir. Bir de bu kullanımda Efendimizin (A.S.) Sahabe-i Kirâm’ın ve onların yolunu izleyenlerin usül ve üsluplarını meleke haline getirmek icab eder. * Dinin teorik kısmını meslek edinip, fiilî ve kalbî yönüne önem vermemek. Bilgi, kullanılmadığı takdirde beyinde bir yüktür. Faydalı olması gerekirken, zararlı hale gelebilir. Bunun için Efendimiz (A.S.) “Allahım! Faydasız ilimden sana sığınırım…” buyurmuştur. Din ile ilgili bilgiyi kullanmak demek, onu yaşamak ve hayatımıza tatbik etmek demektir. Ve bu yaşayış, kalbte hissedilen ve manevî lezzeti alına-bilen bir yaşayış olmalıdır. Çünkü Efendimiz (A.S.) yukarıdaki duasını “Ürpermeyen kalpten de sana sığınırım…” diye sürdürmüştür. Dinî ilimlerden bir kısmını, kuru bilgi olarak kafasında toplayıp, yaşantısında ondan istifade edemeyen, istifade edemediği için kalbi ürpermeyen insan, her zaman hatalı ve yanlış şeyler söylemeye müsaittir. Hele hele bu tür sözleri söylediğinde prim yapacaksa, birilerinin gündemine girecekse, ilgi odağı haline gelecekse, bu durum yüzde yüze yakın ve daha tehlikeli bir şekilde gerçekleşir. Bir insan düşününüz ki, mesleği ve uğraşısı dinî ilimlerdir. Onları öğrenmekte veya öğretmektedir. Bu yüzden maaş almakta, bu yüzden merhaba edilmekte ve çevresinde kabul görmektedir. Bu yüzden akademik ünvanlara sahip olmakta, konferanslara, panellere katılmakta ve yazılar yazmaktadır. Hasılı dinî ilimler bir nevi onun hayatı olmuştur. Bu ne güzel bir meşguliyettir. Böyle bir insana ne büyük bir nimet ikram edilmiştir; eğer bilgisinin gerektirdiği şekilde yaşıyorsa, eğer her şeyiyle borçlu olduğu o mahzun, gözü yaşlı, günlerini af dileyerek, gecelerini secdelere kapanarak geçirmiş olan peygamberine ittiba ediyorsa… Fakat bu insan için ne büyük bir musibettir; eğer ilminin gereği gibi yaşamıyor ve yaşantısını o Resûl’e (A.S.) ittiba etmeksizin geçiriyorsa… Dini, biliyorum diyerek hafife alıyorsa, hadisi biliyorum diyerek Efendimizin (A.S.) hassasiyetinden hissedar olamı -yorsa… Kur’ân ve Sünnet ilimleriyle meşgul olurken, -devamlı ölüme yaklaştığı halde- yaşantısında Kur’ân ve Sünnet bulunmuyorsa, yahut en azından bulunmamasının derdiyle yanıp haddini bilenlerden olamıyorsa… * Doğruları öğrenebileceği, terbiyesinden istifade edebileceği kendi üzerinde bir merci kabul etmemek. Yetkisiz olduğu halde din adına konuşan kimseleri çok iddialı görürsünüz. Çünkü o konuda kendisini hakim konumunda görür, kendisinin üstünde bu konunun danışılabileceği bir mercinin olabileceğini düşünmez. Halbuki sahip olduğu bilgileri eserlerinden öğrendiği alimlerin, görüşlerini ifade ettikten sonra “biz doğruyu bulmaya çalıştık; doğrusunu Allah bilir” dediklerini ve göstermiş oldukları hassasiyeti dikkate almaz. Allah-u Teâlâ’nın “Biz dilediğimiz kimseyi derecelerle yükseltiriz ve (fakat) her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.” (Yusuf/76) âyetine kulak vermez. İslâm itaat dinidir: Allah’a itaat, Resûlüne itaat ve ul’l-emre itaat. (Nisâ/59) Ul’l-emr geniş bir kavramdır. Emir sahipleri, genellikle sözkonusu işin yetkilileri anlamındadır. Her müslüman itaat ahlâkı üzere olmakla mükelleftir. Bilgi sahibi olmak, yetki sahibi olmak, itaat ahlâkına aykırı davranma hakkını vermez. Bu itibarla bir müslüman ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, her zaman kendi üzerinde daha iyi bir bilenin var olduğunu kabul edecek ve kendisini son merci görmeyecektir. Hakikate ulaşabilmek için gayret sarfettiğini düşünecek, en doğrusunu Allah’ın bildiğini, kendi yaptığının ise o bilgiye ulaşma gayreti olduğunu itiraf edecektir. Takvâ hassasiyeti içerisinde her türlü ikaza açık olacaktır. İşte genel olarak bu dört sebepten dolayı yukarıda saydığımız dört grubun içine giren bir çok yetkisiz insan, son yıllarda basın-yayın araçlarını da kullanarak din adına konuşuyorlar. Allah adına hükümler veriyor, ölçülü davranmak isteyen samimi insanların kafalarını karıştırıyorlar. Üzerlerinde bulunan ölçüsüzlüğü ve gevşekliği kendilerini iyi niyetle dinleyen fakat yeterince araştıramayan kimselere bulaştırıyorlar. İçinde bulunduğumuz dini anlama ve yaşamayla ilgili kargaşanın önemli sebeplerinden biri de bu olsa gerektir. Doğru Tavır Hz. Peygamber a.s.: Hz. Muhammed Mustafa (A.S.), Allah’ın insanlığa gönderdiği son peygamberdir. Bütün halleriyle Allah’ın kontrolünde ve korumasındadır. Allah-u Teâlâ , O’na hiçbir günah işletmemiştir. O’na vahiy göndermiş ve O’nu huzuruna çıkarmıştır. “O (Peygamber) kendi arzu ve hevesinden konuşmaz. O’nun konuştuğu, ancak kandisine vahyedilendir .” (Necm/3-4) ayeti ile Efendimizin (A.S.) vahiy irtibatını ortaya koymuştur. Sayılamayacak kadar üstün ikrâm ve ayrıcalıklarına rağmen Peygamber (A.S.) Efendimizin hayatına mahviyet, gözyaşı, ibadet, zikir, tevbe gibi yüce vasıflar hakimdir. O’nun hayatını inceleyen yüzlerce âlim, kaleme almış oldukları eserlerinde bu hakikati geniş geniş işlemişlerdir. Hadis külliyatı, siyer kitapları bu hakikatin sözcüsüdür. Allah-u Teâlâ’nın terbiye ettiği Hz. Peygamber (A.S.), her hususta olduğu gibi din adına - Allah adına hüküm verme konusunda da en güzel örnektir. Efendimiz (A.S.)’ ın Allah-u Teâlâ’nın görevlisi ol- duğunu göz önünde bulundurarak, bu konudaki tutumunu iki açıdan ele almak gerekir: Birincisi, Hz. Peygamber’in (A.S.) görevi, tebliğdir ( Mâide /92, 99; Ra’d /40; Nahl /36, 82). Allah-u Teâlâ’nın vahyettiğini, olduğu gibi insanlara tebliğ etmek… Tebliğ derken sadece sözle ulaştırmak değil, vahyedilenleri en güzel şekilde yaşayarak insanlara ulaştırmak. Peygamber (A.S.) Efendimizin görevi vahyedileni tebliğ olduğu için olaylar karşısındaki genel tutumu, Allah’tan gelecek olan vahyi beklemek şeklindeydi. Vahiy gelir ve ona göre hareket ederlerdi. İkincisi, Hz. Peygamber (A.S.)’ın, peygamberlikle birlikte aynı zamanda devlet başkanlığı, hâkimlik, ordu komutanlığı gibi sosyal görevleri de vardı. Bütün bu görevlerini yaparken sayısız olaylarla karşılaşıyordu. Hemen hemen bütün olayların hükmünü, vahyin ışığında çözüme kavuşturuyordu. Yani Allah’ın vahyettiği hükmü tebliğ ediyordu. Genel hâl böyle olmakla birlikte bazen hemen hüküm verilmesi gereken konular da ortaya çıkabiliyordu. Böyle durumlarda Peygamber (A.S.) Efendimizin genellikle takip ettiği usül şöyle olmuştur: İlk olarak, “Onlarla istişare yap!” (Âl-i İmran /159) ayetinin emrine uygun olarak ashabının görüşlerine müracaat ederek onlarla istişare yapmak. İkinci aşama olarak, istişarede ortaya çıkan görüşleri gözden geçirip düşünmek. Üçüncü aşama, haşyet (yani verilecek kararın Allah’ın muradına uygun olup olmamasından dolayı derin bir titizlik) içerisinde kararı açıklamak. Bu kararın verilmesinden sonra, onu değiştirecek mahiyette bir vahiy gelmediği takdirde, o kararın Allah’ın muradı olduğu anlaşılır ve ümmet için uyulması gereken bir delil olurdu. Eğer o kararı değiştiren bir vahiy gelirse, Efendimiz (A.S) derhal ona uyar ve mahviyyet içerisinde Allah’a yönelirdi. Sahabe-i Kiram: Allah-u Teâlâ’nın “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran/31) emrini en güzel şekilde yerine getirmiş olan Sahabe-i Kirâm, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da takip etmeleri gereken yolu Resûlullah (A.S.) Efendimizden öğrenmişlerdir. Onlar, Resûlullah (A.S.) Efendimizden gördüklerini ve duyduklarını aynen yerine getiren ittiba ehli insanlardı. Sahabe-i Kirâm, fetva ve hüküm vermekten son derece kaçınırlardı. Bir konuda tereddüt ettiklerinde, o konu hakkında Kur’an’dan veya Resulullah (A.S.) dan bir açıklamanın bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Buldukları takdirde hemen ona uyarlar, bulamadıklarında ise Resulullah (A.S.) Efendimize sorarlar ve aldıkları cevap neyi gerektiriyorsa onu yaparlardı. Sahabe-i Kirâm, Resûlullah (A.S.) Efendimiz’in sohbetinde bulunmuş, O’nunla birlikte bir çok savaşlara katılmış, canlarını O’nun yoluna kurban etmiş, âyetler geldiği esnada Efendimiz ile aynı havayı teneffüs etmiş, ayrıca âyet ve hadislerin hepsi çok iyi bildikleri kendi ana dillerinde gelmiş olduğu halde hüküm vermeye cesaret edemiyorlar, onun sorumluluğu karşısında tir tir titriyorlardı. Çünkü Bedir Gününde esirlerle ilgili vermiş olduğu karardan sonra inen ayetler karşısında, Resûlullah (A.S.) ın nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığını gözleriyle görmüşlerdi. Onlar Resûl’ün çıraklarıydı, O’nun terbiyesini almışlardı. Sahabe-i Kirâm’ın genel tutumu yukarıda ifade ettiğimiz şekilde olmakla birlikte, bazen hüküm vermek zorunluluğu ile karşı karşıya kalabiliyorlardı. Bu durum, Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde bazı hallerde meydana geldiği gibi, irtihalinden sonra da meydana gelmiştir. Böyle bir durumda dahi onlar, Kitab ve Sünnet’ten yeterince bilgisi bulunan ve aynı zamanda bu bilgisini hadiselere uygulayabilecek kabiliyete sahip olan sahabilere müracaat ediyorlardı. Bunların da sayısı pek fazla değildi. Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde, savaş meydanında veya seferde bulunmak gibi çeşitli sebeplerden dolayı O’na başvurulamayan ve hemen hüküm verilmesi gereken konularda Sahabe-i Kirâm ictihat etmiş ve hüküm vermişlerdir. Daha sonra Resûlullah (A.S.) ın yanına döndüklerinde olayı anlatmışlar, Efendimiz de onların vermiş oldukları hükümlerin doğru olup olmadığını bildirmiştir. Onlar da Efendimiz’in dediğine hemen uymuşlardır. Resûlullah (A.S.) ın tasvibine mazhar olan bu tür Sahabe ictihatları sünnet olarak kabul edilmiştir. Resûlullah (A.S.) ın irtihalinden sonra Sahabe-i Kirâm, hükmünü vermek zorunda kaldıkları olaylarla karşılaştıklarında da aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Abdurrahman b. Ebi Leylâ’nın anlattıkları, onların hassasiyetini ortaya koymaktadır. O diyor ki: “Bu mescitte (Medine mescidinde) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetvâ istendiğinde bunu başkalarına havale eder, cevap vermek istemezlerdi. Hatta birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale ede ede tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.” (Gazali, İhyâ) Sahabe-i Kirâm, Tabiîn ve onları takip eden dönemde fetvâ vermiş olan zâtların isimlerini bir eserde toplayan İbn-i Hazm, yüzbinin üzerinde olduğu ifade edilen Sahabe-i Kirâm içerisinde fetva verenlerin (ictihat edenlerin) sayısını 146 olarak tesbit etmiştir. Bu Sahabelerin 120 tanesinden -kiminden bir, kiminden üç, kimisinden beş tane olacak şekilde- çok az fetvâ (ictihat) rivayet edilmiştir. Raşid Halifeler, Hz. Aişe gibi Efendimizin bazı hanımları ve Sahabe-i Kirâm’dan kadîlik ve yöneticilik yapmış olanlar da bu 146 rakamına dahildir. Bütün bunların yanında, hakkında âyet ve Sünnet’ten delil bulunmayan bir konu hakkında hüküm verirken Râşid Halifelerin takip ettiği usül, onların hassasiyetini belgeleyen başka bir delildir. Hemen Sahabe-i Kirâm’ı biraraya toplayıp, onlarla istişare ederek hüküm verirlerdi. İşte Allah adına hüküm vermede Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyeti… Sahabe-i Kiram’dan sonraki kuşaklar Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyetini görerek yetişen müslümanlar yani Tabiîn, hayatın her sahasında olduğu gibi, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da onların edeblerini muhafaza etmişlerdir. Nasıl ki Sahabe-i Kirâm, önlerine hüküm vermeleri gereken bir husus geldiğinde onu yetkili olan ilim sahiplerine havale etmişlerse, tabiîn dönemi müslümanları da aynı yolu takip etmişlerdir. Günümüze kadar onların yoluna tabi olanlar da aynı tutumu sergilemişlerdir. Tabiîn dönemi ve takip eden dönemlerde, bütün varlıklarını ilme ve onunla amel etmeye adayan Peygamber varisi âlimler yetişmiştir. Hem ilim yönünden hem de amel ve takvâ yönünden ictihada ehliyet kazanmışlardır. Kendilerine arz edilen meseleleri, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde cevaplandırmaya gayret göstermişlerdir. İbn-i Hazm “Ashâbu’l-Futyâ” isimli eserinde, tabiîn döneminden üçüncü asrın sonlarına kadar bütün İslâm aleminde yetişmiş olan müstakil müctehitlerin sayısını 304 olarak tesbit etmiştir. Bu âlimlerin etrafında binlerce ilim talebesi yetişmiş ve çeşitli bölgelere yayılmışlardır. İctihat edebilecek seviyeye ulaşamamış âlimler, müctehitlerin vermiş oldukları hükümleri insanlara aktarmışlardır. Bu âlimlerin hayatlarına bakıldığında, ilim tahsili için bütün imkânlarını seferber ettikleri, bütün olumsuz şartlara rağmen geri adım atmadıkları, ilmi dünya için değil Allah için yaptıkları ve bütün çalışmalarında Allah ile irtibatlarını her şeyin üstünde tuttukları görülür. Gönül dünyalarını ibadet, zikir, tevbe, tevekkül, sabır ve gözyaşı ile besledikleri her hallerinden anlaşılır. Bütün İslâm âlimleri, din adına konuşmanın - Allah adına hüküm vermenin çok büyük bir sorumluluğu gerektirdiğinde ittifak etmişlerdir. Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmaları imanlarının icabıdır. Hükmünü kesin olarak bilmedikleri meseleleri de yetkili olan alimlerine sormalıdırlar. İslam âlimleri, dini ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları çeşitli derecelendirmelere tabi tutmuşlardır. Onların yapmış olduğu taksimlerden de faydalanarak, dinî ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları iki büyük başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, avam veya ümmî ismi verilen, dini ilimlerde yeterli tahsili bulunmayan müslümanlar; ikincisi de yeterli tahsili bulunan müslümanlar. Her iki grup, kendi arasında da derecelere ayrılır. Müctehid âlimler Hayatını ilme ve amele adamış kıymetli müctehid âlimlerimizin değerini ancak gerçek ilim sahipleri ile dininde hassasiyeti yüksek müminler takdir edebilir. Bu gün onların miraslarına dayanarak doktora yapanların, makaleler yazanların ve konuşup maişet temin edenlerin, o miras sahiplerinin biraz da edep ve tevazuundan istifade etmeleri gerekmiyor mu? Din adına konuşma yetkisine sahip olan âlimlerin zirvesinde müctehidler bulunur. Bir ilim adamının müctehid olabilmesi için bazı şartları taşıması gerekir. İmam Gazalî (Rh.A.) müctehitte bulunması gereken şartların iki olduğunu belirtmiştir. Birincisi ilim, ikincisi de dinin istediği şekilde adaletli ve dindâr olmaktır. İkinci şart, müctehidin verdiği hükmün, müslümanlar tarafından kabul edilmesinin şartıdır. (Gazalî, el-Mustasfâ) İctihat yapabilecek seviyede bütün ilimleri bilen bir ilim adamı dindar değilse, yapmış olduğu ictihat müslümanlar tarafından kabul edilmez. Çünkü Allah-u Teâlâ , hidâyet yolunda olan (Yâsin/21) ve bütün varlığıyla Allah’a yönelenlere (inâbe edenlere) uyulmasını (Lokman/15), heveslerinin peşinde mağlup olmuş ve kalbi Allah’ın zikrinden gafil kalmış kimselere itaat edilmemesini (Kehf /28) emretmiştir. Müctehitte aranan diğer şart ise ilimdir. İslâm âlimleri, bir âlimin ictihat yapabilmesi için aşağıdaki ilimleri iyi bir şekilde tahsil etmesi gerektiği hususunda aynı kanaate sahiptirler: Kur’an-ı Kerîm’i bilmek. Bir müctehidin Kur’ân ayetlerinin hepsini genel olarak, ahkâm ayetlerini ise en ince ayrıntılarına kadar bilmesi şarttır. Ayetlerin nâsihini-mensuhunu, nüzûl sebeplerini, lugat ve ıstılah manâlarını, hass, âmm, mücmel, müfesser gibi lâfızları tanıma yollarını bilmesi gerekir. Sünneti bilmek. Müctehid, hadislerin sahih olanıyla zayıf olanını birbirinden ayırt edebilecek bilgiye sahip olmalıdır. Bunun yanında râvîlerin durumlarını, senet yönünden rivâyet derecesini bilmelidir. Hadislerin vürûd sebeplerini, aralarında nâsih-mensuh ilişkisini, tercih sebeplerini bilmelidir. Arapça’yı bilmek. Sarf, nahiv, belâgât, me’anî, beyân gibi ilgili ilim dallarıyla birlikte bilmek. İcmâ’nın meydana geldiği konuları bilmek. Kıyas’ı bilmek. İctihadın temeli kıyas olduğu için müctehidin kıyasın rükünlerini, şartlarını, hükümlerini en ince teferruatına kadar bilmesi şarttır. Fıkıh Usûlünü bilmek. Fıkıh’ın furuunu bilmek. Kısaca, bir müctehitte bulunması gereken şartlar bunlar. Burada şunu önemle belirtmek zorundayız ki, yukarıdaki şartları haiz müctehitleri yetiştirme gayreti içerisinde bulunmak, bütün ümmetin boynunun borcudur. Dini yetkisiz, adalet vasıflarından uzak, laubali ve dinin ruhunu hissedemeyen bilgiçlerin ve malumat-furûşların elinden kurtarmak ümmetin üzerindeki en büyük vazifedir. Müctehid olmayan âlimler Usülcüler, müctehid olmayan âlimleri ilmî seviyelerine göre derecelendirmişlerdir. Kısaca bu derecelere giren âlimlerin bazı özellikleri şöyle özetlenebilir: Müctehid olmayan alimler, ilmî seviyelerine göre mukallid, temyîz, tercih ve tahrîc ashabı şeklinde dört kademede değerlendirilmişlerdir. Yalnız bir mezhebe ait hüküm, mesele ve rivayetlerin büyük bir kısmını ezberlemiş, bunları eserlerine almış olan âlimlere “mukallid” ismi verilmiştir. Farklı görüşler arasında kuvvetli olan ile zayıf olanı biribirinden ayırabilecek seviyede bir ilme sahip olan âlimlere “temyiz ashabı” denilmiştir. Mukallid ve temyîz ashabının bir üst derecesinde bulunan, farklı görüşler arasında tercihte bulunabilecek güçte olan âlimler ‘tercih ashabı’dır. İctihad derecesinin bir alt derecesinde bulunan âlimler ise ‘tahric ashabı’dır. Onlar, hükmü bulunmayan meselelerde, mezhebin usulünü kullanarak yeni hükümler çıkarabilecek kabiliyettedirler. Ebu Bekir el-Cessâs, Ebu Abdullah el-Cürcânî gibi alimler bu tabakadan sayılmışlardır. Ne Yapmalı? Âlim olmayan fakat diniyle ilgili hassasiyeti olan müslümanların kendilerini ilgilendiren konuların hükümlerini öğrenmeleri gerekir. Buna, “içinde bulunmuş oldukları hallerin bilgisi” anlamında ilm-i hâl denilir. Her müslümanın, yapması farz olan bir işin ilmini de öğrenmesi farzdır. Aynı şekilde yapmaması gereken haram bir fiilin ilmini öğrenmesi farzdır. Çünkü haram olduğunu bilmezse sakınamaz. Yine vacibleri ve mekruhları öğrenmesi vacib, sünnetleri öğrenmesi de sünnettir. Bu seviyedeki müslümanlar, bir konunun hükmünü ya yetkili bir âlime sormalı veya yetkili bir âlimin yazdığı güvenilir bir eserden okuyup öğrenmelidirler. O konunun hükmünü bilip, gereğini yerine getirmeleri yeterlidir. O hükmün delillerini ve delâlet yollarını öğrenmeleri, bu seviyedeki müslümanlara farz değildir. Müslümanların büyük bir kısmı bu grupta yer alır. Bütün İslâm âlimleri, müslümanlardan -yukarıda ifade edilen manada- avam sınıfında bulunanlarının yetkili âlimlere sorarak dinlerini yaşamaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Kaynak eserlerimizde bu konu şöyle ifade edilir: “Avamın fetvâ sorarak amel etmesi vacib olduğu gibi, ilim ve adalet sahibi olduğunu bildiği alimlere ittiba etmesi de vacibtir.” (Gazalî, el-Mustasfâ) Bu grupta bulunan müslümanlar, kesinlikle bildikleri bir hükmü, meselâ namazın farz olduğunu, içkinin haram olduğunu vb. başkalarına anlatabilirler. İyi bilmedikleri veya az da olsa tereddüt ettikleri konularda konuşmamaları gerekir. Böyle bir durumda yetkili bir âlime müracaat etmeleri lâzımdır. Dinî ilimlerde bir miktar tahsil görmüş, fakat hükmün delillerini bilebilecek seviyeye gelememiş olan kimseler de avam müslümanlarından sayılır. Bunlar, taklid ehlinden oldukları için öğrenmiş oldukları hükümle amel ederler. Çünkü taklid, delilini bilmeksizin bir görüşü kabul etmektir. (Gazalî, el-Mustasfâ) Ve ölçüler… Müslüman, eğer din adına konuşacaksa önce kendi seviyesini bilmelidir. Yukarıda çok özet olarak ifade etmeye çalıştığımız derecelerden hangisine girdiğine vicdanında karar vermeli ve ölçüsünü aşmamalıdır. Mütevazi ve alçakgönüllü olmalı, kendisini hak etmediği konumlarda görmemeli. Hangi konumda olursa olsun her zaman kendisinin üzerinde daha iyi bir bilenin olduğunu unutmamalıdır. İyi bilmediği bir şeyi nakletmemeli ve bilirmiş gibi konuşmamalıdır. Kesin olarak bildiklerini ise nereden okuduğunu veya kimden duyduğunu belirterek nakletmelidir. Devamlı ilmini ve amelini geliştirmelidir. Ne ilminde ne de amelinde bu günü dününden geride olmamalıdır. İrşada ehliyetli olan bir rehbere tabi olmalıdır. Allah yolunu iyi bilen, tam yaşayan, insanın zarar görebileceği manevî hastalıkları teşhis ve tedâvî edebilen, insanları irşada ehliyetli olan ve bu ehliyet kâmil müminler tarafından onaylanmış bulunan bir rehbere, bir mürşide uymalıdır. Yetkisi olmayan kimselerle ve onların söyledikleriyle meşgul olmamalıdır. Bu tür insanların sözlerini dinleyerek veya okuyarak zamanını boşa harcamamalıdır. Bilgi seviyesi ne olursa olsun, isminin önünde hangi ünvan bulunursa bulunsun, kalbinde takvâ hassasiyeti ve fiillerinde bu hassasiyetin izleri bulunmayan insanlara itibar etmemelidir. Çünkü Allah “Kalbini, zikrimizden gafil bıraktığımız ve arzularına tabi olan kimseye itaat etme!” (Kehf /28) buyurmuştur. Fakat onların hatalarını ortaya koyarak onları ve diğer müslümanları ikaz edebilecek ilmî seviyeye sahip olanlar, doğruları ortaya koymak için yanlış olan fikirleri tetkik edebilirler. Beynini kullanırken kalbini unutmayan ilim ehlini, her türlü imkânlarıyla destekleyip onlara devamlı duada bulunmalıdır. İlim ehli olan müslümanlar, bir hususta fetvâ verirken, önce daha yetkili insanlara müracaat edip onlarla istişare etmelidirler. Allah adına hüküm vermenin ne derece ağır bir sorumluluk gerektirdiğini, Efendimiz (A.S.) ve Sahabe-i Kirâm’ın tatbikatını göz önünde bulundurarak hatırlarından hiç çıkarmamalıdırlar. Özellikle günümüzde fetvâ vermek için çok yönlü bilgilere sahip insanlardan heyetler oluşturma ve müslümanların müşküllerine çare bulma yolunda çalışmalarda bulunmalı veya çalışanlara imkânlar nisbetinde yardımcı olmalıdır. Önemli bir soru Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçüleri kabul edip gereğince hareket eden bir müslüman, bu ölçülere dikkat etmeyen konuşmacılara karşı nasıl davranmalıdır? Bu sualin cevabı dinleyicinin durumuna göre farklılık arz eder. Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip ilim ehli bir kimse ise, konuşmacının ölçüsüz ifadelerinden zarar görmez. Bilâkis konuşmadaki ölçüsüzlükleri tesbit eder. Bu konuda bilgisi olmayan ve olumsuz bir şekilde etkilenmiş olan kimseleri ikaz edip söylenenlerin yanlış taraflarını delilleriyle ortaya koyar. Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip değilse ne yapmalıdır? İşte toplumun çoğunluğunu ilgilendiren kısım burasıdır. Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçülere uymadığı bilinen konuşmacıları aynı ortamda veya radyo ve televizyon gibi araçlardan dinleyen kişi: Öncelikle böyle ölçüsüz kimselerin konuşmaları ile ilgilenmemeli ve gündemine almamalıdır. O konu ile ilgili bilgiyi ehlinden öğrenmeli veya ehlinin yazdığı eserlerden okumalıdır. Çünkü herkesin her şeyi öğrenmeye imkanı yoktur. Her konuşanı dinlemek de insanın vazifesi değildir. Güvenilmeyen kimsenin söyledikleri ise kafa karışıklığına sebep olur. Kafa karışıklığı da tedavi edilmesi en zor olan işlerdendir. Bir de böyle bir dinleyici öğrenme ve okuma konusunda gevşeklik göstermemelidir. Ölçülere dikkat etmeyen kimselerin konuşmalarını dinleme durumunda kalan kimselere ise şunları tavsiye ederiz: * Konuşmacının, din adına konuşma hususunda ölçülere riayet etmediğini tesbit etmelidir. Böylece sağlam bir merci olmadığını düşünmelidir. * Böyle bir konuşmacının söylediklerinin hatalı ve yanlış olma ihtimalinin büyük olduğunu düşünmelidir. Bundan dolayı konuşulanları faydalanabileceği hakikatler olarak kabul etmemeli, bilâkis araştırılması ve doğru olanının tesbit edilmesi gereken sözler olarak görmelidir. * Konuşulanları, yetkili ağızlara veya eserlere sorarak kontrol ettirmelidir. Böylece doğru olanlarını kabul ve yanlış olanlarını da reddetmelidir. * Bu tür konuşmacıları gündeminde tutmamalı, çevresinde onlardan ve yanlışlıklardan söz bile etmemelidir. Onların dedikodusu yerine, doğru ölçüyü arama işine kendini vermelidir. Doğruları gündemine almalı, çevresine doğruları aktarmalı, doğrularla beraber olmalı ve onlarla oturup-kalkmalıdır. Hasılı bu konuda da olumlu davranmalıdır. Özellikle tartışma namında televizyon ekranlarını dolduranların, önce İslâm’ın ilmî ve manevî ismini ağızlarına alma yetkisi olup-olmadığını sormalıdır. Yüzünü bu tür kasıtlı programlardan çok, Allah’ın ilmiyle hayatlarını yaşayan ve takvâlarıyla hayatımızı ışıtan âlimlerin eserlerine, sözlerine çevirmelidir. KEMALYILDIZ/SEMERKAND DERGİSİ ÖZGÜRLÜK VE ALLAH'IN ÇİZDİĞİ SINIRLAR.
İslâm dışı inanç ve düşünce sistemleri ise, özellikle modern kültür insanı “özgür varlık” olarak tarif eder. Modernitenin hayatın temeline yerleştirdiği en temel kavramlardan birisidir “özgürlük.” İslâm’ı bugünün modern değerler ekseninde anlama ısrarında olanların
yaygın olarak düştüğü hatalardan birisi, diğer inanç ve düşünce
sistemleri gibi İslâm’ın da insanı “özgür varlık” olarak gördüğünü
söylemeleridir. İslâm’ın kölelik kurumunu ortadan kaldırmak için
getirdiği çözümleri de bu yaygın hatayı delillendirmek için kullanırlar. Kölelerin Özgürlüğü Özgürlerin Köleliği Efendimiz s.a.v.’in azatlı kölesi ve evlatlığı Zeyd b. Hârise’yi r.a. düşünelim. Bir İlim Üzerine Sapmak Anılan ayet son derece ilgi çekici bir noktayı dikkatimize
sunmaktadır: Bu kimse bu durumu, “bir ilim” üzere yaşamaktadır.
Müfessirler ayetteki “alâ ilmin” ifadesinin birkaç şekilde
anlaşılabileceğine dikkat çeker: Batılı İnsanın Savruluş Hikâyesi Batılı insanın, Aydınlanma denen süreçle birlikte insan aklını ve
bilgisini mutlaklaştırmaya başladığını biliyoruz. Bunun dinden
(Hristiyanlık’tan) uzaklaşmak manasına geldiğini anlamak zor değil.
Aklın kavrayamadığı, gözün göremediği ve elin tutamadığı her şeyin
inkârı, sonunda ortaya modern insan tipini çıkardı: Dinin (Kilise
Hristiyanlığının) baskıcı tutumundan kurtulan, hayatı sadece kendi
istediği gibi dizayn etme özgürlüğünü elde eden, dünya hayatını her
şeyin üstünde tutan “seküler insan”dır bu. Yeni Bir Müslümanlık Anlayışı mı? Ancak burada Hak Din mensupları bakımından izahı hayli zor bir durum
var: Hakikatin şahitleri olması gereken müslümanlara ne oluyor?
Yeryüzünde hakkı ve hakikati temsil etmesi gereken onlar, “modernleşme”
adı altında Batılı insanın yürüdüğü yolu yürümeyi ve onun düştüğü
uçurumdan düşmeyi niçin “olmazsa olmaz” bir durum olarak görüyor? Hududullah Nereye Gitti? Yüce Kitabımız’da “hudûdullâh: Allah’ın sınırları” tabiri birkaç
yerde geçmektedir. Oruç hükümlerinin (Bakara, 187), boşanmayla ilgili
bazı hükümlerin (Bakara, 229-230; Mücâdile, 2-4; Talâk, 1), Miras
taksimatının (Nisâ, 12-13) söz konusu edildiği ayetlerin sonunda, “İşte
bunlar hududullahtır” (Allah’ın tayin ettiği sınırlardır) buyurulur. Dünyayı Ahiret İçin Yaşamak Efendimiz s.a.v. bu durumu bin dörtyüz küsur yıl önce haber vermiş
ve şöyle buyurmuştu: “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın
arşın uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de
gireceksiniz.” (Buharî, Müslim) Hepimiz Aynı Geminin Yolcularıyız Bizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyarak, Allah’ın
koyduğu sınırları çiğnemek, müslümanlığı dönüştürmek isteyenleri ikaz
etmek hem bir görev, hem de sorumluluktur.
|
|
|